Kaçınılmaz « Son…»


Bir varmış, bir yokmuşa dönen yaşam denilen mucize..

İçtenlikli zevkimizle, hinoğlu hin hileciliğimizin kalleş, sinsi zevki birbirine karışır. O anda, kalleş zevkimizi mi, yoksa içtenlikli zevkimizi mi, hangi zevkimizi yaşadığımızı biz de bilemez oluruz… balik Ama o bilir; oynak cilvelerle kışkırtır şehvetini… Bu kadarla da yetinmez. Bilir insanoğlunun ne hileci, ne yığını alttan yiyen, ne karda gezip izini belli etmez hinoğlu hin olduğunu… Yemin arkasındaki o görünmeyen düşmanından hile sezmeye çalışır… Tokların, açlara saldırışına arka çıkacak denli insanız, ne de olsa… Aç’ın, aç’ı yakalamasına gelince… Orada dur! Acemiliğin ismi esamesi okunmaz. Zorun, zorlamaları girer devreye! AÇLIĞIN, mide kazıntısının, evde ekmek bekleşen aç çocukların akılcıl yasaları el koyar duruma. “Varın”, var olma yasaları vardır. Canın yaşama yasaları çıkıverir ortaya. Sonuç?!

***

VARIN-VAR OLMA YASASI + SAVUNMA GÜDÜSÜ

maa2

©Mustafa Aslan AKSUNGUR

Balık oltaya vurmaya başladığı vakitlerde, tuhaf, anlaşılmaz duygular kıynaşmaya başlar içimizde…
Beynimizde…

Mavi mavi, mor mor, gri, duman rengi duygular…

Duman olur yanarız sigaralarımızın ucunda. Uçarız fesleğen kokularının sarmalında teel tel…
Sevincimiz yüreğimize sığmaz olur.

Helecan denilen Perinin yürek vuruşu, bu olmalı demek ki..!

Kimselere ziyan vermeden gelen helecanlara can kurban…

Gel bil ki, balık ta can..!

Balık vurdukça oltamıza, kanımız sıcak sıcak, maviş maviş, al-pembe akmaya başlar damarlarımızda…

İçtenlikli zevkimizle, hinoğlu hin hileciliğimizin kalleş, sinsi zevki birbirine karışır. O anda, kalleş zevkimizi mi, yoksa içtenlikli zevkimizi mi, hangi zevkimizi yaşadığımızı biz de bilemez oluruz…

Balık ta aptal değildir hani. Akıllıdır kendine göre. İçgüdüleri vardır. İlk gördüğü yeme hemencecik, balıklama dalmaz. Dünyalar kadar aç olsa dahi en acemi olanı bile, birden yükleni vermez oltaya.

Şööyle bir sağ-sol yapar. Bir kuyruk çarpar, alttan üstten. Perendeler atar. Kur yapar dünyanın o en sıcak, dünyanın o en tatlı sevgilisine.

Oynak cilvelerle kışkırtır yemin şehvetini… Bu kadarla da yetinmez. Bilir insanoğlunun ne hileci, ne yığını alttan yiyen, ne karda gezip izini belli etmez hinoğlu hin olduğunu…

Bir kuyruk vuruşuyla savurur yemini kapabileceği uzaklıklara. Durur, bakar ardından. Yemin arkasındaki o görünmeyen düşmanından hile sezmeye çalışır…

Acemiysek eğer, ilk kez çıkmışsak balığa; ya da heyecanımız, aklımızın kıvrak hilelerinin üstüne çıkmışsa, asılırız aniden oltamıza. ”AÇ” canı kursağından yakalama alçalışından kurtuluruz o anda…

Amaaan, ne acı, ne buruk, ne, yok edici bir kurtuluştur bu kurtuluş, bilemezsiniz..!

Tadına da doyum olmaz öylesi kurtuluşların, kahrına, “Töhlanmalarına” da doyum olmaz…

İnsanız.

Tokların, açlara saldırışına arka çıkacak denli insanız.

Ne arka çıkması be dostlar? Amatör bir zevk uğruna onu çılgınca kışkırtacak, damağından yakalayıp kıtır kıtır yiyecek denli de densizleşir İnsan damarımız…

Aç’ın, aç’ı yakalamasına gelince…

Bak işte burada iş değişir..!
Burada acemiliğin ismi esamesi okunmaz. Zorun, zorlamaları vardır burada.

“Varın”, var olma yasaları vardır. Canın yaşama yasaları vardır burada. Balığın oltaya her vuruşunda, helecanın değil, AÇLIĞIN, mide kazıntısının, evde ekmek bekleşen aç çocukların, balık pazarı simsarlarının katı, acımasız, akılcıl yasaları el koyar orada o işe.

Haydi Apostol! Sıkıysan kaçır bakalım balığı..!

Balığın ”İçgüdüsel hileleri…”

Yoo! Hayır! Hiç tutmadı bu ”içgüdüsel hile” Deyimi. Çiğ kaçtı. Bayağı bir deyim oldu. Üstelik ”Gerçekçi” de değil hani. Yapma, yakıştırma bir deyim gibi oldu bu ”İçgüdüsel hile!” deyimi. Hiç beğenmedim.

İyisi mi, yol yakınken dönelim biz bu yanlışımızdan. Vazgeçelim bu çiğ deyimden. Yerine bir yakışanını, şööyle, lök gibi oturanını, yerini dolduranını bulup koyalım:

”-Savunma güdüsü” Deyimi, nasıl?

Bu da oturmadı yerine pek. İyi tutmadı. Bu da, Demokratik Başkan koltuklarına oturan ”Kılıçlı muhtıra diktatörleri” denli, sevimsiz, iğreti ve densiz kaçtı…

Ama ne yapalım? Daha iyisini bulana dek, ”-Ekinsizliğime” sayın. Şimdilik; bunu da böyle kabul buyurun…

Balığın bu savunma güdüsü, ekmek arayan elimizin hiç de yabancısı değildir. Yakınmayalım hiç. Serin olalım. Aldırmayalım balığın bu güdüsel yoklamalarına. Keselim soluğumuzu. Unutalım insanlığımızı. Yok olalım oracıkta…

Balığın bu cilveli yoklamalarına, acı sabırsızlığına, açları kudurtan o uyuşuk aldırmasızlığımızla yanıt verelim:

Doğal, canlı, çekici ve çağıran bir yumuşaklıkla, kendimizi sunuyormuşçasına bırakıverelim yemli, solucanla örtülü oltamızı suyun doğallığına…

Ol giysili oltamız, bir “Katerina Çıplaklığı” yla yakıcı, Ercil, sadistik cilveler salsın dalga dalga, şu su-altı dalgalanmalarının oynak dünyalarına…

İşte artık, hapı yuttuğunun resmidir gayrı, balığımızın.

Açlığın verdiği acı hırsla, hoyufsuzca saldırır oltamıza. Açlığın, kuşkusuzluğun, inancanın verdiği üçlü güçle, canavar kesilir balığımız, os’saniye…

İnsanoğlunun sinsi hilesi, balığın baldan tatlı damağında, bir çengelli zehir olup çıkacaktır artık, solucanlı oltamızda…

Düşürüldüğü kalleşlikten habersiz, olanca hırsıyla, kapar oltasıyla birlikte o oltalı yemi o aç kursak.

Eğitimli ellerimiz, aklımıza bile vakit bırakmadan, hayvancıl bir güdüyle, kendiliğinden asılır oltalı kamışı birden. O kaygan, o enerjik, o su içinde iken ele avuca sığmayan balık, oltamızdadır artık…

Damağındaki o ince sızısıyla değil ama pusuya düşürülmüş olmanın kalleş acısıyla kıvrana kıvrana çeker teslim bayrağını önümüzde, acemi balık… Sudan çıkmış balığa döner. Düşer kara toprağa kaskatı…

Aldatılmış olmanın verdiği hırsla, vurur kendini kaslarının olanca gücüyle yerden yere…

Ölüm korkusunun zerresi yoktur bu yüce çırpınışlarında. Salt çaresizliğin, salt güçsüzlüğün, salt eli-ermezliğin, aklı yetmezliğin, kalleşliklere, zalimliklere isyanıdır tüm bu can çekişme çırpınışları…

Bu çaresiz çırpınışlarda bile, görmesini bilen gözler için; duymasını bilen duyarlı yürekler için, soylu bir görkem vardır…

Sonuç: “Kaçınılamaz Son” dur:

Sudan çıkmış balık gibi düşer torbaya balık.

Kararır…

Morarır…

Güneşli dudaklarını, o ergen kız dudağından tatlı dudaklarını son bir kez daha açar, kapar. Et seğirmesi gibice bir seğirmeyle çekilir gider su dünyasından… Apostol’un evine ekmek olur…

Artık, hangi küçük Hanımların yahut cici Beylerin sofralarında ”Meze olacağını” balığımızın kendisi de bilemez o saatten sonra.

Bir varmış, bir yokmuşa döner yaşam denilen mucize..

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: