İnsanoğlunun Tükenmek Bilmeyen Oburluğu…


 

Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlıyor, fakat herkesin hırsına yetecek kadarını değil.
Mahatma Gandhi

Nüfusun hızla arttığı, gelişmekte olan ülkelerdeki gelir artışı ile birlikte tüketimin de katlandığı, buna karşılık üst ve alt gelir grupları arasındaki uçurumun giderek açıldığı ve var olan işlerin de azaldığı bir dünyada çıkabilecek çatışmaları önlemek, yüzyılın vebası olan terörizm ile mücadele etmek ve ekonomik ve sosyal sistemleri yeni gerçekliklere uygun bir şekilde revize etmek için sürdürülebilir kalkınma felsefesi bizlere önemli ipuçları sunuyor. Sürdürülebilir kalkınmayı “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yetisini tehlikeye atmadan, bugünün ihtiyaçlarını karşılayan kalkınma” olarak tanımlayabiliriz. Bu kavramın temelinde, özellikle yoksulların ve dezavantajlı grupların temel ihtiyaçlarının karşılanması önceliği ve bunun yanında çevrenin sunduğu kaynakların sınırlı olduğu anlayışı yatmakta. Tüm kamu politikalarının bu felsefe uyarınca tekrar gözden geçirilmesi ve adapte edilmesi insanlığın geleceği açısından da kritik önem taşıyor.

“Sürdürülebilir Bir Dünyaya Doğru: Küresel Gündem ve Türkiye” başlıklı bu yayın, sürdürülebilirlik ekseninde, küresel gelişmeleri ve trendleri bizlere sunuyor. Ülkelerin sürdürülebilirlik ve rekabet edebilirlik gibi küresel endeksler kapsamında değerlendirildiği ilk bölümden sonra, sırasıyla sera gazı salınımlarının çevre üzerindeki etkileri, yenilenebilir enerjideki son trendler ve düşük karbonlu ekonomiye geçiş gündemine ait bölümlerden oluşan bu yayının konu ile ilgili güncel gelişmeleri derliyor.

***

Bu çalışma:

Prof. Dr. Seniye Ümit Oktay FIRAT ve Doç. Dr. Çiğdem NAS
editörlüğünde;

Öğr. Gör. Özlem YURTSEVER, Çisel İLERİ, İlge KIVILCIM
tarafından yayına hazırlanmıştır.

***

“SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR DÜNYAYA DOĞRU:
KÜRESEL GÜNDEM VE TÜRKİYE

Er ya da geç Dünya’nın da hakları olduğunu kabul etmemiz gerekecek; kirletilmeden var olma hakkı gibi. İnsanlığın bilmesi gereken, insanların Toprak Ana olmadan yaşayamayacağı, ancak gezegenin insanlar olmadan var olabileceğidir.
Evo Morales
Bolivya Devlet Başkanı

Yukarıdaki alıntıda da belirtildiği gibi insanlık bugün her zamankinden büyük bir çevre sorunu ile karşı karşıya. Hızlı sanayileşme, artan nüfus ve katlanan tüketim artık gezegenimizin sunduğu nimetlerin insanların bitmeyen iştahı için yeterli olmamaya başladığını gösteriyor.

Öte yandan, Mahatma Gandhi’nin dediği gibi dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlıyor, fakat herkesin hırsına yetecek kadarını değil. Yani eğer gereksiz tüketimi durdurursak, yenilenebilir enerjilere yönelirsek, atıkları yeniden dönüştürürsek ve doğanın sunduğu ormanları, denizleri, akarsuları tahrip etmezsek daha uzun yıllar bu dünyada yaşamaya devam edebiliriz.

Günümüzde teknolojinin bizlere sunduğu önemli bir fırsat da var. 18. yüzyıldan bu yana doğayı düşüncesizce tahrip eden ve özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında giderek hızlanarak küresel bir ölçek kazanan sanayileşme insanların daha iyi bir yaşam sürmesi için ve bugün bildiğimiz uygarlığın devamı için vazgeçilmez önemde. Ancak bugün “sanayileşme mi, çevre mi” olarak tarif edebileceğimiz ikilemden bir çıkış yolu var. Yeşil teknolojiler bizlere sorumlu üretim ve tüketim ile bu açmazdan kurtulma fırsatını sunuyor. Teknolojiyi doğanın hizmetine sunabiliriz. Örneğin fosil yakıtları terk ederek, güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerjilere yönelebiliriz. Plastik kullanımını azaltarak, doğada dönüşür materyalleri tercih edebiliriz.

Biyoçeşitliliği korumak ve soyu tükenmekte olan hayvanların avlanmasını engellemek için gerçek önlemler alabiliriz.

Burada şu noktayı da hatırlatmakta yarar var. Bireysel olarak bilinçli olmak ve tüketim, yerleşim ve ısınma gibi ihtiyaçlarımızı karşılarken sorumlu davranmak elbette ki çevrenin korunması açısından önemli. Ancak çevrenin korunması için asıl belirleyici olan devletlerin, belediyelerin, şehirlerin yani kamu otoritesinin alacağı kararlardır. Bu açıdan bakarsak, seçmenler olarak bizlerin de yönetimi mümkün olduğunca etkilemeye çalışmamız ve çevre bilincini tüm politikaların kalbine yerleştirmek için çaba sarf etmemiz etkili olacaktır.

Yapay zeka ve robotik teknolojilerinin hızla geliştiği ve yakın bir gelecekte otomasyonun, sadece mavi yakalı değil birçok beyaz yakalının da işlerini elinden alma ihtimalinin güçlü olduğunu göz önünde bulundurursak, bugün alışık olduğumuz düzenin büyük bir dönüşümden geçeceğini de düşünebiliriz. 8 saatlik iş gününün, tam istihdamın ve emeğe dayalı işlerin tarihe karışacağı, bunun yanında, herkes için temel bir gelir gibi fikirlerin tartışılacağı ve insanların daha yaratıcı işlere yönelmesinin önünün açılacağı bir yeni döneme gireceğiz. Ancak bu dönemde toplumsal düzenin temin edilmesi, yapısal işsizlik ile baş edilmesi ve bu yeni düzende insanların yeni teknolojilere uygun beceriler ile donatılması ve küresel iş gücü piyasasının gerektirdiği niteliklere sahip olması için, eğitim, sosyal güvenlik ve ekonomik sistemlerin yeniden gözden geçirilmesi şart. Bu çerçevede, kalkınma fikrinin yeniden düşünülmesi de gerekiyor.

Nüfusun hızla arttığı, gelişmekte olan ülkelerdeki gelir artışı ile birlikte tüketimin de katlandığı, buna karşılık üst ve alt gelir grupları arasındaki uçurumun giderek açıldığı ve var olan işlerin de azaldığı bir dünyada çıkabilecek çatışmaları önlemek, yüzyılın vebası olan terörizm ile mücadele etmek ve ekonomik ve sosyal sistemleri yeni gerçekliklere uygun bir şekilde revize etmek için sürdürülebilir kalkınma felsefesi bizlere önemli ipuçları sunuyor. Sürdürülebilir kalkınmayı “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yetisini tehlikeye atmadan, bugünün ihtiyaçlarını karşılayan kalkınma” olarak tanımlayabiliriz.

Bu kavramın temelinde, özellikle yoksulların ve dezavantajlı grupların temel ihtiyaçlarının karşılanması önceliği ve bunun yanında çevrenin sunduğu kaynakların sınırlı olduğu anlayışı yatmakta. Tüm kamu politikalarının bu felsefe uyarınca tekrar gözden geçirilmesi ve adapte edilmesi insanlığın geleceği açısından da kritik önem taşıyor.

Bu yayın, sürdürülebilirlik ekseninde, küresel gelişmeleri ve trendleri bizlere sunuyor. Ülkelerin sürdürülebilirlik ve rekabet edebilirlik gibi küresel endeksler kapsamında değerlendirildiği ilk bölümden sonra, sırasıyla sera gazı salınımlarının çevre üzerindeki etkileri, yenilenebilir enerjideki son trendler ve düşük karbonlu ekonomiye geçiş gündemine ait bölümlerden oluşan bu yayının konu ile ilgili güncel gelişmeleri derleyen son derece faydalı bir eser olduğuna inanıyoruz.

***

Sürdürülebilirlik, küresel ısınma ve beraberinde iklim değişikliği ile dünyanın gündeminde en üst sıralardaki yerini korumaktadır.

Son yılların en çok konuşulan diğer bir konusu ise, “Dijital Devrim, Dördüncü Sanayi Devrimi (4IR) veya Endüstri 4.0 (I4.0)” gibi farklı terimlerle ifade edilen teknolojik değişim ve dönüşümdür. Özellikle yaşamakta olduğumuz bu teknolojik yenilikler ve dönüşümlerin, sürdürülebilirlik hareketlerini çeşitli yönleri ile desteklediği vurgulanmakta ve avantajları yazında sıkça yer almaktadır. Her değişimin olumlu katkılar yanında bazı olumsuzluklar da getirdiği bilinen bir gerçektir.

Bu bağlamda küresel bir kuşatma içinde ilerleyen bu yeni devrimin, önceki endüstri devrimlerinden farklı bir hız ve yayılım ile gelmekte olduğu görüşleri sık sık paylaşılmakta ve hatta bazı raporlarda “yıkıcı teknoloji – yıkıcı inovasyon (distruptive technology- distruptive innovation)” terimi ile ifade edilmektedir. Bu önlenemez ilerlemede avantajlardan yararlanırken, yok edici veya zarar verici etkilerden toplumu, doğayı, ekonomiyi korumanın yani sürdürülebilirlik yaklaşımını benimseyip, küresel çerçevede ortaya konulan ilke, sözleşme, düzenleme ve antlaşmaların gereklerini yerine getirmenin önemi bir kez daha değer kazanmaktadır. İklim krizini çözme çabalarımız zamana karşı bir yarıştır. Ancak Dördüncü Sanayi Devrimi kapsamında uygulanan teknolojiler ve bu değişikliklerin iş dünyası ve toplum için yaratacağı sonuçlar, iklim krizini gidermeye yönelik çözümlerin hızlandırılması için umutlar içermektedir.

Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin risklerini ve alınacak önlemlerde ne kadar hızlı hareket edilmesi gereğini vurgulamak bakımından, verilerine ulaşılabilen çok sayıda ülkeyi kapsayan ve farklı boyutlar altında onlarca gösterge kullanılarak hesaplanan endeksler, karşılaştırmalar için çok değerli araçlardır. Her yöntem için olduğu gibi bu endekslerin bazılarının hesaplanma tarzına, kullanılan göstergelere vb. çeşitli eleştiriler olmakla birlikte, yine de küresel kapsamda ölçme ve karşılaştırmalar için ihtiyaç duyulan metriklerdir ve özellikle ülkelerin sorumlulukların / gereklerin ne kadarını yerine getirdikleri hakkında göreceli bir kıyas şansı vermektedir. Böylece ülkeler bulundukları bölgeler ve ülke grupları arasındaki konumlarını da görebilmektedir.

Sürdürülebilirlik ile ilişkili olduğu belirlenen sekiz küresel endeksin yapılarının incelenmesi ve ülke karşılaştırmaları sonucunda konumu ortaya konulmuştur. Türkiye’nin sıralaması ve hangi ülke grupları ile aynı düzeylerde, hangi ülkelere göre daha düşük performansa sahip olduğu gösterilmiştir. Özellikle AB ülkeleri ile karşılaştırmalara mümkün olduğunca yer verilmiştir. Böylece, Türkiye’nin küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı yürütülen çabalar ile genel ve insani gelişmişlik düzeylerinde eksik-zayıf yönleri ve güçlü olduğu göstergeler 2016 ve 2017 yıllarına ait güncel raporlar üzerinden değerlendirilmiştir.

Kapsama alınan sekiz endeks:

1. İnsani Gelişmişlik Endeksi

2. Küresel Rekabet Endeksi

3. Küresel Riskler Raporu

4. Çevresel Performans Endeksi

5. İklim Değişikliği Performans Endeksi

6. Küresel İklim Risk Endeksi

7. Sürdürülebilir Toplum Endeksi

8. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleridir

Her biri için detaylı inceleme ve sonuçlar Bölüm 2’de anlatılmıştır. Bu incelemelerden çıkarılabilecek genel sonuca göre, Türkiye’nin tüm endekslerde dünya ortalaması (yaklaşık 140-170 arasında değişen ülke sayısı) civarında kaldığı, AB ülkeleri ile yapılan kıyaslamalarda ise grubun altında yer aldığı görülmektedir. Özellikle iklim değişikliğine yönelik politikalarda eksik kaldığı ifade edilmekte, yeni enerji yatırımlarında ise fosil yakıtlara dayalı tesis girişimleri eleştirilmektedir. İnsani Gelişmişlik ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri endekslerinde de “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinde yer almaktadır.

Bu bağlamda, küresel ölçümlerde bulunan boyut ve göstergeler bazında ülkemizin epey yol alması gerekmektedir. İklim hareketinin en önemli iki unsuru sera gazı emisyonlarının azaltımı ve enerji yönetimidir. İnsan faaliyetleri sonucunda atmosferdeki sera gazlarının miktarı, özellikle endüstri devriminden beri artmaktadır. Atmosferde giderek artış gösteren sera gazı konsantrasyonları, küresel ısınmanın ana nedeni olarak kabul edilmektedir. Gelecekte daha sık ya da daha şiddetli ortaya çıkacak aşırı hava olaylarına neden olabilecek iklim değişikliğinin tetikleyicisi sera gazlarıdır ve konsantrasyonlarının çevresel denetim altına alınması gerekmektedir.

Sera gazı konsantrasyonlarını azaltarak küresel ısınmaya karşı mücadele amacıyla gerçekleştirilen en önemli Uluslar arası çabalardan biri, sera gazı emisyonları için bir sınır değer oluşturan Kyoto Toplantısı’dır. Kyoto Protokolü’nün sonuçlarına dayanarak, 2015 yılında Paris İklim Konferansı düzenlenmiştir. Konferans sonucunda ana amacı küresel ısınma seviyesini 2°C’nin altında tutarak iklim değişikliğinin risklerini ve etkilerini azaltmak olan Paris Anlaşması kabul edilmiştir. Aynı zamanda ülkeler uzun vadeli bir hedef olarak bu artışı 1,5°C ile sınırlandırmak konusunda ortak bir karara varmışlardır. CO2 eşdeğeri olarak 2015 yılı toplam sera gazı emisyonu 1990 yılına göre %122 artış gösteren Türkiye, Temmuz 2017 itibarıyla henüz Paris Anlaşmasını imzalamamıştır. Türkiye’nin bu konuda, tutarlı uyum politikaları geliştirmesi, sera gazı emisyonları azaltım hedefi koyması ve ayrıca yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği alanlarındaki yatırımları desteklemesi gerekmektedir.

Doğanın ve ekolojik dengenin korunması ve iklim değişikliğinin durdurulması, yeni nesillere temiz ve güçlü bir gelecek bırakabilmek adına, ülkeler için yadsınamaz öneme sahiptir. Bunun için tüm ülkelerin ortak kararlar alıp, bu kararlar doğrultusunda da kendi paylarına düşen sorumlulukları biran önce yerine getirmeleri gerekmektedir.

Sera gazlarının azaltımında, en çok üzerinde durulması gereken enerji konusudur. Enerjinin gerek üretimi gerek tüketiminde, tercihlerin yeni yeşil enerjiler arasından yapılması ve tüketim miktarlarında tasarrufun sağlanması ve enerjinin verimli kullanımı öne çıkan başlıklardır.

Karbon emisyonlarını azaltacak, sürdürülebilirliği sağlayacak ve Paris Anlaşması ile belirlenen küresel iklim hedeflerine ulaşacak şekilde enerji politikasının dönüşümünde yenilenebilir enerji son derece önemli bir rol oynamaktadır. Dünya ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere küresel enerji talebindeki artış, yenilenebilir enerji teknolojilerinin maliyetlerinin düşmesi ve daha rekabetçi hale gelmesi, izlenen kararlı politika hedefleri, enerji arz güvenliği ve çevreyle ilgili artan endişeler yenilenebilir enerjinin gelişmesinde ve yaygınlaşmasında en önemli etkenlerdir.

Günümüzde küresel ölçekte önemli anlaşmalarda ve toplantılarda yenilenebilir enerjinin giderek daha fazla yer aldığı görülmektedir.

G7 ve G20 zirvelerinde yenilenebilir enerjiye erişimin artırılması ve enerji verimliliğinde ilerleme kaydedilmesi konularında verilen taahhütler, BM Genel Konseyinin “Herkes için Sürdürülebilir Enerjiye İlişkin Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin” kabul edilmesi ve belki de en önemlisi Paris Anlaşması’nın kabul edilmesiyle 195 ülkenin küresel ısınmayı 2OC altında tutma hatta 1,50C ile sınırlama konusunda uzlaşmaya varması neticesinde INDC’lerini sunan 189 ülkeden 147’sinin belgelerinde yenilenebilir enerjiye yer vermesi bunun en somut göstergelerindendir.

Veriler 2015 yılından itibaren dünyadaki toplam enerji tüketiminin %19,3’ünün yenilenebilir kaynaklardan üretilen enerjiden sağlandığını göstermektedir. Yenilenebilir enerjide en fazla kapasite artırımının olduğu yıl, ilave 161 GW yenilenebilir enerji kapasitesi ile 2016 yılı olmuştur. Bu yeni kapasitenin önemli bir kısmı rüzgar enerjisi ve güneş panelleri (solar PV) kaynaklıdır.

Yenilenebilir enerjilerin toplam enerji tüketimindeki payının artmasına paralel olarak bu alanda yapılan yatırımların da arttığı görülmektedir. Son beş yılda yenilenebilir enerji kapasitesine yapılan yatırımlar, kömür ve doğal gaz kapasitesine ayrılan yatırımların neredeyse iki katına ulaşmıştır. Yenilenebilir enerji alanındaki yatırımlar büyük oranda güneş enerjisine yapılmaktadır. Güneş enerjisini rüzgar enerjisi yatırımları izlemektedir. Nitekim 2016 yılında yenilenebilir enerjiye yapılan küresel yatırımların 241,6 milyar dolar olarak gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Ayrıca son 7 yıl içerisinde yenilenebilir enerjiye ve yakıtlara yapılan yatırım yıllık ortalama 200 milyar doları aşmıştır.

Artan yatırımlarla birlikte, yenilenebilir enerji alanında giderek daha fazla kişi istihdam edilmektedir ve toplamda yaklaşık 10 milyon kişilik bir istihdam mevcuttur. İstihdam büyüklüğü bakımından, yenilenebilir enerjiler alanında tıpkı yatırımlarda ve üretimde olduğu gibi güneş ve rüzgar enerjisi ilk sırada yer almaktadır.

2016 yılı sonu itibarıyla 176 ülke ulusal, bölge ya da eyalet düzeyinde yenilenebilir enerji hedefleri koymuştur. Bunlardan 150’sinin toplam enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin payına ilişkin hedefleri mevcuttur. Isıtma ve soğutmada yenilenebilir enerji kullanımına ilişkin sadece 47 ülke hedef belirlerken, 41 ülkede ulaştırmada yenilenebilir enerji kullanımına ilişkin hedef bulunmaktadır.

Yenilenebilir enerji hedeflerinden belki de en bilineni 20/20/20 diye özetlenen AB’nin 2020 yılında toplam enerji tüketiminde yenilenebilir enerjinin payını %20’ye yükseltme hedefidir. 2015 yılında açıklanan Enerji Birliği kapsamında AB, yenilenebilir enerjide dünya lideri olma, yeni nesil teknik açıdan gelişmiş ve rekabetçi yenilenebilir enerji için küresel merkez haline gelme hedefini benimsemiştir. Bu amaç doğrultusunda 2030 yılı için belirlenen yenilenebilir enerji hedefi %27’dir.

Türkiye’nin mevcut enerji stratejisinin bir parçası da yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji arzı içerisindeki payını artırmaktır.

Bunun temel sebeplerinin başında ülkemizin ithal enerjiye olan bağımlılığını azaltmak ve enerji arz güvenliğini sağlamak gelmektedir. Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılı için belirlenen 2023 hedeflerinden birisi de ülkemizdeki elektriğin %30’unun yenilenebilir kaynaklardan üretilmesidir. Bu çerçevede yenilenebilir enerji alanında yapılan yatırımlar 2015 yılında bir önceki yıla kıyasla %46 artışla 1,9 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’nin yenilenebilir enerji alanında yatırımları artırmasının olumlu etkisi ithal enerji bağımlılığının azaltılmasıyla sınırlı değildir. Bu durum Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamındaki ulusal yükümlülüklerini yerine getirmesine de katkı sağlayacaktır.

İklim değişikliği, çevresel, ekonomik, sosyal ve güvenlik boyutları ile çağımızın en önemli sorunudur. Küresel ölçekte tüm ülkelerin tek ortak konusu olan bu sorunun çözümüne yönelik çalışmalar 1970’li yıllardan itibaren başlamıştır. O günlerden bu yana iklim değişikliği ile mücadeleyi ilgilendiren önemli sözleşmeler imzalanmıştır. 1992 yılında kabul edilen üç önemli sözleşmeden biri olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Sözleşmenin 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilen Kyoto Protokolü iklim değişikliği ile mücadelede kullanılan kuralları içermektedir. Ancak Kyoto Protokolü, amacı doğrultusunda tam anlamıyla uygulanamamıştır. Aralık 2015’te kabul edilen ve Kyoto Protokolü’nün yerine geçecek olan Paris Anlaşması 195 ülke tarafından imzalanmış, 2017 yılının ilk yarısı itibarıyla ise 197 ülkenin 153’ü tarafından resmen onaylanmıştır. Kyoto Protokolü’nden alınan dersler ve daha da önemlisi IPCC tarafından iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinin hissedilir boyutlara ulaştığının belirtilmesi sonucunda, özellikle imza sayısı ve onay sürecini tamamlayan ülke sayısı açısından, Paris Anlaşması son derece anlamlı bir süreci başlatmıştır.

Paris Anlaşması, Kyoto Protokolü’ne kıyasla sadece emisyonların azatılmasına ilişkin olmayıp, gıda ve su güvenliğinden iklim değişikliği ile mücadelede özel sektör, şehirler ve yerel yönetimlerin rolünü belirginleştiren geniş çaplı uygulama alanını benimseyen bir yapıya sahiptir. Temelinde ise bu yüzyıl sonuna kadar küresel ısınmanın 2 derecenin altında kalması ve 1,5 derece ile sınırlandırılmasını taahhüt eden, sürdürülebilir kalkınma ve fosil yakıtsız düşük karbonlu ekonomiyi yaygınlaştıran çalışmaları teşvik eden yepyeni bir yapıya işaret etmektedir.

Dolayısıyla düşük karbonlu ekonomiye geçiş çalışmaları önümüzdeki dönemde hızla artacaktır. 2014 yılında tüm emisyonlarında, 1990 seviyesine göre %23 oranında azaltım sağlamış olan AB, 2030 gündemini, düşük karbonlu ekonomi modeline göre belirlemiş durumdadır. AB Emisyon Ticaret Sistemi kapsamında ele alınan sektörler ve bu sistem dışındaki sektörler üzerinden emisyon azaltım çalışmaları hız kazanmıştır. AB’de havacılık sektöründen kaynaklı emisyonlar ise önem kazanmakla beraber ilk küresel anlaşmanın, 2020 yılından sonraki dönemde gündemde olacak diğer bir önemli konudur.

Küresel ölçekte en önemli sorunların başında, bilimsel gerçeklere dayalı olarak, Paris Anlaşması için tüm ülkelerin BM’ye ilettiği ulusal katkı beyanlarının ortak hedef olan küresel ısınmanın önüne geçmek için yeterli olmaması gelmektedir.

Dolayısıyla;

* Küresel çapta tam anlamıyla dönüşümü yakalamak için ulusal beyanların revize edilmesi gerekmektedir. Ayrıca iklim değişikliği mücadelesine özel sektör, şehirler ve yerel yönetimlerin aktif katılımı şarttır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının daha yaygın olduğu bir pazar yapısının güçlendirilmesi için uluslararası platformların oluşturulması gerekmektedir. Bu konuya ilişkin çalışmaların anlaşmanın uygulanmasıyla daha da hızlanması beklenmektedir.

* İklim değişikliğinden etkilenen ülkeler için finansal desteklerin olması gerektiği anlaşma dahilinde tekrarlanmakla beraber, bu konuda anlaşma öncesinde oluşturulmuş olan ve istenilen seviyeye taşınamayan en önemli araçlardan biri olan Yeşil İklim Fonu için gelişmiş ülkelerin her yıl 100 milyar dolar temin etmesi gerekmektedir.

* Türkiye’de iklim değişikliği ile mücadele çalışmalarının tam anlamıyla uygulanması son derece önemlidir. Nitekim IPCC raporuna göre Türkiye, Akdeniz havzasında yer alan bir ülke olarak, iklim değişikliğinin etkilerinin en fazla görüleceği ülkelerden biridir.

* Türkiye’de iklim değişikliği ile mücadele ve düşük karbon ekonomisine geçiş için -AB ETS sektörlerine yönelik çalışmalarda olduğu gibi- ulusal eylem planları hazırlanmıştır. Ülkemizin talep ettiği, gelişmekte olan ülke olarak Uluslar arası finansal mekanizmalardan yararlanma isteğinin gerçekleştirilmesini güçlendirici adımlara yönelik yolunu çizmesi gerekmektedir.

* Ülkemizin iklim değişikliğine uyum çalışmalarını bilimsel çalışmalarla beraber uygulamaya koyması, emisyon azaltım çalışmalarına devam etmesi, hızlandırması, iklim değişikliği ile mücadelenin bir bütün olarak ele alınması ve uzun vadeli düşünülmesi elzemdir. Nitekim IPCC raporuna göre, mevcut koşullar ve politikalar devam ederse, iklim değişikliğinin sonucu ülkemizdeki bazı illerde 3-4 hatta 6 dereceye yakın oranda sıcaklık artışı ile mücadele edecektir.

* Son olarak, ABD’nin anlaşmadan çekilme kararının ardından, 153 ülkenin iklim mücadelesine devam etmesi daha da önem kazanmıştır. Türkiye Temmuz 2017 itibari ile henüz anlaşmayı onaylamamıştır.

Yayının tamamı, tablolar, şekiller ve dipnotlar.

***

Editör Notu:
Resim eklemeleri ile diğer düzenlemeler tarafımızdan yapılmıştır!

Nusret Özgül

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

%d bloggers like this: