Nazım Hikmeti hapisten kurtarmak: Paris’in «Delikanlı»ları!


Çoğu gençliklerini bozuk para gibi harcamışlar. Yurda dönmeyi göze alabilenler, gümrük kapılarında derdest edilmişler. Fransız gurbetinde akıl almaz acılar, kahredici yoksulluklar çektiler. Nazım Bursa’da yatarken, onu kurtarmak için Paris’te uğraşan bir avuç Türk delikanlısıydı onlar…

***

Tüm iktidarların tükenmez sürgün düşmanlığı

doğan_özgüden

© Doğan Özgüden

1934 yılında Sergi Evi (Proje: Şevki Balmumcu) olarak yapılan bina 1949 yılında Opera Binası’na dönüştürülmüştür (Proje: Paul Bonatz)

Ankara Devlet Opera ve Balesi binasının gençlik yıllarımda ayrı bir yeri var. 1948’de hizmete giren bu opera binasıyla önce Atatürk Lisesi orta kısım öğrencisiyken tanışmıştım. Ticaret Lisesi’nde okurken de sık sık önünden geçerdim… Binadan dışarıya yansıyan aryalar, başkentin yoksul mahallelerinde yaşayan bizler için, radyoda duymaya alışkın olduğumuz folklorik ya da klasik Türk müziğine ne denli yabancı olursa olsun, o yaşlarda bizleri büyülemeye başlamıştı.

1957 yılında Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subay eğitimi görürken, üniformayla da olsa, fırsat buldukça mutlaka bu kültür mabedine gider, opera ya da tiyatro izlerdik. Unutamadığım operalardan biri Nevit Kodallı’nın bestelediği ‘Van Gogh Operası’ydı. Bir de “Kızıl Keman” diye ünlü Sovyet viyolonisti David Oistrakh’ın müstesna resitali.,,

©Fotoğraflar:Özgüden Özel Arşivi

Bizim 45. dönemde ünlü ses sanatçısı Zeki Müren yedek subay eğitimini Piyade Okulu’nda görürken Devlet Operası’nın ünlü tenorlarından Özcan Sevgen de Muhabere Okulu’nda bizimleydi. Mamak’taki altı ay süren tertip arkadaşlığımızda kendisinden hem birçok arya dinlemiş, hem de opera üzerine çok şey öğrenmiştik.

Sohbetlerimizde öğrendiğim sarsıcı gerçeklerden biri de basbariton sesiyle genç devlet operasının en seçkin sanatçıları arasında yer alan Ruhi Su’nun Türkiye Komünist Partisi davasında mahkum edilerek yıllardır zındanda yatmakta olduğuydu.

Terhis olup İzmir’de zamanımın tamamını gazeteciliğe ve sendikacılığa verdiğim günlerde, TKP mahkumları da yıllarca hapis yattıktan sonra ardarda tahliye olmaya başlamışlardı. Kendileriyle tanışmak ve dostluk kurmak, deneylerinden ve düşüncelerinden yararlanmak, 1962’de Türkiye İşçi Partisi’nin örgütlenmesinde sorumluluk üstlenmeye varacak mücadeleli yaşamımda yeni bir ufuk açıyordu.   

Basbariton Ruhi Su da özgürdü, ama artık Devlet Operası’nda değildi. Kendisini tamamen folklor araştırmalarına ve halk türkülerini değerlendirmeye vermişti.

1960’da İstanbul Radyosu’nda ‘Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor’ anonsuyla sunulan programlarından birinde söylediği “Serdari halimiz böyle n’olacak? Kısa çöp uzundan hakkın alacak” türküsü yüzünden komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle radyodaki işine derhal son verilmişti.

Kendisiyle o dönem İzmir’de bir dost çevresinde verdiği konser sırasında tanışmıştım. Ama tanışıklığın dostluğa dönüşmesi Akşam Gazetesi genel yayın yönetmeni olduğum günlere rastlıyor.

Geçen haftaki yazımda ayrıntılı anlattığım gibi 1968 direnişinde gençleri sürekli destekliyordu. Vedat Demircioğlu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’nde katledilmesi üzerine Demircioğlu marşını bestelemiş, sözlerini Ant dergisinde yayınladığımız marşın söylenişini de bizim Kazancı Yokuşu’ndaki apartmanımızda bir araya geldiği devrimci gençlere bizzat öğretmişti.

Paris’teki sürgün örgütlenmesi ve Türkiye bağlantısı

Bu hafta 50’li yıllar üzerine belge taraması yaparken Ruhi Su’nun da adının geçtiği bir haberle karşılaştım. Cumhuriyet Gazetesi’nin 10 Aralık 1952 tarihli sayısının manşetinde “Fransa’daki ‘İleri Jön Türkler’ Cemiyeti’nin esrarı çözüldü” başlıklı bir haber, üzerinde o dönem sürgünde bulunan seçkin sol aydınlarımızdan Doğan Aksoy, Sabiha Sertel, Yıldız Sertel, Necil Togay ve Gün Togay’ın resimleri yer alıyordu.

Haberin alt başlığında “Bu Moskova uşağı vatan hainlerinden mürekkep cemiyetin Türkiye icra komitesini teşkil eden dört Devlet Tiyatrosu sanatkârı ile bir dekoratör tevkif olundular” deniyor, haberin metninde ise Türkiye İcra Komitesi’ni oluşturdukları iddiasıyla tutuklanan beş sanatçının isimleri veriliyordu: Ruhi Su, Ulvi Uraz, Ajlan Sayılgan, Kemal Bekir Özmanav ve Süheyl Terek.

Cumhuriyet’in haberinde özetle şöyle deniyordu:

“Paris’te faaliyette bulunan ‘İleri Jön Türkler’ cemiyetinin faaliyetlerini tetkik için bir müddet önce Fransa’ya giden Siyasi Emniyet teşkilatına mensup ekip, tahkikatı hakkındaki raporunu ilgili makamlara vermiştir. Bugüne kadar sadece ismi işitilen ve gerek idarecileri, gerekse çalışma şekilleri sarih olarak bilinemeyen İleri Jön Türkler Cemiyeti idare heyetinin beş kişiden müteşekkil bulunduğu anlaşılmıştır.

“Fransız Komünist Partisi’nden direktif alarak çalıştığı kati olarak tesbit edilen bu cemiyetin başkanlığını 1949 senesinde Fransa’ya tahsile giden Doğan Aksoy yapmakta, idare heyeti azalıklarında da eski Tan gazetesi sahibi Zekeriya Sertel’in eşi Sabiha Sertel’le kızı Yıldız Sertel ve gene Fransa’ya tahsile gitmiş bulunan Necil Togay’la karısı Gün Togay bulunmaktadır.

“İleri Jön Türkler faaliyetlerini sistemli bir şekle sokmak için Türkiye’de de kızıl rejime parayla satılabilecek uşak aramaya başlamışlardır. Bu sırada Paris’te bulunan Devlet Tiyatrosu sanatkârlarıyla temas etmişler ve bu sanatkârlar arasından yukarıda tevkif edildiklerini yazdığımız beş kişiyi Fransız Komünist Partisi ileri gelenleriyle görüştürmüşlerdir.

“İleri Jön Türklerin Türkiye’nin diğer vilayetlerinde de kolları olduğu tahmin edilmektedir. Memleketimize gönderdikleri broşürler, Moskova Radyosu’nun Türkçe neşriyatında savrulan hezeyanların aynıdır.

“Son günler zarfında gelen broşürlerde Atlantik Paktı Güney Doğu Komutanlığı merkezinin İzmir’de kurulması tenkid edilmekte ve General Wymann’a ağır hücumlar yapılmaktadır. Gene bu satılmış cemiyet ‘Kunuri savaşının ikinci yıldönümü’ başlıklı broşüründe, Kunuri’nin Türkler için bir zafer değil, hezimet olduğunu söylemek küstahlığında da bulunmuştur.

“İlgili heyetin verdiği raporda, halen Fransa’da olup İleri Jön Türkler Cemiyeti’nde faal ve pasif aza olarak çalışan Türklerin isimleri de açıklanmaktadır.

Haklarında kanuni takibatta bulunulmak üzere bu şahısların Türkiye’ye iade edilmeleri hususunda alakalı makamlarca Fransa Hükümeti nezdinde teşebbüslere geçildiği sızan haberler arasındadır.”

66 yıl öncesine ait bu haberi okuyunca, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, ister asker, ister sivil, ister İslamcı olsun, yurt dışındaki muhaliflere karşı nefret ve düşmanlığın aynen devam ettiğini fark etmemek mümkün değildi.

12 Mart 1971 darbesinden sonra sürgünde kurduğumuz Demokratik Direniş hareketi mensuplarının Avrupa Konseyi’nde ve İngiliz Parlamentosu’nda “Moskova ajanı” ilan edilmesi, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra sürgünde muhalefet yürütenlerin “Kansızlar” diye vatandaşlıktan çıkartılması, Tayyip’in islamo-faşist rejiminde de başta Kürt direnişçileri olmak üzere yurt dışındaki muhalifler hakkında art arda kırmızı bültenler yayınlanması ve peşlerine ajanlar takılması hep aynı despotik zihniyetin ürünüdür.

50’li yılların başında İleri Jön Türkler’in hem yurt dışında hem de Türkiye’de büyük ses getiren eylemi, Atatürk döneminden beri zındanda çürütülerek yok edilmek istenen büyük ozanımız Nazım Hikmet’in özgürlüğe kavuşması için yürüttüğü kampanyadır.

Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilere göre, İleri Jön Türkler Birliği’nin üyeleri arasında, Cumhuriyet’in haberinde belirtilen Doğan Aksoy, Sabiha Sertel, Yıldız Sertel, Necil Togay, Gün Togay, Ruhi Su, Ulvi Uraz, Ajlan Sayılgan, Kemal Bekir Özmanav ve Süheyl Terek’in yanısıra Adil Giray, Turhan Doyran, Mustafa Mahmut Türkmen, Sevim Sertel, Kemal Baştuji, Fahrettin Petek, Cahit Selçuk Güçbilmez. Sevim Tarı (Belli), Arslan Humbaracı, Attila İlhan, Abidin Dino, Muzaffer Özkolçak, Tacettin Karan, Barkev Şemikyan, Avadis Aleksenyan, Vartan İhmalyan, Nerses Durmaz, Kemal Oğuz Orbey, Aslan Humbaracı, Haşmet Akal ve Mihri Belli de bulunmaktaydı.

Nazım’ı kurtarmak için uğraşan bir avuç delikanlı

Bu sürgün örgütünün mücadelesinde yer alanlardan Ruhi Su, Ulvi Uraz, Attila İlhan, Mihri Belli ve Abidin Dino’yu 60’larda Türkiye’de, Fahrettin Petek ve Sevim Belli’yi sürgün yıllarında yurt dışında şahsen tanımak olanağım oldu.

Sabah Postası çalışanları – 1953. Doğan Özgüden sol baştan ikinci.

Ruhi Su’yla ilgili anılarımı yukarıda paylaşmıştım.  Attila İlhan’la 50’li yılların ortalarında İzmir’in muhalif medyasında çalışıyorduk. O Demokrat İzmir’de, ben Sabah Postası’nda… Geceleri sayfa bağladıktan sonra ikimiz de Konak İskelesinden son vapura biner, kaptan köşkünde tavşan kanı çaylarımızı yudumlarken keskin muhalif Ekonomi Kaptan’ı Ankara’daki son siyasal gelişmeler hakkında bilgilendirerek sohbet ederdik.

1957 yılının ilk yarısında da Attila İlhan’la Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subay öğrencileri olarak birlikteydik. Gerek İzmir’de, gerek Mamak’ta kendisinden birçok Paris anısı dinlemiştim… Kendisinin de içinde yer aldığı İleri Jön Türkler hakkındaki değerlendirmelerini yıllar sonra yazıya döktü:

“Çoğu gençliklerini bozuk para gibi harcamışlardır: yurda dönmeyi göze alabilenler, gümrük kapılarında derdest edilmiş, hemen hepsi Sansaryan Hanı’nın  hücrelerinden geçirilmiştir; dönmeyenlerin neler çektiğini Vartan kısmen anlatıyor: çünkü çoğu, sonradan ‘parti’ ile ters düştüğü için, Fransız gurbetinde akıl almaz acılar, kahredici yoksulluklar çekti; neden sonra, iyi kötü birer hayat kurabildiler… Hepimiz onun (Nazım Hikmet)  ‘dünyaca tanınmış tek Türk şairi’ olmasıyla gururlanıyoruz, övünüyoruz da,  hiç kimse 1950 yılları başında, Nazım Bursa’da yatarken, onu kurtarmak için Paris’te uğraşan bir avuç Türk delikanlısını hatırlamadı… Bugün çoğunun bilinen siyasal örgütlerle ilişkisi olmadığını sandığım o delikanlıları saygıyla, ibretle anmak lazım: kendileri için hiçbir şey istememişlerdi, kendilerine hiçbir şey almadılar!”

Uluslararası ün sahibi bilim insanı Fahrettin Petek, Attila İlhan’ın saygıyla andığı o delikanlıların en önde gelenlerindendi. 50’li yıllardaki savaşkanlığından hiçbir şey kaybetmemiş, 1971 askeri darbesinden sonra yurt dışında cuntaya karşı tüm girişimlere destek vermiş, gerektiğinde militanca çalışmıştı.

1973 yılında Paris’te bizim de redaksiyonuna dahil olduğumuz iki dildeki Turquie-Turkey enformasyon bülteninin yayınlanması onun sayesinde gerçekleşmiş, yazı kurulu toplantıları onun evinde yapılmış, bültenin baskısını ve dağıtımını da bizzat üstlenmişti.

50’li yılların bu büyük sürgün örgütlenmesini gerçekleştirenlerin çoğu artık hayatta değil… Şahsen tanımak şansına sahip olduğum Ulvi Uraz’ı 1974’te, Ruhi Su’yu 1985’te, Abidin Dino’yu 1993’te, Attila İlhan’ı 2005’te, Fahrettin Petek’i 2010’da ve Mihri Belli’yi 2011’de kaybettik.

Onlarca yıl İleri Jön Türkler‘in varlığından ve mücadelelerinden hemen hiç söz edilmedi.

Neyse ki son zamanlarda bu konuda iki ciddi çalışma yayınlanmış bulunuyor.

İlki Şehmus Güzel’in 2009’da Tüstav tarafından yayınlanan “Fahri Petek: Bir Hayat, Üç Can” adlı biyografik eseri.

Diğeri İrşad Sami Yuca’nın Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Ağustos 2017 tarihli sayısında yayınlanan “Demokrat Parti Döneminde Sivil Bir Muhalif Örgüt Örneği: İleri Jön Türkler Birliği” başlıklı incelemesi.

Ayrıca Sevim Belli’nin 1994’te yayınlanan “Boşuna mı çiğnedik?” adlı anı kitabında da kendisinin aktif üyesi olduğu İleri Jön Türkler Birliği üzerine değerli bilgiler yer alıyor.

Onca yıl göze batmamaya, sıradan biri olmaya, bilerek isteyerek arka planlarda kalmaya ve ayrıca bilinen zorlu nedenlerle gölgede yaşamaya özel bir özen gösterdikten sonra, bu tutum ve yönelim senin için bir yaşam biçimi haline geldikten sonra bir görevin gereği olarak da olsa yüreğini ve beynini, deyim yerinde olursa, bir açımlama (teşrih) küvetinde sunmayı ve bunu dostun da düşmanın da, yani layık olanın da olmayanın da gözleri önünde yapmayı göze almak ne kadar güç geliyor şimdi başlarken…

Önümüzdeki 27 Nisan’da 94. yaşını kutlayacak olan sayın Sevim Belli’nin sorusu kendi yanıtını da içeriyor… Bittabi, tehlikeli tuzaklarla dolu o yollar boşuna çiğnenmedi.

İleri Jön Türkler Birliği’ni oluşturanların 50’lerdeki onurlu mücadelesi günümüzde islamo-faşist iktidarın alçakça saldırılarına hedef sürgünlerimiz için cesaret verici bir örnek olmaya devam edecek…

 

Bu Makale İlk Kez Artı Gerçek Gazetesi’nde Yayımlanmıştır. Diğer fotoğraf, link bağlantıları ve altyazı eklemeleri tarafımızdan yapılmıştır! [Kaynak]

 

 

One Response

  1. Doğan Özgüden’in bu yazısı bana çok şeyler anlattı. Dün bir yazı paylaşmıştım sayfamda (https://www.facebook.com/yazarahmetaytac/?tn-str=k*F) Bozkurtları arıyorum, gören tanıyan var mı? demiştim. Bana göre ne sol ne de sağ öz eleştirisini yapmamıştır. Yapmak isteyenleri de bulundukları cemiyet “hainlik” ile suçlamıştır. Ülkücülerin oto-kritiği (öz eleştiri) ni Yitik Bozkurtlar kitabımda yaptım, olumlu olumsuz çok tepki aldım. Her neyse.
    Gelelim şimdi Sol’un son zamanlardaki durumuna, dün Sol ile mücadele veren biz Türk Milliyetçileri bu gün onların bir çok konuda haklı olduklarını görmeye başladık. Bizim mücadelemizi de o dönemdeki Sol haklılığımızı itiraf etmeye başladılar. Fakat bir türlü Sağ ve Sol’un önderleri bir araya gelip durum değerlendirmesi yapmadılar. Bunu yapsalardı çok şeyler aydınlığa çıkardı.
    Doğan Özgüden’in mücadelesini taktirle karşılıyorum, bu onun fikirlerini kabul ettiğim manasında değildir, inandığı dava için taviz vermeden mücadelesine devam ediyor. Katılmadığım, karşı çıktığım çok fikirleri var… Fakat bir dava adamı olarak taktir edilecek bir kişidir. Ne kadar bir birimize zıt fikirli olsak ta.
    Nazım Hikmet için Paris’te mücadele veren insanlarımız, onlar da bizim insanımız, fikirleri ne olursa olsun. O dönemleri bizlere çok iyi anlattılar, fakat ne yalan söyleyim Ben DP’den ve Menderes’ten nefret etmeye başladım. Neden mi? ağabeylerimiz onları överlerdi veya sahip çıkmaya çalışanlar vardı. O zamanlar ufkumuz dardı. Şimdi her şeye ulaşabiliyoruz, okuyabiliyoruz ve araştırabiliyoruz, ağabeylerin değil, kendi öz fikirlerimizi haykırabiliyoruz ve at gözlüklerini çoktan attığımızdan hayatı kendi bakış açımızla okuyabiliyoruz.
    Sürgünlük, on yıla yakın sürgün yaşadım, ceza süremiz bitti vatana döndük, gezdik gördük, çocuklar burada üniversiteye kadar okudular mezun oldular evlendiler iş tuttular. Benliklerini kaybetmediler.
    Ben tam dönüş yapayım derken Cunta Tiyatrosu akabinde tekrar sürgünlüğü yaşamaya başladık.
    O dönemlerde Sol bir elin parmağı kadar kişiyle mücadele vermiş Paris’te. Bizde ise maalesef yok. Biz haykırıyoruz, zaten karşılığını da görmüş olduk. Yine sürgün… Vatana hasret.
    Nereden çıktı diye kafa yormaya gerek yok. Bu güne kadar Sağ ile olan sürgünlük mahpushane hatıra, mektup, mücadele kitapları yazdım. Bitti mi? Hayır. Şimdi bizim insanımız olan Sürgünleri yaşayan ve sürgünlükteki çileleri, mücadeleleri, fikirleri, fikirlerindeki gelişmişlikleri ve günümüze kadar serüvenlerini dinlemek kaydetmek ve gelecek nesillere bırakmak istiyorum.
    Bu konuda ilk görüşeceğim kişi sanırım Doğan Özgüden ve Nusret Özgül ağabeyim olacaktır.

    Ahmet Aytaç tarafından gönderilmiştir. Tarafımdan eklenmiştir.
    avrupaturk.bruksel@gmail.com

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: