Düşük karbonlu ekonomide son durum…


 

Çözüm, ‘fosil yakıtsız bir gelecek’ bekliyor!

fosil_yakitsiz_bir_gelecek

Trump Dönemi’nde Washington’un Paris Anlaşması’nın uygulanmasındaki takınacağı tavır endişe yaratırken; AB’nin küresel rolü hayatî önem taşıyor. Bu noktada AB’nin, ulusal ETS kurma hedefini sürdüren Çin ile olan yakınlaşmasının mercek altına alınması gerekiyor.

AB’nin politika alanlarını değerlendirirken, AB’ye üye olan veya Türkiye gibi aday ülkelerin Birlik’e uyum sağlamaları için yapılan her çalışma, bir bütünün parçası olma hedef ve özelliğini koruyor.

Ulusal boyutta Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri emisyonlardaki artış hızı. Bu hız tüm sektörlerde görülüyor. Nitekim, Türkiye’ye ait veriler artık uluslararası raporlardaki yerini daha sık almaya başlamış bulunuyor.

Türkiye’nin 2023 hedeflerinde yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik üretimindeki payının en az yüzde 30’a yükseltilmesi ve tüm kömür rezervlerinin kullanıma açılması aynı hedef tablosunda yer alıyor. Türkiye’de fosil yakıta olan bağımlı bir üretim modeli, yeni küresel politikaların belirlendiği dönemde ve sonrasında gerçekçi olmayacak. Ulusal boyutta atılacak her adım Türkiye’nin BM nezdindeki taleplerinin karşılanmasında etkili olacaktır. Türkiye’ye ait resmi verilerin az rastlanır olduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Bu noktada şeffaflık ilkesinin de yeni sistemin önemli kurallarından biri olduğu unutulmamalı.

Peki bu alana ilişkin bir «Durum Muhasebesi» yapmak gerekirse neler söylenebilir?

***

ÇÖZÜM, FOSİL YAKITSIZ BİR GELECEKTE

İlge_Kıvılcım

İlge Kıvılcım

İklim değişikliğine yönelik gelişmelerin dinamik yapısı gereği, bu çalışmada sunulan güncel bilgilere yenilerinin eklenebileceği hatırlanmalıdır.

2015 ve 2016 yılında iklim mücadelesinde önemli zirvelere tanıklık ettik. 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması ve yeni Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri artık çevre koruma ve iklim değişikliği ile mücadelede sergilenen küresel politikaların çatısı niteliğindedir.

Uluslararası boyuttaki iklim değişikliği ile mücadele çalışmaları, 2015 yılında neredeyse tüm ülkelerin üzerinde mutabık kaldığı Paris Anlaşması ile zorlu bir eşikten geçmiştir. BMİDÇS içinde imzalanan Kyoto Protokolü’nün sona ermesine sadece 3 yıl kala Paris Anlaşması, Protokol’den farklı olarak, küresel politikaların yönünü değiştiren yeni bir süreci başlatmıştır. 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe giren Paris Anlaşması’nın, küresel anlamda düşük karbonlu ekonomiyi ve hatta fosil yakıtsız bir geleceği zorunlu kılan yepyeni bir yapının temelini oluşturduğunu belirtmek gerekir.

Bu dönüşümü oluşturan öğelerden biri, devlet-dışı aktörlerin de iklim deği¬şikliği mücadelesine katılımını bir gereklilik haline getiren söz konusu anlaş¬ma yapısıdır. Kyoto Protokolü felsefesinden tamamen farklı, şeffaflık ilkesine dayalı, sürdürülebilir kalkınma hedeflerini besleyecek olan Paris Anlaşması içinde tüm aktörlere, mücadelenin bir parçası olmalarını sağlayacak manevra¬ları sunan bir yapıdan söz ediyoruz. Ancak uluslararası toplumun üzerinde he¬nüz tecrübe sahibi olmadığı bu tür bir iklim rejiminin ilk adımlarına da tanıklık ettiğimizi hatırlatmak gerekir. Dolayısıyla Paris Anlaşması’nın nasıl uygulanaca¬ğı sorusu 2017 yılının başı itibarıyla güncelliğini korumaktadır ki bu soru, 2020 yılına kadar gerçekleştirilecek BM müzakerelerinin ana gündemini oluşturan maddelerinden biri olacaktır. Finans başlığında, iklim değişikliğinden en faz¬la etkilenen ülkelerin faydalanacakları uluslararası iklim fonlarının artık içinin doldurulması ve 2020 yılı sonrasında tamamen kullanıma hazır ve tabi ki sür¬dürülebilir olması çalışmalarının da tamamlanması gerekmektedir. Bu konuda 2009 yılında Kopenhag’da ilan edilen ve bir yıl sonra Cancun’da kurulan Yeşil İklim Fonu en bilinen küresel fon olarak karşımızda ve gelişmiş ülkelerin 2020 yılından sonra her yıl 100 milyar dolar aktaracakları bu fonun takip edilmesi önemlidir. Gelişmiş ülkelerin bu taahhüdü devam etmekte olup henüz cid¬di bir ilerleme kaydedilmiş değildir. Müzakerelerdeki diğer önemli konu, IN¬DC’ler ya da ulusal katkı beyanlarıdır. Ülkelerin 2016 yılı içinde BM’ye gönder¬dikleri ulusal beyanların, emisyonlarda “yavaş” azalmaya imkan vereceği ve uzun vadede azaltım politikalarında yetersiz bir senaryo çizeceği belirtilmek¬tedir. INDC’lerin tam anlamıyla uygulanmaları halinde bile, küresel ısınmanın 3 °C’yi aşacağı resmi olarak BM tarafından açıklanmaktadır.

Dolayısıyla 2020 yılına kadar acil önlemler çerçevesinde, INDC’lerin revize edilmesi, finans başlığının sürdürülebilirliğinin sağlanması ve Paris Anlaşma¬sı’nın mümkün olduğunca bağlayıcı kılınması esastır. Bilindiği gibi, Kyoto Protokolü tüm ülkelerin onayını almaması nedeniyle bağlayıcılık konusunda sınıfta kalmıştır. Bu noktada Paris Anlaşması, Protokol’e göre daha esnek ol¬masına rağmen, tüm ülkelerin üzerinde mutabık kaldığı tek anlaşma metni olmasından dolayı oldukça önemlidir. Bu nedenle Paris Anlaşması’nın düşük karbonlu ekonomi, yenilenebilir enerjinin tüm sektörlerde yaygınlaşması ve fosil yakıtsız bir geleceğin oluşturulması için bir dönüm noktası ve kaçırılma¬ması gereken bir fırsat olduğunu belirtmek gerekir.

Paris Anlaşması gereğince, yeni bir kontrol mekanizması olarak tüm ülkelerin INDC’leri her beş yılda bir gözden geçirilecektir. Bu mekanizma, yeni rejime yönelik olumlu bir gelişme olmakla beraber, mekanizmanın değerlendirilmesi için 2018 yılını beklemek gerekmektedir.

UEA, uluslararası platformlarda ve kamuoyuyla paylaştığı neredeyse tüm raporlarda, yenilenebilir enerji kaynaklarının, 2020 yılı sonrasında üretim ve tüketim süreçlerinde daha fazla görüleceğini açıklamaktadır. Bu noktada Paris Anlaşması ile gelen yeni rejimin etkisinin oldukça büyük olduğunu belirtebiliriz.

AB, dünyadaki en büyük ticaret bloğu olmakla beraber aynı zamanda en büyük ETS’ye sahiptir. Birlik içindeki emisyonların yüzde 45’inden sorumlu olan AB ETS, Avrupa Komisyonu tarafından AB’nin iklim değişikliği politikasının can damarı olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla AB ETS’nin önümüzdeki yıllarda önemini koruması beklenirken, son dönemde AB ETS dahilinde olmayan sektörlerin de, Paris Anlaşması ve 2030 hedefleri dahilinde düşük karbonlu ekonomiye geçişin bir parçası olmaları adına düğmeye basılmıştır. AB üye ülkeleri arasındaki farklılıkların giderilmesi çalışmaları dışında, yapısal reformlara yönelik somut adımlar atan Komisyon ayrıca küresel lider olarak AB’yi, tekrar uluslararası iklim müzakerelerinin baş koltuğuna oturtma gayretinde olacaktır. Nitekim Juncker Komisyonu tarafından bu hedef oldukça belirgindir. 2009 yılında Kopenhag’da gerçekleştirilen iklim zirvesinde küresel aktör olamama kriziyle yüzleşen AB, koltuğu ABD’ye kaptırmıştı. 2009-2015 yılları arasında küresel aktörlüğünü öne çıkarma gayretini sürdüren AB’nin uzun vadeli hedeflerinde kendi içindeki sorunları da çözme noktasında önemli tedbirleri aldığını görüyoruz. Özellikle Enerji Birliği’nin oluşturulması temelinde, enerji verimliliği ve enerjide dışarıya bağımlılığı azaltma hedefleriyle süslediği iklim değişikliği politikasına tanıklık etmekteyiz. Önemli bir detay olarak, özellikle Britanya’nın Birlikten çıkma kararı ve ABD seçimlerinde Donald Trump’ın iklim değişikliğine olan bakışı neticesinde, AB’nin yüzünü zaman zaman Çin’e çevirdiğini eklemek gerekmektedir. Çin, ulusal ETS çalışmalarını sürdürmekte olup, Avrupa Komisyonunun İklim Eylemi ve Enerjiden Sorumlu Üyesi Miguel Arias Cañete’nin Çin’e yönelik ziyaretlerinin ayrıntılarının bundan sonraki süreçte not edilmesi gerekmektedir.

Enerjide dışa bağımlılık dışında, AB için diğer önemli problemlerden biri elektrik piyasasının dizaynı ve üye ülkelerin uygulama farklılıklarıdır. 2030 hedeflerine ulaşılması için üye ülkelerin daha fazla çaba sarfetmesi gerektiği üzerinde durulmakta ve ulusal planların sürekli bir şekilde kontrol edilmesi süreci gündemdedir.

Elinizdeki bu çalışmada, küresel politikaların yönü, emisyonlardaki son durum ile AB ve Türkiye’deki sektörel değişimlere genel bir bakış sunmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde bilimsel veriler ışığında uluslararası politikaların yeni yörüngesi üzerinde kısa bir değerlendirme sunulmaktadır. İkinci bölümde, AB’nin 2020 yılından ziyade artık 2030 gündemini öne çıkardığı ve bu noktada uzun vadeli hedeflerine ulaşmadaki son durumu değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde, AB’de iklim ve enerji politikalarının entegre bir şekilde Paris Anlaşması’na olan katkılarının yanı sıra 2030 hedeflerine yönelik ek tedbirler ele alınmaktadır. Bu noktada, 2016 yılının temmuz ayında Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan, AB ETS dışında kalan sektörlerin de 2030 hedeflerine entegre edilmesini amaçlayan ve alt başlıklarda toplanan parçalı pakete yönelik önerinin detayları paylaşılmaktadır. AB ETS-dışı sektörlerden ulaştırma ve binalar, Komisyon gündemindeki önemli iki sektör olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu bölümde söz konusu iki sektöre ağırlık verilmektedir.

Son bölümde Türkiye’de düşük karbonlu ekonomiye geçiş için uygulamaya koyulan güncel çalışmalar sunulmaktadır. Bu noktada, Türkiye için uzun vadeli sorunların öne çıktığını belirtmek gerekir. Nitekim, Türkiye, sera gazı emisyonlarının artması konusunda uluslararası kuruluşların raporlarına artık sıkça girmeye başlamıştır. 1990 yılından itibaren Türkiye’de neredeyse tüm temel sektörlerde sera gazı emisyonlarının artığı görülmektedir. Türkiye’deki en önemli sorunlardan bir diğeri, 2030 yılına ait hedeflerin belirlenmemiş olmasıdır. Bu sorun güncelliğini korumakla beraber, gerek Avrupa Komisyonu İlerleme Raporlarında gerekse BM raporlarında açıkça belirtilmektedir. Türkiye’nin uluslararası müzakere ortamına geç katılmasının etkileri sürerken, AB’ye katılım müzakerelerinin, Türkiye’de pek çok politika alanında olduğu gibi çevre ve iklim değişikliği politikasının olumlu yönde gelişmesinde itici güç olduğunu da belirtmek gerekir. En güncel gereklilik olarak ise Türkiye’nin temiz enerji politikalarıyla, azaltım ve uyum çalışmalarıyla küresel politikaların bir parçası olması gerektiği gerçeğidir.

İnsan ve doğa ilişkisini tarif eden güzel bir Kızılderili atasözü vardır: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” Tarih boyunca insanın doğada var oluşunda hükmetme ve uyum için yaşama felsefeleri birbiri ile yarıştı. İnsan kendi güvenliğini sağlama, yaşam süresini uzatma ve yaşamdan keyif alma güdüleri ile hareket ederken, doğanın sunduğu nimetlerden faydalandı ve doğada karşılaştığı tehlikelerden korunmaya çalıştı. Bugün dahi aborjinler gibi bazı insan topluluklarında doğa ile uyum içinde yaşama, ihtiyacından fazlasını tüketmeme, doğaya zarar vermeme ilkelerinin de bir tercih olabileceğini görüyoruz. Ancak insanlığın geneli için konuştuğumuzda, ne yazık ki doğadan kopuş, tüketim hırsı ve doğal kaynakların sömürülmesinin özellikle sanayileşme sonrasında temel norm olduğunu görüyoruz.

Elbette, daha iyi bir yaşam için doğal kaynakları kullanmaya ihtiyacımız var. Bugün elektriksiz bir hayatı düşünemiyoruz. Geçen yüzyılda yaşayanlara göre çok daha çeşitli bir beslenme biçimimiz var. Kullandığımız bilgisayarlar, tabletler, cep telefonları hayatımızın bir parçası haline geldi. Bu yaşam düzeyi sanayileşme ve teknolojik sıçramalarla mümkün oldu. Ancak insanlık olarak doğanın bize sunduğu kaynakların sınırlı olduğunun farkında olarak hareket etmeliyiz. Dünya nüfusunun her geçen gün arttığı günümüzde, 10 kişiden 1’i temiz suya erişemez, 1 milyarı aşkın insan elektrik kullanamazken, doğal kaynaklara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulacağını ve Çin gibi büyük ekonomilerin gelişmesi ile çok daha fazla sayıda insanın tüketim talebi yaratacağını da dikkate almalıyız.

Artan tüketim ve sınırlı kaynaklar ikilemi insanlığın temel tercihlerini tekrar gözden geçirmesi gereğini kaçınılmaz kılıyor. Günümüzde doğanın S.O.S. sinyalleri baktığımız her yerde hissedilebilir: Nesilleri tükenen hayvanlar, kuruyan göller, kirlenen denizler, midesinden plastik çıkan balinalar, azalan arılar, domates gibi görünen ama kokmayan domatesler gibi. Tüm bu gelişmelerin arasında belki de en ön planda olan ve dünyadaki yaşamı zora sokan en önemli tehdidin ise insan kaynaklı iklim değişikliği olduğu söylenebilir. Özellikle 1980’li yıllardan başlayarak giderek daha fazla farkında olduğumuz bu mesele bugün hala bazı dünya liderleri tarafından reddedilse ya da sorgulansa da, atmosferde sera gazı emisyonlarındaki artışın hızı ve yol açtığı sonuçlar yadsınamaz. Enerji kullanımı, sanayi üretiminin yarattığı kirliliğin önlenmesi ve bilinçsiz tüketimin kontrol altına alınması iklim değişikliği fenomeni dikkate alındığında her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Nüfus artışı, yaşam standartının yükselmesi ve tüketimin artması bu mesele ile mücadele edilmesini daha da zorlaştırıyor.

Kısacası, karbon ayak izimiz giderek artıyor, yani birey, toplum ve endüstriler olarak faaliyetlerimiz ile atmosfere saldığımız sera gazları yükseliyor. Lüks restoranlarda yediğimiz kalın biftekler, Güney Amerika’dan gelen salatamızdaki kinoa, haftasonu için uçakla gittiğimiz tatil beldesi, toplu taşıma yerine özel arabamızla gittiğimiz AVM, ayrıştırmaya üşendiğimiz çöpümüz ve topladıkları çöpleri açık sahalara döken belediyeler, kar oranını artırmak için kapattığımız arıtma tesisi, çalışır halde bıraktığımız bilgisayarımız, yazın sürekli açık tuttuğumuz klima, kahvaltıda yemeyi sevdiğimiz kakaolu ezmenin içindeki palmiye yağı için kesilen Borneo ormanları… Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Tüm bu faaliyetler sera gazı emisyonlarını artırdığı gibi, doğanın karbondioksiti massetme yetisini de azaltıyor.

Çevremiz giderek kirleniyor ve BM çerçevesindeki iklim değişikliği ile mücadele girişimleri bu alanda küresel yönetişimin en önde gelen platformunu oluşturuyor. Kyoto Protokolü sonrası iklim değişikliği ile mücadelede atılacak adımların belirlendiği Paris Anlaşması 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe girdi. Bugün itibarıyla 132 ülke, Paris Anlaşması’nı onaylamış durumda. Paris Anlaşması ile yüzyıl sonuna kadar küresel ısınmanın sanayi öncesine göre 2 °C altında tutulması ve hatta 1,5 °C ile sınırlı kalması hedefleniyor. Anlaşma kapsamında özellikle gelişmekte olan ve iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek olan ülkelerin ikilim değişikliği ile mücadele ve uyum çabalarına da verilecek desteklerin artırılacağını söylemek mümkün. Tüm bu çabalar taraf ülkelerin ulusal stratejilerini küresel hedefler doğrultusunda oluşturmalarını ve esas olarak “düşük karbonlu ekonomi”ye geçişi zorunlu kılıyor.

Peki bizler, yani genel kamuoyu, sanayiciler, tüketiciler, sivil toplum kuruluşları, düşük karbonlu ekonomiden ne anlıyoruz, bu sürecin neler getireceğinden ne kadar haberdarız, AB’nin gelecek 10 yıl için koyduğu hedefleri ne kadar biliyoruz, kendi ülkemizin stratejisinden haberdar mıyız?

MEVCUT POLİTİKALAR KARŞISINDA DEĞİŞEN SİSTEM

Mevcut Politikaların Revizyonu Şart

IPCC’ye göre, fosil yakıtlardan vazgeçilmesi, küresel hedef olan küresel ısınmanın 2 °C’de tutulması hatta 1,5 °C ile sınırlandırılması için hayati öneme sahiptir. Bu uyarı niteliğindeki bilimsel gerçeklik, Paris Anlaşması içine de girmiş durumdadır. Dünya genelinde fosil yakıtı kullanarak üretim ve tüketimin gerçekleştirilmesinin ekonomilere yarardan çok zarar getireceği uluslararası ortamda yaygın bir kanıdır; ancak, fosil yakıt kullanımı hala ön sırada yer almaktadır. UEA’nın 2016 raporuna göre, 2040 yılında yeni olan enerji üretim kapasitesinin yüzde 60’ının yenilenebilir enerji kaynaklı olacağı belirtilmekle beraber, fosil yakıt kullanımının hemen azalma eğilimine girmesine olanak verilmemektedir.

Aynı raporda, binlerce insanın 2040 yılında enerjiye erişimde zorluk yaşayacağı belirtilmektedir. Böyle bir ortamda, ucuz fosil yakıtlara olan yatırımlar ister istemez ülkelere maliyeti artırarak geri döneceği ve temel ihtiyaçların dengeli bir şekilde dağılımını engelleyeceği uyarısı yapılmaktadır.

Küresel bir çözüm olarak, 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe giren Paris Anlaşması’nın nasıl uygulanacağı konusuna yönelik müzakereler devam etse de, metin incelendiğinde tamamen sürdürülebilir ve düşük karbonlu politikaların oluşturulmasının temel hedef olduğu yorumlanabilmektedir. Paris Anlaşması, yapısı gereği ekonomik ve sosyal dönüşümü tetiklemiştir. İçinin oldukça yumuşak olmasına rağmen, yeni yapı gereği, düşük karbonlu ekonomiye geçişte yenilenebilir enerjinin hakim olduğu bir dönüşüm, 2020 yılı sonrası küresel politikalar için kaçınılmaz hale gelecektir.

Türkiye de dâhil olmak üzere neredeyse tüm ülkeler bu yeni rejimde iklim değişikliği ile mücadelede sergileyecekleri INDC’lerini BM’ye sunmuştur. Enerji sektörü, küresel emisyonlarda önemli bir paya sahip ve ulusal katkıların büyük bir çoğunluğunda hedeflerin enerji sektörü üzerinden belirlendiğini görmek mümkündür. Ancak mevcut INDC’lerin küresel çözüm getirmeyeceği gerçeği mevcut analizlerde yerini almaktadır.

AB’de Emisyonlar Azalıyor Ancak 2030 Gündemi Kritik

AB’nin Trump sonrası Paris Anlaşması’nın uygulanmasındaki küresel rolü önemli bir gündem konusu olmaya adaydır. Bu noktada AB’nin, ulusal ETS kurma hedefini sürdüren Çin ile olan yakınlaşması mercek altına alınmalıdır.

Küresel gelişmelerin dışında AB, kendi içindeki emisyon azaltım hedeflerini sektörler üzerinden devam ettirmekte olup, gündemini tamamen 2020 sonrasına odaklı bir şekilde şekillendirmektedir. AB için ulaştırma hariç, emisyonlardaki azalma öne çıkarken, 2030 gündemi, özellikle 2050 yılı için belirlenen düşük karbonlu AB için kritik öneme sahiptir. Bu döneme yönelik AB ETS dışı sektörlerin de gündeme alınmasıyla çalışmalara hız verilmiştir. Aynı şekilde AB ETS ve Enerji Birliği, AB’nin iklim politikasını destekleme noktasında önemli bir bileşen olmaya devam edecektir.

AB’de en önemli sorunlardan biri üye ülkeler arasındaki farklılıklar olarak görülmektedir. AB’nin politika alanlarını değerlendirirken, AB’ye üye olan veya Türkiye gibi aday ülkelerin Birlik’e uyum sağlamaları için yapılan her çalışmanın, bir bütünün parçası olma hedefini içerdiğini unutmamak gerekir.

Bilindiği gibi, AB’nin Çevre Politikası, yetkinin kullanılması anlamında üye ülkeler ve kurumlar arasında dağıtılmıştır (shared comptence). Bu dağılımın en belirgin görüldüğü alan, 2030 AB ETS dahilinde ve sistem dışındaki sektörlerde tek bir sektör hedefinin olmaması ve hedeflerin üye ülkelere bırakılıyor olmasıdır. Bu durumun AB’nin 2030 hedefleri için ne derece etkili olacağını önümüzdeki dönemde değerlendirebileceğiz.

Ulusal Politikalar Türkiye’nin BM’deki Talebini Desteklemeli

Ulusal boyutta Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri emisyonlardaki artış hızıdır. Bu hız tüm sektörlerde görülmektedir. Nitekim, Türkiye’ye ait veriler artık uluslararası raporlardaki yerini daha sık almaya başlamıştır.

Türkiye ayrıca kendi enerji ve iklim politikaları dışında, BM nezdinde yapılan iklim değişikliğine yönelik uluslararası konferanslarda uzun yıllardan beri netlik kazanamayan bir konumda yer almaktadır. Marakeş zirvesinde ve öncesinde netliğe kavuşamayan taleplerimiz şu şekilde: Yeni iklim rejiminde “gelişmekte olan bir ülke” olarak kabul edilmek ve küresel iklim fonlarından yararlanabilmek. Bu taleplerin karşılanması mevcut süreçte mümkün görünmemektedir. Nitekim, 4 Kasım’da yürürlüğe giren Paris Anlaşması ve geçen yıl kabul edilen 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri etrafında şekillenen, daha temiz teknolojilerin kullanıldığı, enerjiyi daha az tüketen ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelten, şeffaflık ilkelerine dayanan, fosil yakıt kullanımından uzakta, insan sağlığını ve gıda güvenliğini gözeten, düşük karbonlu ekonomiye geçişi teşvik eden küresel bir politikalar zinciri karşımızdadır.

ikv

Türkiye’nin 2023 hedeflerinde yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik üretimindeki payının en az yüzde 30’a yükseltilmesi ve tüm kömür rezervlerinin kullanıma açılması aynı hedef tablosunda yer almaktadır. Türkiye’de fosil yakıta olan bağımlı bir üretim modeli, yeni küresel politikaların belirlendiği dönemde ve sonrasında gerçekçi olmayacaktır. Ulusal boyutta atılacak her adım Türkiye’nin BM nezdindeki taleplerinin karşılanmasında etkili olacaktır.

Öte yandan Türkiye, AB’nin resmi ajanslarından biri olan Avrupa Çevre Ajansına üye bir ülkedir. Ancak Ajans çalışmalarında Türkiye’ye ait resmi verilerin az rastlanır olduğunu da hatırlatmak gerekir. Bu noktada şeffaflık ilkesi de yeni sistemin önemli kurallarından biridir. [33 Sayfalık Çalışmanın Tamamı]

*

İKV Uzmanı İlge Kıvılcım’ın Yerelce’de yayımlanmış diğer değerlendirme ve analizleri:

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: