AKP Dönemi’nden «Emsâl» Mahkeme Kararları – I


 

16 Nisan’dan sonra ara da bul; ya hatıra ya da antika olacak!

press_freedom

Davanın sağlıklı olarak değerlendirilebilmesi açısından , yargıca göre; önce bir kısım özgürlükler ile gazetecilik mesleğinin kısaca tanımlanması gerekmektedir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik düşünen bir varlık olmasıdır. Düşünme , yanında bunu açıklayabilme özgürlüğünü de gerekli kılar.

Bir zamanlar “ Tanrının yeryüzündeki gölgesi “olarak tanımlanan yöneticinin ; kişiliği ve davranışlarına yönelik eleştirilerin , bir çeşit küfür ve tanrısal iradeye karşı gelme olarak değerlendirildiği günlerde ; Bu dayatmaya karşı özgürlük savaşında, fısıltı gazetesi olarak tanımlanabilecek sözlü ifadeler ile elden ele dolaşan yazıların katkısı görmezden gelinemez.

Basının görevi ; kamunun genel yararlarını ilgilendiren tüm olaylar hakkında bireyleri objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak ; toplumun ilgi ve bilgisini çeken sorunlarda kamuoyunu düşünceye sevk edecek tarzda tartışmalar açmak ; bireyi toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak ; ülke yönetimini üstlenen yöneticileri eleştirmek ve uyarmak ; kişileri , yaşadıkları toplumun ve tüm insanlığın sorunları bakımından bilinçlendirmektir. Basın bu görevini yerine getirirken , bazı kişi ve kurumları eleştirmek zorunda kalabilir.

Durumun farkında olan idareciler , tarih boyunca ; bu etkinin kırılabilmesi ve basının kontrolleri altına alınabilmesi için ; Başta , yandaş medya yaratma ; halkı gazete almamaya ve okumamaya davet etme ; ekonomik açıdan destek yerine köstek olma ve vergisel denetim tehdidi altında tutma gibi pek çok farklı yönteme başvurmuş ; çoğu zaman geçici de olsa olumlu sonuçta almışlardır.

Özgürlükçü demokrasi düşüncesi ; kamusal çıkarlara ilişkin tüm sorunların açıkça tartışılmasını , toplumsal yarar açısından gerekli görür. Eskilerin “…… Barika-ı hakikat , müsademe-i efkardan çıkar…… “olarak belirtikleri bu anlayış uyarınca , gerçeğin , karşılıklı görüşlerin çatışması ile ortaya çıkacağına inanılır.

İnsan yaradılışının doğal bir sonucu olarak , en iyi yönetimlerde dahi kötü davranışlar ortaya çıkabilir. Etkin kontrol sistemi ile bu çeşit sapmaların önlenmesi ve daha iyisi bulunana kadar mevcutlar içinde en güzel rejim olan Demokrasinin güvence altına alınması olanaklıdır. Etkili bir kontrol ; ancak birbirinden bağımsız kurumlar tarafından karşılıklı olarak yapıldığı takdirde sonuç verebilir..

Ancak demokrasi sadece seçimden ibaret değildir. “ Seçim sandığı bütün sorunların çözümüdür “ şeklindeki anlayış ; Bazen seçilmişlere …Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirirsiniz… “dedirtebildiğinden ve demokrasiyi araç olarak kullanıp iktidara geldikten sonra onu yok etmeye kalkışanlar çıkabildiğinden ; demokratik rejimler açısından bu anlayış kabul edilemez.

***

Peki ya Türkiye’deki Kuvvetler Ayrılığı’nın işleyişi ne durumda? Devlet mekanizmasını en iyi ve etkin biçimde denetleyebilecek yegâne güç olması gereken basın görevini özgürce yapabiliyor mu? (nö)

***

T.C
ŞİŞLİ
2. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ
( BASIN MAHKEMESİ SIFATI İLE )
TÜRK ULUSU ADINA KARAR

ESAS NO : 2009 / 00856
KARAR NO : 2010 / 00005
C.S. ESAS NO : 2009 / 13093
YARGIÇ : Mithat Ali KABAALİ 031077
C.SAVCISI : Basri AYDIN 025453
YAZMAN : Ahmet TÜRKAN 103294
DAVACI : Kamu Hukuku
KATILAN : Mehmet SEVİGEN : Mevlüt oğlu 1954 doğumlu
Eski Büyükdere Caddesi No : 37 / – 44 Levent – Beşiktaş
VEKİLİ : İstanbul Barosu Avukatlarından Zeynel ÖZTÜRK
Palazoğlu Sokak No : 3 / 1 – 9 Şişli
SANIK : Mustafa MUTLU : Duran ve Bedriye’den olma 09.02.1961 Kırşehir
doğumlu İstanbul – Şişli – Eskişehir Mahallesi nüfusuna kayıtlı
olup Büyükdere Caddesi No : 123 Gayrettepe – Şişli / İstanbul
adresinde oturur. T.C No : 55255069142
SAVUNMANI : İstanbul Barosu Avukatlarından Semra BALCI
Naci Kasım Sokak No : 3 / 2 Mecidiyeköy / Şişli
SUÇ : Yayın yolu ile hakaret
SUÇ YERİ : Şişli / Gayrettepe – saat : 00.00
SUÇ GÜNÜ : 05.05.2009
KARAR GÜNÜ : 22.01.2010
OTURUM SAYI : ( 2 )

Atılı suçtan yukarıda açık kimliği yazılı sanık hakkında Mahkememizde yapılan açık yargılama ve inceleme sonunda :

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ :
OLUŞ :

Mustafa MUTLU’nun , olay tarihinde ve halen günlük – yaygın – süreli yayın yapan ve Bağımsız Gazeteciler Yayıncılık Anonim Şirketinin imtiyaz sahipliğinde , Büyükdere Caddesi No : 123 Gayrettepe – Şişli adresinden idare edilen VATAN gazetesinde köşe yazarı olarak çalıştığı ; Gazetenin 05.05.2009 günlü nüshasının 17. sahifesinde :

SEVİGEN , CHP’DE YENİ GÖREV İÇİN İKTİDAR YANDAŞI GAZETEDEN DESTEK ARIYOR! ………………..Başlığını taşıyan yazısında :
“ ………..AKP’deki görev değişikliklerinden sonra sıra , bizzat Deniz Baykal tarafından açıklanan CHP’deki “ yeniden yapılanmaya geldi “ !
Nereden mi biliyorum ?
İmar işlerine aracılık ettiği ortaya çıkınca CHP Genel Sekreter Yardımcılığı’ndan istifa etmek zorunda kalan Mehmet Sevigen’in paniğinden !
Sevigen’in şu saatten sonra tek amacı var :
Genel Sekreter Yardımcısı olarak bıraktığı parti üst yönetimine , bu “ atama dönemi” nde dönebilmek…
Ama bunu gerçekleştirebilmesi için , önce hakkındaki iddialardan temize çıkması gerekiyor……
İmar işlerine aracılık ettiğini zaten kabul ettiği için de tüm enerjisini , benim gündeme getirdiğim “ aday belirlerken komisyon aldığı yolundaki “ iddiaları çürütmeye harcıyor.
Bunun için gazete gazete dolaşıyor.
Ne ilginçtir ki ; “ iktidar yandaşı “ bir gazeteden bile medet umacak hale geliyor ! Bu gazeteye ; “ yargı süreci kendi lehinde gidiyormuş “ gibi haberler yaptırıyor !
Benimle ilgili sayısız kuyruk acısı bulunan bu gazete de ; CHP’li bu “ mağdur”a ( ! ) sahip çıkmakta tabii ki bir sakınca görmüyor…

***

Dün birinci sayfadan yayınlanan haber , “ İddianın arkası medya skandalı “ başlığını taşıyordu.
Meğer ben , elimde sekiz dakikalık bir ses kasedi olduğunu iddia etmişim.
Meğer Sevigen’in suç duyurusu üzerine mahkemeye çıkıp hakime “ Bende böyle bir kaset yok. Bu bilgiyi bana Eyüp CHP Aday Adayı Emin ATMACA verdi “ demişim.
Bazı siyasetçilerin ve bazı sözüm ona gazetecilerin ne kadar kirlendikleri ve kirlenen bu isimlerin gerektiğinde nasıl dayanışma içine girebildiklerini görmeniz için bir kez daha yazıyorum :
Şişli Cumhuriyet Savcısı , Sevigen’in hakkımdaki suçlamalarından sonra yaptığı inceleme ve soruşturma sonunda , dava açmaya gerek bile görmedi ve TAKİPSİZLİK KARARI verdi.
Dolayısıyla ; ne mahkemeye çıktım , ne hakim yüzü gördüm !
Yani ; yazılanların tümü alçakça bir yalan !
Yalanın bu kadarı Sevigen’e bile yakışmıyor !
Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nın takipsizlik kararından sonra , aynı mahiyette Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurması da ( bunu Sevigen’in demeç verdiği o gazetelerden birindeki haberden öğrendim ) hukuk tarihinde bir ilk olmalı !

***

Son olarak Sevigen’e bir çift sözüm var :
Benim üzerimden Genel Başkan Yardımcısı olmayı planlıyorsan , kendine daha “ akıllı “ yandaşlar bul !
En azından “ hakim”le , “ savcı”yı ayırabilsinler !………….”
ifadesine yer verdiği ;
Yakınma , sav , sanığın samimi kabulü , ilgili gazete nüshası , şikayet dilekçesine eklenen konu ile ilgili diğer gazete haberleri ile tüm dosya kapsamından anlaşılmış yargıcın kanaati bu yönde oluşmuştur.

SAV – SAVUNMA ve KANITLARIN TARTIŞILMASI :
KATILANIN GÖRÜŞÜ :

Katılan vekili gerek Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu 15.05.2009 günlü ilk dilekçe ve gerekse yargılama sırasındaki yazılı ve sözlü beyanlarda ; Müvekkilinin uzun yıllardır CHP İstanbul milletvekili olarak görev yaptığını ; Bir dönem bakanlık görevini yürüttüğünü , Uzun süre partinin yetkili organlarında çalıştığını , Türkiye genelinde hem parti üyeleri hem de kamuoyu tarafından bilinen ve sevilen bir kişi olduğunu ;

Vatan gazetesinde köşe yazarlığı yapan şüphelinin , 2007 yılı genel ve 2009 yılı yerel seçimlerinde aday olmak isteyen ancak yetkili organlarca aaday gösterilmeyen bazı kişilerin gerçek dışı beyanlarını sadece kasıtlı olarak sürekli köşesine taşıyarak müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu ;

Olayların yargıya taşınmasına rağmen , köşesinde bilgi ve belgeye dayanmayan gerçek dışı haberler yazmaya devam ettiğini ; Bu yüzden müvekkilinin gerek TBMM’de gerekse partide görev yapamaz hale geldiğini ve manevi çöküntüye uğradığını ;

Şüphelinin konuyu ilkin Vatan Gazetesinin 06.02.2009 tarihli nüshasında “ Mehmet SEVİGEN’le bir buçuk saat ve 600 bin dolar iddiası “ başlıklı yazısı ile gündeme getirdiğini;

Aynı gazete yazarlarından Aydın AYAYDIN’ın da hazır olduğu görüşme sırasında , müvekkiline elinde bir ses kaseti bulunduğunu belirtmesine karşın , daha sonraki beyanlarında bu kasede hiç değinmediğini ; Esasında ortada böyle bir kaset bulunmadığı ve konunun muhataplarından Emin ATMACA’nın “ ……. ses kaydı konusu Vatan gazetesi yazarı Mustafa MUTLU tarafından gündeme getirilmiştir….” yolundaki beyanına karşılık , şüphelinin sürekli olarak bu kaydın varlığından söz ederek kamuoyunu yanıltmaya ve müvekkilini partideki görevlerinden istifaya zorladığını ;

Gazetenin 05.05.2009 günlü nüshasında “ Sevigen , CHP’de yeni görev için iktidar yandaşı gazeteden destek arıyor “ başlıklı yazısı ile karalama kampanyasındaki üslubunu daha da ağırlaştırarak hakaret ve iftiralarına devam ettiğini ;

27.04.2009 tarihli AKŞAM , 29.04.2009 tarihli TERCUMAN , 04.05.2009 tarihli STAR ve 04.05.2009 tarihli BUGÜN gazetelerinde ; SEVİGEN hakkında çıkan haberlerin doğru olmadığı yönündeki görüşlerin ; müvekkilinin çabası sonucu yapılarak yayınlandığını öne sürerek köşesinde ona YALANCI – DÖNEK gibi ağır hakaretler içeren şikayete konu yazıyı kaleme aldığını ; Yazdıklarının yanlışlığı ortaya konan şüphelinin , gazetede kendisine emanet edilen köşeyi sadece kendini savunma amaçlı kullanarak dünyada emsali görülmeyen bir gazetecilik örneği verdiğini ;

Müvekkilini “ ……İktidar yandaşı bir gazeteden bile medet umacak hale geliyor …” cümlesi ile bir yandan aşağılarken ; öte yandan “ ….. Yargı süreci kendi lehinde gidiyormuş gibi haberler yaptırıyor ….” diyerek yalancılıkla suçladığını ; Ayrıca “ ….. CHP’li bu mağdura sahip çkmakta tabii ki hiçbir sakınca görmüyorum….” ifadesiyle de alay ettiğini ;

20 yıldır siyasetin içinde bulunan müvekkilini , hiçbir gazeteyi dolaşmadığı halde bunları ziyaret ederek hakkında yalan haber yazdıran kişi konumuna soktuğunu ; Kirlenen bir isim olarak kamuoyuna takdim ettiği müvekkilinden kurtulmak umudu ile Hakim yerine sehven Savcı yazılmasına sarılarak henüz kesinleşmeyen takipsizlik kararına bel bağladığını ;

Araştırma zahmetine girişmeden , müvekkilini , aynı konuda lehine karar çıkarma umudu ile üç ayrı adliyeye başvuruda bulunmuş gibi gösterdiğini ;

Yazısının son bölümü olan “ günün sorusu “ paragrafında “ …. Kara çarşaf açılımı mimarlarından Mehmet Sevigen , şimdi de hakkındaki suçlamalardan arınmak için , iktidar yanlısı medya açılımını başlattı…. Sorum kendisine : AKP’ye geçmene kaç gün kaldı ? ……” ifadesi ile yıllardır CHP’nin en üst kadrosunda görev yapan , Laik , demokratik Cumhuriyete inanıp bu yönde büyük bedeller ödediği kamuoyu tarafından da bilinen atalarından beri sosyal demokrat bir aile çocuğu olan müvekkilinin , yalnız şahsına değil ayrıca ailesine ve partisine de hakaret ettiğini ;

Kamuya mal olmuş bakan ve milletvekili gibi kişilerin meslekleri ile ilgili konularda ağır eleştirilere katlanmaları gerekmekte ise de ; şüphelinin kullandığı “ yalancı “sözcüğünün eleştiri sınırını aşıp hakaret boyutuna ulaştığını belirterek basın yolu ile müvekkiline hakaret eden şüphelinin cezalandırılmasını istemiştir.

İDDİA MAKAMININ GÖRÜŞÜ :

Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı 09.06.2009 gün ve 2009 / 13093 esas sayılı iddianamesi ile ; Şişli ilçesinde yayımlanmakta olan Vatan gazetesinin köşe yazarı olan şüpheli Mustafa Mutlu’nun sözkonusu gazetenin 05/05/2009 tarihli nüshasının 17. sayfasında yayınlanan “ Sevigen , CHP’de yeni görev için iktidar yandaşı gazeteden destek arıyor “ başlıklı köşe yazısında müşteki Mehmet Sevigen’den bahsederek “ …. Yani yazıların tümü alçakça bir yalan ! Yalanın bu kadarı Sevigen’e bile yakışmıyor” şeklinde sözlere yer verdiği belirtilerek müşteki tarafından bu yazı ile kendisinin yalancı olduğunun belirtildiği , bu şekilde şüphelinin basın yoluyla hakaret suçunu işlediği iddiası ile şikayette bulunduğu ;

Yapılan soruşturma sırasında ifadesi alınan şüpheli Mustafa Mutlu’nun , daha önce müştekinin kendisi hakkında sanki elinde kaset olduğunu iddia etmiş gibi gerçeğe aykırı demeçlerde bulunması nedeniyle demecin yalan olduğunu belirttiğini , kendisini ilgilendiren bir konuda bu şekilde itham altında kalmaktan rahatsız olduğundan yalan kelimesini kullandığını , suçlamaları kabul etmediğini , uzlaşmayı da kabul etmediğini beyan ettiği anlaşılmış olup ,

Basının sahip olduğu basın özgürlüğü hakkını hukuka uygun bir biçimde kullanıldığının kabulü için ; açıklama , eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması , açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması , açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması gerektiği gibi , yazıda küçültücü sözlerin kullanılmaması gerektiği , söz konusu yazıda ise “ Yalanın bu kadarı Sevigen’e yakışmıyor” şeklindeki beyanı ile müşteki hakkında küçültücü sözlerin kullanılması suretiyle şüphelinin basın yoluyla hakaret suçunu işlediği ; Bu yüzden eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nun 125 / 1 – 4 ve 53. maddeler gereğince cezalandırılabilmesi açısından kamu dava açıldığı ;

00.12.2009 günlü oturumda Cumhuriyet Savcısının esas hakkındaki mütalaasında önceki görüşünü yineleyerek yayın yolu ile hakaret suçunu işleyen sanığın aynı maddeler gereğince cezalandırılmasına karar verilmesini istemiştir.

SAVUNMA :

02.12.2009 günlü oturumda dinlenen sanığın ; “ ………………..Vatan Gazetesinde köşe yazarıyım. İddianamede bahsi geçen 05.05.2009 tarihli nüshadaki yazıyı ben yazdım. Yazımdaki konularla ilgili hakkımda bu olaydan önce de şikayetler olmuştu. Fakat takipsizlik kararı verilmişti. Bu olaylardan sonra diğer gazetelerde adım başlıklarda yer alarak haksız ithamlara uğradım. Katılan , benim bir ses bandını uydurduğumu iddia ediyordu. Ben Hiçbir zaman yazdığım yazılarda – elimde ses kaydı var – demedim. Bu olayın ilk temeli de Şubat 2009’dan itibaren başlamaktadır. 6 Şubat 2009 tarihli köşe yazımdan sonra başladı. Bundan sonra da telefonuma katılan hakkında ihbarlar gelmeye başladı. Hatta beni ziyarete geldiğinde telefon diafonunu açarak bu konuşmaları dinlettim. Suçlamayı kabul etmiyorum…………..…“ diyerek kendini savunduğu ;

Cumhuriyet Savcılığına verdiği 26.05.2009 günlü dilekçesinde ise ; Bir takım usulsüz gayrimenkul işlerine aracılık ettiği yönündeki haberlerin kamuoyunda yayınlanması üzerine şikayetçinin CHP genel sekreterliğinden istifa etmek zorunda kaldığını ; Şikayete konu yazıda bu göreve geri dönebilmek için yaptığı çabaların ele alınarak eleştirildiğini ; Bu Yazının haber verme / eleştirme hakkı sınırları içinde kaldığını ; Yakınana hakaret veya iftira etmediği gibi , kişilik haklarını da ihlal etmediğini ;

Şikayetçi hakkında daha önce yazığı yazılar sebebi ile yapılan suç duyurularının takipsizlik kararları ile sonuçlandığını ;

Yargıtay Ceza genel Kurulunun 1997 / 4 – 386 sayılı kararında ; Basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk halleri , temelini Anayasanın 28 ve devamı maddelerinden alan haber verme ve eleştirme hakları ile mağdurun rızasıdır. Haber verme eleştirme hakkının kabulü için açıklama veya eleştiriye konu haberin , gerçek ve güncel olması , açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması , açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması gerektiğinin belirtildiğini ;

Aynı şekilde Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 29.11.2006 gün ve 2006 / 18225 karar sayılı ilamında ; Anayasanın 28. ve 5187 sayılı Basın yasasının 3. maddesinde ifadesini bulan basının haber verme hakkı gerçeklik , güncellik , kamu yararı , toplumsal ilgi , konu ile haber arasında düşünsel bağlılık unsurları ile sınırlıdır. Haber verme hakkı bu sınırlar içinde kaldığı sürece hukuka uygundur denildiğini ;

Bu yüzden yazının basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ; Ayrıca kastının bulunmadığını savunarak beraatine karar verilmesini istemiştir.

DEĞERLENDİRME :

Davanın sağlıklı olarak değerlendirilebilmesi açısından , yargıca göre , önce bir kısım özgürlükler ile gazetecilik mesleğinin kısaca tanımlanması gerekmektedir.

Düşünme ve bunu açıklama ( Söz – Haberleşme ) özgürlüğü :

İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik düşünen bir varlık olmasıdır. Düşünme , yanında bunu açıklayabilme özgürlüğünü de gerekli kılar.

İnsanların , bir konu hakkında düşünce ve kanaatlerini ; başlangıçta diğerlerine sadece konuşarak aktarması şeklinde başlayan ve yakın zamanlardan itibaren ( yazı – radyo – TV – sinema – İnternet ) kitle haberleşme araçları yardımı ile sürdürülen “ haberleşme özgürlüğü “ olarak adlandırılan hakkın serüveni , neredeyse konuşan ilk insanla beraber ortaya çıkmıştır.

Bir zamanlar “ Tanrının yeryüzündeki gölgesi “olarak tanımlanan yöneticinin ; kişiliği ve davranışlarına yönelik eleştirilerin , bir çeşit küfür ve tanrısal iradeye karşı gelme olarak değerlendirildiği günlerde ; Bu dayatmaya karşı Kara Avrupa’sında 1215 yılında İngiltere’de MANGA CARTA LİBERTATUM ile başlatılan ; 1628 yılında PETİTİON OF RİGHTS ve 1679 yılında HABEAS CORPUS ACT ile sürdürüldükten sonra 1789 yılında Fransa’da ( aralarında o yöneticinin de yer aldığı ) tüm insanların ; doğuştan kardeş – eşit ve özgür olduklarının kabulü ile sonuçlanan özgürlük savaşı sırasında ; fısıltı gazetesi olarak tanımlanabilecek sözlü ifadeler ile elden ele dolaşan yazıların katkısı görmezden gelinemez.

Fransız ihtilalciler verdikleri savaş sonrasında düşünce ve onu açıklama özgürlüğünün ne denli önemli olduğunun farkına vardıklarından ötürü , Büyük devrimin gerçekleşmesinin ardından kaleme aldıkları LA D’ECLARATİON DES DROİTS DE L’HOMME ET DU CİTOYEN – İnsan ve Yurttaş Hakları Evrensel Beyannamesinin 11. maddesinde ; “ ……Fikir ve düşüncelerin serbestçe yayınlanmasının ve nakledilmesinin insanın en değerli haklarından biri……… “ olduğunu açıklamışlardır.

Kara Avrupa’sında bu gelişmeler yaşanırken Amerika’da da 1776 yılında yayınlanan VİRGİNİA BİLL OF RİGHTS bildirgesinde açıkça “ sansürsüz basın özgürlüğü “ her çeşit istibdat rejimine karşı tek güvence olarak nitelendirilmiştir.

Yayma olanağı bulunmadığı hallerde oldukça dar bir çevrede ve ancak sınırlı kişilere hitap edeceği kuşkusuz olan haberleşme özgürlüğünün , gerçek anlamda değer taşıyabilmesi için uzaktakilere de ulaştırılabilmesi gerekir. 1450 yılında Johannes Gutenberg tarafından icat edilen matbaa ancak bu takdirde bir anlam ifade eder..

Basın denilen araç olmadan , düşünce ve bunu ifade edebilme yani söz özgürlüğünün kullanılabilmesi olanaksızdır.

Bu açıdan bakıldığında DÜŞÜNCE ve SÖZ ÖZGÜRLÜĞÜ ile BASIN ve HABERLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜ , YARGICA GÖRE “ SİYAM İKİZLERİ “ GİBİDİR.

Basın özgürlüğü ve sınırları :

Yukarıda da vurgulandığı üzere ; düşünme ve bunu açıklayabilme yani haberleşme özgürlüğü , basın özgürlüğünden bağımsız düşünülemez.

Basın ve haberleşme özgürlüğünün ilk önemli temsilci John Milton’un 1644 Kasım ayında yayınlanan AREOPAGİTİCA isimli eserinde her çeşit sansürden uzak basın özgürlüğünü savunmasının üzerinden yıllar sonra ; Amerika Birleşik Devletleri 1791 tarihli Anayasanın Ek 1. maddesine “ ……Congress shall make no law…abridging the freedom of speech or of the press …..“ yani “ ……kongre söz veya basın özgürlüğünü sınırlayan kanun yapamaz………… “ kuralını koyarak basın özgürlüğünü açıkça garanti altına alarak anayasal güvenceye kavuşturan ilk ülke olmuştur.

Ülkemiz açısından bakıldığında ise ; 1876 yılında I. Meşrutiyet ilan edilince Kanuni Esasinin 12. maddesine “ matbuat kanun dairesinde serbesttir “ kuralı getirilmiş ; 1908 yılında ikinci kez yürürlüğe konarken 12. maddesine “ Hiçbir vechile kablettab’ı teftiş ve muayeneye tabi tutulamaz.“ hükmü eklenmiştir.

1924 tarihli ilk Anayasamız “ Matbuat kanun dairesinde serbesttir ve neşir edilmeden evvel teftiş ve muayeneye tabi değildir “ kuralına yer verirken ; 1982 tarihli Anayasamızın 28. maddesinde “ Basın hürdür , sansür edilemez ” denildikten sonra 5187 sayılı yasanın 3. maddesinde “ ……..Basın özgürdür. Bu özgürlük , bilgi edinme , yayma , yorumlama ve eser yaratma hakkını içerir……….. “şeklindeki düzenleme ile bu özgürlüğün kapsamı belirtilmiştir. Anayasada “ Devlet , basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır “ hükmüne ayrıca yer vererek devlete bu konuda sorumluluk yüklemiştir.

BASININ GÖREV VE FONKSİYONLARI :

Basının başlıca görevleri : Haber verme – Kamuoyunu oluşturma – Kamuoyu adına denetim ve eleştiri yapmak olarak sayılabilir .

Haber verme hakkı ( ve görevi ) ile sınırları :

Basının görevi ; kamunun genel yararlarını ilgilendiren tüm olaylar hakkında bireyleri objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak ; toplumun ilgi ve bilgisini çeken sorunlarda kamuoyunu düşünceye sevk edecek tarzda tartışmalar açmak ; bireyi toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak ; ülke yönetimini üstlenen yöneticileri eleştirmek ve uyarmak ; kişileri , yaşadıkları toplumun ve tüm insanlığın sorunları bakımından bilinçlendirmektir.

Özetle ; Basının , yansız ve özgür biçimde haber vermek ; bir düşünce ve görüşü tartışmak ; eleştirmek ; kamuoyunu aydınlatmak gibi görev ve fonksiyonları vardır. Basın bu görevini yerine getirirken , bazı kişi ve kurumları eleştirmek zorunda kalabilir.

Bu eleştirilerin sınırı ; Gerçeklik – kamu yararı ve toplumsal ilgi – güncellik – konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık olarak çizilebilir.

Haber verme hakkı bu sınırlar içerisinde kaldığı sürece , kişisel bir zarar oluşsa da bir hukuka uygunluk söz konusu olacaktır.

Kamuoyu oluşturma ve etkileme :

Belli bir zamanda , bir toplumda sorunlar hakkında kişisel kanaatlerin bütünü olan ve o toplumdaki kişilerin karşılıklı etkileşmelerinden doğan genel bakış açısının ifadesi olarak tanımlanan kamuoyu üzerinde ; bilgilerin ve kanaatlerin oluşması ve şekillenmesi sürecini önemli ölçüde etkilediğinden ve seslendiği kitlenin sınırlarını da oldukça genişlettiğinden , günümüzde basın , halkın görüşlerinin oluşmasında çok etkin bir konuma ulaşmıştır.

Durumun farkında olan idareciler , tarih boyunca ; bu etkinin kırılabilmesi ve basının kontrolleri altına alınabilmesi için ; Başta , yandaş medya yaratma ; halkı gazete almamaya ve okumamaya davet etme ; ekonomik açıdan destek yerine köstek olma ve vergisel denetim tehdidi altında tutma gibi pek çok farklı yönteme başvurmuş ; çoğu zaman geçici de olsa olumlu sonuçta almışlardır.

Basın seçimler dışındaki dönemde halkın sesidir :

Özgürlükçü demokrasi düşüncesi ; kamusal çıkarlara ilişkin tüm sorunların açıkça tartışılmasını , toplumsal yarar açısından gerekli görür. Eskilerin “…… Barika-ı hakikat , müsademe-i efkardan çıkar…… “olarak belirtikleri bu anlayış uyarınca , gerçeğin , karşılıklı görüşlerin çatışması ile ortaya çıkacağına inanılır.

Teke – tek tartışmalar bir yana bırakılacak olursa genele hitap eden fikirlerin çatışacağı saha kural seçimler ve referandumlardır. Demokrasilerde halk , kamusal sorunlar hakkındaki görüş ve isteklerini genellikle 4 yılda bir ( ülkemiz için 5 yıl ) tekrarlanan seçimlerde veya zaman zaman yapılan referandumlarda açıklayabilir. Halk , tercihini belirli milletvekillerini veya bir partiyi seçmek suretiyle belli eder.

Ancak ( genelde 1.5 ay süren ) seçim takvimi dışında ; geri kalan ve ortalama 48 ay süren uzun dönemde ise görüş ve isteklerini sadece basın aracılığı ile iletebilir. Bu açıdan ; basın , yurttaşların sesini duyuran bir araçtır. Ve yargıca göre bunun sesini kısmak yerine kulak vermek gerekir.

Basın demokratik rejimin sigortasıdır :

Yurttaşların , yönetimine katılma hakkını uygun ve etkin biçimde kullanabilmeleri için kitle haberleşmesinden yararlanmaları zorunludur. Çünkü halk her şeyi doğru ve eksiksiz olarak bilmeden , bildiklerini ve gördüklerini başkalarına duyurmadan devlet yönetimine etki edemez. Bu açıdan ; Basın aynı zamanda rejim için bir sigortadır. Çünkü bu yolla halktan gelen tepkiler zamanında algılanarak , devleti yöneten makam ve kişilerin dikkati çekilir. Demokrasinin güvencesi yurttaşların eleştirisel katkılarıdır.

Geçmişte , demokratik tepki yollarının , değişik yöntemlerle tıkanmak istenmesine üniversite gençliğin öncülüğünde karşı çıkan halkın ( Basın ve akil adamların tüm uyarılarına karşın ) sesine kulak vermek yerine duymazdan gelinmesinin ; Ülkenin Anayasa Hukuku Kürsüsü Profesörlerine ; başlangıç kısmında “ ………..Tarih boyunca bağımsız yaşamış , hak ve hürriyetleri için savaşmış olan ; Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak devrim yapan demokrasiye aşık Türk evladı ……..” ibaresi bulunan bir Anayasa hazırlamak durumunda kalmalarına sebebiyet verdiğinin unutulmaması gerekir.

Bu anlamda ;Yurttaşların sözcüsü basındır. Bu açılardan bakıldığında ;

Basın , kamuoyunun sadece sesi ve kulağı değil , aynı zamanda onu oluşturan ana güç ve ayrıca oluşan bu gücün de temsilcisidir.

Özetle ; Basın , kamuoyunu oluşturur , yönlendirir ve dillendirir. Bu yüzden çağdaş demokrasilerde kitle haberleşme araçları düzenin temel öğesi olarak kabul edilirler.

Denetim ve Eleştiri :

İnsan yaradılışının doğal bir sonucu olarak , en iyi yönetimlerde dahi kötü davranışlar ortaya çıkabilir. Etkin kontrol sistemi ile bu çeşit sapmaların önlenmesi ve daha iyisi bulunana kadar mevcutlar içinde en güzel rejim olan Demokrasinin güvence altına alınması olanaklıdır. Etkili bir kontrol ; ancak birbirinden bağımsız kurumlar tarafından karşılıklı olarak yapıldığı takdirde sonuç verebilir..

Kamuoyu oluşturma ve etkileme bölümünde değinildiği üzere ; Halk , demokrasi ile yönetilen ülkelerde kamusal sorunlar hakkındaki görüşlerini 4 yılda bir tekrarlanan seçimlerde açıklar. Kural olarak demokratik hukuk devleti anlayışında seçimler temel öğedir.

Ancak demokrasi sadece seçimden ibaret değildir. “ Seçim sandığı bütün sorunların çözümüdür “ şeklindeki anlayış ; Bazen seçilmişlere ………..SİZ İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GERİ GETİRİRSİNİZ…….. dedirtebildiğinden ve demokrasiyi araç olarak kullanıp iktidara geldikten sonra onu yok etmeye kalkışanlar çıkabildiğinden ; demokratik rejimler açısından bu anlayış kabul edilemez.

Bu tehlike yüzünden , özgürlükçü demokrasilerde , devlet yönetimini elinde tutanların sadece 4 yılda bir yapılan seçimler sırasında değil ; toplumsal ve siyasal güçler tarafından sürekli olarak denetlenmesi gerekir.

Devleti oluşturan kuvvetler :

İlk kez Aristo tarafından ileri sürülen ve 1748 yılında Montesquieu tarafından kaleme alınan “ DE I’ESPRİT DES LOİS “ isimli eserde de belirtildiği üzere ; Bir devlette iktidar ; yasama – yürütme ve yargılama olmak üzere üç türlü faaliyette bulunur.

Kuvvetler ayrılığı prensibi olarak adlandırılan ve 1982 tarihli Anayasamızın başlangıç kısmında yer verilen ilkeye göre , bu ayrım “ …………Organlar arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip , belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği ………..” anlamındadır.

Anayasadaki teorik düzenlemeye karşın iş pratiğe geldiğinde , günümüzde aralarında Türkiye Cumhuriyeti’nin de olduğu pek çok ülkede ; yürütme gücünü elinde tutanların aynı zamanda parlamentoda sayısal çoğunluğa sahip bulunduklarından yasama gücüne egemen oldukları ; hatta bu denli olmasa da yargılama faaliyetine de etki ettikleri veya etkilemeye kalkıştıkları görülmektedir.

Siyasi Partiler ve Seçim Yasasının aksine bir kısıtlama getirmemesinden yararlanan siyasi parti liderlerinin ; milletvekili adaylarını çoğu zaman tek başlarına ( istisnaen parti delegelerin katılımıyla yapılan teamül yoklaması ile ) belirledikleri ve halkın da istediği aday yerine , tek seçicinin hazırladığı listedeki adaylara oy vermek durumunda kaldığı açıktır.

1983 yılından itibaren sıkça kullanılan bu yöntemle oluştuğundan ötürü kimi zaman bazı aydınlarca ağır şekilde eleştirilse de ; 5 yılda bir yapılan seçimler sonrasında seçilen 550 kişi ( Yüce Meclisi ) yasama erkini oluşturmaktadır.

Kural olarak ; Cumhurbaşkanı en fazla oyu alan lidere hükumeti kurma görevi verir. Görevi alan lider ( aynı zamanda milletvekili adaylarını belirleyen kişi ) hazırlanan listeden Yüce Meclis’e girme hakkı kazanan sayın milletvekillerini ikinci elemeden geçirdikten sonra kabinesini hazırlar ; yasama organından güvenoyu aldıktan sonra kurduğu hükumet yürütme erkini meydana getirir.

Üçüncü kuvvet olup yetkisini Türk Ulusu adına kullanan yargı erkinin üyeleri ; Hukuk fakültesi mezunları içinden ; ( son dönemlerde ÖSYM tarafından yapılan yazılı yarışma sınavı kazananlardan ) aralarında yürütme erkine bağlı üyelerin çoğunlukta olduğu heyet tarafından mülakata tabi tutulduktan sonra ; içinde yürütme erkinin üyesi Adalet Bakanı ve müsteşarının da bulunduğu 7 kişilik kurul tarafından mesleğe kabul edilir. Bundan sonraki atama – görevde yükselme – meslekten çıkarma kararları 7 kişiden oluşan Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından yapılır. Yargı erki bu yolla oluşturulmaktadır.

Kuvvetlerin denetimi :

Yürütme erki ; Anayasada öngörüldüğü şekilde ( Genel görüşme – gensoru – meclis soruşturması ) yolları kullanılmak suretiyle kural olarak yasama erki ve sınırlı hallerde yargı erki tarafından denetlenir.

Yasama erkinin ; teorik olarak yargı erki tarafından denetleneceği öngörülmüş ise de ; Yasama dokunulmazlığı adı altındaki düzenlemenin sadece Yüksek Meclis’teki çalışmalarla sınırlı kalması gerekirken , uygulamada oldukça geniş bir alana yayılması sonucu oluşan zırh yüzünden sağlıklı şekilde işlediği söylenemez.

Yüksek Meclis’in vereceği dokunulmazlığı kaldırma kararı olmadıkça ; ağır cezayı gerektiren suçüstü halleri hariç bir sayın milletvekilinin yargılanması olanaksızdır.

Yargı erkinin denetimi kendi içindedir. Mensuplarının kararları Yüksek Mahkemeler tarafından hukuka uygunluk açısından incelenir. Ayrıca 2 yılda bir yapılan olağan denetimler ile bunun dışında ( olağan dışı yol ) şikayetler üzerine doğrudan Adalet Bakanına bağlı Teftiş Kurulu müfettişleri tarafından denetlenir. Böylelikle yürütme organı eşiti sayılmasına karşın yargı erki üyelerinin alımı ve atanması ile denetimi üzerinde söz sahibi olur.

Karşılıklı kontrol sisteminde ; bunun bir an makul olduğu düşünülse bile , yürütmenin başı olan Sayın Cumhurbaşkanının yetkileri dikkate alındığında ; etkinin göründüğünden çok fazla olduğu anlaşılacaktır.

Askeri darbeler sonucu devlet başkanlığına gelenler ile Ahmet Necdet SEZER dışında kalan Sayın Cumhur başkanlarının ; Genel olarak bir siyasi parti liderliği veya üyeliğinden gelmeleri gerçeği karşısında , seçildikten sonra son derece tarafsız davranacakları en azından tartışmasız kabul görecek bir gerçek değildir.

Sayın Cumhurbaşkanının gerek 7 kişilik ( yürütme organının üyeleri çıkartıldığında aslında 5 olan ) Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulunun tüm üyelerini ve gerekse Anayasa Mahkemesinin tüm üyelerini bizzat ataması dikkate alındığında ; Yargı üzerinde yürütme erki lehinde önemli bir üstünlük bulunduğu tartışmasızdır.

Teorik olarak ( Yargıcın bu senaryosunun kişi veya kurum veyahut ülkelerle ilgisi yoktur tamamen hayalidir ) ; Böyle bir sistemin bulunduğu ülkede ; Cumhurbaşkanlığı ile genel seçimlerin aynı döneme denk geldikleri ; Tek kişi tarafından hazırlanan aday listesinin , halk tarafından tercih edildiği ; Yüce Mecliste çoğunluğa sahip liderin , Sayın Cumhurbaşkanı veya vekilinden aldığı görevlendirme ile hükumetini kurup parlamentodan güvenoyu aldığı ; Kısa bir süre sonra başbakanlığı emin bir arkadaşına teslim ederek Cumhurbaşkanı olduğu ; Tam bu sırada Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulunun meslekten gelen üyelerinin doğal veya doğal olmayan yollarla ( süre bitimi veya ölüm ya da istifa ile ) görevden ayrıldıkları ; Sayın Cumhurbaşkanının da boşalan üyeliklere önceden tanıdığı ve kendine belki kardeşinden yakın gördüğü yargıçları seçtiği takdirde durum ne olacaktır ?

Yanıt basit ama tablo korkunçtur. Yasama – yürütme ve yargı tek elde toplanacaktır.

Dördüncü erkin ortaya çıkış nedenleri :

Yukarıdaki senaryodaki kadar kötümser olmasa da ; sadece Türkiye Cumhuriyeti açısından değil , gelişmekte olan ülkelere genel olarak bakıldığında ; içinden çıktığı yasama erkinin denetim yollarını fiilen kapatan ve bunun yanında teorik olsa da üyelerini bizzat seçerek yargı erkini etkisi altına alabilen yürütme erki nasıl denetlenebilecektir ? Ayrıca bu 3 erkin , aynı devlet gücünün , değişik görünüşleri olması gerçeği karşısında denetim ne ölçüde başarılı olacaktır ?

İşte bu açık gerçek çağdaş demokratik düzenlerde diğer üç erkten tamamen bağımsız dördüncü bir erke ihtiyaç duyulmasına neden olmuştur. “ kontrol erki “adı verilen bu gücün görevinin , devlet mekanizmasının işleyişini denetleme ve eleştiri yolu ile sapmaları önleme olduğu kabul edilmektedir.

Kuşkusuz muhalefet partileri , sendikalar , odalar ve birlikler ile sivil toplum örgütleri denetleme kurumlarıdır. Ancak bu kurumlar içinde sahip bulunduğu konum ve bağımsızlıktan ötürü devlet mekanizmasını en iyi ve etkin biçimde denetleyebilecek yegane güç basındır.

Bu nedenle , yakın zamandan itibaren basın , yasama , yürütme ve yargılama erkleri karşısında tamamen bağımsız bir kontrol gücü “ dördüncü erk “olarak görülmektedir.

Bir an yukarıdaki senaryoya devam edilse ve Sayın Cumhurbaşkanının seçtiği kurulun Sayın üyelerinin toplanarak ; ( Hiçbir hukukçunun itiraz etmeyeceği iş yoğunluğu gerekçesine dayanarak ) yeni bir Ağır Ceza Mahkemesi kurulmasına ; Mahkemenin başkan ve üyeliklerine görüşlerini bildikleri yargıçların atanmasına karar verse ( karara karşı yargı yolu kapalıdır ) ; Görevlendirilen yargıçların Mahkeme binası yerine “ yumru ada “ isimli girişi izne bağlı bir adada ; soruşturma ile özdeşleşen savcılar tarafından hazırlanış şekli sert tartışmalara yol açan iddianameye dayanarak yargılamaya başlasa ; Bir de gizlilik kararı verip salona kimseleri almasa ; Orada neler olduğundan kim – nasıl haberdar olacak ve hukuki ihlal varsa buna kim itiraz edebilecektir ?

Soru zor gözükse bile yanıtı basittir. Bu görevi sadece basın yapabilecektir.

Çarpıcı olması açısından Münevver KARABULUT cinayeti değerlendirmek yeterlidir. Yargıca göre ; Basın , ilk kez siyasi olmayan bu olayda kamuoyunu arkasına alarak artan gücü ile birlikte konuyu ısrarla takip ederek sonuç alınmasını sağlamıştır.

Kamusal yaşantıdaki kusurlu davranışları etkin biçimde sergileme özelliğine sahip olan basının en önemli kamusal görevi ; kamusal yaşantının kontrolü ve eleştirisidir.

Doğal olarak bu görevini kişi ve makam farkı gözetmeden yapmalıdır.

Demokratik hukuk devletinde ; basının böyle bir fonksiyonu vardır. Bu fonksiyonun yerine getirilmesi , basın için hem hak hem de bir görevdir.

Dördüncü erkin denetimi :

Basın , haberleri toplayıp yayınlayarak , sorunlar karşısında vaziyet alarak , eleştirerek veya başka bir yolla görüşlerin oluşmasına katkıda bulunarak son derece önemli bir kamusal görevi yerine getirmektedir.

Basının görevini yerine getirebilmesi için ona bazı ayrıcalıklar verilmesi gerekir. Bu ayrıcalık ve özgürlük , özel olarak meslek mensuplarına sağlanan imtiyaz değildir. Onlardan ziyade toplum ve insan çıkarları gözetilerek tanınmıştır.

Amerikan Yüksek Mahkemesinin , New York Times gazetesine karşı şerif Sullıvan tarafından açılan davada verdiği kararında ; Özetle “ ………… Gerçeğe aykırı olsa da genel olarak ifadelere gereken korumanın gösterilmemesi ; gerçek ifadelerin açıklanmasında bir isteksizlik ve çekingenlik doğurabilir. Zira doğru bir ifadenin içinde bir parçacık yalan bulunmayacağının kesin garantisi yoktur. O halde gerçeğe aykırı ifadelerin tümden koruma alanı dışına çıkarılması ; kişilerde kendi kendini sansür ( oto sansür ) etme eğilimleri doğurabilir ve bu eğilimden de en çok zararı toplumsal önemi olan sorunların kamuoyunda tartışılması şeklindeki menfaat görür…………..….” diyerek kamu görevlilerine yapılan hakaret fiillerinde kötü niyetli olmadıkça , yani bilerek ve kasten gerçeğe aykırı verildiği belirlenmedikçe bu hakkın sınırlanamayacağı sonucuna varmıştır.

Yüksek Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.11.1998 günlü kararında ; “ …. Politik alanda yer alıp ülkeyi yönetme isteğinde olanlar ; toplum içinde edindikleri imajdan kolay kurtulamazlar. Bu yüzden sık sık tartışma ve eleştirilerin odağını oluştururlar. Siyaset sahnesinin kişileri kendilerine yönelen alkışlar kadar bazen sert eleştirileri de karşılamak durumundadırlar….” ; Yine 14.10.1998 günlü bir başka kararında da “ …… Basında yer alan haber / yazı , yorum ve eleştiriler kişilik haklarına saldırı oluştursa bile gerçek ve güncelse , açıklanmasında kamu yararı varsa ve anlatımda özle biçim dengesi taşıyorsa hukuka uygun kabul edilir. Davaya konu haber / yazının dayanağı olan olgular gerçek olduğuna göre , kimi yan noktalar ve eleştirinin sert olması heber / yazıyı hukuka aykırı kılmaz. Tersi durumda , basın özgürlüğü ve düşündüğünü anlatım hakkı kısıtlanmış ve hatta tazminat sorumluluğu korkusu içinde basın işlevini yerine getiremez olur …” denmek sureti ile basın özgürlüğünün geniş yorumlanması yönünde tutum takınmaktadır.

Basın mensubu kimdir ? :

Yukarıda kavram olarak ele alınan ; haber verme hak ve görevi bulunan ; kamuoyunu oluşturan ve etkileyen ; yeri geldiğinde halkın sesi ve rejimin sigortası olan ; devleti oluşturan üç kuvveti denetleyen ve eleştiren ; Düşünme ve haberleşme hürriyetinin teminatı oluşturan basın soyut bir kavramdır.

Bu soyut kavramın içerisine ; şair – yazar – çizer – gazeteci – muhabir girdiği takdirde ete ve kemiğine bürünür. Somutlaşır.

Herkesin benzemek istediği bir politikacı , sanat adamı , meslek sahibi , sporcu , aktör ve benzer kişi mutlaka vardır. Ancak ilham aldığı ve kişiliğini şekillendiren sonuçta ya bir yazar veya çizerdir. Antakyalı şair Sabahattin YALKIN’ın deyiminden yola çıkıldığında ; Yazar ülkenin canlı bilinci olarak ta tanımlanabilir.

Böylesine ağır sorumluluk altında olan ; bir kısım mensuplarınca “ yalaka – dönek “ olarak adlandırılan ; her iktidar değişikliğinden sonra önceden savundukları ilkelerinin tersini söyleyerek yeni seçilenlere olmadık methiye düzenler ile işten anlamamasına karşın sırf güç kazanma ve saygı görmek amacıyla basın sektörüne giren patronlarına ; sadakat adına ruhunu “ Faust “ gibi satanların oluşturduğu küçük ve mutlu bir azınlığın dışında ; Geri kalan ezici çoğunluğunun idealist bir yaklaşımla yapmaya çabaladığı bu görevin , yargıca göre , takdirle karşılanması ve desteklenmesi gerekir.

Bu bağlamda ; yargıca göre , kişisel özgürlükler ile basın özgürlüğü arasında bir tercih yapmak zorunda kalındığında ; Bir kısmının yandaş medya sıfatı ile anılmasına ; Bir kısmının taraf tutarak gerçekler yerine çıkarlar doğrultusunda yıpratma haberler yaptığı yönünde ( son zamanlarda sıkça dile getirilen kısmen de haklı görülen ) eleştirilere rağmen ; Basının iyi taraflarının , kötü yanlarına nazaran çok fazla olması karşısında ; Onların ağzını tıkayarak ve kollarını bağlayarak susturmak yerine , idealist mensuplarının da katkısı ile özlenen seviyeye geleceğini umarak kasta dayanmayan kusurlarının hoş görülmesi gerekir.

Bu gerekçelerin dışında ; Ayrıca 06.04.1909 yılında “ Serbesti Gazetesi “ başyazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi ile başlayıp Ümit KAFTANCIOĞLU – Abdi İPEKÇİ – Çetin EMEÇ – ( yargıcın ilk görev yeri Diyarbakır / Hani’den arkadaşı Yaşar AKTAY ) – Uğur MUMCU – Turan DURSUN – Musa ANTER – Metin GÖKTEPE – Ahmet Taner KIŞLALI ile devam eden son olarak 19.01.2007 günü “ Agos Gazetesi “ başyazarı Hrant DİNK’in katli ile şimdilik durduğu düşünülen ; sırf gazeteci olduklarından dolayı katledilenler ile sırf diğer erklere mensup olduklarından ötürü öldürülenler arasında sayısal karşılaştırma yapıldığında ; Gazeteciler aleyhinde ezici bir fark bulunması karşısında ; Canları pahasına yaptıkları bu işte onları kısıtlama yerine , basının özgürlüğü ve kamuoyu adına yaptığı denetiminden yana tavır almak gerektiği kanaati ile aşağıdaki sonuca ulaşılmıştır.

SONUÇ NİTELİĞİ :

Toplumları çürüten yolsuzluklarla topyekün mücadele edilebilmesi açısından ; kamuoyu oluşturmak ve bireyleri bilinçlendirmek için basının çekinmeden bu tür olayların üzerine gitmesi gerekir. Tekrara düşülse bile ; Yargıca göre bu bir hak olmaktan ziyade aynı zamanda basının üstlendiği rol nedeniyle başlıca görevlerindendir.

Bu açıdan bakıldığında basının yeri geldiğinde ve sınırları içerisinde kalmak kaydıyla her üç erki ve mensuplarını da eleştirebilmesi gerekir.

05.05.2009 günlü yazısından önce ; Sanığın ; Eyüp Belediye Başkanlığına aday olmak için CHP’ye başvuran Emin ATMACA’yı aday göstermek için para ; bu olmadığı takdirde Göktürk beldesinde inşaa ettiği evlerden birini istediği yolunda basında çıkan haberler üzerine kamuoyuna mal olmuş siyasetçilerden olan Mehmet SEVİGEN’i eleştirildiği ; Eleştirilerin katılanın CHP genel sekreter yardımcılığı görevinden istifa etmesinden sonra da devam ettiği görülmektedir.

Dosyada varolan katılan vekili tarafından Cumhuriyet Savcılığına sunulan 26.03.2009 havale tarihli Emin ATMACA’nın yazılı ifade örneğinden ; CHP yöneticisi Mehmet SEVİGEN’in teşviki ile Eyüp belediye başkan aday adayı olmaya karar verdiğini ; Telkini üzerine 09.11.2008 tarihinde sahibi olduğu Grant Atmaca Düğün Salonunda geniş katılımlı bir program tertip ettiğini ; Yine baskısı sonucu CHP Eyüp ilçe örgütüne 5.000 TL , Gaziosmanpaşa örgütüne ise 3.000 TL bağışta bulunduğunu ; 2008 Aralık ayı ortalarında Levent’teki ofisinde yüz yüze yaptıkları görüşme sırasında genel merkeze verilmek üzere 500 – 600.000 dolar hazırlaması gerektiğini ima ettiğini ; Anlamazlıktan gelince yanında getirdiği tanıtım dergisini inceleyerek Göktürk’te yaptığı dairelerin fiyatını sorduğunu ; 300 – 400.000 dolar edebileceğini söylemesi üzerine evi beğendiğini ve oturabileceğini belirtiğini ; Bu tutumu etik bulmayarak arkadaşları ile konuştuktan sonra adaylıktan çekildiğini ve yaşananları 04.02.2009 günlü basın toplantısı ile kamuoyuna duyurduğunu ; SEVİGEN ile arasında geçen görüşmelere ilişkin ses kaydı bulunmadığını bildirdiği görülmektedir.

Dosyaya sunulan Eyüp 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 30.07.2009 gün ve 2009 / 600 esas – 2009 / 932 karar sayılı ilam örneğinden ; Emin ATMACA’nın , elinde belge ve tanık olmadığı halde baş başa yapılan görüşmeler sırasında , Mehmet SEVİGEN’in aday göstermek için kendisinden para veya daire istediğini bildirerek ( yargıca göre bu gerekçeyle iftira suçundan mahkum edilmesi gerekirken ) alenen hakaret suçundan 5237 sayılı TCK’nun 125 / 1 – 4 maddeleri gereğince 120 gün adli para cezası ile cezalandırılmasına ancak bu hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmıştır.

Katılan Mehmet SEVİGEN ile davanın dışında olan Emin ATMACA arasında CHP Eyüp belediye Başkanlığı aday adaylığı için görüşmeler yapıldığı tartışmasızdır. Emin ATMACA , aday gösterilmesi için kendisinden para veya daire istendiği hususunu kesin olarak ispatlayamamakla beraber ; düzenlediği basın toplantısının ana teması budur. Bu basın toplantısı bir çok gazete ve televizyon kanalında manşet olmuştur.

Yazar Mustafa MUTLU bu duyumlar üzerine konuyu köşesine taşımıştır.“ Hafıza -i beşer nisyan ile malul “ olsa da ; ölçüsü henüz balık hafızası seviyesine inmediğinden 2009 Mart seçimleri öncesi – sırası ve sonrasında yaşananlar Halk tarafından unutulmadığından esasında daha fazla ayrıntıya girmeye de gerek yoktur.

Şikayete konu köşe yazısına gelince Vatan gazetesinin 05.05.2009 günlü nüshasında sanık tarafından kaleme alınan Sevigen , CHP’de yeni görev için iktidar yandaşı gazeteden destek arıyor başlığını taşıyan açıklama ; yukarıdaki ilkeler ışığında değerlendirildiğinde ; Kamuoyunun soyut temsilcisi olan basının , somut bir üyesinin ; halk adına yasama erkinin üyesini denetlediği ; Eleştirisinin de kabul edilebilir düzeyde olduğu düşünülmüştür.

Önceki haberlerle bağlantılı köşe yazısı ; hakaret etmekten ziyade , gerek görünür gerçeğe uygun olması ve belli bir durumun eleştirisi niteliğinde bulunması ; gerekse ( sözde bile olsa gizli ) adaylık pazarlığını ortaya koyması nedeniyle ; haber verme hak – görevi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

Politik geçmişi ve siyaset adamlığı ile kamuoyuna mal olan kişilerden olan sayın bakanın ; Emin ATMACA ile ( Hiçbir şekilde itham anlamına gelmemek kaydı ile ) kişisel tecrübesinden beklenmeyecek ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet verecek türden ilişkilere girmemesi gerekirken ; hata yaptığını kabul ederek kendini eleştirmek yerine ; ortada kaset yok diye yazar Mustafa MUTLU’yu şikayet etmesinin doğru görülmemiştir.

Yakın geçmişte ; basına konu olması nedeniyle açığa çıkan bir çok irili–ufaklı çıkar ilişkisinin varlığı karşısında , kamunun kulağı ve ağzı olan basının , halkın çıkarlarını gereği gibi koruyabilmesi açısından ; Yüksek Yargıtay”ın çizdiği çerçeve içinde kalmak kaydı ile ; yasama erki üyesini de rahatlıkla eleştirebileceğinin kabulü gerekmektedir.

Yargıca göre ; bu yazı , toplumu koruma açısından basının yaptığı uyarıdan ibaret olup ortada bir hukuka uygunluk söz konusudur.

Politikacılar alkışlar kadar eleştiriye de açık olmalıdır kuralı gereğince bir dönem bakanlık yapan ve halen milletvekili olup kamuoyuna mal olan katılanın şahsına yönelik eleştiriyi hoşgörü ile karşılaması gerektiği vicdani kanaati ile aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir.

K A R A R :

1-) CMK’nun 223 / 2 – ( d ) maddesi gereğince sanığın atılı suçtan BERAATİNE ;

2-) CMK’nun 327. maddesi gereğince karar sonucuna göre yargılama giderlerin kamu üzerinde bırakılmasına ;

Kararın tefhim yada tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde mahkememize verilecek bir dilekçe veya yazmana yapılacak sözlü bildirimle Yüksek Yargıtayca incelenmek üzere temyiz edilebileceğine ;

Sanığın yokluğunda ;

Katılan ve vekili ile sanık savunmanının yüzüne karşı ;

İddia makamında Cumhuriyet Savcısı Basri AYDIN’ın katılımı ve istemine aykırı olarak verilen karar açıkça okundu. 22.01.2010

Yazman 103294 Yargıç 31077

Bu karar Yüksek Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 19.09.2013 gün ve 2012 / 9885 Esas – 2013 / 22940 Karar sayılı ilamı ile OYBİRLİĞİ ile onanmıştır.

2 Responses

  1. […] teşkil ettiğine, jurisprudence/içtihat niteliğinde olduğuna inandığım mahkeme kararlarını [AKP Dönemi’nden «Emsâl» Mahkeme Kararları – I]okurken dikkatimi çeken bir isim oldu, yargıç Mithat Ali Kabaali! Gerçeği söylemem gerekirse; […]

  2. […] teşkil ettiğine, jurisprudence/içtihat niteliğinde olduğuna inandığım mahkeme kararlarını [AKP Dönemi’nden «Emsâl» Mahkeme Kararları – I]okurken dikkatimi çeken bir isim oldu, yargıç Mithat Ali Kabaali! Gerçeği söylemem gerekirse; […]

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: