Sevişmek Güzeldir…


art_of_sex

Sanatını bilirsen!

Bir ”Öznel-Bilim dalıdır!” Sevmeler, sevilmeler, sevişmeler. Ezelden, ebede: Öncesizlikten sonrasızlığa… Erişemeyeceği asmanın üzümünde kalır, kurnaz tilkilerin hain gözleri. Ve erişemeyecekleri ciğerde takılı kalır, hırsız kedilerin hırslı gözleri…İki zıt can, bir elipste buluşunca, hardal acısı gibi, iştah açıcı bir ulu zevk kargaşası çöker köstebek yuvalarına bile. Sarkıntılıklar oturur bir otobüs sahanlığına, köpek oturuşu… Yaşam denilen bu mucizede, şimşeği görünmeyen gökkuşakları bile sevgiye muhtaçtırlar, ucundan, kıyısından..! Meyve vermeyen tek ağaç, “Dar-Ağacı”dır unutma bunu can!

***

KAPI KOMŞUMUZ – KARACAOĞLAN

maa2

©Mustafa Aslan AKSUNGUR

Bilmiyorum, ama şu “ Yeşil kızıl donanmış” yenice gelinin sefasını en yakından ve en coşkuluca süren mutlu “Can”lardan birisi, hatta birincisi, sanırım ki şu bizim kapı komşumuz, Karacaoğlan’ımızdır diyor aklım bana. İmrenirim hep Karacaoğlan’ın sürdüğü o kaygısız, mutlu yaşamına…

“Acaba, O da gam yüzü gördü mü ki…?” Diye, aptal aptal sorarım bazı kendi kendime. Sonra da döner:

“Yiğit yiğide yad olmaz,
İyilerde ham süt olmaz.
Bin kaygı bir borç ödemez,
Gamlanma gönül gamlanma…!

Diyen Ozan hiç gam yüzü görür mü?” Der, kendi sorumun yanıtını, yine kendim veri-veririm kendi kendime…

Ama yine de içim rahat etmez:

“İnsanız! Gam, keder, tasa da bizim için; sevinç, sevgi, neşe de tabi .” Der, Karacaoğlan’ın da acılı günlerinin olduğunu düşünürüm… Yine de hızımı alamam, dörtlüklerini bırakır, bu kez de dizelerine takarım kancamı:

“İki elin almış yüzüne,
Güler nazlanı nazlanı..!”
Diyen;

“İki bülbül bir kafeste öteriz,
Konmaz mıyım yeni açmış güle ben…?”
Diyen;

“Tak beni zülfünün ucuna,
Sallanayım tel yerine..!”
Diyen;

“Yârin geçeceği tenha yolların,
Irgat tutup elleteyim taşını..!”
Diyen;

“Yıkılası şu dağların ardına,
Aşar gider bir gözleri sürmeli..!”
Diyen

“-Ve daha bu gibi-gibi onlarca, yüzlerce dizelerin ozanı: Gamı, kasaveti, kederi bilir mi hiç..?” Diye, koygun koygun düşüncelere dalarım…

Ölümü anıştırırken bile, sevgilisinin kaşı ile gözü ile uğraşır bu bizim Karacaoğlan’ımız. Ciğerini köze verir:

“Bak şu kaşa, bak şu göze,
Ciğer kebap oldu köze
Yakasız gömlekler bize,
Felek biçer demedim mi..?”

Böyle işte: Ölümü şiirleştirirken dahi, bir eli ölümü kovalar Karacaoğlan’ın, öteki eli gelin-kız memesi öveler. Ölür mü böylesi Ozanlar hiç Dostlarııım..!?

“Kasvetli gönlümün gamın eriten
Karanlık gönlümün çırası kızlar.”
Dizeleri, ne kolay söylenivermiş, değil mi..?
Boğum boğum, al kınalı el ile,
Gelin olup bize gelesi kızlar.”
Der.

Hem de, “bir” ile de yetinmez bu uçarı Aşıkımız; “Çoğul”laştırır kızları…

İşte böyle…

Kişi Karacaoğlan olunca, ne yapabilir dünyanın Gamı -Kederi-Tasası-Kasveti o insana..?

“Gökyüzünde tüten olsam
Yeryüzünde biten olsam
Mor benekli keten olsam
Yar tenine sarsa beni..!”

Diyen;

“Çağır Kartacaoğlan çağır,
Taş düştüğü yerde ağır.
Güzel sevmek günah değil,
DÖRT KİTAPTA yerin gördüm..!”

Diyen;

“Diyorlar ki gam yükünü gel götür!
Gam çekmeye benim, dermanım mı var..?”

Diyen Ozana, Tanrısı bile gam yükünü vuramaz..!

Geçiver gidelim bizim illere..!

Bizim illerde yaşamış “Karacaoğlan” ımız.

Karacaoğlan’ın yaşadığı, vardığı illere ne gam girebilir gardaaaş… Ne tasa, ne kov, ne kaygı girebilir…

Ağzının ortasında bir top karanfille gelirler sevgililer, sevgililerinin yanlarına. Uzatırlar karanfilli dudaklarını Karacaoğlan diyarında; Karacaoğlan’a..

Tanrıyla tanışmanın yeridir o bizim İller…

Tanrı oradadır…

Sevgi oradadır…

Karacaoğlan oradadır…

Yaşanacak yerlerdir ol bizim iller… Ol Taşeli Yaylaları… (4 Ocak 1998 – Günlük)

***

SEVİŞMEK GÜZEL – SANATI

Bayılırım şu bizim ”BİLİMSEL” sözcüğümüzün büyüsüne. Ve tabii ki, bir daha da kolay kolay ayılamam…

”Arapöldüren”de, anası evinde, Müslime kızla sevişmenin dahi bir bilimselyanı vardır kuşkusuz.

”-Olur, muymuş hiç öyle şey Aslan Beyim.” Demeyin sakın bana.

Aşkın, tümüyle bilime dayalı bir ”Güzel-sanat!” olduğunu aklınızdan hiç çıkarmayın.

Sevişmek de öyle…

Bilime bulaşmayan, bilimle oluşmayan, bilimden pay almayan hangi uğraş, hangi eser, hangi yapı, hangi sanat, hangi sevişme, ”Güzel-sanat”ın o yüce burçlarına tırmanıp yükselebilir ki..?

Ak-kent’te de bir Kezban kız var. İkisi de aynı çağda, aynı boyda. İkisi de aynı yaştalar.

Her ikisinde de, hatta her on ikisinde de ve hatta hatta her yüz ikisinde de, kendilerine özgü, ateş alevi kırmızısı gibice, turuncumsu tadlar olur; mayhoşçaaa, mayhoşça…

O çağlardaki kız çocukları, ”Çocukluktan genç kızlığa geçişlerinin” o şıralı tadını, çıplak memeuçlarında hem çılgınca duyarlar, hem çılgınca duyururlar…

(Daha henüz yerlerinde birer parmak mühür gibice gömülü iken bile, dalından düşmeye hazırlanan birer mor dut morulası gibi hırçın, dik-başlı olamamışlar iken bile) duyarlar ve de duyurular o dayanılmaz tadı.

Dudaklarımız, o gömülü meme uçlarını bulmayagörsün biyol: Onlara can verir, şan verir, uçan kuş olur, kanat verir, uçurur göklere…

Veee, hemen ossaat, her iki Canın da, taraklıkları boşanıverir…

İlkönce, kendilerini koruma içgüdüsü mü diyelim, yoksa cilveli sunuş olgusunun o hoş dışgüdüsü mü diyelim bilmem, bilemem onu; ama halen benim kestiremediğim bir direniş kışkırtısıyla şahlandırırlar güdülerimizi… O yüzden, utanmaya en az yatkın, uyanmaya da en çok tutkun, en duyarlı yanlarından başlanır el peşrevlerine, dil peşrevlerine…

Saç köklerinden kulak memelerine iner parmak-uçlarımız. Sonra bir ağırçekim yumuşaklığıyla, enseköklerindeki öksüz kıllara kayar elimiz…

Başlarız artık parmakuçlarımızla o kıvırcık kıllar arasında gezinmelere…

Birden sarsılır, ayağınızın altındaki fır-dönen dünya. Depreme verir kendi kendisiyle birlikte, her iki Can’ı da, durdukları yerde…
İşte o vakitler, Karakollarda manyotaya tutulmuş hırsız ivgisiyle başlarlar her ikisi de zangır zangır titreşmeye…

Önce yavaaaş, yavaş, sonra elektrik hızıyla çıkar zıvanasından artık iradelerinin iğleri…
Dudaklar konuşmaya başlarlar bu kez de…
Ve: Sevişmek, bir ”-Güzel-sanat” olur çıkar ossaat…

Dört dudak arasında okunan, ortak bir aşk romanıdır artık, sevişmenin o anki ortak tadı…

Çözülür tez-acele ilikler; düğmeler. Açılır güneş görmeyen o büngüller, o bucaklar… Yeni bir ”-Dipnot” düşülür parmak mührünün üzerine:

“-Dikkat! Sevişmek bir güzel sanattır..! Hakkını vere vere sevişmeyenlerin, hakkı kötektir..!”

Kötekten kurtulanlar, az-biraz sonra, inerler yavaaş yavaş, bir zebra yumuşaklığıyla sevişme sivrisinin sarplıklarından. İnerler iki dağ arasındaki çifte koyaklara…

”Ver elini, toz-pembe mutluluklar! Biz sizi taşıyacağız artık bundan böyle, omuzlarımızda. Bir ömür boyunca birlikte yaşayacağız seninle biz, her ikimiz de..!”

Ve işte orada biter, “Müslime Kızın, kızlığı”. Soyulmuş yumurta akı gibi, keser yolumuzu bir erotik şiddet. Sevişmek, Savaşa dönüşür ossaat…

Ve her “Güzel-savaş”, kişilere özgü, kendi gerçeklerini haykıran özgün birer “Özel-Güzel-Sanat” olurlar… Yazılmamış tarihlerin sayfalarına otururlar…

Aşkın, işkencelere koşuşan som atılımıdır belki de bu atılımlar…

İşler içimize elma kurdu gibi bir şiirli ayrılık. Hazlı bir ölüm marşı gibi, duyarız içimizde çalınan Beethoven’in ”Dokuzuncu Senfonisi”ni…

”-Bir sürçen atın ayağı kesilmez..!” Demiş atalarımız. Bir kaygı girer içimize:

”-Sürçtü mü ola acep şu bizim Müslime Kızın kızlığı..?” Deriz.
”-Nerden çıktı şimdi bu ten-rengi kilottaki atmıklı kan..?” Der, vah-vahlanırız; töh-töhlanırız..!

Bilirsiniz: Domuzuna bir zevki vardır yasakların..! Ve de, domuzuna yasaklarla doludur yaşamın büngülü, bucağı…

Çılgın bir koku yükselir çiğnenen kır çiçeklerinden… Ve böylece, biten ilk (seansla) oturumla birlikte iner perde. İlk ihaneti tadıyormuşuz gibice, harelenir havada ortaklaşa, korkunç bir ”KIZ”lık kokusu…

Bir yaşama biçimine dönüşmüştür artık Aşk. Sıradanlaşmış, düpedüz bir bilim olmuştur o andan sonra…

Gel bil ki: Yaşamın o son yüceltili sivrisine imza atan o ilk Aşkımız, yeni yeni ”İlk”lere de imza atan gerçek yaşamın çekirdeğindeki atomun taa kendisi olurlar…

Kezban kız bir başka güzel. ”-Adı ayrının, tadı ayrıdır..!” Diye boşa mı demişler..?

Kezban, az daha hırçındır. Az-biraz daha sertçedir, akranlarına bakış…

”-Anadan öksüz kaldım, babadan yetim..! Sevgiyi öğreten olmadı ki bugüne değin bana..!” Der gibi gibi, yabanıl durur insana ilkin. Tort tort bakar tüm yaşanası sevgilere…

Elini, avucunuzun arasına alıncıya dek, zerre kadar yüz vermez sevginize hiç. Kaçar. Oysa bir şiir gibi, mısra mısra sevgiler çakar, gözlerinize bakıp geçen gözlerinin şimşeğinden…

Tıpkı:

”-Gel! O öksüz bakışlarınla göğüslerimi del! İçimin ateşini içine boşalt..!” Der gibi gibi, yalvar-yakar, yakıcı birer şimşektir ol şimşekli bakışları…

İçlerine girilemeyen sevgiler de, yanlarına yaklaşılamayan çağrılar kadar hoş gelir hepimize. Tütün sarısına sarılmış haşhaş sütü içmişçesine başınızı döndürür her ikisi de…

Öööfff bee!

Başım dönüyor…

Şu ezbere bildiğim bütün sevişme yollarının tüm dönemeçleri yaban yaban bakıyorlar şimdi yüzüme benim:

“Yaşı yetmiiiş, işi bitmiş artık!” Diyorlar…

Oysa ben, az cansızırak, azıcık kırmızıya çalan, sarımsı bir pataz koltuk-altı kılı görmeye-göreyim, hemen oracıkta, tehlikeli sinyaller vermeye başlar kalp atışlarım…

Eli, elimdedir artık, ölümü hazırlayan günlerimin.
Yolu yarıladık çoktaaan… Ve de, yolumuz yokuşa sardı tümüyle…

Düz, iniş arama bundan böyle o yolda..! Çık çıkabildiğin kadar: Önce iki ayakla, sonra üç ayakla, daha sonra dört ayakla!..

Dooğru sinliğe götürür seni bu yorucu yolculuklar..

Ama yine de: Akan bir ”Deniz”in koltuk-altlarında yeni dünyalar arar şu hain insan oğlunun, çapkın gözleri…

Geri dönüşsüz bir uçsuz çağın bu ilk atağında başlar umut ötesi serüvenlerimiz…

Açar galaksilerde körpecik çiçekler. Ve bir al-yonca yaprağı gibice, gerilir önümüze kızıl-ötesi yasakların mührü… Bir pankart iner ”Tanrı”dan, önümüze:

”-Beğ beğliğini vermiş, kız kızlığını vermemiş; bunu unutma..!” Demektedir pankarttaki yazı. Bir alın yazısı olur bu yazı, kazdırır ossaat gençliğimizin gömütünü, alnımızın ortasına..!

Burada bu Göç Bıldırcınları da ne arıyor şimdi..?

Bu ”Gök Ekin” tarlalarının aralarında ne gezer bu töyfe bıldırcınlar..?

Testiyi testiye çarpar tutkularımız. Kırarız Hayyam’ın huzurunda şarap testilerini. İfrit olur Hayyam, kırılan testilere. Na’apsın fukara Hayyam; bize ulaşamayan öfkesini Tanrısından alır O da:

”-Irmaklarından şaraplar akar diyorsun,
Cennet-i Âla meyhane midir…?
Her kuluna iki Huri vereceğim diyorsun
Cennet-i Âla, kerhane midir..?”

Diye sorar Hayyam Tanrısına. Bizlerin Tanrımıza sormaya cesaret edemediğimiz çapraşık sorunların sorularıdır bunlar. Sorar biiir bir..!

Hemen oracıkta, Hayyam’ın huzurunda giyinir yedi renkli gün-ışığını çıplak duygularımız. Sabah olmuştur artık. Devşiririz ”İlk-Yaz” tazeliğini iğde çiçeği kokularından…

Bugünkü 31 Mayıs gününün bileği, bileği çarkında bilenen birer çelik bıçak gibi, uzanır birbirlerine. Birer gün-ışığı değneği (huzmesi) olur, alev kızılı tüm sevgiler, tüm güzellikler. En sağlam sevgi bağlarıyla Bağlarlar insanlığı birbirlerine…

Erişemeyeceği asmanın üzümünde kalır, kurnaz tilkilerin hain gözleri. Ve erişemeyecekleri ciğerde takılı kalır, hırsız kedilerin hırslı gözleri…

Bir ”Öznel-Bilim dalıdır!” Sevmeler, sevilmeler, sevişmeler… ”-Ezelden, ebede: Öncesizlikten sonrasızlığa” sonsuzca süre-gelen, sonsuzca süre-gidecek olan bir Bilim dalıdır…

Zıtlıklarla dolu iki ucu vardır Bilimin:

İlişkiler ucu, çelişkiler ucu. Hem her iki ucundan, hem tam ortasından ve hem de her noktasından birbirlerine değinen iki uçtur bu zıtlıklar…

Şöyle, kabaca örnekleyecek olursak:

İki zıt Can, bir elipste buluşunca, hardal acısı gibi, iştah açıcı bir ulu zevk kargaşası çöker köstebek yuvalarına bile. Sarkıntılıklar oturur bir troleybüs sahanlığına, köpek oturuşu…

Arapçası, Türkçesi, Çincesi, Süryanicesi olmaz; Gâvurcası olmaz sevişmelerin. İnsancası vardır, Hayvancası, Cancası vardır. Hangisini canları çekerse Canların, canlarının çektiğine yönelir bütün Canlar…

Günışığı görmeyen labirentler, şarap rengiyle şenlenir. Susamuru yumuşaklığıyla kabarır elimizin altındaki o kızıl kırbalar. Ve bu yüzden, tarih boyunca: Duvar diplerinde sıra sıra kurşuna dizilmişlerdir milyon, milyon asker, milyon milyon Can…

Taa dip atalarımızdan beri, Tarih tanığımızdır Kezban kız: Eseflenme..!

Ölüme sürdüğümüz asker çokluğunca ”BÜYÜĞÜZDÜR” her-hepimiz. Bunu bilmek bize yeter…!

İşte Sevgi, işte Bilim, işte Can…

Yaşam denilen bu mucizede, şimşeği görünmeyen gök-kuşakları bile sevgiye muhtaçtırlar, ucundan, kıyısından..!

Meyve vermeyen tek ağaç, “Dar-Ağacı”dır! Unutma bunu, emmioğluu..?!

***

aksungur_kitaplar

Kitap Temini: Mustafa Aslan AKSUNGUR
Memurevler Mh. Tonguç Cad.205 Sok.2/44
Tel: 0535 445 55 11
E Posta
ANTALYA

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: