Lider Kime Denir?


 

Ulus Anafartalar’da bir bardak çayın düşündürdükleri!

Dürüst ve namuslu çalışan, halkın ve ülkenin çıkarlarını her şeyin önünde ve üstünde gören onun yönetimi altında halkın ve ülkenin gelecek endişesi taşıtmayan bir kişi bu yüzden kendisine bağlılık duyulmasını sağlayabiliyorsa; o kişi “gerçek” liderdir

Ulus-Anafartalar’dan bakılınca görülen, halkın soluk olmaya, nefeslenmeye, rahatlamaya ihtiyacı olduğudur.

 

Türk siyaseti, halkın bu ihtiyacını karşılamaya odaklanmak durumundadır. Bunun için de, hem iktidarın, hem de muhalefetin siyaset yapma anlayışlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir.

İktidar da, muhalefet de, ülkede bugün her zamankinden daha çok, birliğe, beraberliğe, toparlanmaya, öz kaynaklara dönmeye ve bunları geliştirmeye, güvene, istikrara, barışa ihtiyaç duyulduğunu görmek zorundadır.

Karalama, kötüleme, aşağılama, tehdit, cezalandırma üzerine işleyen bir siyaset yapma anlayışına değil; her alanda ve her konuda samimiyetin, iyi niyetin, hoşgörünün dışa vurulduğu, yapıcı ve yaratıcı bir siyaset yapma anlayışına ihtiyaç vardır. İşte bu, halkı rahatlatacak ilaç gibi gelecektir!

***

ANKARA’DA ULUS-ANAFARTALAR’DA BİR CUMARTESİ…
6 Kasım 2017

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Ülkenin ve bölgenin gündeminden, siyasetteki tablodan sıkıldığım zaman, kendimi Ulus-Anafartalar tarafına atarım… Orada rahatlar, kendimi halkla iç-içe hisseder, mutlu olurum…

Ulus-Anafartalar, ne kadar değişirse değişsin, hep kalabalık… Yaşam koşullarının ağırlaşması, son dönemde gezmek-görmek için başka semtlerden ve Ankara dışından gelenler, Ulus-Anafartalar’ı daha da kalabalık yapmış… [harita]

Genelde gelir düzeyi, asgari ücretin hemen üzerinde ve/veya altında olan insanların, ağırlaşan yaşam koşullarında yaşamayı, ayakta kalmayı, ailelerinin ve çocuklarının ihtiyacını karşılamayı, yani “geçimlerini” sürdürmeyi nasıl başardıklarını, insanların kendi koşullarında nasıl mutlu olduklarını, Ulus-Anafartalar’da görüyorum. İhtiyaç duyduklarını modern semtlerdeki işyerlerinde ve alışveriş merkezlerinde bulamayanları, Ankara’nın bir başka yüzünü ve tarihini merak eden yabancıları da yine orada görüyorum… İşte Ulus-Anafartalar böyle bir yer…

Ulus-Anafartalar’da, o insanların olaylara bakışını yakalamaya ya da öğrenmeye çalışırım. Kendimi arada bir Ulus-Anafartalar’a atmamın arkasında, biraz halime “şükretme”, biraz o insanların koşullarını paylaşmak suretiyle farklı “dünyalar” arasındaki bağı güçlendirme düşüncesi de var…

Orada, insanların, ilk bakışta olaylar konusunda ilgisiz görünseler de, gerçekte içten içe olayları yakından izlediklerini, değerlendirdiklerini ve bir kanaate varmış olduklarını görürüm, anlarım.

Geçtiğimiz Cumartesi de yine kendimi Ulus-Anafartalar’a attım… Arabamı, Hacettepe’den aşağı Denizciler Caddesi’ne inerken, sağdaki ara sokakların birindeki bir otoparka bıraktım. Otopark dediğime bakmayın, yıkılmış eski binaların geride kalan arsaları ve çoğu bakımsız, yıkık-dökük eski Ankara evleri arasındaki boşlukları “kontrol edenlerin” işlettiği otoparktan söz ediyorum. Eve dönerken, farklı bir yönden arabamı almaya gelirken, baştan aşağı sarı-laciverte boyanmış eski bir ev dikkatimi çekti ve otopark ile ilgilenenlerin oraya girip-çıktığını gördüm. Buradan, o otoparkın, fanatik Ankaragüçlüler tarafından kontrol edildiğini çıkardım. O yıkık-dökükler arasında sarı-laciverte boyanmış eski ev, yaşadığı onca sıkıntıya rağmen Ankaragücü’nün nasıl ayakta kalabildiğini, bu yıl İsmail Kartal’ın yönetiminde Birinci Ligden Süper Lige çıkmak için nasıl bir mücadele içine girdiğini, bunların hepsinin arkasındaki vefalı-çileli “fanatik” Ankaragücü taraftarlarını aklıma getirdi… Ankaragücü, halkın, Ankara halkının takımı… Umarım en yakın zamanda Süper Ligde görürüz.

Oradan Denizciler Caddesine geçtim ve öğlen yemeğini, sulu yemekleri ile bilinen, Ankara içinde ve dışında tanınmış, Boğaziçi Lokantası’nda yedim. Tavsiye ederim. Çok nezih bir yer, memnun kalırsınız… [Yarım Asırlık Tecrübe]

Sonrasında eski/tarihi Adliye binasının oradan Samanpazarı’na doğru yukarıya yürüdüm. Bu yol üzerinde, sağlı-solla giyim, tekstil, tuhafiye, çorap mağazaları var. Buradan, sabah sporuna çıkarken kullanmak üzere, bir siyah yün eldiven aldım kendime. Tekrar Anafartalar tarafına dönüp, eski/tarihi Adliye binasının önünden karşıya geçip, merdivenlerden inerek ve sobacıların arasından Ulus Halinin tam karşısına, yani Posta Caddesine çıktım.

Amacım, Posta Caddesindeki bayrakçılara uğrayıp bir Türkmen Bayrağı almaktı. Ve yaklaşan 10 Kasım nedeniyle evimin balkonuna asmak için Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni bir posterini satın almak istiyordum. Bayrak ve poster satan işyerleri genellikle Posta Caddesinde olduğu için, Halin girişinden başlayarak Posta caddesinde aşağıya doğru inmeye başladım, bayrakçılara Türkmen Bayrağını sordum. Bir-iki iş yerine baktım, yoktu. Birinde, işyerindeki raflara baktılar bulmadılar, çıkarken bir de imalathanemize baktıralım dediler oradan bir miktar çıktı, ben de bir tane satın aldım.

İmalathaneden Türkmen Bayrağının gelmesini beklerken, iki tane de Atatürk posteri satın aldım ve bu arada iş yerindekiler ile sohbet ettim. Niçin Türkmen Bayrağı yok diye sordum. Kerkük sorununun bundan böyle daha çok (daha yoğun olarak) gündeme gelebileceğini ve bunun da Türkmen Bayrağına olan talebi artırabileceğini düşündüğümü ifade ettim. Bunun üzerine başlayan sohbette, bana “İyi Parti”yi, muhalefeti sordular. Kendilerine, İyi Parti’nin “geleceğinin olmadığı” kanaatine sahip olduğumu, MHP’nin iyi yönetilmediğini, CHP’nin de Atatürk’ün değerlerinden biraz uzaklaştığını düşündüğümü ifade ettim. İşyerindekiler, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “liderliği”nden söz edince; onlara, kime lider denir sorusunu yönelttim. Benden cevap beklediler.

Ben de onlara, liderin, “bağlılık” ya da “uyma” ile açıklanabileceğini ifade ederek, onların anlayabileceği bir dille, üç durumdan söz ettim. Birinci olarak, “bağlılığın” ya da “uymanın” korkudan ileri gelebileceğini, ikinci olarak ekonomik ya da siyasal çıkar “beklentisi”nden kaynaklanabileceğini, üçüncü olarak da dürüst ve namuslu çalıştığını, halkın ve ülkenin çıkarlarını her şeyin önünde ve üstünde gördüğünü düşünmekten, onun yönetimi altında halkın ve ülkenin gelecek endişesi taşımamasından ileri gelebileceğini belirttim. Ve ekledim, eğer bir kişiye duyulan “bağlılık” ya da gösterilen “uyma” bu üçüncüsünden ileri geliyorsa, o kişi “gerçek” liderdir diye ifade ettim. Bu söylediklerimden sonra, bana söylediklerinden ve vücut dillerinden, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı söylediğim üçüncü kategoride görmediklerini çıkardım. Ülkenin durumunu, özellikle ağırlaşan ekonomik durumu konuştuk. Söylediklerimden memnun kalmış, beni samimi bulmuş olacaklar ki, çıkarken, hem bana “masa bayrağı” olarak bir Türkmen Bayrağı hediye ettiler, hem de Ulus-Anafartalar tarafına yeniden uğradığımda ziyaret etmemi rica ettiler.

Bayrakçıdan çıktıktan sonra, Posta Caddesindeki telaşlı ve aşırı kalabalık içinde, geriye dönüp, yeniden Ulus Haline doğru yürüdüm. Halin tam karşısında, tarihi “Sulu Han” vardır. [Hasan Paşa Hanı] Oraya girdim. Hep aşırı kalabalık gördüğüm bir yer. Maalesef “incik-boncukçuların” mekânı olmuş bu iki katlı tarihi hanın alt taraftaki bahçesinde, biri büyük, diğeri küçük iki tane çay ocağı vardır. Büyük olanı ortada olanıdır ve etrafı incik-boncukçu, yapma çiçekçi, nalbur ile çevrilidir. Küçük olanı ise, oradan geçilerek gidilen arka taraftaki daha küçük bahçede yer alır. Ben, hep bu bahçedeki küçük çay ocağında, oturup, soluklanırım. Nedeni de, bu bahçede çayımı yudumlarken, hem tarihi yapıyı görebiliyorum, hissedebiliyorum, hem de tarihi yapıyı “bozan” incik-boncukçuları görmüyorum…

Bildiğim kadarıyla, Sulu Han, Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait ve işyerleri de, bu kurumun kiracıları…

Sulu Han’ın alt kattaki yan kapısından çıkıldığında, kendinizi, “terk edilmiş” gibi gözüken bakımsız, yıkık-dökük bir ortamda bulursunuz… Posta caddesinden yukarıya, hale doğru gelirken, halin karşısında, Sulu Han’a bitişik bir merdiven vardır. Bu merdivenden inerseniz, aşırı kalabalık, küçük ve dar bir “alışveriş” sokağına girmiş olursunuz. Sulu Han’ın alt kattaki yan kapısı, işte bu sokağa çıkar. Bu sokak, aşağıya doğru indiğinizde, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı (ve AKP Genel Başkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan, İtfaiye Meydanı olarak da bilinen, Gençlik Parkı’nın Opera kapısının tam karşındaki alanda inşa edilmiş Melike Hatun Camii’ne çıkar. [ayrıntı]

Bu küçük ve dar sokağın her iki tarafında ucuz giyim ağırlıklı işyerleri vardır. Burada, fiyatlar şaşırtıcı derecede düşüktür ve kalabalık nedeniyle, yürümek ciddi bir sorundur. Sokaktan geçerken, bir tarafta yanlarında aileleri/çocukları olduğu halde işyerlerinin tezgâhlarına bakan insanları ve o insanların yüz hallerini, diğer tarafta da bu işyerleri üzerinden evlerine ekmek götüren insanların nasıl çalışıp çabaladıklarını görürsünüz… Bu sokakta, yüksek sesli konuşmalardan, işyeri sahiplerinin, çalışanların ya da müşterilerin içinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden gelmiş insanlarımızın bulunduğunu da anlarsınız…

Halkı için, insanları için siyaset yapanların, Ulus-Anafartalar’ı ya da benzeri yerleri ihmal etmemesi gerekir diye düşünüyorum. Bunu, siyasetin halka inmesi, ilk hızlarını ve itici güçlerini halktan alması için anlamlı görürüm. Siyaset adamları, kendilerine aktarılan ile yetinmemeli, zaman zaman bu gibi yerleri yerinde görmelidir. Çünkü halkın sadece seçimden seçime hatırlanması ya da halk ile olan bağın “sözde” kalması, sözden ileriye geçmemesi, bana göre, Türk siyaseti için bir zayıflık nedenidir ve dolaylı olarak da ulusal güç bağlamında Türkiye için ciddi bir olumsuzluk öğesidir.

Ulus-Anafartalar’ı gezerken, anlattığım yerlerdeki esnafın 29 Ekim’de işyerlerini “kendiliklerinden” bayraklarla donattıklarını ve önümüzdeki 10 Kasım’da da işyerlerine Atatürk posterleri asacaklarını düşündüm… Bunlar da aklıma geldi. Bu, benim için bir ölçüdür. Bunu, halkın, sade vatandaşın, Cumhuriyet’i ve eseri olduğu için dolaylı olarak Atatürk’ü ne kadar içselleştirmiş olduğunun bir işareti olarak görürüm. Sulu Han’da çayımı yudumlarken, aklıma, halkın, sade vatandaşın, Türk Tarihini ne kadar bildiği (!) geldi… Herhalde bilseydi, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e sahip çıkma, bugün bir sorun ve endişe kaynağı olarak hissedilmezdi dedim.

Ulus-Anafartalar’ı gezerken, ister istemez insanın aklına, siyaset adamları, siyasal karar vericiler ve Türkiye’deki siyaset yapma anlayışı geliyor…

Halkın içinden gelen siyaset adamları, siyasal karar vericiler, zamanla halktan kopuyor, uzaklaşıyor ya da siyaseti ne için yaptıklarını unutuyor. Halkla iç içe olma, genelde sadece söylemde kendisini gösteriyor. Bunun, iletişimde bilinen ifadeyle, hem “kaynak”, hem de “hedef” açısından “aldanmadan-aldatmadan” öte bir anlam ifade etmediğini görmüyorlar.

Hiç, halkın nasıl yaşadığını, ne yiyip içtiğini, geçimini nasıl sağladığını, hangi sorunların altında ezildiğini yakından takip etmeyen; insanları, çocuklarının ve torunlarının geleceği konusunda endişe duymaktan kurtaramayan; eğitimde, iş ve işyeri sahibi olmada, yani eğitimli ve zengin olmada, yönetime katılmada, yoksulun önünü açmayan; düşük gelirli halk kesimlerini daha sağlıklı, daha müreffeh, daha mutlu bir yaşama kavuşturmayı kendisine dert edinmeyen; eğitim, iş, aş imkânlarının çoğunlukla belli ve dar bir kesim içinde tüketildiği bir anlayışı yansıtan; idare edilenlerin korku içinde yaşadığı ve kendilerini güvende hissetmediği, yeni zenginler yaratma ve/veya zengini daha zengin yapma ile dikkati çeken bir siyaset yapma anlayışı, ülkeyi ve halkı ileriye, daha iyi bir noktaya taşıyabilir mi?

Ulus-Anafartalar’da gördüğüm, halkın soluk olmaya, nefeslenmeye, rahatlamaya ihtiyacı olduğudur. Ben de şahsen kendimi öyle hissediyorum. Türk siyaseti, halkın bu ihtiyacını karşılamaya odaklanmak durumundadır. Bunun için de, hem iktidarın, hem de muhalefetin siyaset yapma anlayışlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. İktidar da, muhalefet de, bu ülkede bugün her zamankinden daha çok, birliğe, beraberliğe, toparlanmaya, öz kaynaklara dönmeye ve bunları geliştirmeye, güvene, istikrara, barışa ihtiyaç duyulduğunu görmelidir. Karalama, kötüleme, aşağılama, tehdit, cezalandırma üzerine işleyen bir siyaset yapma anlayışına değil; her alanda ve her konuda samimiyetin, iyi niyetin, hoşgörünün dışa vurulduğu, yapıcı ve yaratıcı bir siyaset yapma anlayışına ihtiyaç vardır. Bunu, halkı rahatlatacak bir ilaç gibi görüyorum.

* *

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: