Türkiye’yi sıkıntılı günler bekliyor: Erdoğan «Gidici» mi?


Tabiri caizse, Ankara Yönetimi battıkça batıyor…

fte

AB ve ABD ile olan ilişkilerdeki gerginlik ve belirsizlik, Rusya ile olan ilişkilerin güven veren bir düzelme göstermemesi, dış politikada artarak devam eden yalnızlık, “15 Temmuz olayı” üzerindeki sis perdesinin halen dağıl(a)mamış olması, birden fazla terör örgütü ile yürütülen mücadelenin olumsuz toplumsal, ekonomik ve politik yansımaları, giderek büyüdüğü ifade edilen hoşnutsuzlar kitlesi, Türkiye’nin hem bugünü, hem de görünür geleceğini karartıyor.
Trump’ın yönetim kadrosuna “şimdiden” kattığı ya da katacağı ileri sürülen isimler, Türkiye için, gelecek günlerin sıkıntılı olacağına işaret ediyor. Batı ile olan ilişkileri ciddi şekilde sorunlu hale gelmiş Türkiye’nin Rusya ve/veya Çin ile yakınlaşma içine girmesi de, mevcut koşullarda, zayıf bir ihtimal. Türkiye’nin dış politikasında ve uluslararası ilişkilerinde Sünni İslam kinliğini öne çıkarmaktaki ısrarlı yaklaşımı ciddi kuşkulara yol açıyor. Ankara’ya ekonomik/finansal destek vermekle bilinen Sünni Arap ülkelerinin tutumlarında gözlemlenen değişim, Türkiye için sıkıntılı süreci besliyor.. Türkiye âdeta sürprizlere açık bir ülke olarak değerlendiriliyor. Ayrıca Türkiye’nin bölgesindeki gelişmeler genel tabloyu karartıyor. Ankara yöneticilerinin sağlıklı değerlendirme yapmaları gidişata uygun ayarlamalar yapmaları gerekmiyor mu?

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR
14 Aralık 2016

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

1. İran ile ABD‘nin uçak üreticisi Beoing şirketi arasında, 80 yolcu uçağının alınmasını öngören nihai anlaşmanın imzaladığı açıklanmıştır. Konuya ilişkin açıklamada, İran’ın ABD’den 30 adet 777 tipi ve 50 adet 737 tipi uçağı satın alacağı, uçakların on yıllık bir zaman dilimi içinde kademeli olarak teslim edileceği, satışın toplam değerinin 16.6 milyar dolar olduğu yer almıştır. Anlaşmanın, ABD Yönetiminin iznini gerektirmesi, Trump’ın görevi devralacağı 20 Ocak 2017 tarihinden önce gerçekleştiği, bu geçiş sürecinde bazı konuların Obama Yönetimi ile Trump arasında istişare edildiği hususları dikkate alındığında; satışın, Trump’ın Başkanlığında ABD’nin İran konusunda izleyeceği siyasetin bir işareti olabileceği değerlendirilmektedir. ABD’nin, içeriden ve dışarıdan gelen itirazlara ve tepkiye rağmen, P5+1 görüşmelerini sürdürmesi, nükleer anlaşmayı imzalaması ve İran’a uygulanmakta olan yaptırımları kaldırması, esasen Washington’un İran ile iş yapmak için koşulları buna elverişli hale getirme çabası olarak yorumlanabildiği için, görünenin aksine, Trump döneminde belirgin bir ABD-İran yakınlaşmasının yaşanması sürpriz olmayacaktır. Eğer öyle olur ise; bunu, Trump Yönetiminin İran konusundaki yaklaşımının Obama Yönetiminden farklı olacağı şeklinde almak yerine, Obama Yönetiminin İran politikasını sürdürme olarak almak uygun olacaktır.

2. Özbekistan, 04 Aralık 2016 günü yapılan seçim ile, yeni cumhurbaşkanını seçmiştir. Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un 02 Eylül 2016 tarihinde hayatını kaybetmesi üzerine boşalan Cumhurbaşkanlığı makamını doldurmak için yapılan seçime dört aday (Milli Şahlanış Demokrat Partisi lideri Sarvar Atamuradov, Adalet Sosyal Demokrat Partisi lideri Nariman Umarov, Halk Demokrat Partisi lideri Hotamjon Ketmonov ve Liberal Demokrat Parti’den Şavkat Mirziyoyev) katılmıştır. [ Şevket Miramanoviç Mirziyoyev]Ülkenin seçim mevzuatına göre; seçimin geçerli olabilmesi için seçime katılma oranının % 33’ün üzerinde olması ve adaylardan birinin kullanılan oyların yarısından bir fazlasını alması gerekmektedir. Eğer adaylardan biri oyların yarısından bir fazlasını alamaz ise, en çok oyu alan iki adayın katıldığı ikinci tur seçimlere gidilmektedir. Yapılan seçimin sonunda, beklenildiği üzere, Liberal Demokrat Parti’den Şavkat Mirziyoyev, kullanılan ve geçerli sayılan oyların yüzde 88,61’ini alarak ülkenin yeni (ve ikinci) Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Mirziyoyev’in; seçim sonuçlarının belli olmasından sonra yaptığı açıklamada, önceki cumhurbaşkanı Kerimov’un politikalarını ve Özbekistan’ın “nötr” yaklaşımını devam ettireceğini, ülkede yabancı askeri üs kurulmasına ve yabancı asker bulundurulmasına izin vermeyeceğini açıklamıştır ki; bu, kendisinin 2003 yılından bu yana Özbekistan Başbakanı olarak görev yapması ve Kerimov’un vefatından hemen sonra seçime kadar ülkenin geçici Cumhurbaşkanı olarak atanmış olması nedeniyle, beklenen bir açıklama olmuştur. “Şimdilik” görünen, Özbekistan’daki Cumhurbaşkanı değişiminin ülkede ve bölgede bir değişimi beraberinde getirmeyeceğidir.

[]

3. Türkiye, Silahlı Kuvvetlerin hedef istihbaratına yönelik uydu görüntüsü ihtiyacını karşılamak için, Göktürk-1 isimli uyduyu uzaya göndermiştir. İtalya ile Fransa’nın ortak yapımı olan uydunun, Güney Amerika’nın ekvator çizgisine yakın bölgesinde yer alan Fransız Guyanası’ndaki Koruou Fırlatma Merkezinden uzaya gönderildiği ve alçak irtifa Dünya yörüngesine oturduğu ifade edilmiştir.

4. Küresel güvenlik konusunda bağımsız araştırmalar yaptığı kabul edilen Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları [ Enstitüsü Stockholm International Peace Research Institute-SIPRI,]1949 yılından başlayarak son 65 yılın (2014 dâhil) askeri harcamaları konusunda bir rapor [SIPRI Yearbook 2016]yayınlamıştır. Raporda Asya ile ilgili askeri harcama eğilimleri konusunda genel olarak şunlar yer almıştır. [i] Asya’nın doğusunda 1988 öncesinde Çin ile ilgili bir belirsizlik söz konusu olsa da, açık ve net olarak askeri harcamalarda yükseliş eğilimi görülebilmektedir. [ii] Çin’in 1989 öncesindeki askeri harcamalarında, resmi bütçe ile gerçekleşen bütçe arasındaki farkın daha büyük olduğu tahmin edilmektedir. [iii] Orta ve Güney Asya’daki askeri harcamalar, Asya’nın diğer bölgelerine daha güçlü, fakat dengesizdir. Bunda, Pakistan ile Hindistan ve Güney Kore ile Kuzey Kore arasındaki bölgesel çatışma ve gerginlik ile birlikte, bölgedeki güçlü ekonomik büyüme önemli bir rol oynamıştır. [iv] Siyasal gereklerin ve başka gereklerin etkisinde ortaya çıktığı ifade edilen gizlilik, Sovyetlerin askeri harcamaları konusunda tahminde bulunulmasını engellemiş; belirsizliği ortadan kaldırmaya yönelik girişimler o yıllarda işe yaramamıştır. [v] Sovyetlerin çökmesi ile birlikte 1992 yılından itibaren 1998 yılına kadar Rusya’nın ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinin askeri harcamalarında bir düşüş yaşanmış, Putin ile birlikte 1999 yılından itibaren Rusya’nın askeri harcamaları artmış, fakat bu artış (2014 yılı da dâhil) Sovyetler dönemi için tahmin edilen askeri harcamaların yanında oldukça düşük kalmıştır.

5. Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin; 26-27 Aralık 2016 tarihlerinde, Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki ABD’ye ait Hawaii Adaları’nda ABD Başkanı Barack Obama ile bir araya geleceği ve bu ziyaret sırasında, 07 Aralık 1941 tarihinde Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri’nin Hawaii Adaları’nın Oahu Adası’nda konuşlu ABD Pasifik Filosu ve Pearl Harbor Askerî Üssüne düzenlediği saldırının yapıldığı yeri ziyaret edeceği, bunun Japonya için bir ilk olacağı açıklanmıştır. Bu ziyaretin, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Japonya’ya yapacağı ziyaretin hemen sonrasında gerçekleşecek olması ve ABD Devlet Başkanı Obama’nın geçtiğimiz Mayıs (2016) ayında, ABD’nin Pearl Harbor’dan sonra 06 Ağustos 1945 tarihinde atom bombası bırakarak yaklaşık 70 bin kişinin hayatına mal olan saldırıyı gerçekleştirdiği Japonya’nın Hiroshima kentine yaptığı ziyaretin bir karşılığı olması açısından anlamlı bulunmaktadır. Obama, Hiroshima’da ABD saldırısında hayatını kaybedenler için yapılmış anıt yerinde yaptığı konuşmasında özür edilememiş; ancak kayıpların yasını tutmaya (bu yasa katılmaya) geldiğine ve nükleersiz bir Dünyaya işaret eden konuşması, Japon halkı tarafından iyi karşılanmıştı. Başbakan Abe’nin Hawaii Adaları’nda Pearl Harbor’u ziyaret edecek olması, mütekabiliyet ilkesini hatırlatmanın ötesinde, Japon kamuoyunda oldukça olumlu tepkilere yol açmıştır ki; bu, iç politikada Abe’nin siyasal gücünü pekiştirmesi ve dış politikada 20 Ocak 2017 tarihinde Başkanlığı Obama’dan devralacak Trump’a verilmiş bir mesaj olması bakımlarından anlamlı bulunmaktadır. Hawaii Adaları’ndaki Obama-Abe görüşmesi, bize göre, Trump ve ekibine, “Japonya ABD için önemlidir” mesajını içermektedir. Eğer Trump’ın seçim kampanyası sırasında Doğu Asya için söyledikleri ve bunun Japonya’da yol açtığı endişe dikkate alınırsa, Hawaii Adaları’ndaki görüşmenin aynı zamanda Japonya’nın söz konusu endişesini karşılama (giderme) amaçlı olduğu da ileri sürülebilecektir.

6. Taliban’ın, IŞİD ile mücadelede etkili olabilmek gerekçesiyle, Afgan Hükümeti’ne sınırlı bir ateşkes anlaşması önerebileceği ileri sürülmüştür. Afganistan’daki ve Pakistan’daki önde gelen Taliban komutanları nezdindeki görüşmeler ile şekillenmiş- söz konusu ateşkes önersinin; [i] IŞİD’ın ve IŞİD’a bağlı unsurların Afgan güvenlik güçleri için tehdit oluşturduğu yerler ile sınırlı olacağı; [ii] Taliban’ın Katar/Doha’daki ofisi üzerinden muhataplarına ulaştırılabileceği; [iii] kesinlikle Afganistan Hükümeti ile barış anlamına gelmeyeceği; [iv] Taliban’ın IŞİD’a yönelik koordineli bir harekete dâhil olmasını öngörmediği; [v] Taliban ve Afgan güvenlik güçleri IŞİD ile karşı karşıya iken biri birlerine saldırmayacağını öngördüğü, söz konusu öneri kapsamda diler getirilen diğer hususlar olmuştur. Bu vesileyle, Taliban’ın; 2016 yılı başlarında, IŞİD’ın komşu ülkelere yaptığı saldırılar için Afganistan topraklarını kullanmasını önlemek amacıyla İranlı ve Rus diplomatlar ile gizli görüşmeler yaptığı; 2015 yılı içinde de, Afganistan ile Taliban arasındaki (Pakistan ile ABD’nin de katıldığı) başarısız barış görüşmeleri sırasında Çin’e benzer bir öneride bulunduğu belirtilmiştir. Bu arada, Taliban’ın, geçtiğimiz günlerde, ülkeyi komşu Türkmenistan üzerinden Avrupa’ya bağlayacak demiryolu projesi üzerinden Afganistan’ın planlanan alt yapı projelerine milyar dolarla ifade edilen desteğini sunduğu ve bunun uluslararası toplumu şaşırttığına da dikkat çekilmiştir. Bu bağlamda ayrıca, Taliban’ın, Kabil’in güneyindeki zengin bakır yataklarının Çinli bir firma tarafından işletilmesini öngören proje ile Türkmenistan doğalgazının Afganistan üzerinden Pakistan’a ve Hindistan’a ulaştırılmasını öngören (arkasında ABD’nin yer aldığı) boru hatları projesine destek verdiğine de işaret edilmiştir. Ayrıca 2014 yılı sonlarında, Nangarhar bölgesinde, yerel Afgan güçleri ile Taliban unsurlarının, biri birlerinden bağımsız olarak IŞİD’a karşı savaştığı ve Taliban unsurlarının bu savaş sırasında NATO’ya ait savaş uçakları ve insansız hava araçları tarafından hedef alınmadığı da belirtilmiştir. Taliban’ın geldiği noktaya işaret eden yukarıdaki hususlara bakınca, ister istemez IŞİD’ın da benzer bir süreç üzerinden aynı noktaya gelebileceği akla gelmektedir. Dünyanın önde gelen güçleri Taliban’ı karşısına almışlardı, bugün IŞİD karşısında Taliban ile doğrudan ya da dolaylı olarak işbirliğine gidiyorlar. Bugün IŞİD’ı karşısında alanlar da, yarın muhtemelen (IŞİD ile yapacakları işbirliğinin anlayışla karşılanabilmesi için) yeni bir aktörü ortaya çıkaracaklar ve o aktör karşısında bu kez IŞİD ile işbirliğine gidebileceklerdir. Taliban nasıl böyle bir süreç üzerinden meşrulaşma yoluna girmişse; IŞİD da, muhtemel benzeri bir süreç üzerinden meşrulaşma yoluna girebilecektir. Bunlar, bir bakıma, koşulların etkisinde (koşulları kontrol etme ya da edememe durumuna bağlı olarak) uluslararası ilişkilerin işleyiş biçimine işaret eden hususlardır.

7. ABD’nin yeni Başkanı Trump’ın koltuğa oturacağı 20 Ocak 2016 tarihi yaklaşırken, oluşturacağı kabine ile ilgili olarak isimleri geçen emekli generaller ve oldukça zengin işadamları, Trump Yönetiminin izleyeceği dış politika konusunda az-çok bir işaret vermektedir. Kabinedeki zengin işadamı ve sert/müdahale yanlısı emekli general üyeler, ABD’nin savunma ve dış politikasını kaçınılmaz olarak etkileyecektir. Görünen; Trump’ın Başkanlığındaki ABD’nin, dış politikada daha müdahaleci ve saldırgan olacağı, krizlerin/gerginliklerin yaratıcı ya da yapıcı işlevlerinden yararlanmayı öngören bir yaklaşım sergileyeceğidir. Bu, Amerikan Ordusunun ve askerinin daha çok öne çıkacağı bir süreç demektir. Eğer Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin ülke dışındaki unsurlarının temel görevlerinden birisinin de Amerikan ekonomisine denizaşırı fırsatlar yaratmak ve denizaşırı Amerikan ekonomik varlığını korumak olduğu hatırlanırsa, Trump döneminde Amerikan Ordusunun ve askerinin daha çok kendisinden söz ettireceğini ileri sürmek yanlış olmayacaktır. Savunma (silah) pazarındaki konumu, enerjide geldiği nokta ve Trump’ın yukarıda değinilen muhtemel kabine üyeleri, hep birlikte, müdahaleci ve saldırgan bir dış politikaya işaret etmektedir. Bu tür bir dış politikanın Amerikan kamuoyunun dikkatini dışarıya yöneltmek suretiyle Amerikan halkının sıkıntılarını arka plana itecek olması, iç politikada da muhtemelen Trump Yönetimini rahatlatacaktır. Hep birlikte bekleyeceğiz ve göreceğiz.

8. İngiltere’de yayınlanan The Independent Gazetesi’nin 01 Aralık 2016 tarihli nüshasında, yayınlanan Mary Dejevsky’nin [“We have to accept that Assad will win in Syria”]başlıklı yazısında; Batının, Esad’ın Suriye’de kazanacağını kabul etmesi, Suriye’deki çatışmanın dışında kalmaktan utanması ve Esad karşıtı muhaliflere ihanet ettiği ifade edilmiştir. Yazıda, Halep’teki duruma değinilerek, ABD’deki Başkanlık seçiminin sonuçlanmasından sonra, Washington’un Suriye’de zaferden vazgeçtiği; Trump’ın da Suriye’deki duruma ilgi duymadığı; Batının Suriye’deki çatışmaların uzamasına, maliyetinin artmasına ve oldukça karmaşık hale gelmesine neden olduğu belirtilmiştir. Mary Dejevsky, yazdıkları ile, samimi ve cesur bir çıkış yapmış olmakla birlikte; Batı’nın Suriye’de Esad’ın kazanacağını kabul etmesi demek, Rusya’nın başarısına şapka çıkarması anlamına geleceği için Esad’ın Suriye’de kazanacağını kabul etmesi güç gözükmektedir. Üstelik bundan, Esad’a destek veren İran da kendisine pay çıkarabilecektir. Esad’ın kendisini toparlaması, kaybettiği toprakları geri alması ve bugün Suriye’de Esad’ın kazanacağının düşünülmesi, Rusya’nın askeri açıdan Suriye krizine angaje olmasından sonra, yani Rusya sayesinde gerçekleşmiştir. Ayrıca, Suriye’de krizin başladığı Mart 2011’den bu yana yaşananların yol açtığı, sadece bölge ülkelerini değil, bölge dışı ülkeleri de bağlayan, geri dönülmesi oldukça zor hususlar vardır. Kaldı ki, ortadaki tablo nedeniyle, “Esad’ın kazanması” ifadesi de göreceli bir kavramdır. Neye göre kazandı? Eğer söz konusu ifade, Suriye’de Esad rejimi devrilemediği için kullanılıyorsa, doğru bir ifade olabilir; fakat Suriye’nin ülke ve nüfus olarak bütünlüğü açısından bakıldığında, doğru bir ifade değildir. Çünkü Suriye, ülke ve nüfus olarak parçalanmıştır ve bu görüntünün telafisi de artık mümkün görülmemektedir. Tıpkı yaydan fırlamış ok ya da tüpten çıkmış diş macunu gibi… Geriye dönüş çok zor.

9. Türkiye’nin sıkıntılı bir süreçten geçtiği ve Türkiye’yi daha sıkıntılı günlerin beklediği ileri sürülmüştür. Dövizdeki hızlı artış, petrol fiyatlarındaki yukarıya doğru hareketlenme, artan yabancı sermaye çıkışı, bir süredir artmakta olan askeri harcamalar, AB ve ABD ile olan ilişkilerdeki gerginlik ve belirsizlik, Rusya ile olan ilişkilerin güven veren bir düzelme göstermemesi, dış politikada artarak devam eden yalnızlık, Suriye krizindeki seyir/mecra değişikliği, İran’ın Irak ve Suriye de dâhil bölgede artan askeri hareketliliği, içeride “15 Temmuz olayı” üzerindeki sis perdesinin hala dağılamamış olması, anayasa değişikliği konusundaki tartışma ortamı, birden fazla terör örgütü ile yürütülen mücadelenin olumsuz toplumsal, ekonomik ve politik yansımaları, giderek büyüdüğü ifade edilen hoşnutsuzlar kitlesi, Türkiye’nin hem bugünü, hem de görünür geleceği bağlamında anlamlı bulunarak dikkat çekilen hususlardır. Trump’ın gerek seçim kampanyası sırasındaki söylemleri, gerekse Başkan seçildiğinin belli olmasından sonra yönetim kadrosuna “şimdiden” kattığı ya da katacağı ileri sürülen isimler, Türkiye için, gelecek günlerin sıkıntılı olacağına işaret eden önemli bir başka husus olarak görülmektedir. Batı ile olan ilişkileri ciddi şekilde sorunlu hale gelmiş Türkiye’nin Rusya ve/veya Çin ile anlamlı bir yakınlaşma içine girmesi de, mevcut koşullarda, zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir. Bunun en büyük nedeni, bize göre, Türkiye’nin dış politikasında ve uluslararası ilişkilerinde Sünni İslam kinliğini öne çıkarmaktaki ısrarlı yaklaşımıdır. Son dönemde, Ankara ile birlikte hareket ettiği ve/veya Ankara’ya ekonomik/finansal destek verdiği kabul edilen Orta Doğu’nun Sünni Arap ülkelerinin tutumlarında gözlemlenen değişim, Türkiye için dile getirilen sıkıntılı süreci ayrıca besleyecektir. Türkiye ile ilgili bu tablonun, bir taraftan dış politikada Türkiye’yi sürprizlere açık bir ülke haline getirdiği; diğer taraftan da bölgede Türkiye ile ilgili olumsuz sürpriz gelişmelere kapı araladığı düşünülmektedir.

10. Myanmar’da, Arakan (Rohingya) bölgesinde yaşayan Müslüman nüfusun yaşadığı sorunlar ve zorunlu göçleri (kaçışları) devam etmektedir. Myanmar’da askeri yönetimin yerini alarak ülkeyi demokrasi ve özgürlük ortamına taşıdığı ileri sürülen Aung San Suu Kyi’nin fiili liderliğindeki mevcut yönetimi ve bu yönetime bu nedenle alkış tutan ülkeler, Myanmar güvenlik güçlerinin Arakan Müslümanlarına uyguladığı baskıyı, şiddeti, insanlık dışı muameleyi görmezden gelmektedir. Arakan Müslümanları, hayatta kalabilmek için, evlerini ve işyerlerini geride bırakarak, bitişik ülke olan Bangladeş ile Malezya, Tayland ve Endonezya’ya kaçmaya devam etmektedirler. 100 binden fazla Müslüman Rohingyalının, yasadışı göçmen olarak, zor koşullarda, Malezya’da yaşamakta olduğu ifade edilmiştir. Myanmar’a komşu Malezya’nın Başbakanı Najip Razak, Myanmar’ı Müslümanlara soykırım uygulamakla itham eden bir tartışma sürecini başlatmış ve Rohingya Müslümanlarına yönelik soykırımı durdurması için dış müdahale çağrısında bulunmuştur. Malezya Başbakanının bu çıkışı Myanmar Hükümetinin tepkisine yol açmış; konunun diplomatik yoldan ele alınması mümkün iken, mitingler üzerinde gündeme getirilmesinin Müslüman seçmenlerin desteğini kazanmaya yönelik popülist bir yaklaşım olduğu ve Najip Razak’ın bu davranışının ASEAN nezdinde gündeme getirileceği açıklanmıştır. Malezya’da yaşayan Müslüman Rohingyalılar ise, söz konusu açıklamaları nedeniyle, Najip Razak’ı alkışlamışlardır. Uzmanlar; Najip Razak’ın ve partisi UMNO [ Birleşik Malay Milli Örgütü]’nun, bölgedeki ezilmiş Müslümanların şampiyonluğuna soyunduğunu ve yaklaşan (2017 yılının ikinci yarısında) seçimlerin etkisinde Malay Müslümanlarının (ve ülkedeki Müslüman Rohingyalıların) desteğini kazanma peşinde olduğunu, ayrıca bu söylemin dikkatleri Najip Razak ile ilgili yolsuzluk iddialarından uzaklaştırdığını ileri sürmüşlerdir. Myanmar, özellikle Çin-ABD, Çin-Hindistan ve Pakistan-Hindistan rekabeti bağlamında önemli bir ülke olup; Arakan Müslümanlarının yaşadıklarının, özellikle belirtilen rekabetler bağlamında görülmesi gerektiği değerlendirilmektedir.

11. Önümüzdeki 17 Ocak (2017) ayı içinde göreve başlayacak Trump Yönetiminin, Washington’un Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak gören, “tek Çin” politikasını dikkate alan duruşuna bağlı olması gerekmediği ileri sürülmüştür. Açıklamanın Cumhuriyetçi Senatör John McCain’den gelmesi, açıklamayı önemli kılmaktadır. Ve açıklama, Trump’ın seçim kampanyası sırasında Çin konusunda söyledikleri ile uyuşmaktadır. Yani önümüzdeki dönemde, Asya’nın doğusunda, hareketlilik artacak gibi gözükmektedir. Rusya-Çin yakınlaşması, daha belirginleşebilir. Rusya, hem batıda (Doğu Avrupa’da), hem de doğu’da (Doğu Asya’da) ABD ile karşı karşıya gelebilir. Bu, Rusya için iyi olmayacaktır. Çünkü ilgi ve kaynakları (gücü) bölünmüş olacaktır.

12. Obama Yönetimi; Beoing’in İran’a 80 adet sivil (yolcu) uçağı satmasına izin verdikten hemen sonra; İsrail’e de, daha önce yapılmış anlaşma uyarınca teslim etmesi gereken F-35 savaş uçaklarından ikisini göndermiştir. Washington, yolcu uçaklarının İran tarafından askeri amaçlarla kullanılabileceği endişelerini dikkate almamış, bu endişeleri telafi etmek adına -zamanlaması iyi seçilerek- İsrail’e iki adet F-35 savaş uçağı vermiştir. İsrail’in iki adet F-35 filosu oluşturmak istediği ve verilen iki uçağın bunun bir parçası olduğu ileri sürülmüştür. F-35 savaş uçakları, farklı amaçlar için farklı uçaklar üretme ve farklı uçaklara sahip olma yerine, amaçların çoğunu aynı uçakla yerine getirme mantığı üzerine ortaya çıkmış, en son teknoloji ürünü, çok amaçlı, avcı uçaklarıdır. Gerek uçakların bu özelliği, gerekse hâlihazırda ABD dışında İngiltere’nin ve Hollanda’nın sadece birkaç F-35 savaş uçağına sahip olduğu dikkate alınırsa; bir taraftan Washington’un İsrail’e verdiği değeri gösterdiğini, diğer taraftan da sadece iki tane olsa bile uçakların İsrail Hava Kuvvetleri’ne ciddi güç katacağını ileri sürmek mümkündür. Nitekim İsrail Başbakanı Netanyahu da, iki adet F-35 savaş uçağının kendilerine büyük güç kattığını açıklamıştır. Trump görevi devralmadan, küresel ölçekte, merkezinde ABD’nin yer aldığı bir gerginlik ortamı şimdiden kendisini, belli ediyor gibi.

13. Güney Kore Cumhurbaşkanı Park Geun-hye; yol açtığı siyasal skandal nedeniyle Parlamento kendisini görevden almayı karara bağlamadan önce, Nisan 2017’de görevi bırakmaya hazır olduğunu açıklamış; ancak Parlamentonun kendisi hakkında görevden azledilme kararı alması üzerine bu kararı kabul ettiğini belirtmiştir. Cumhurbaşkanlığı görevini, geçici olarak, ülkenin Başbakanı üstlenmiştir. Parlamentonun söz konusu kararının onaylanıp yürürlüğe girmesi, Anayasa Mahkemesini içine alan bir süreci gerektirmesine ve bunun en az altı ayı alacağı kabul edilmesine rağmen, Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’nin Parlamento kararını kabul etmesi dikkati çekmiştir. Cumhurbaşkanının bir arkadaşının yetkisi olmadığı halde kritik devlet konularına müdahale ettiğinin ortaya çıkmasına dayalı olarak ortaya çıkan siyasal skandal kapsamında, ayrıca bu arkadaşının Cumhurbaşkanı ile yakınlığını kullanıp bazı büyük şirketlerden bağış adı altında milyonlarca doları kendi şirketlerine aktardığı da gündeme gelmiştir. Cumhurbaşkanı Park Geun-hye, bu skandal kapsamında gündeme gelen yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve gizli bir tarikata üye olma suçlamalarını kabul etmemiş, ancak yakın ilişkilerinde dikkatsiz davrandığı için özür dilemiş ve kendisi hakkında Parlamentonun karar vermesini istemişti. Akla, bir taraftan Batının siyasal etik değerleri ile Doğunun siyasal etik değerleri, diğer taraftan da Çin’in Doğu orijinli değerleri ortaya koymada ne ölçüde işlevsel olabileceği ve dolayısıyla alternatif teşkil edebileceği geliyor.

14. İsrail’de, Tel Aviv Belediye Binasının önüne Başbakan Netanyahu’nun “altın yaldızlı” heykelinin dikildiği, ancak kışkırtıcı bulunduğu için aynı gece kaldırıldığı açıklanmıştır. Heykeltıraşı Itay Zalait tarafından “Kral Bibi” olarak adlandırılan heykelin, halkın tepkisini ölçmek için konulduğu, heykelin halka nefreti/çirkinliği hatırlatan “altın buzağı”yı çağrıştırdığı, protesto edildiği, kışkırtma olarak görüldüğü ve kaldırıldığı ifade edilmiştir. Likud Partisi Başkanı Netanyahu, dört dönemdir İsrail Parlamentosuna seçilmektedir ve Mart 2009’dan beri koalisyon hükümetlerinde Başbakan’dır. Bu olayın, İsrail’in cari siyasal kültürüne ve İsrail’deki siyasal kamplaşmaya işaret ettiği ileri sürülebilir. Ama aynı zamanda siyaset psikolojisi bağlamında bakıldığında ve aralıksız sekiz yıla yakın bir süredir devam eden Başbakanlığı hatırlandığında, Netanyahu liderliğindeki İsrail’in Orta Doğu’da sürprizlere açık, beklenmedik adımlar atabilecek bir görüntü verdiği de ileri sürülebilir. Tel Aviv-Washington ilişkilerinin içinde bulunduğu durum, bu bağlamda görülebilir.

15. Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın, ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford ile Türkiye/Adana’daki TSK İncirlik Tesisi’nde bir araya geldiği açıklanmıştır. General Akar’ın, Türkiye’nin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak ile birlikte, Adana’daki kara ve hava birliklerini ziyaret ettiği ve bu sırada TSK İncirlik Tesisi’nde müşterek savunma faaliyetlerine katılan Amerikalı askerlerin Noel’ini kutlamak için bu tesiste bulunan Amerikalı mevkidaşı General Dunford ile bir araya geldiği ifade edilmiştir. Türk Hava Kuvvetlerine ait 10. Tanker Üs Komutanlığı ile Türk Kara Kuvvetlerine ait 6. Mekanize Piyade Tümen Komutanlığını ziyaret ettiği belirtilen General Akar’ın yanında Hava Kuvvetleri Komutanı’nın yer almaması ve ABD Genelkurmay Başkanı Dunford ile yaptığı görüşmeye Kara Kuvvetleri Komutanının katılmaması dikkati çekmiştir. Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığı, Suriye’de yürütmekte olduğu Fırat Kalkanı Operasyonu ve bu iki konuda ABD ile yaşanan sorunlar hatırlandığında, iki ülkenin Genelkurmay Başkanlarının TSK İncirlik Tesisi’nde bir araya gelmesinin tesadüf olmadığı düşünülmektedir. ABD’de Başkan seçilen Trump’ın seçim kampanyası sırasında yaptığı açıklamalar ile savunma, güvenlik ve istihbarat ekibine dâhil olduğu ya da olabileceği konuşulan isimler, bu düşünceyi ayrıca beslemektedir. Ancak tarafların, sadece bölgesel gelişmeleri ve taraflar arasındaki ikili/çoklu (NATO) askeri ilişkilerin durumunu değil, Trump Başkanlığındaki ABD’nin Türkiye’ye ve bölgeye ilişkin muhtemel yaklaşımını da “bir şekilde” ele almış olabileceği değerlendirilmektedir. General Akar’ın en azından bunların ipuçlarını yakalamaya çalıştığı varsayılabilir ki; bu, bize göre, gelecek planlaması (önlem alma) açısından ihtiyaç duyulan bir husustur.

16. Türkiye’de, üzerindeki “sis perdesi” hala kalkmamış olan, İslamcı Gülen Hareketine mensup bazı sivillerin ve bazı askerlerin yönetiminde gerçekleşen başarısız “15 Temmuz olayı/darbe girişimi” sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’ne ait askeri hastanelerin tamamının Sağlık Bakanlığına devredilmesinin, Türk Ordusunun moralini ve motivasyonunu, dolayısıyla çatışma/savaşma yeteneğini olumsuz etkileyeceği ileri sürülmüştür. Bu düşünce, genel olarak iki nedene dayandırılmıştır. Birincisi, askeri çatışmanın/savaşın hem ayrı ve özel bir hekimliği, hem de cepheden başlayıp cephe gerisinde tam teşekküllü askeri hastaneye kadar uzanan bütüncül bir sağlık (sıhhiye) hizmet sistemini gerektirmesi ve devir işleminin bu hizmet sistemini sekteye uğratacağının kabul edilmesidir. İkincisi de, toplumda devam eden siyasal ayrışma/kutuplaşma nedeniyle askeri hastanelerin sivillere devredilmesinin cephedeki (çatışmadaki) askerde doğurduğu endişe olarak belirtilmiştir. Türkiye’deki askeri hastaneler, daha önce sadece askerlere ve asker ailelerine hizmet veren sağlık kurumları değildi; siviller de askeri hastanelerden yararlanabiliyordu. Keza terörle mücadelede askerin yanında yer alan “emniyet güçleri” (polisler) de askeri hastanelerden serbestçe ve çok geniş bir şekilde istifade edebiliyorlardı. Askerin ve polisin birilikte katıldığı devam eden terörle mücadele, Türkiye’nin Irak’a ve Suriye’ye ilişkin mevcut askeri angajmanları ve Orta Doğu’daki “ateş”in Türkiye’nin hemen güneyinde yanar hale gelmiş olması, askeri hastaneler konusunu önemli kılmaktadır.

17. Filipinler, Güney Çin Denizi’nde devriye görevinde bulunan ABD deniz ve hava unsurlarına, Çin ile karşı karşıya gelmemek için, artık yardım etmeyeceğini açıklamıştır. Filipinler Savunma Bakanı; Güney Çin Denizi’nde devriye görevini yürüten ABD gemilerinin ve uçaklarının, bölgede bulunan, Okinawa’daki (Japonya) ve Guam Adası’ndaki (Kuzey Pasifik Okyanusu’nda, Filipinler’in uzak doğusunda kalan, ABD’ye bağlı “özerk toprak” ) Amerikan üslerini ya da Amerikan uçak gemisini kullanabileceğini ifade etmiştir. ABD uçak gemileri, Duterte öncesi dönemde, Filipinler’in karasularını kullanabiliyor, liman kolaylıklarından istifade edebiliyordu. Duterte; Haziran 2016’da Filipinler Cumhurbaşkanı koltuğuna oturduktan sonra, Çin ile ilişkileri onarmaya yönelmiş, uyuşturucu ile mücadeledeki duruşunu ağır şekilde eleştirdiği Obama Yönetimine “karşı” bir duruş sergilemişti. ABD tarafı; Filipinler Savunma Bakanından gelen söz konusu açıklama konusunda yorum yapmaktan kaçınmış, ABD’nin Filipinler ile olan askeri işbirliğinin değişmediğini açıklamakla yetinmiştir. Bununla beraber, Filipinler’in ABD ile birlikte bölgede devriye görevine çıkmadığı; tarafların bölgede icra ettiği ortak deniz tatbikatlarının da doğal afetler ve insani misyonlar ile sınırlı tutulduğu bilinmektedir. Yani Filipinler-ABD askeri işbirliği konusunda bir değişim olduğu gerçektir. ABD’nin Filipinler ile birlikte devriye görevi icra ettiği sular, Dünyanın en yoğun ticari suyoludur. Filipinler’in ABD ile devriye görevine çıkmaması; bu yolu en çok kullanan ülkelerin başında gelen Çin’i, hem rahatlatmakta, hem de bu suyoluna devriye görevleri için daha çok deniz ve hava unsuru sevk etmek durumunda bırakmaktadır. Filipinler Devlet Başkanı Duterte, Ekim 2016’da Çin’i ziyaret etmiş ve bu ziyaret sırasında, Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlığa dâhil, Pekin’in kontrolündeki Scarborough Shoal’da Filipinli balıkçıların avlanma yapmasına Pekin Yönetimi izin verilmişti.

18. Türkiye konusundaki yazıları ile dikkati çeken “The American Enterprise Institute” mensubu ve “Middle East Quarterly” dergisinin editörü Michael Rubin; “Why has ISIS been so successful?” başlıklı yazısında, IŞİD’ın Irak’ta ya da Suriye’de kaybetmesi halinde yapılacak kutlamanın kısa süreli olabileceğine işaret etmiştir. Yazıda; [i] Ebu Bekir el-Bağdadi’nin “halifeliği” sona ermiş olsa da, haleflerinin (ardıllarının) yola devam etmeleri için uygun zeminin hazırlandığı; [ii] ABD, Irak ve Irak Kürtleri, IŞİD militanlarını yakalayıp hapse atmadıkça ya da öldürmedikçe, IŞİD “gazileri”nin savaşmak için geri döneceklerini ve istikrarı bozmaya devam edecekleri; [iii] bu bağlamda, Usame bin Laden’in Mayıs 2011’de ABD deniz komandoları tarafından öldürülmesinden sonra El Kaide’nin durumunun bir emsal olabileceği; ( [iv] gelecekte benzeri İslami hareketler ile karşılaşma ihtimalinin yüksek olması nedeniyle, ABD’nin askeri ve istihbarat yetkililerinin IŞİD’ın nasıl ve neler yaparak başarılı olduğuna odaklanması gerektiği hususlarına yer verilmiştir. Yazıda, IŞİD konusunda yapılmış bir çalışmadan alıntılara da yer verilmiştir. Alıntılardan biri, IŞİD’e ait istihbarat belgelerinin ve varlıklarının ele geçirilmesinden çok şey kazanılabileceğini ve bunun için de, ABD’nin, bu belgeleri Türkiye ya da Irak Kürt Özel Bölgesi Yönetimi gibi hükümetlerin ele geçirmesinden önce ele geçirmesi gerektiğini öngören ifadelerdir. Bu ifadeler dikkat çekici bulunmakla beraber, Michael Rubin’in Türkiye ile ilgili önceki yazıları az-çok bilindiği için, maksatlı olabileceği izlenimi de edinilmektedir.

19. Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım, Türkiye’nin, Suriye (Halep’teki çatışmalar) konusunda, muhalif güçler ile Moskova arasında arabuluculuk yaptığını, müzakerelerde bulunulmasına imkân verecek bir zemin oluşturmaya çalıştığını açıklamıştır. Suriye’deki iç savaşta; Türkiye’nin bazı muhalif grupları, Rusya’nın ise Şam Yönetimini desteklemesi nedeniyle, Türkiye’nin arabuluculuğuna ihtiyaç duyulduğu düşünülmektedir. Burada şu iki hususu dikkate almak uygun olacaktır. Birincisi, Türkiye’nin Suriye’deki rejim karşıtı muhalif grupların hepsi ile bağlantılı olmadığı, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) nezdinde belirgin bir nüfuz sahibi olduğudur. Bir de, artık adı daha çok ABD ile birlikte anılan, Suriye Kürtlerinin belirleyici bir konumda bulunduğu Suriye Muhalifler ve Devrimci Güçleri vardır. İkincisi de, Başbakan Yıldırım’ın söz konusu açıklamasının, Türkiye’nin Şam Yönetimini hedef alan muhalif gruplar ile bağlantısını açık “itiraf”ı olarak görülebileceğidir. Bu, 1988’deki Adana Protokolü ile Suriye’nin PKK terör örgütüne ev sahipliği yaptığını kabul etmesini çağrıştıran bir durum olarak alınabilir. İleride, bugünkü konjonktürden farklı bir konjonktür ortaya çıktığında, Türk Hükümet yetkililerinin bu tür beyanlarının Türkiye’nin aleyhine olarak kullanılma ihtimali akla gelmektedir.

20. Bloomberg ajansı; 2017 yılı için küresel risklerin neler olduğu konusunda bir anket çalışması yapmıştır. Ankete, 146 analist, ekonomist ve stratejist katılmıştır. Anket çalışmasının sonunda oluşturulan “2017 küresel risk listesi”nde, ilk üçte, sırasıyla şunlar yer almıştır: [i] Avrupa’daki seçimler, [ii] Donald Trump’ın Başkanlığındaki ABD’nin yeni yönetiminin dış politikası ve [iii] “Putin’in dış politikası”. Ankete katılanların % 60’ı Putin’in dış politikasının en önemli üçüncü küresel risk olarak görürken, % 16’sı da Putin’in dış politikasını 2017 yılında Dünyayı bekleyen risklerin başında gördüklerini belirtmişlerdir.

21. Rusya’nın Izvestiya gazetesi; Suriye’nin Lazkiye kenti yakınlarında, Rusya’nın kullanımında bulunan Hmeymim Hava Üssü’nü korumak üzere, Çeçen askerlerden oluşan özel kuvvetlerin, Suriye’ye gönderileceğini; Vostok ve Zapad isimli özel kuvvet taburlarının bir süredir bu göreve hazırlık eğitim aldıklarını; söz konusu birliğin Aralık (2016) ayı içinde Suriye’ye göreve başlayacağını ileri sürmüştür. Ancak haber, Rus yetkililer tarafından henüz doğrulanmamıştır. Eğer gerçekleşir (doğru) ise, Moskova’nın Suriye’de Çeçen birlik konuşlandırması, Suriye’deki iç savaşa katılan grupların bazılarının nitelikleri ile ilişkilendirilebilir ve Moskova’nın Suriye’de kalıcı olduğunun bir başka işareti olarak görülebilir. Rusya için belki sorun, Çeçen Özel Kuvvet Taburlarının Suriye’ye sevk edilmesinin, Kafkasya’da bir zafiyete yol açıp açmayacağı ve IŞİD’ı tepkisel olarak Rusya’da eylem yapmaya isteklendirip isteklendirmeyeceğidir.

22. ABD’nin yeni Başkanı seçilen Donald Trump’ın Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen ile doğrudan telefon görüşmesi yapması, ABD ile Çin arasında diplomatik krize neden olmuştur. Nedeni, Çin’in “tek Çin” söyleminde ifadesini bulduğu üzere Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak görmesi ve ABD’nin de 1970’li yılların başından bu yana Çin’in bu yaklaşımına genelde saygı göstermiş olmasıdır. Çin, söz konusu telefon görüşmesini, “tek Çin” politikasının görmezden gelindiği ve ABD’nin Tayvan konusundaki yaklaşımının değiştiği anlamına aldığı için, tepki göstermiştir. Çin’in verdiği tepki üzerine, gerek ABD’den, gerekse Tayvan’dan, Çin’e yönelik devam eden politikada bir değişiklik olmadığı, bölgesel istikrarın öneminin farkında olunduğu açıklamaları gelmişse de, diplomatik kriz tam olarak ortadan kalkmış gözükmemektedir. Trump’ın, seçim kampanyası sırasında Çin’e ilişkin olarak kullandığı ekonomik “tehdit” olarak görülen söyleminin Tayvan Cumhurbaşkanı ile yaptığı telefon görüşmesi ile örtüşmesi, haklı olarak Çin’i endişeye sevk etmiştir. Asya’nın doğusunu zor bir dönemin beklediğini ileri sürmek abartılı bir görüş olmayacaktır diye düşünülmektedir.

23. Filipinler Savunma Bakanı, ülkesinin Güney Çin Denizi’nde ABD’nin devriye görevine artık yardım etmeyeceğini açıklarken; Moskova’da mevkidaşı ile bir araya gelen Filipinler Dışişleri Bakanı da, ülkesinin Rusya ile olan askeri ilişkilerini geliştirmek istediğini açıklamıştır. Görüşmede, Filipinler Devlet Başkanı Duterte’nin 2017 yılı Nisan ya da Mayıs aylarında Moskova’yı ziyaretinin planlanmasının yer aldığı da belirtilmiştir. Geçtiğimiz Kasım (2016) ayında Peru’da yapılan APEC Zirvesinde Putin ve Duterte bir araya gelmiş ve Putin, Duterte’yi Rusya’ya davet etmişti. Trump’ın Başkanlığı devralmasından sonra Asya’nın doğusunda izleyebileceği politika, Rusya-Filipinler arasında askeri işbirliğinin seyri ve önem derecesi üzerinde belirleyici olacaktır diye düşünülmektedir. Keza, bu ilişki, Çin için de anlamlı olabilecektir. Trump Yönetiminin izleyeceği dış politika son derece önemlidir. Şu an itibarıyla edinilen izlenim; ABD’nin, Trump’ın Başkanlığında, sert ve müdahaleci bir dış politika izleyeceği yönündedir. Eğer öyle olur ise, Filipinler’in jeopolitiği, bir tarafta Çin ve Rusya için, diğer tarafta da ABD ve Japonya için son derece önemli olacaktır.

24. Vietnam’ın, Çin’den gelecek tepkiyi göze alarak, Güney Çin Denizi’nde, Spratly Adalarındaki Ladd resifinde tarama başlattığı açıklanmıştır. Vietnam’ın küçük bir deniz fenerine sahip olduğu ve oldukça küçük bir askeri birlik bulundurduğu Ladd resifi üzerinde, Tayvan da hak iddia etmektedir. Uzmanlar, Vietnam’ın, tarama çalışmalarını bir süredir komşu resiflerde de yaptığına, bu çalışmalar üzerinden kendisine alan yarattığına ve şimdiye kadar bu yolla 49 hektar büyüklüğünde alan elde etmiş olduğuna dikkat çekmektedirler. Buna bağlı olarak da, Vietnam’ın çalışmalarının Çin karşısında güçlü savunma imkânı sağlayacak kapsamlı bir alt yapı inşaatının habercisi olabileceğini ya da Vietnam savaş/sahil güvenlik gemileri ile balıkçı gemileri için düşünülmüş basit bir alt yapı (sığınak) çalışması olabileceğini ileri sürmektedirler. Ancak gerek hâlihazırda küçük de olsa Vietnam’ın bölgede askeri birlik bulundurması, gerekse Vietnam’ın geçtiğimiz Ağustos (2016) ayında suyolunu kullanan Çin ticaret gemilerine müdahale etme imkânı verecek mobil topçu bataryalarını söz konusu resiflere konuşlandırması dikkate alındığında, ilk yorum daha kabul edilebilir gelmektedir. Vietnam, kendisinin Spratly Adalarında 21 kadar resifi elinde tutması ve Çin’in Güney Çin Denizi’nde yarattığı yapay alanlar üzerinde inşa ettiği ciddi askeri alt yapı üzerinden kazandığı askeri avantaj nedeniyle, Çin’in kendisine karşı bir askeri eylemde bulunabileceğinden çekinmektedir. Çin, Güney Çin Denizi’ndeki askeri varlığını sürekli takviye etmektedir. Vietnam ise, Çin karşısında, ABD ve Hindistan ile yakınlaşmaya yönelmiştir. Bu tabloda, hem Vietnam’ın başlattığı tarama çalışmasının arkasında özellikle ABD’nin bulunabileceği, hem de Vietnam’ın (Çin kadar olmasa bile) söz konusu resifler üzerinden sahip olacağı askeri alt yapıyı ABD’nin (Hindistan ve Japonya’nın) kullanımına açabileceği düşünülebilir. Bu, Vietnam’ın Çin’den beklediği askeri müdahale ihtimalinin gerçekçi olduğu ve zayıf bir ihtimal olmadığı anlamına gelmektedir.

25. ABD’nin yeni Başkanı seçilen Trump’ın, Iowa Valisi Terry Branstad’ı ABD’nin Pekin Büyükelçisi olarak atayacağının anlaşılması sonrasında; bu gelişme, Pekin Yönetimi tarafından olumlu bulunmuştur. Çin, gelişmeyi, Trump dönemindeki ABD-Çin ilişkileri konusunda olumlu bir işaret olarak algılanmış; Çin Dışişleri Bakanlığı da Vali Terry Branstad’ı “Çin halkının eski bir dostu olarak” nitelendirmiştir. Çin’in resmi haber ajansında (Xinhua News Agency’de) yer alan yorumda; Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 30 yıl önce Iowa’ya yaptığı tarımsal amaçlı bir gezi sırasında tanıştığı ve o tarihten bu yana tanışıklıklarının devam ettiği ileri sürülen Vali Terry Branstad’ın Pekin’e ABD Büyükelçisi olarak atanmasının, iki ülke arasındaki ekonomik, ticari ve diplomatik sorunların çözümünü kolaylaştıracağı, gerginliği hafifletebileceği; ilave işbirliğinin, ilave ticaretin önünü açabileceği, muhtemel çatışmaları önleyebileceği ifade edilmiştir. Vali Terry Branstad’ın atamasının Kongre tarafından da uygun görülmesi halinde, Trump tarafından, Pekin ile Washington arasında sağlıklı ve istikrarlı bir ilişki yönünde atılmış olumlu bir hamle olacağı ileri sürülmüştür. Bu atama, Trump’ın seçim kampanyası sırasında Çin ile ilgili olarak söyledikleri ve daha yeni, Tayvan Cumhurbaşkanı ile yaptığı telefon görüşmesinin yol açtığı tepki ile birlikte mütalaa edildiğinde, küresel politikanın önümüzdeki dönemde biraz daha karmaşık ve hemen anlaşılması biraz daha güç olacağı sonucuna ulaşılabilmektedir.

26. Rusya’nın bir devlet kuruluşu olan petrol devi Rosneft’in hisselerinin % 19.5’nun, Dünyanın en büyük hammadde ticareti yapan şirketler grubu olan İsviçre merkezli Glencore International AG ile Katar Yatırım Fonu (Qatar Investment Authority-QIA) tarafından 11.3 milyar dolara satın alındığı, satış işlemlerinin Aralık (2016) ayı içinde tamamlanacağı açıklanmıştır. Putin; satışın en büyük özelleştirme anlaşması olduğuna ve 2016 yılında enerji sektöründe gerçekleşmiş en büyük satış olduğuna işaret etmiş; Rosneft’in Başkanını tebrik etmiş; ortaklığın, Rosneft’in yönetiminin geliştirilmesine, şeffaflığına ve bu suretle piyasa değerinin artmasına hizmet etmesini ümit ettiğini belirtmiştir. Reuters’in verilerine göre; Rosneft’in piyasa değeri 59.17 milyar dolar seviyesindedir ve bu, anlaşmanın piyasa fiyatına % 2 indirimle yapıldığını göstermektedir. Katar Yatırım Fonu (QIA)’nun Glencore’un en büyük yatırımcısı olduğu belirtilmiştir. Rus yetkililer, satıştan gelecek para ekonomideki yavaşlamadan ve yaptırımlardan kaynaklanan bütçe açıklarını gidermeye imkan vereceği için sevinçli olduklarını belirtmişleridir. Satıştan elde edilecek paranın Rosneft’e değil doğrudan Rusya Devletine gidecek olması nedeniyle; satışın, Rusya’ya uygulanan yaptırımların kapsamı dışında kaldığı ifade edilmiştir. Satışın ekonomi politiği önemli görüldüğü ve bunun ayrıca yazı konusu yapılması düşünüldüğü için, burada satış konusunda yorum yapılmamıştır.

27. Myanmar’ın Bengal Körfezi kıyısındaki Kyaukpyu Limanını Çin’in Yünnan eyaletine bağlayan doğalgaz boru hattının biraz tersine çevrilmek suretiyle; Rus doğal gazının, Çin üzerinden, Hindistan’ın Çin’e komşu kuzeydoğu bölgesine ulaştırılmasını öngören bir proje önerisi gündeme gelmiştir. Bunun için, hem yeni doğalgaz boru hattının inşasına, hem de Rusya’nın Çin’in ihtiyacına ilave olarak Hindistan’ın ihtiyaç duyacak miktarda doğalgazı boru hatlarına yüklemesine gerek olacağı belirtilmiştir. 2013 yılında tamamlanmış ve faaliyete geçmiş, 2.520 km. uzunluğundaki söz konusu doğalgaz boru hat, yılda 12 milyar m³ doğalgaz taşıma kapasitesine sahiptir. Myanmar tarafından gündeme getirilen bu önerinin, Çin-Hindistan gerginliğini aşağıya çekme işlevini yerine getirme potansiyelini içerdiği; aynı zamanda Myanmar’ın Çin ile Hindistan arasında kalma sıkıntısını aşağıya çekebileceği düşünülmektedir.

28. ABD istihbarat birimleri; Rusya’nın, nükleer kabiliyete sahip insansız denizaltıları (Drone Submarine) test ettiğini rapor etmiştir. Rapor, Sarov sınıfı bir Rus denizaltısının 27 Kasım 2016 tarihinde bir insansız denizaltıyı bıraktığının tespit edilmesine dayandırılmıştır. Bunun, devrim niteliğinde bir gelişme olduğu ve ABD için, limanlarını ile barınaklarını hedef almanın ötesinde yeni bir stratejik tehdit anlamına geleceği ileri sürülmüştür.

29. Türkiye/İstanbul’da, futbolda süper ligin önde gelen iki takımı, Beşiktaş ile Bursaspor arasında oynanan maçın bitiminden sonra, seyircilerin dağılmasından hemen sonra, maçın oynandığı stadın çevresinde, biri bomba yüklü araç, diğer intihar bombacısı marifetiyle gerçekleştirilmiş iki terör saldırısı yaşanmıştır. Saldırılarda, en az 40’ın üzerinde kişi hayatını kaybetmiş, 150’nin üzerinde kişi de yaralanmıştır. Saldırıların; iç politikada, cumhurbaşkanını sistem içerisinde öne çıkaracak (güçlendirecek) anayasa değişikliğinin Parlamentoya sevk edildiği güne denk gelmesine; dış politikada ise, Türkiye için iç savaş söyleminin kullanıldığı ve Ankara-Moskova ilişkilerinin düzelme yolunda ilerlediği bir sırada gerçekleşmiş olmasına dikkat çekilmiştir. Saldırı eyleminin bir futbol maçından hemen sonra ve stadyumun çevresinde gerçekleşmesi; bizde, futbolun kitle sporu olmasını ve siyasette futbola yüklenen “kitleleri” uyuşturma işlevini akla getirmiştir. Gerek iç ve dış konjonktür, gerekse saldırının akla getirdiği hususlar, söz konusu terör saldırısının, muhtemel hedefi ve failleri konusunda anlamlı bulunmaktadır. Saldırı üzerine, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, planlı Kazakistan ziyaretini ileri bir tarihe ertelemiştir.

* * *

“DOST” ÜZERİNE ÖZLÜ SÖZLER-I

§İnsan ancak dostları kadar büyür, dostları kadar gelişir.

§Çaplı dostlar ile birlikte olmak, insanı çoğaltır, artırır, geliştirir ve yeni ufuklar açar.

§İnsanın çapı, dostlarının çapı kadardır.

§Kişinin kalitesini, dostları belirler.

§Nasıl bir insan olmak istiyorsan, o kalitede ve özellikte insanla dost ol.

§Bir kimse, kim olduğunu bilmek isterse, kimlerle dost oluğuna bakmalıdır.

§Biri gelir seni sen eder, biri gelir seni senden eder.

Yukarıdaki özlü sözler, gerçek kişiler içindir. Ancak bu sözlerin, tüzel kişiler, devletler için de geçerli olabileceğini söylemeye gerek yoktur. [Kaynak]

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: