Avrupa ile ilişkilerde «Yol Kazası» :Türkiye yeniden mercek altında…


 

AKPM, 13 yıllık aradan sonra Türkiye ’deki demokrasi ve özgürlüklerin denetlenmesini kararlaştırdı!

The CoE Assembly (PACE) has voted to re-open the monitoring procedure against #Turkey, closed in 2004: 113 for, 45 against, 12 abstaining.

Turkish democracy placed on damaging watchlist by EU monitors.

Turkey’s chances of joining the EU were seriously jeopardised on Tuesday as the statutory organ of the Council of Europe degraded the country’s state of democracy, placing it under observation – a major criticism of the regression seen in Turkey’s democratic practices during the last few years.

Placing Turkey under monitoring means Europe considers Turkey to be non-compliant with the Copenhagen criteria, the rules on governance, economic standards and human rights that determine if a country is eligible to join the EU.

Ankara condemned the vote as politically motivated. [Full article]

Deciding to re-open the monitoring procedure on Turkey, a staunch defender of contemporary European ideals and values and a founding member of the Council of Europe, under the guidance of malicious circles at the PACE is a disgrace to this organ, which claims to be the cradle of democracy.

Such a decision leaves no choice to Turkey but to reconsider its relations with PACE. (MFA of Turkey)

[Full PACE Debate on Turkey]

***

PACE reopens monitoring procedure in respect of Turkey

The Parliamentary Assembly of the Council of Europe (PACE) decided today to reopen the monitoring procedure in respect of Turkey until “serious concerns” about respect for human rights, democracy and the rule of law “are addressed in a satisfactory manner”.

The resolution adopted calls on the Turkish authorities urgently to take measures such as lifting the state of emergency “as soon as possible”, halting the promulgation of emergency decree laws which bypass parliamentary procedures “unless strictly needed” and releasing all the parliamentarians and journalists detained pending trial. It also calls on them to establish the Inquiry Commission on State of Emergency Measures, ensure fair trials with respect for due procedural guarantees and take urgent measures to restore freedom of expression and the media.

On the basis of a report by Ingebjørg Godskesen (Norway, EC) and Marianne Mikko (Estonia, SOC), the text adopted underlines that nine months after the attempted coup, “the situation has deteriorated and measures have gone far beyond what is necessary and proportionate”. The authorities have been “ruling through decree laws” going far beyond what emergency situations require and overstepping the parliament’s legislative competence. In this context, the Assembly stressed that “the reintroduction of the death penalty would be incompatible with membership of the Council of Europe”.

The Assembly also expressed deep regret that the constitutional referendum on 16 April 2017 had been contested on an “uneven playing field”, thus preventing the two sides in the campaign from having equal opportunities. Furthermore, the validation of unsealed ballot papers in contradiction with the 2010 election law “raised serious questions about the legitimacy of the outcome of the referendum”.

The Assembly resolved, in the framework of the monitoring procedure for Turkey, to assess progress made in a report to be presented in the course of the Assembly’s 2018 session. The members welcomed that, in the aftermath of the failed coup attempt, high-level political contacts and technical co-operation between Turkey and the Council of Europe have intensified.

Until today, Turkey was engaged in “post-monitoring dialogue” with the Assembly along with Bulgaria, Montenegro and “the former Yugoslav Republic of Macedonia”. It is now under the monitoring procedure along with nine other states (Albania, Armenia, Azerbaijan, Bosnia and Herzegovina, Georgia, the Republic of Moldova, the Russian Federation, Serbia and Ukraine). [Adopted resolution] + [Report] + [Addendum to the report ] + [List of amendments]

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden siyaset yapıyorlar!

Avrupa’yla ilişkiler konusuna gelecek olursak; son 1-2 aydır özellikle Avrupa’da bir akıl tutulması yaşanıyor. Belki bunun daha uzun bir tarihi geçmişi var; ama özellikle son dönemde bu Türkiye karşıtlığının, Erdoğan karşıtlığının giderek ivme kazanarak adeta bir siyasi akıl tutulmasına dönüşmesi, tabii ki bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz bir konu. Çünkü Avrupa her şeyden önce kendi demokratik değerleriyle çelişmekte. Hukukun üstünlüğü derken, örneğin Avrupa’nın birçok ülkesinde açıktan terör örgütü olan, Türkiye düşmanlığı yapan yapılanmalara, örgütlere kapı açılmakta, kapılar açılmakta, doğrudan ya da dolayısıyla destekler verilmekte, onların oradaki terör faaliyetlerine göz yumulmaktadır. Şimdi bunları demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle telif etmeniz, izah etmeniz asla ve asla mümkün değildir. Bunun tersi söz konusu olsaydı, Avrupa’daki belli ülkeleri hedef alan terör örgütleri ya da benzeri yapılanmalara biz Türkiye’de izin verseydik Avrupalıların tepkisi ne olurdu acaba. Bu soru üzerinde bizim ciddi düşünmemiz gerekiyor.

Zaman zaman bu Erdoğan düşmanlığı üzerinden siyaset yapanların birtakım kehanetlerde bulunduğunu görüyoruz. Hatta ben daha ileri giderek şunu söyleyeyim: Bazı Batılı entelijansiyanın, aydınların, zaman zaman siyasetçilerin bir şeylerin sonunu ilan ettiğini görürüz sık sık. Tarihin sonunu ilan edenler, dinin sonunu ilan edenler, toplumun sonunu ilan edenler, siyasetin sonunu, sanatın vesairenin, böyle bir ‘sonculuk’ diyebileceğimiz bir son ilan etme alışkanlığının olduğunu görüyoruz. Şimdi bir bakıyorsunuz farklı bir düzlemde zaman zaman işte Türkiye’de de bir şeylerin sonu geliyor, sonun başlangıcı gibi açıklamaların yapıldığını görüyoruz.

Şunu bilsinler ki bizim için her şey daha yeni başlıyor, yeni bir sayfa açılıyor, yeniden ve yine Türkiye kendi milli imkân ve kaynaklarıyla, kendi milletinden aldığı güçle bölgesinde ve dünyada etkin bir aktör olmak için şu anda var gücüyle çalışıyor. Belki birilerini rahatsız eden budur. Referandum sonuçlarından rahatsız olmalarının sebeplerinden belki bir tanesi budur. Yani çok açık ifade edeyim; Tayyip Erdoğan’ın bileğini bükemedikleri için algı operasyonları üzerinden işte bu tür darbedir, suikasttır vesaire gibi bu söylemleri normalleştirmeye, sıradanlaştırmaya çalışarak kendilerine bir alan açmaya çalışıyorlar. Ama burada hezimete uğrayacaklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Boşuna bu konularda herhangi bir heves içerisinde bulunmasınlar.

Şunu da söyleyeyim tabii: Biz gerek Avrupa’yla bütün olarak, gerekse de Avrupa Birliği’yle iyi ilişkiler içerisinde olmak istiyoruz. Bakın bizim AB ile yürüttüğümüz müzakere bir ortaklık ilişkisidir, bir ortaklık müzakeresi yürütüyoruz. Dolayısıyla bu ortaklık tanımının gerektirdiği karşılıklı saygı, güven ve çıkara dayalı bir ilişki biçiminin esas alınması gerekir. Hiyerarşik dayatmaları Türkiye’nin kabul etmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Bir tarafın birtakım buyruklar yayınladığı, Türkiye’nin de bunları kabul etmesi gerektiği şeklindeki varsayımların artık geçmişte kaldığını bilmeleri gerekir. Burada yine eşit, karşılıklı güvene, saygıya, milli çıkarlara dayalı bir ilişkinin inşa edilmesi gerekmektedir, bizim beklentimiz de budur, ortaklığın tanımı da budur. Birileri Avrupa’dan Türkiye’ye parmak sallayarak buraya hiza vereceğini zannediyorsa yanılıyor, bunu herhalde artık anlamış olmaları gerekir diye düşünüyoruz.

Peki, somut olarak ne yapılmalı? Öncelikle geçen yıl 18 Mart’ta imzalanan Türkiye-AB mülteci anlaşmasının gereklerini yerine getirmek Avrupa’nın sorumluluğudur. Biz bunu yaklaşık 1 yıldır, 1 yıldan fazla bir süredir müteaddit kereler ifade ettik, etmeye devam ediyoruz. O anlaşmanın üç tane ana ayağı vardı biliyorsunuz. Birincisi; yeni fasılların açılması… Bakın siyasi blokajlar nedeniyle yeni fasıllar açılmadı, açılmıyor. Burada Türkiye’yi suçlayamazlar, fasılları açacak olan Avrupa Birliği’dir.

İki; mültecilere bir 3 milyar avroluk yardım gönderilmesi konusu. Bu teklifi yapan Avrupa, şu ana kadar gelen rakamlara baktığınız zaman, size kesin olarak rakamı söyleyeyim; bu 3 milyar avronun ki geçen yıl ödenmesi gerekiyordu, 1,5 milyar avrosu sözleşmeye bağlanmış ve bunun sadece 790 milyon avrosu Türkiye’ye gönderilmiştir. Bakın yani vaat edilen, sözleşmeye bağlanan ve fiilen gönderilen, hayata geçirilen rakama baktığınız zaman bunun 790 milyon avro olduğunu görüyoruz. Daha önce de ifade ettik; bu para Türkiye’nin kasasına girmiyor, Türkiye’nin bu paraya ihtiyacı da yok; bu Avrupalıların verdiği sözü yerine getirmesi için bir fırsattır.

Ve Türkiye bu göç anlaşması çerçevesinde üzerine düşeni de fazlasıyla yapmıştır. Göç dalgası yüzde 99 oranında durdurulmuştur. Denizlerde insan kaçakçıları, botlarda ölümler vesaire önlenmiştir, biz birçok insan kaçakçısı şebekesini kendi imkânlarımızla ortadan kaldırdık, bunlara karşı mücadele ettik ve bu akımı durdurduk. Bu gelen para da tekrar altını çizeyim, kamuoyumuzun bilmesi açısından önemli; Türk kurumlarına da gelmiyor, yine AB STK’ları üzerinden aktarılıyor biliyorsunuz. Biz buna da tamam dedik, sorun değil, yeter ki kendi sorumluluklarını yerine getirsinler.

Ama baktığınız zaman, mesela geri kabul anlaşması çerçevesinde bile gönüllü olarak Avrupa’ya gönderilen Suriyeli mültecilerin sayısının 4 bin civarında olduğunu görüyoruz. Bir tarafta muazzam bir göç dalgası, yani yüzyılımızın en büyük göç dalgasıyla, göç kriziyle uğraşıyoruz, öbür tarafta Avrupa’nın kendi hissesine düşen sorumluluğu yerine getirme noktasında ne kadar geride kaldığını da açık bir şekilde görüyoruz. Biz Türkiye’de 3 milyon mülteciye ev sahipliği yapmaya devam ediyoruz, kapılarımızı açıyoruz o insanlara. Ama bu tavrı maalesef, yani insan haklarından, insanın onurundan bahseden Avrupalı ülkelerden maalesef göremiyoruz.

Üçüncü ayağı da biliyorsunuz göç anlaşmasının, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Schengen vize sistemine dahil edilmesi konusuydu. Bu aslında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının 20 yıl önce, 25 yıl önce elde etmiş olması gereken bir haktır. Ama bununla ilgili de sürekli engellerin çıkartıldığını, ‘Türkiye acaba güvenli ülke mi’, ‘bunu uygularsak başka şeyler olur mu’ gibi bahanelerle bunun sürekli ötelendiğini görüyoruz. Bu konuda da adım atması gereken taraf Avrupa Birliği’dir. Bir kere, bu anlaşmanın şartları yerine getirilmesi halinde Türkiye-AB ilişkileri rayına oturur.

Artık tahammül sınırlarını fazlasıyla aşan, Avrupa’nın terör örgütlerine, Türkiye karşıtı yapılanmalara açıkça kapılarını açması, doğrudan ya da dolaylı olarak destek vermesidir. Eğer Avrupa Türkiye’nin güvenliği konusunda, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü konusunda hakikaten tutarlı bir tavır içerisindeyse, öncelikle bu terör örgütlerine karşı mücadelede Türkiye’nin yanında olmalıdır. PKK gibi, FETÖ gibi, DHKP-C gibi, bunların türevleri olan çeşitli örgütlere Avrupa’nın kapılarını açmak yerine, bunlarla mücadele konusunda Türkiye’nin yanında çok açık, net bir tutum sergilemelidirler.

Avrupalı yetkililerle, AB yetkileriyle oturup konuşacağız, bütün bu konuları tek tek ele alacağız, eğer bu konuda bir ortak irade oluşursa beraber yürümeye devam edelim. Bu konularda daha yapıcı bir tutum içerisine girerse Avrupalılar Türkiye-AB ilişkileri tabi ki tekrar rayına oturur ve karşılıklı çıkar, güven ve saygıya dayalı bir istikamette ilerler. Bunun için de dediğim gibi Avrupalıların öncelikle üzerlerine düşen görevi yerine getirmeleri gerekiyor.

Avrupa Konseyi bizim kurucusu olduğumuz bir kuruluştur ve biz şu ana kadar Avrupa Konseyiyle her alanda, seçim konusu, darbe sonrası, mülteci meselesi ve diğer bütün konularda hep çok yapıcı, şeffaf, diyaloga açık bir tutum içerisinde olduk. Örneğin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da üst düzey ziyaretlerin yanı sıra, mesela biz Avrupa Konseyinin tüm mekanizmalarıyla işbirliğimizi yoğunlaştırdık, bildiğiniz gibi üst düzey ziyaretler gerçekleşti, oradan yani Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinden (AKPM) gelen bir heyeti de 16 Nisan referandumunu izlemek üzere ülkemizde de ağırladık ve onları da davet ettik. Çünkü bizim saklayacak bir şeyimiz yok; açık, şeffaf bir şekilde meydana gelen, yapılan bu referandumu gelsinler, izlesinler, raporlarını yazsınlar.

Fakat maalesef bu özellikle AKPM gözlemciler heyetindeki bazı üyelerin açıkça PKK destekçisi olduğu, onlar için çalışmalar yaptığı, faaliyetlerine katıldığı, onlar lehine açıklamalarda bulunduğu, toplantılarına gittiği de herkesin artık malumu. Dolayısıyla bu kişilerin yazdığı raporların, yaptığı açıklamaların tarafsız, dengeli, adil bir nitelik arz etmesini biz zaten beklemiyoruz. Ki zaten aslında kendileri de daha referandum başlamadan önce ve referandum günü ve ertesi gün yaptıkları açıklamalarda taraflarını, oylarının rengini açık bir şekilde belli ettiler, bazıları açıkça gelip hayır kampanyalarına katıldılar, sosyal medya hesaplarında bunlar hala duruyor. Şimdi öncelikle burada AKPM’nin kendini bir sığaya çekmesi lazım. Türkiye gibi bir ülkeye gönderdiğiniz gözlemcileri acaba böyle mi seçmeniz gerekiyordu?

İzleme statüsüne alınması meselesine gelince, bir kere bütün bizim bu işbirliği çabalarımıza rağmen bazı maksatlı çevrelerce ülkemize karşı siyasi saiklerle birtakım siyasi girişimlerin yapıldığını da görüyoruz. Bu kez de işte, bugün ve yarın devam eden müzakerelerde AKPM Genel Kurulunda bu yeniden denetime alınması konusunun belli çevreler tarafından gündeme getirildiğini görüyoruz. Bakın, bu çok açıkça bir siyasi operasyondur, bunun ne Türkiye’deki objektif gerçeklerle, ne Türkiye’nin Avrupa Konseyiyle ilişkisinin geçmişine baktığınızda bunun izah edilebilir, meşrulaştırılabilir, gerekçelendirilebilir hiçbir temeli söz konusu değildir. Yine Türkiye’deki genel manada Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durmaya başlamasından rahatsız olan belli çevrelerin yaptığı bir operasyondur. Ki geçtiğimiz birkaç içerisinde bazı lobi çevrelerinin bu kararın çıkması için arka planda ne tür çalışmalar yaptığına dair birtakım raporlar da yayınlandı, ben burada detaylarına girmeyeceğim. Sizleri oraya bakmaya teşvik etmek isterim, baktığınız zaman o tür faaliyetlerin nasıl yapıldığını görürsünüz. Umarız bu yönde bir karar söz konusu olmaz, biz Avrupa Konseyiyle ilişkilerimizi önemsiyoruz. Bütün bu algı operasyonlarına, bu tür siyasi saiklerle yapılan çalışmalara rağmen biz tabii ki demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü konusundaki çalışmalarımızı en şeffaf şekilde yürütmeye devam edeceğiz.

Avrupa’daki bu zihin daralmasının, ufuk daralmasının, akıl tutulmasının tezahürlerinden birisi olarak biz bunu görüyoruz. Yani bunun arkasında bir Erdoğan’sız Türkiye düşüncesi mi var diye sormamız gerekiyor o zaman. Recep Tayyip Erdoğan bu ülkenin halkın oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanıdır, şimdi bunu yok sayarak nasıl bir Türkiye tahayyül ediyorlar, nasıl bir Türkiye’yle ilişki kurmak istiyorlar, kimlerle ilişki kuracaklar? Bunlar tabii ilginç bir sorulardır. Bu Avrupa’da bizim beğenmediğimiz bir devlet başkanını parantez içine alarak, biz onunla değil, başkalarıyla resmi kanallardan hükümet düzeyinde ilişki kuracağız demeye benzer. Bunun iler tutar bir tarafı yok. [Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın açıklamasının tamamı.]

**

[]

Türkiye’nin AKPM Denetimine Yeniden Döndürülmesi Kararı

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Genel Kurulu’nun 25 Nisan 2017 tarihli oturumunda, 2004 yılından bu yana denetim sonrası diyalog sürecinde bulunan ülkemizin yeniden denetime alınması kararı verilmiştir. AKPM’de, izlenmesi gereken yerleşik usullerin dışında siyasi saiklerle alınan bu haksız kararı şiddetle kınıyoruz.

Ülkemiz PKK, FETÖ ve DEAŞ gibi en kanlı terör örgütleriyle aynı anda mücadele etmektedir. Anayasal düzenini ve ulusun varlığını hedef alan tehlikelere karşı, uluslararası yükümlülüklerine bağlı kalarak, gerekli ve orantılı tedbirler almaktadır. Bu bir devletin en temel ödevi ve meşru hakkıdır.

Türkiye’nin bir yandan 3,2 milyondan fazla mülteciye kucak açarken ve hain terör örgütleriyle mücadele ederken, aynı zamanda tüm Avrupa’nın ve yakın çevresinin güvenlik ve istikrarına katkı sağladığı unutulmamalıdır. AKPM’deki parlamenterlerin Türkiye’nin Avrupa’nın istikrar ve güvenliğine yaptığı bu katkıları görmezden gelen bu kararı esasen Avrupa’nın üzerinde yükseldiği ortak ve demokratik değerleri hiçe sayan, stratejik vizyondan yoksun basiretsiz bir tutumu yansıtmaktadır.

Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olarak çağdaş Avrupa ideallerinin ve değerlerinin savunucusu ülkemizin AKPM’deki maksatlı çevrelerin ayak oyunuyla denetime alınması, demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden AKPM’ye yakışmamıştır. Bu maksatlı çevrelerin Türkiye karşıtlığında, günümüz Avrupasında şiddete varan şekilde yayılan yabancı düşmanlığı ve islamofobiye karşı ülkemizin adeta tek başına mücadele vermesi ve mazlumun yanında yer alması da önemli yer tutmaktadır. Sözkonusu çevrelerin etkisi, esasen, ülkemizdeki halkoylamasını gözlemlemeye gönderilen AKPM üyelerinin bazılarının terör örgütü sempatizanlarından seçilmesinde de görülmüştü.Denetime alma kararı bu ard niyetli grupların yeni bir oyunudur. İslamofobiyi, yabancı düşmanlığını körükleyen popülist yaklaşımların etkisinde, dar ve sığ iç siyasi saiklerle hareket eden bir grup Avrupalının ülkemize yönelik bu dışlayıcı, ötekileştirici kararı esasen siyasi bir operasyondur. Bu karar, başta FETÖ olmak üzere, sadece ülkemiz değil bütün Avrupa sistemine ve değerlerine tehlike oluşturan terör örgütlerine hizmet edecektir.

Türkiye AKPM’de bu kararı alan Parlamenterleri öncelikle aklı selime, ardından ilkeli bir tutum benimseyerek dünyanın ortak belası olan terör tehditiyle mücadele etmek üzere müşterek tedbirler almaya, yükselen yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobi sorunlarıyla samimi şekilde mücadele etmeye, iltica ve göç yönetimi konularında insan haklarını gözeten sorumlu bir duruş sergilemeye davet eder.

Denetim kararı Türkiye’nin, terörist darbe girişimi sonrasında Avrupa Konseyi ile kesintisiz yürüttüğü yapıcı ve samimi diyalog ve işbirliğini de gözardı etmiştir. Bu durum Türkiye’yi AKPM ile ilişkilerini gözden geçirmeye mecbur bırakacaktır.

AKPM’nin bu haksız, siyasi ve yanlı kararına rağmen, Türkiye, demokratik standartlara, insan haklarına ve bu alandaki uluslararası yükümlülüklerine bağlılığından ödün vermeden vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini geliştirme konusundaki kararlığını sürdürecektir.

**

PACE decision to re-open the monitoring procedure for Turkey

The Parliamentary Assembly of the Council of Europe (PACE), on 25th April 2017, at its Spring Part Session, decided to re-open monitoring procedure in respect of Turkey who has been under post-monitoring dialogue since 2004. We strongly condemn this unjust decision of PACE taken with political motives in contravention to the established procedures.

Our country is countering simultaneously the most brutal terrorist organizations, such as PKK, FETO and DEASH. While adhering to our international commitments, we take necessary and proportionate measures against the dangers targeting our constitutional order and the survival of our nation. This constitutes the most fundamental obligation and legitimate right of a state.

It should be recalled that Turkey contributes to the security and stability of the whole of Europe and its close vicinity while hosting more than 3.2 million refugees and countering treacherous terrorist organizations. Having disregarded Turkey’s contributions to European security and stability, this decision by the PACE Parliamentarians in fact, shows an imprudent mind-set lacking strategic vision and ignoring the common and democratic values on which Europe is founded.

Deciding to re-open the monitoring procedure on Turkey, a staunch defender of contemporary European ideals and values and a founding member of the Council of Europe, under the guidance of malicious circles at the PACE is a disgrace to this organ, which claims to be the cradle of democracy.

Turkey is standing along with the most vulnerable and fighting almost alone against xenophobia and Islamophobia spreading with violence in today’s Europe. This is one of the motivations fuelling the anti-Turkey sentiments by these ill-intentioned circles.

The influence of these ill-intentioned circles was also witnessed when certain PACE members who came to observe the referendum were selected among sympathizers of a terrorist organization. The decision to re-open the monitoring procedure is yet another plot of these malicious groups.

Under the influence of the populist tendencies that fuel Islamophobia and xenophobia, this marginalizing and alienating decision taken against Turkey by a group of Europeans acting with narrow and shallow domestic political motivations is in fact a political operation. This decision shall serve the terrorist organizations, in particular FETO, which constitute a danger not solely against our country but also against the entire European system and values.

Turkey urges the Parliamentarians who voted for this decision at PACE, firstly to act in common sense, and then to take joint actions by adopting a principled stance in order to struggle against the common scourge of the threat of terrorism all around the world; to fight sincerely against rising xenophobia, racism and Islamophobia and to follow a responsible and human rights-oriented approach in refugee and migration management.

The decision on monitoring also overlooks the constructive and frank dialogue and cooperation maintained by Turkey with the Council of Europe uninterruptedly in the aftermath of the terrorist coup attempt.

Such a decision leaves no choice to Turkey but to reconsider its relations with PACE.

Despite such an unjust, politically motivated and biased decision by PACE, Turkey will continue its resolve to further enhance the rights and freedoms of its citizens without compromising on democratic standards, human rights and its commitment to international obligations in this field.

**

TÜRKİYE’SİZ AVRUPA AVRUPA’SIZ TÜRKİYE OLMAZ

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) İzleme Komitesi tarafından hazırlanan ve Türkiye’nin siyasi denetim altına alınmasını tavsiye eden “Türkiye’de Demokratik Kurumların İşleyişi” konulu Rapor, AKPM genel kurulunda, 25 Nisan 2017 tarihinde görüşüldü. AKPM oturumunda, raporda yer alan tavsiyeleri içeren karar tasarısı 45’e 113 oyla kabul edildi.

İKV Başkanı Ayhan Zeytinoğlu AKPM’nin almış olduğu karara ilişkin bir açıklama yaptı. Zeytinoğlu Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olduğunu belirtti ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzende olduğu gibi Soğuk Savaşın bitimi sonrasında yeniden biçimlenen Avrupa’da da Türkiye’nin kritik bir rol oynamaya devam ettiğini vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti:

“Ülkemiz Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri. Avrupa değerlerini içinde barındıran Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ve diğer birçok Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin de tarafıdır. Türkiye’nin bu değerlere uymadığı gerekçesiyle siyasi denetim altına sokulmasının tavsiye edilmesi son derece üzücüdür.”

Türkiye’nin 1996-2004 döneminde de Avrupa Konseyi’nin siyasi denetimi altında bulunduğunu hatırlatan İKV Başkanı Zeytinoğlu, Türkiye’nin denetimden çıkarılmasında AB sürecinde gerçekleştirdiği reformların büyük rolü olduğunu belirterek:

“Türkiye’nin 1999’da başlayan ve 2005’te üyelik müzakerelerinin açılmasına yol açan AB katılım sürecinde Kopenhag kriterleri uyarınca son derece önemli reformlar gerçekleştirildi. Bu reformlar Türkiye’yi Avrupa Konseyi’nin siyasi denetim mekanizmasından çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda artan istikrar ve refah sebebiyle uluslararası toplumun itibar ettiği, yatırımcıların güvenilir bulduğu yükselen bir ülke olmasını da sağladı. Türkiye’nin AB çıpası her zaman olumlu kazanımlara yol açmıştır. Bugün de demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları yönünde reform sürecine geri dönülmesi gerekmektedir” dedi.

İKV Başkanı Zeytinoğlu, Türkiye’nin hâlihazırda denetim sonrası diyalog süreci kapsamında değerlendirildiğini ve tekrar denetim sürecine alınması halinde Arnavutluk, Bosna Hersek, Sırbistan, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Ukrayna, Moldova ve Rusya ile birlikte denetim altında bulunan üyelerden biri olacağına dikkat çekti.

Son olarak İKV Başkanı, Türkiye’de siyasi gelişmeler ve Anayasa referandumu sonrasındaki sürecin 26 Nisan’da Avrupa Parlamentosunda görüşüleceğini ve 28-29 Nisan tarihlerinde de AB Dışişleri Bakanlarının gayrı resmî toplantısında müzakere sürecinin değerlendirilmesinin beklendiğini hatırlattı ve Avrupa ülkelerine Türkiye’yi dışlayıcı kararlar almamaları çağrısında bulundu.

Zeytinoğlu, Türkiye’nin Avrupa ve Avrupa kurumlarından dışlanmasının kabul edilemez olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tarih boyunca Türkiye’nin Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olduğunu gördük. Bugün de bu son derece geçerli bir tespittir. AB’nin üyelik müzakerelerini siyasi nedenlerle bloke etmesi üyelik perspektifinin inandırıcılığını yitirmesine yol açmıştır. AB ve Avrupa Konseyi gibi kurumlar başta olmak üzere Avrupa’nın Türkiye’ye adil ve önyargısız yaklaşması ve dışlamaktan çok içermeye çalışması sadece Türkiye için değil, Avrupa’nın güvenliği ve refahı açısından da son derece önem taşımaktadır. Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi gibi kurumların da vizyoner bir perspektifle, geri dönülemez kararlar almak yerine Türkiye’de reformları teşvik edecek, yapıcı bir yaklaşım içinde olacaklarını umuyorum.”

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: