Yaşam nedir?


 

Hiç düşündünüz mü?

al_pacino

Bir yüreğin, sevdalısına çektiği özlem mi ? Yoksa, hücredeki birinin, gökyüzüne çektiği özlem mi ? Vicdanını rahatlatmak için yapılması gerekenler mi? Yoksa inandıkları uğruna yaşamsal gerekleri ve hatta sevdiklerini kaybetmeye başlaması mı insanın…? Direnmek miydi yaşam, acımasız gerçeklere? Tutsaklık var mıydı, düşüncelerden öte? Düşünmüyorsak yok muyduk, yaşamıyor muyduk? Teklikten ve Hürriyetten maddiyat için, çıkar için kendini feda edip ailesi, yakınları, sevdikleri dahil daha iyi bir yaşam sürdürmeleri için yapılan fedakârlıklar mı? Sürüdeki koyun olma pahasına?
Tüm değerleri hiçe sayarak… İnsanları ve insanlığı umursamadan, üstelik. ‘Hayattayım, yaşıyorum, kendimin elde edemediği koşullara şimdi tüm sevdiklerim sahipler, bu bana yeter, diyebilmek mi? Hayat günümüzde kahpe, pislik, çekilmez olmadı mı ? Çoğu zaman, kişisine göre.. Oysa güzel olmalıydı herkes için değil mi? İyi de ya «güzellik?» Sevmek, büyüklük taslamayıp, görünüşte «eşitlikçi» davranmayıp, olanaklarını diğerleri ile paylaşmak mıydı yoksa? Boşuna dememişler ‘yaşarak öğrenirsin hayatı’ diye… Öğrendik diyelim, yaşarak… Gelmişin 70 yaşına, ömrünü hep karşındakiler için tüketmişsin, kendini asla düşünmeden! Ağlamanın, yakınmanın var mı bir yararı? Oysa, karınca kararınca güzelleştirebilir miyim, masum değerlerin korunmasında katkı sağlayabilir miyim, akan gözyaşlarının en azından bir kaç damlasını durdurabilir miyim, yüreklere umut aşılayabilir miyim, ‘kaderim buymuş’ demeden, kabullenmeden, kandırılmayı bile sinene çekerek, ama asla özgürlüğünden, bağımsızlığından, inandığın ilke ve aldığın terbiyeden ödün vermeden, tutsaklığı yaşayabilmek miydi, yaşam? Oyunu bile kurallarına uygun oynayamadan, riyakârca, alçakça, perde arkasında değil, tüm çıplaklığı ile herkesin önünde, tüm çirkinliklere karşın oynayanları seyretmek miydi? Çirkinlikleri gördüğün an haykırmanın hiçbir şey ifade etmediğini, yalnız kaldığını, bu kafayla gittiğin sürece yalnız kalmaya devam edeceğini anladığın andan itibaren mi başlamıştı yaşam? Her şeye hayır deyip, isyan etmekti belki de…? Bu oyunda kazanan kim, kaybeden kim, diye sorsalar yanıtın ne olurdu? BEN! Niçin, diye artçı soru geldiğinde? ‘Çünkü tek kabahatli varsa o da benim ama en azından vicdanım rahat’ diyebilmek midir yaşam? nö.

 

***

SAKSI ÇİÇEĞİNİN BİLE KÖKLERİ VARDIR…

yakup_yurt

©Yakup Yurt

Almanya’da Alman sosyal bilimcileri bilimsel bir araştırma yapmışlar ve ailelerinden kopup gelen her Türk göçmeninin ilk üç ayda mutlaka psikolojik bunalıma girdiğini tespit etmişler.
Öyle ki bırakıp geldiğiniz hiçbir şey bulduğunuz şeye uymuyor, benzemiyordu…
Referanslar sürekli karışıyor, kendi içimize kapanıyorduk.
Uyum sağlamak zorunda bırakıldığınız kültürle Anadolu kültürü arasında sıkışıp kalıyordu insanımız…
Bir yere yaklaşmaya çalışırken toprağından, köklerinden ayrılan bir çiçeğe benziyordu insanlar…

Belçikalı pazarcılar bile Emirdağlılara ulaşmak için «pürçüklü = havuç, göbelek = mantar» diyerek nara atıyorlardı…
Yakışıklı Anadolu erkeğine yaklaşmak isteyen Alman kadınlar yeterince Türkçe öğreniyorlardı…

Bu konuda tek kişilik gösteri bile izledim Almanya’da meddah Mehmet Esen ’den.
Brüksel Diyanet Vakfında sahnelediği Dil dile değmeden dil öğrenilmez başlıklı skecinde…

***

Aradan 50 yıl geçti.
Dünya değişti.
Şimdi büyük çoğunluk köklerinden ayrılmış, tüketicileştirilmiş, sosyal sistemler ve maddiyatçılıkla maneviyatçılık arasında sıkışmış, geldiği ülkenin başkentini önemseyen, 50 yıldan beri içinde yaşadığı ülkenin durumunu takip etmeyen, önemsemeyen, dil ve yol bilmez durumda.
Sadece konuşma dilini bilen burada doğan vatandaşlar sanat ve meslek okullarına giderek ara mesleklere yöneliyorlar, liseden sonra pek okumuyorlar veya kendi halkına yönelik küçük esnaflık yapıyorlar.
Tabii ki istisnalar da yok değil.

***

Şunu hemen itiraf etmeliyim.
Belçikalılardan din veya dil konularında hiçbir açık baskı hissetmedim, ama uyum konusunda niçin dillerini öğrenmediğimizi çok sorguladılar, zira anlayamadılar…
Ben de anlayamadım…
Eski evlerini kolay verilen banka kredileri sayesinde ipotekle bizlere satıp Brüksel banliyösündeki bahçeli villalara taşındılar.
Kiracılık statüsünden mülk sahibi statüsüne geçtik…
Ve çekilen kredileri ödemek için kiracılarımız oldu…
Hem Türkiye’de, hem Belçika’da…

Her yer kaymak gibi ışıklı otoyol oldu, metro ve tramvaylar ile toplu taşımacılık gelişti, inşaatlarda birçok Emirdağlı vatandaşımız can verdi.
Ben en çok süper kalite ekmek yapan Belçikalı Flaman pastacı-fırıncı Beulens’in vefatına üzüldüm.
Bizleri alıştırdığı çok hububatlı siyah ekmek yok artık, kimse yapamıyor, yapmıyor.
O ekmeği bizlere özleten, komşu kilisede cenaze ayinine de gittiğim Beulens dede nurlar içinde yatsın!
Yıllar oldu, boşluğu doldurulamadı…

Günler hızla geçiyor, bize de yaşadıklarımızı yazmak kalıyor…
Saksı çiçeğinin bile kökleri vardır demiştim başlarken bu güzelim dünya bahçesinde.

Daha mantıklı ve akıllı tüketerek savaşsız insanca yaşamak ta mümkün bu alemde…

Başarısız dönemleri saymazsak epeyce de yol katettik farkında olmadan…
Brüksel, 07-02-2017

Öykünün Başlangıcı : Uyum diye diye, geldik bu günlere…

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: