Trump’ın «Yeni» ABD’si ile Muhafazakârların İran’ı arasında…


Türkiye!

Suudi Arabistan arka planda, Türkiye “cephede” bir Şii-Sünni çatışma tablosunu zihnizde oluşturabiliyor musunuz? Türkiye için çok ciddi olumsuz sonuçları olabilecek bir tablo. turkey Bölgedeki ABD destekli Kürt hareketi bugün Türkiye’nin ülke ulus bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit ediyor. Şii-Sünni temelli yeni bir çatışma, bu kez dinsel temelli yeni bir bölücü/parçalayıcı tehdidi ortaya çıkarmaz mı? Türkiye’nin böyle bir tehdidin altında kalkması hiç kolay değildir! Körfez Savaşı’nda “bir koyup üç alacağız” söylemi ile ikna edilen Türkiye’nin, “üçü” alamadığı gibi, verdiği “birden” de vazgeçmek zorunda kaldığını da hatırlayalım. Suriye krizinde ise, Türkiye, Batı tarafından ortada bırakılmıştır. Türkiye, İran ile komşudur; mezhep farklılığı olsa da aralarında ciddi ortak bağlar vardır. Ayrıca İran’ı karşısına almasının, mevcut iç ve dış koşullarda, Türkiye’yi eş zamanlı olarak birden fazla cephe ile uğraşmak durumunda bırakacağına hiç kuşku yok…

***

TRUMP YÖNETİMİ: İRAN BİR İŞARET YA DA BAŞLANGIÇ OLABİLİR Mİ?
Ankara, 5 Şubat 2017

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

I. Dünya, ABD’nin “çiçeği burnunda” Başkanı Donald Trump’a yönelik ülke içindeki ve dışındaki protestoları konuşmaktadır. Trump, seçim kampanyası sırasındaki söyleminin Başkanlık görevini üzerine aldığı 20 Ocak 2017 tarihinden bugüne kadar geçen kısa süre içerisindeki söylem ve icraatı ile örtüşmesi ile dikkat çekmektedir. İran, söz konusu örtüşmenin görüldüğü konulardan sadece biridir. Trump ile ilgili olarak Dünyada genelde bunlar konuşuluyor. Trump’ın ülkeyi yönetmede kendisine yardım etmek üzere seçtiği ekip fazla konuşulmuyor. Oysa bu önemlidir. Sahneye konulmuş oyuna bakarak, gelecek oyunlar konusunda bir noktaya kadar fikir edinilebilir. Ancak sahne gerisine eğilinip oyunları sahneye koyan ekibe bakılırsa, gelecek (muhtemel oyunlar) konusunda daha güvenilir/sağlam bir fikre sahip olunabilir. Elbette ki, İran bir işarettir. Ancak bu işaretin doğru değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Acaba, İran, bir işaret olmanın ötesinde, bir başlangıç olabilir mi? Bu sorular ile birlikte; akla, ABD ile ilgili deneyimler, oyun içinde oyunlar gelmektedir. Süper güçlerin bu tür oyunları nasıl oynayabildikleri, hemen herkes tarafından az veya çok artık bilmektedir. Koşullar çok değişmiştir. Bunlardan biri de, “gizliliğin” ya da “örtünün” artık eskisi kadar uzun ömürlü olmadığı, hiçbir şeyin artık fazla gizli kalamadığıdır.

II. Trump, çalışma yaşamının tamamı iş dünyasında geçmiş, “devlet tecrübesi” olmayan, kamu bürokrasisi ile olan ilişkisi iş adamı kimliği ve sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri üzerinden olan, buradan gelerek Başkanlık korluğuna oturmuş birisidir. Bunun, ABD’nin yönetimine yansıması kaçınılmazdır. Trump dönemi, özel sektör anlayışının devletin yönetimini etkileyeceği bir dönem olacaktır. Bu etkileme, dozajı iyi ayarlanabildiği takdirde, içinde bulunduğu koşullar nedeniyle ABD’nin avantajına olacak bir durum olarak görülebilir.

Trump’ın aksine, Başkan Yardımcılığına getirdiği Mike Pence, devleti tanıyan, oldukça deneyimli bir siyasetçidir. Ancak özellikleri dikkat çekicidir. Katı bir muhafazakâr/sağcı olarak görülmekte, Evanjelik Hıristiyan olduğu, Çay Partisi Hareketi ni desteklediği, Rusya’ya mesafeli bir isim olduğu ileri sürülmektedir. Destek verdiği kabul edilen Çay Partisi Hareketinin; beyazlar lehine ırkçılık ve ayrımcılık yapan, göçmen karşıtı, silah taşıma hakkı savunucusu bir hareket olduğu dikkat alınırsa; hem Başkan Yardımcısının kendisi, hem de Trump’ın bazı söylemlerinin ve hemen gerçekleşen bazı tasarruflarının nedeni daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bunların, Trump’ın yeniden güçlü ve büyük ABD söyleminde ifadesini bulmuş olduğunu söylemek de mümkündür.

Trump’ın Savunma Bakanlığına atadığı James Mattis, ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgalinde önemli roller üstlenmiş, emekli bir orgeneraldir. Ulusal Güvenlik Danışmanlığına atadığı Michael Flynn, yine Afganistan’da ve Irak’ta görev yapmış, özel kuvvetler geçmişi olan, emekli bir korgeneraldir. Flynn, 2012-2014 yılları arasında, Savunma İstihbarat Ajansı’nın Direktörlüğü görevinde de bulunmuş bir isimdir. Trump’ın seçim kampanyasından başlayarak bugüne kadar gelen süre içerisindeki İran açıklamaları, hem Mattis’in, hem de Flynn’in İran konusundaki son açıklamaları ile örtüşmektedir. Trump, baştan itibaren, P5+1 ülkelerinin İran ile yaptığı nükleer anlaşmanın gözden geçirilebileceğini söylerken; bugünlerde Mattis, İran’ın devlet olarak uluslararası terörizme destek olduğunu ifade etmiş, Flynn da Yemen’deki Husilerin İran bağlantısına dikkat çekmiştir.

Trump’ın Dışişleri Bakanlığı’na getirdiği Rex Tillerson; 2006 yılından bakan olarak atandığı 01 Şubat 2017 tarihine kadar Dünyanın en büyük enerji şirketlerinden biri olan Exxon-Mobile şirketinin Yönetim Kurulu Başkanlığını ve CEO’luğunu yürütmüştür. Exxon-Mobil, Kanadalı Imperail Oil’ı da bünyesinde bulunduran, Dünyanın 21 farklı ülkesinde toplam 37 petrol rafineri sine sahip, günde 6.3 milyon varil ham petrol işleyebilen, öz kaynakları yaklaşık 166 milyar dolar ve 2012 yılı itibarıyla yıllık net karı yaklaşık 45 milyar dolar olan, toplam 77 bin çalışan a sahip dev bir şirkettir. Geçmişte, Exxon-Mobil şirketini İsrail ve 11 Eylül saldırıları ile ilişkilendiren iddialar gündeme gelmiştir. Hatta Başkan Bush’un seçim kampanyasına yaptığı ileri sürülen 11 milyon dolar lık yardım (bağış) ile hatırlanan bir şirkettir.

Yönetim ekibine ilave olarak, ABD’nin bazı özellikleri ve içinde bulunduğu durum da, Trump’ın nasıl bir dış politika izleyebileceği konusunda fikir yürütmede işe yarayacaktır diye düşünülmektedir. ABD’de, Silahlı Kuvvetler, sadece ülkeyi savunmakla görevli bir kurum değildir. Amerikan Silahlı Kuvvetleri, aynı zamanda, ABD’nin ekonomik ufkunu açmak ve denizaşırı Amerikan ekonomik varlığının güvenliğini sağlamak la da görevlidir. Amerikan sermayesine ve ürünlerine pazar yaratma, Amerikan ekonomisinin ihtiyaç duyduğu uygun işlenmemiş (ham) maddeleri sağlama işlevlerini de yerini getirir. Bir diğer husus, ABD’nin artık enerji zengini, dolayısıyla enerji satıcısı bir ülke olduğudur. Günlük ham petrol üretimi 10 milyon varil e yakın bir seviyededir. ABD, bu veri ile, Dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir. Ve enerji artık, ABD’nin ekonomik, politik ve güvenlik politikalarında önemli bir “enstrüman” olarak yerini almıştır. Yani ABD artık Orta Doğu enerji kaynaklarına bağımlı değildir. Orta Doğu’ya olan ilgisi, artık enerji ihtiyacı ile açıklanmaz. ABD, enerji piyasasında artık Rusya’nın, Suudi Arabistan’ın ve İran’ın rakibidir; enerjideki “pazar kapma” ya da pazar payını artırma yarışına ABD de dâhil olmuştur.

III. İran’a bakıldığında, bu ülkenin de, artık sadece zengin bir enerji üreticisi ülke olmadığı görülür. 2015 yılında P5+1 ülkeleri ile imzaladığı anlaşma üzerinden “yasa dışı” nükleer programı “zımni” meşruiyet kazanmış, nükleer güç sahibi bir ülke haline gelmiştir. Yaptırımların kaldırılması, enerji zenginliğini daha iyi değerlendirmesine imkân ve fırsat verecektir. Etnik açıdan çeşitlilik gösteren, dinsel açıdan Şiilerin hâkim olduğu kalabalık bir nüfusa ( 82 milyon civarında) sahiptir. Şiilik, bir mağduriyet psikolojisi ni içerir ve bu, belli koşullarda, şiddeti besleyici bir işleve yol açar. 1979’daki İslam Devrimi ni izleyen yıllarda, içeride ve dışarıda rejim muhaliflerine yönelik uygulamaların da etkisinde İran’ın isminin devlet destekli uluslararası terörizm ile anılmasında, bu mağduriyet psikolojisinin ve bu psikoloji ile ilişkilendirilebilen şiddet olgusunun payının olduğu da ileri sürülebilir. İran, “yayılmacı” bir ülkedir. Dinsel rejimine ya da İran Anayasasına göre, Tahran Yönetimi, İran dışındaki Şiilere ve İslam Dünyasının bütününe sahip çıkmak durumundadır. Üstelik İran’ın ülke sınırları dışına taşan bu yükümlülüğü, sadece bununla da sınırlı değildir. Anayasasına göre, İran; ezilen ve sömürülen bütün halklara sahip çıkmak, emperyalizmle mücadele etmek ile de yükümlüdür. Burada dikkati çeken husus, İran’ın emperyalizmle mücadelesinin, kendisinin emperyal eğilimini örtmekle kalmayıp, İran emperyalizmine aracılık etmesidir. İran’ın 1979’dan bu yana Afganistan’a gösterdiği, Tacikistan’a kadar uzanan ilgi ile, Sovyetlerin dağılmasından sonra eski Sovyet coğrafyasında izlediği dinsel yayılmacılık politikası, Lübnan’daki varlığı bu bağlamda görülebilir. Bugün, Arap Yarımadasının doğusundaki ve güneyindeki Şii nüfusun, bulundukları ülkelerde başlattıkları Tahran ile bağlantılı isyanlar ve ayaklanmalar ile, Irak’taki ve Suriye’deki İran varlığı, İran’ın “yayılmacı” kimliğini koruduğuna işaret eden güncel ve somut diğer örneklerdir.

İran’ın jeopolitiği son derece önemlidir. Çok önemli coğrafyaları kontrol etme avantajına sahiptir. Kızıldeniz’e girişi, Babül Mendep Boğazını, Aden Körfezini, Arap Denizini, Hürmüz Boğazını, Basra Körfezini, Arap Yarımadasını, Kafkasya’yı, Hazar Bölgesini kontrol eder ki; bu coğrafyalar, hem enerji, hem de deniz ticareti bağlamında önemli coğrafyalardır. Enerji zenginliği, nükleer gücü, yaptırımlar sırasında geliştirdiği savunma ve güvenliğe ilişkin asimetrik çözümler ve yaptırımların kalkması; İran’ı her gün biraz daha güçlendiği bir sürecin içine sokmuştur. Bölgesel dengeler, İran lehine değişmeye başlamıştır. Bu, sadece bölgesel değil, küresel dengeler açısından da kritik önemi haiz olan söz konusu coğrafyaların giderek İran’ın kontrolüne girebileceği anlamına gelmektedir.

ABD’nin P5+1 ülkelerinden biri olması nedeniyle, nükleer anlaşmanın imzalanması ve yaptırımların kaldırılması, ABD-İran yakınlaşması algısını doğurmuştur. ABD’nin, Irak’ta ve Suriye’de IŞİD konusunda İran ile birlikte hareket etmesi, Yemen’deki iç savaşta İran’a müzahir bir politika sergilemesi, İran’ın Beoing firmasından alım yapmasına izin verilmesi ve benzeri diğer gelişmeler, aksi yöndeki bazı küçük gelişmelere rağmen, ABD’nin İran ile yakınlaşmakta olduğu bu algısını beslemiş ve güçlendirmiştir. İsrail’in, Suudi Arabistan’ın ve Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinde yaşadıkları sorunlar, büyük ölçüde ABD-İran yakınlaşması ile açıklanabilecek sorunlardır. Esasen cereyan ettikleri dönemin koşulları dikkate alındığında, 1979’dan bugüne kadar ABD’nin “örtülü” olarak İran’a hep “yol vermiş” olduğu da ileri sürülebilmektedir. Obama Yönetiminin İran’a yaklaşımı bu minval üzerinde iken; Trump, seçim kampanyasının başından itibaren, İran’a karşı bir duruş sergilemiş ve sıkça nükleer anlaşmanın gözden geçirilebileceğine vurgu yapmıştır. Trump’ın görevi devralmasından hemen sonra yaptığı ilk icraatlardan biri, “ülkeyi korumak” için, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan (aralarında İran’ın da yer aldığı) yedi ülkeden mülteci kabulünü dört ay süreyle durdurmak olmuştur. Trump’ın imzaladığı kararname ile, ABD’nin yıllık mülteci kabul sayısı 110 binden 50 bine düşürülmüş ve Orta Doğu’dan mülteci kabulünde Hıristiyanlara öncelik verilmesi kabul edilmiştir. Bu, ABD’de tepkilere yol açmış; ismi geçen yedi ülke içinde, en dikkat çekici tepki de İran’dan gelmiştir. İran; bölgede terör örgütlerinin oluşumunda, desteklenmesinde ya da savunmasız insanların öldürülmesinde rolü olan Amerikalı şirketler ve kişiler hakkında kısıtlama getirme kararı almış, yani ABD’ye misillemede bulunmuştur.

Trump ve ekibinin İran konusundaki bu yaklaşımı, İran’da daha çok muhafazakârların işine gelmiştir. İran’ın 29 Ocak 2017 Pazar günü gerçekleştirdiği, balistik füze denemesi, bu koşulların ürünü olarak görülebilir. İran’ın, başarılı olarak açıkladığı, nükleer anlaşmanın ve BM Güvenlik Konseyi’nin konuya ilişkin kararının ihlali anlamına gelmediğini ileri sürdüğü bu denemenin; bir yönüyle içerideki muhafazakârları tatmin etme, diğer yönüyle de ABD’nin yeni yönetimine bir meydan okuma işlevlerini yerine getirmiş olduğunu söylemek mümkündür. Füze denemesine ABD’den gelen açıklamada, bunun bölgeyi ve ABD’yi tehdit ettiği ifadesine yer verilmiş; arkasından da ABD Hazine Bakanlığı tarafından, balistik füze teknolojisi tedarikinde yer alan gerçek ve tüzel kişileri kapsayan, İran’a yönelik yeni yaptırımlar getirilmiştir. Bununla eş zamanlı olarak, Yemen kıyılarındaki ABD savaş gemilerini hedef alan saldırıların Şiiler tarafından yapıldığına dikkat çekilerek ve aynı bölgede görev yapan Suudi Arabistan’a ait bir savaş gemisine yönelik benzeri bir saldırı yine Şiiler ile ilişkilendirilerek, bölgeye ABD tarafından ilave deniz gücü (destroyer) gönderilmiştir.

Trump Yönetiminin İran’a yönelik bu girişimlerinin, ABD’de bazı çevrelerce, geç kalmış, daha önce yapılması gereken girişimler olarak yorumlanması dikkat çekici olmuştur.

IV. İran konusundaki bu gelişmeler, ilk bakışta, ABD ile İran’ın doğrudan sıcak bir çatışmanın içine girme ihtimalini çağrıştırsa ve uluslararası medyada bu yönde yorumlar ile karşılaşılsa da, bunun o kadar kolay bir şey olmadığı açıktır. Önümüzdeki dönemde, Trump ve ekibinden, İran’ı hedef alan yeni açıklamalar gelebilir. Ancak bunların tarafları doğrudan sıcak bir çatışmanın içine itme ihtimali, mevcut koşullarda, gerçekçi gelmemektedir.

Bu ihtimalin şimdilik niçin gerçekçi bulunmadığı konusunda ileri sürülebilecek birçok neden vardır. Bunların en başında, tarafların nükleer güç sahibi olmaları, ABD’nin aynı zamanda küresel sorumlulukları bulunan bir ülke olması gelir. İran’ın Irak’taki, Suriye’deki, Yemen’deki, Körfez ülkelerindeki ve Afganistan’daki varlık ve bağlantıları, ABD için ciddi bir risktir. İran dışındaki Şii milisler, genelde Tahran’ın kontrolündedir. ABD’nin neden olduğu mağduriyetler, Şii olsun-olmasın, bütün İslam Dünyasını İran’ın etkisine açmaktadır, açacaktır. Hamas’ın İran ile olan bağı, buna bir örnektir. ABD’nin İran ile karşı karşıya geldiği bir tabloda, cihatçı gruplar ve militan İslami aşırıcılar, büyük oranda İran’ın etkisine açık hale geleceklerdir. İran’ı karşısına alacak ABD’nin, Rusya’yı, Çin’i ve Kuzey Kore’yi de bir şekilde kontrol etmesi gerekecektir. Çin, özellikle önemli olacaktır. Çünkü İran, Çin’in enerji tedarikçisidir. ABD’nin İran’ı hedef alması; Çin’i, hem bu imkândan yoksun bırakacaktır, hem de enerji konusunda ABD’ye muhtaç duruma düşürebilecektir. Hele ABD’nin İran konusunda Rusya ile anlaştığı bir durum; Çin için durumu çok daha kötüleştirebilecek, böyle bir durumda Çin’in süper güç ve uluslararası politikada yeni bir kutup olma hedefi bir başka bahara kalabilecektir. Onun içindir ki, ABD’nin İran’ı hedef aldığı bir tabloda, Çin seyircisi kalması beklenmeyecektir. Çin’in İran konusunda ABD’yi zora sokma ihtimali zayıf görülmemektedir. Sadece Çin’in değil, Filipinler’in ve Kuzey Kore’nin de, Asya’nın doğusunda ABD’nin İran’a odaklanmasını engelleyecek ve gücünü bölmesine neden olabilecek adımlar atması pekâlâ mümkündür. ABD, İran’ı karşısına alırken, enerji ihtiyacını İran’dan karşılayan ülkeleri de dikkate almak durumunda kalacaktır. Çin, burada da ABD’nin karşısında olacaktır. Bu kapsamda, Hindistan’ın ve Güney Amerika ülkelerinin ABD’ye kendilerini göstermeleri de beklenebilir.

Ancak ABD’nin “bir şekilde” İran’ı karşısına alma ihtimalinin zayıf olmadığına işaret eden bazı hususlar da bulunmaktadır. [i] Bu bağlamda, akla ilk gelen husus, İran’ın enerji kaynaklarını değerlendiremeyecek bir duruma düşmesinin ABD’nin işine gelecek olmasıdır. Bu, iki açıdan görülmesi gereken bir husustur. Birincisi, enerji kaynaklarını değerlendirmemesi İran’ın güçlenmesini ve bölgesel güç dengesini lehine değiştirmesini önleyecektir ki; bu, ABD’nin, İran karşısında, bölge ülkeleri İsrail’den, Suudi Arabistan’dan ve Türkiye’den destek görebileceği anlamına gelecektir. İkincisi de, İran’ın enerji kaynaklarını değerlendirememesi ile ortaya çıkacak boşluğun ABD tarafından doldurulması, ABD’nin enerji piyasasındaki pazar payını büyütmesidir. [ii] ABD de, Rusya da, cihatçı gruplardan ve militan İslami aşırıcılıktan ciddi şekilde rahatsızdır. İran bunlarla ilişkilendirilebilen bir ülkedir. Bu ortak rahatsızlık nedeniyle, ABD’nin İran’ı karşısına alması, Rusya’nın da işine gelebilecektir. Rusya’nın Suriye’deki varlığını koruması ve İran’ın enerji pazarını ABD ile paylaşılması kaydıyla, Washington’un İran konusunda Moskova ile anlaşması mümkün görülebilir. Ancak ABD’nin İran konusunda Rusya ile anlaşmasında asıl belirleyici unsur, Çin olacaktır diye düşünülmektedir. Çin konusunda bir “anlayış birliğine” varma dan, ABD ile Rusya’nın İran konusunda anlaşmaları gerçekçi gelmemektedir. Eğer ABD’nin İran konusunda Rusya ile bir şekilde anlaşabileceği varsayılır ise; hem İran Suriye’de ve Irak’ta destekten yoksun kalacaktır, hem de bu iki ülkede ABD için söz konusu olan risk İsrail’in, Suudi Arabistan’ın ve Türkiye’nin katkıları ile anlamlı olmaktan çıkabilecektir. Bu bağlamda şunu özellikle görmek gerekir: İsrail için sorun sadece Şii İran değildir. İran’ın tehdit olmaktan çıkması, İsrail için yeterli olmayacaktır. Çünkü Sünni İslam kimliğine sahip ülkeler de, İsrail için tehdit unsurudur. Onun içindir ki, İsrail’in bugün Sünni Arap ülkeleri ile olan gizli-açık yakın ilişkileri, kalıcı olmaktan uzak, konjonktürel ilişkilerdir. İsrail’in en çok işine gelecek durum, Orta Doğu’nun yeni bir Şii-Sünni sıcak çatışmasının içine girmesi, Orta Doğu’da alevlenecek “İslam içi çatışma” dır. [iii] ABD’nin İran’ı karşısına alması, Orta Doğu’daki Kürt hareketi açısından da önemlidir. Çünkü Kürt hareketinin önündeki en büyük engel, İran’dır. ABD’nin İran’ı karşısına alması, Kürt hareketinin müstakil bir devlete dönüşmesinin önünü açacak, ABD daha etkin olarak kullanılabileceği bir “Kürt Kartı” na sahip olacak, bugüne kadar Kürt hareketine yapmış olduğu “yatırımların” karşılığı nı alacak, Başkan Trump önceki Başkanların sonunu getirmemiş olduğu bir işi tamamlayacaktır. Diğer taraftan ABD’nin İran’ı karşısına alması, Kürtler konusunda Türkiye’yi destekten yoksun bırakacaktır. Rusya’nın Kürtlere ilişkin yaklaşımı da bilindiği için, Türkiye, Kürtler konusunda ABD ve Rusya ile karşı karşıya gelebilecektir. Böyle bir durumda, Türkiye’nin, Washington’un ve Moskova’nın insafına (!) sığınmak durumunda kalabileceğinden de söz edilebilir. İran konusunda ABD’ye müzahir olması, Türkiye’nin Kürtler konusundaki endişesini izale etmeyecektir. Çünkü hem Türkiye’nin İran konusunda ABD’ye ihtiyacı vardır, hem de ABD’nin bölgede Türkiye’ye olan ihtiyacı azalmış olacaktır. Müstakil bir Kürt devleti, sadece ABD’nin değil, Rusya’nın ve İsrail’in de işine gelecektir. Müstakil Kürt devletinin ortaya çıkışı, Suudi Arabistan için bir “sorun” teşkil etmeyecek, hatta Riyad Sünni kimliğe sahip müstakil bir Kürt devletini “memnuniyetle” karşılayabilecektir. [iv] Bir diğer konu, İran’ın Avrupa ile olan güçlü bağları ve bu bağların enerji ağırlıklı olmasıdır. Batının Avrupa kanadı ile ABD arasında epeyi bir süredir kendisini belli eden soğukluk ve ABD’nin Avrupa enerji pazarını kapma isteği, ABD’nin İran’ı karşısına alması bağlamında anlamlı bulunan bir başka konudur. Avrupa’nın batı kıyıları, Kuzey Atlantik Okyanusu üzerinden ABD’nin doğu kıyıları ile komşudur, ABD ile Avrupa karşı karşıyadırlar. İran’ı karşısına alarak Avrupa ile olan bağlarını koparması ve bu suretle doğacak boşluğu (enerji de dâhil) doldurması, özellikle ekonomik ve güvenlik açılarından ABD’nin işine gelecek, hiç şüphesiz bunun ABD’ye politik avantajları da olacaktır. Böylece ABD, Avrupa ile olan ilişkilerini yeni koşullarda sürdürebilme imkânına da kavuşmuş olacaktır. [v] Akla gelen bir başka konu da, Başkan Trump’ın imzaladığı göçmenlerle ilgili kararnamenin kapsamına Suudi Arabistan’ın, Pakistan’ın ve nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Güneydoğu Asya ülkelerinin dâhil edilmemiş olması ile ilgilidir. Suudi Arabistan, ABD’de 11 Eylül saldırıları ile ilişkilendiren bir ülkedir. Öyle ki, 2016 yılı içinde, Başkan Obama’nın aksi yöndeki çabalarına rağmen söz konusu saldırılar için Suudi Arabistan aleyhine ABD’de dava açılmasının önünü açan bir yasa yürürlüğe girmiştir. Pakistan ise, Çin ile yakınlaşan bir ülkedir. ABD’nin Çin karşısında Güneydoğu Asya Müslümanlarına ihtiyacı vardır. Bu belirtilenler, dolaylı olarak, hem ABD’nin İran’ı karşısına almaya devam edeceğine, hem de bunu yaparken ismi geçen ülkeleri kendisinin yanında tutma bir amacına işaret etmektedir. [vi] Bu bağlamda son olarak şu iki husus daha değinilmesinde yarar görülmektedir. Birincisi, Tahran Yönetiminin ABD karşıtı duruşuna rağmen, İran’da genç nüfusun ABD’ye sempati ile bakmasının ve İran’ın nüfus olarak gösterdiği etnik çeşitliliğin ABD’nin işine gelebileceğidir. İkincisi de, İran’ı kontrol ettiği coğrafyaların (Arap Yarımadası, Basra Körfezi, Hazar Bölgesi, Kafkasya) enerji konusu da dâhil kritik önemi haiz coğrafyalar olduğu ve bunun Trump yönetiminin gözünde İran’ın cazibesini artırmış olabileceğidir.

V. Sonuç olarak, şunları söylemek mümkündür.

İran ile sıcak bir çatışma içine girmesi beklenmemekle birlikte, ABD’nin İran’ı karşısına almaya devam etmesi ve bunun dozajını giderek artırması ihtimali zayıf görülmemektedir. ABD’nin yeni yönetiminin İran konusuna; [i] Amerikan kamuoyundaki Trump karşıtlığını aşma, [ii] aynı zamanda politik ve güvenlik mülahazaları ile de enerji piyasasının kontrolünü ele geçirme, [iii] Çin’i enerji üzerinden kontrol etme, (iv) [iv] bölge ülkeleri ile bozulmuş ilişkileri düzeltme işlevlerini yüklemiş olduğu düşünülmektedir. Güncel İran yaklaşımı, Trump dönemi Amerikan dış politikasında sert gücün öne çıkacağına ve enerji konusunun dış politikada itici/yönlendirici bir işlevi yerine getireceğine işaret etmektedir. İran, bu bağlamda, bir işarettir, başlangıçtır. Buradan elde edilecek sonuca bağlı olarak, bu yeni görünümü ile Amerikan dış politikası başka coğrafyalarda kendisini gösterebilecektir. İran’a uygulanan yaptırımların kalkması ve Rusya’nın Asya’daki enerji hamleleri, artık enerji zengini ve satıcısı olan ABD’yi enerji piyasasında sıkıntıya sokmuştur. Çünkü içinde bulunduğu ekonomik, politik ve güvenlik koşulları nedeniyle, ABD’nin, enerji kaynaklarını en iyi şekilde değerlendirmeye ihtiyacı vardır. Çalışma ekibinin özellikleri, Trump yönetiminin bu sıkıntıyı aşmaya, bu konuya odaklanacağına işaret etmektedir. Bu bağlamda, Suudi Arabistan’ın “yönetilebilir” bulunması ve Rusya ile karşılıklı yakınlaşma sinyalleri verilmesi, ABD için İran’ı öncelikle hedef haline getirmiştir. İran, önümüzdeki dönemde, ABD’nin önceliğinin, petrol ve doğal gaz olan her yerde varlık göstermek ve buraları kontrol etmek olacağının bir işareti gibidir. Ancak nükleer güç sahibi değil iken ABD’ye boyun eğmemiş İran’ın, bugün geldiği nokta nedeniyle, ABD’ye boyun eğmesi hiç beklenmeyecektir. Nitekim verilen tepkiler de buna işaret etmiştir. Görülen, ABD’nin İran’ı karşısına almasının kolay bir iş olmayacağı yönündedir. ABD’nin İran’ı karşısına alması, yayılmacı politikasında İran’ın işine gelecek, yeni müttefikler bulmasına hizmet edecek, İran’ın İslam Dünyasının temsilcisi olduğu algısını güçlendirecektir. “İslam-Batı çatışması” tezi, bu algıyı ayrıca besleyecektir.

ABD’de, Obama döneminden oldukça farklı, yeni bir dönemin başlamış olduğunu ileri sürmek mümkündür. İran konusu, bunun işareti olarak görülebilir.

Türkiye açısından bakıldığında ise, ilk akla gelen, Türkiye’nin İran ile karşı karşıya gelebileceği ya da getirilebileceğidir. Suudi Arabistan’ın arka planda, Türkiye’nin “cephede” olacağı, bir Şii-Sünni çatışma tablosu zihinde oluşmaktadır. Bu, Türkiye için çok ciddi olumsuz sonuçları olabilecek bir tablodur. Bölgedeki Kürt hareketi bugün Türkiye’nin ülke ulus bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit etmektedir. İran ile girişilecek mezhep (Şii-Sünni) temelli yeni bir çatışma, bu kez dinsel temelli yeni bir bölücü/parçalayıcı tehdidi ortaya çıkaracaktır. Mevcut iç ve dış tabloda, Türkiye’nin böyle bir tehdidin altında kalkması oldukça güç olacaktır. Türkiye, böyle bir oyuna gelmemelidir. İran-Irak Savaşının sonuçları ortadadır, ağırdır. Kürt hareketi güçlenmiş, Irak etnik ve dinsel temelli olarak parçalanma noktasına gelmiştir. Körfez Savaşı’nda “bir koyup üç alacağız” söylemi ile ikna edilen Türkiye, “üçü” alamadığı gibi, verdiği “birden” de vazgeçmek zorunda kalmıştır. Suriye krizinde ise, Türkiye, Batı tarafından ortada bırakılmıştır. Türkiye için, bunlardan çıkarılacak dersler vardır. Üstelik Türkiye, İran ile komşudur; mezhep farklılığı olsa da aralarında ciddi ortak bağlar vardır. Ayrıca İran’ı karşısına almasının, mevcut koşullarda, Türkiye’yi eş zamanlı olarak birden fazla cephe ile uğraşmak durumunda bırakacağını da görmek gerekir.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: