Sıfır Soruna Sıfır elde var Sıfır…


Burnumuzun dibine «Kürt F-16 Filosu…»

Türk Dış Politikasında işler iyi gitmiyor. Kararsız, güven vermeyen Türkiye imajı, uluslararası ilişkilerinde ve diplomaside Ankara’nın hareket alanını daraltmakla meşgul. Türkiye’nin ABD ile ilişkileri oldukça kritik bir dönemeçten geçiyor; bakalım, nasıl, ne zaman ve nerede “patlayacak” soruları soruluyor. rte_foreign_policyOysa, Ankara’nın elinde Rusya Kozu var. Rusya’nın bölgede İran, Rum Yönetimi ve Yunanistan gibi ülkelerden tam destek alırken, Türkiye’nin seyirci kalması ve Rusya’ya bazı hava alanlarını açıp, kolaylıklar tanımamakta ısrar etmesi anlaşılamıyor. düşünmüyor? Üstelik Ankara’nın elinde, Parlamento’nun bu iş için kendisine verdiği bir yetki de var. Böyle bir tabloda, hem Batının, hem de Rusya’nın Ankara’ya şüphe ile bakmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Öte yandan; Bağdat Yönetimi ABD’den dört adet F-16 savaş uçağı satılıyor. Böylece sayı 14’e olaşıyor. ABD’nin Irak’a verdiği F-16 savaş uçakları, aynı zamanda İran’a da verilmiş sayılabilecek. Ancak, Irak Genelkurmay Başkanlığı’nın Kürtlere verildiği hatırlandığında ise, bu uçakların Kürtlerin eline geçmesi ihtimali öne çıkıyor. İran’ın veya Peşmergenin kullanımına geçmesi, Türkiye için artan risk ve tehdit niteliği taşıyor. Türk Hava Kuvvetlerinin içine düşürüldüğü durum hatırlandığında da, bu risk ve tehdit daha fazla ciddiyet kazanıyor.

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR
24 Kasım 2016

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

1. Suriye’nin ve Suriye’deki Rus hava unsurlarının jet yakıtı ihtiyacını karşılamada, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) limanlarının kullanıldığı açıklanmıştır. Konu, AB’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırım politikası ve izlediği Suriye politikası bağlamında, AB nezdinde gündeme gelmiştir. Ancak Soğuk Savaş yıllarında NATO üyesi Yunanistan ile Bağlantısızılar Hareketine dâhil GKRY’nin Moskova ile olan yakın ilişkileri bilindiği için, bu durumun yeni değildir. Bu durumu bilen AB’nin verdiği tepkide anlaşılır gelmemiş ve “dostlar alışverişte görsün” bağlamında maksatlı bulunmuştur. Çünkü AB içinde Rusya’ya yönelik yaptırımlardan ciddi şekilde rahatsız olan ve yaptırımların kaldırılmasını isteyen üyeler vardır. Konu, Türkiye açısından önemlidir ve bültene dâhil edilmesinin asıl nedeni budur. Çünkü şöyle bir görüntü vardır. Suriye krizine angaje olmuş Rusya, bu krize ilişkin olarak, Yunanistan’dan ve GKRY’den söz konusu desteği almakta, İran’ın Hamedan Hava Üssünü yakıt ikmali için kullanabilmektedir. Peki, Moskova ile yakınlaşmak isteyen Türkiye ne yapıyor, konu bağlamında durumu nedir? Türkiye; Batı, ABD ve AB ile olan ilişkileri giderek bozulmasına rağmen Suriye krizi için, bazı hava alanlarının bu ülkelere kullandırmaya ve onlara bazı kolaylıklar tanımaya devam ediyor. Üstelik Katar ve Suudi Arabistan gibi Orta Doğu ülkelerine de bu imkânı/kolaylığı tanıyor. Ankara, yaşadıkları ve karşılaştıkları nedeniyle giderek daha çok Moskova seçeneğine yönelmiştir. Türkiye için, Suriye krizinde Rusya ile birlikte hareket ettiği bir zemin ortaya çıkmıştır. Hal böyle iken, doğal olarak, Türkiye’nin Suriye krizine müdahil olmuş Rusya’ya da bazı hava alanlarını açması ve kolaylıklar tanıması beklenecektir. Bu, Rusya’nın İran’a, Yunanistan’a ve GKRY’ne daha az bağımlı olmasına ve Türkiye’ye bağımlı hale gelmesine hizmet edebilecektir. Ancak anlaşılan o ki, Ankara, bunun gündeme gelip konuşulmasını dahi istememektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ’ne üyeliğini ve Rusya’dan hava savunma sistemi almayı konuşan Ankara, acaba niye Rusya’ya bazı hava alanlarını ve bazı kolaylıklar tanımayı düşünmüyor? Üstelik Ankara’nın elinde, Parlamento’nun bu iş için kendisine verdiği bir yetki de vardır. Böyle bir tabloda, hem Batının, hem de Rusya’nın Ankara’ya şüphe ile bakmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Kararsız, güven vermeyen Türkiye imajı, uluslararası ilişkilerinde ve diplomaside Ankara’nın hareket alanını daraltacaktır. Türk Dış Politikasında işler iyi gitmiyor.

2. ABD’nin İran’a Airbus uçaklarının satışına ikinci kez izin verdiği açıklanmıştır. 20 Ocak 2017 tarihinde Başkanlık görevini Barack Obama’dan devralacak olan Donald Trump’ın seçim kampanyasına yansıyan İran ile ilgili söylemi dikkate alındığında, söz konusu izninin tepki ile karşılanacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Muhtemelen İsrail de tepki gösterenler arasında yer alacaktır. Çünkü İran’ın söz konusu uçakları askeri amaçlarla kullanabileceği endişesi mevcuttur. Bu tasarruf, Trump döneminin içeride ve dışarıda sıkıntılı geçeceğinin bir işareti olarak alınabilir.

3. Güney Kore ile Japonya’nın, Kuzey Kore’nin füze ve nükleer faaliyetlerinden kaynaklanan tehditlerle ilgili hassas bilgileri paylaşma konusunda, bir askeri istihbarat anlaşmasını imzaladığı açıklanmıştır. Söz konusu anlaşma, Japon işgal yıllarındaki acı anıların Güney Kore-Japonya ilişkilerini olumsuz etkilediği ve taraflar arasında zaman zaman gerileme yol açtığı bir süreçte gündeme geldiği için, Güney Kore kamuoyunda ciddi bir tepkiye yol açmışsa da, sonuçta kabul edilmiştir. Anlaşmanın Güney Kore Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’nin içeride sıkıntılar yaşadığı bir dönemde gündeme gelmesi ve anlaşmaya yönelik protestolarda Cumhurbaşkanının da protesto edilmesi, Park Geun-hye’nin siyasal durumunu ağırlaştırıcı bir etkiye yol açabilir. Bu vesileyle, Güney Kore’nin, aralarında ABD’nin ve Rusya’nın da yer aldığı 33 ülke ile daha askeri istihbarat anlaşmasının bulunduğu ifade edilmiştir.

4. ABD’nin Teksas Eyaletinin batısında yer alan Permian Havzasındaki Wolfcamp’da, Dünyanın en büyük dördüncü petrol sahasının keşfedildiği açıklanmıştır. Tahmini olarak 20 milyar varil ham petrol içerdiği kabul edilen sahanın, aynı zamanda 450 milyar m³ doğalgazı da içerdiği ve sadece sahadaki petrolün değerinin bir trilyon dolar seviyesinde olduğu ileri sürülmüştür. ABD’nin kaya gazı ve petrolü üzerinden Dünyanın önde gelen enerji satıcısı ülkelerden biri haline geldiği hatırlandığında; bu keşif, ABD’nin enerji piyasasındaki konumunu daha da güçlendirecektir. Halihazırda, Suudi Arabistan merkezli olarak, politik mülahazalar ile, petrol fiyatları aşağıda tutulmaktadır. Bu, üretim maliyeti yüksek olduğu için ABD’nin kaya gazı petrolü üretimini durdurmaktadır. Bir taraftan yükselen petrol fiyatları ile ABD’nin kaya gazı petrolü üretimine dönmesi, diğer taraftan yeni keşfedilen petrol sahası, Washington’un enerji piyasasına önde olarak dönmesine hizmet edecek gözükmektedir. Eğer düşük petrol fiyatları ve artan savunma harcamaları nedeniyle Suudi Arabistan’ın uluslararası tahvil piyasasından borçlanmaya gitmek zorunda kaldığı hatırlanır ve bunun Suudi Arabistan’ı düşük petrol fiyatları politikasından vazgeçmeye zorlayacağı kabul edilir ise; önümüzdeki dönemde ABD’nin enerji üzerinden ciddi bir ilave gelire sahip olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Tabiatıyla bu ilave gelir; hem Amerikan iç politikasında, hem de Amerikan dış politikasında Washington Yönetimini rahatlatacaktır. Keşfin zamanlaması nedeniyle, Donald Trump Yönetimi için birilerinin “devreye girmiş” olabileceği düşüncesi de akla gelmektedir.

5. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri Menbiç üzerinden kritik bir dönemeçten geçiyor izlenimi veriyor. ABD, Türkiye’nin bölücü ve ayrılıkçı terör örgütü olarak nitelediği PYD/PKK unsurlarının Menbiç’ten geriye çekilip Fırat Nehri’nin doğusuna geçeceğini açıklarken; Menbiç’teki PYD/PKK terör örgütü unsurlarının Menbiç’in batısında kalan sekiz kadar köyü IŞİD’dan geri almış, Türk istihbarat birimleri de PYD/PKK terör örgütü unsurlarının Menbiç’teki varlığını koruduğunu rapor etmiştir. ABD’nin benim kara unsurum ve müttefikim dediği PYD’nin Fırat Nehri’nin batısında kalan Menbiç’ten çekilip Fırat Nehri’nin doğusuna geçeceği açıklanırken, PYD’nin Menbiç’in batısına doğru ilerlemesi ve bu suretle Azez-Cerablus Hattının batı kesimini teşkil eden Afrin Kürt kantonuna yaklaşması bir çelişki olmuştur. Söz konusu sekiz köyün alınması ile birlikte, PYD/PKK unsurları ile Afrin Kürt Kantonu arasındaki mesafenin 9,8 km.’ye indiği ifade edilmiştir. Türkiye Azez-Cerablus hattını “kırmızı” çizgisi ilan edip terör örgütlerinden temizlemeye çalışırken, PYD/PPK unsurlarının Menbiç ile Afrin arasındaki aralığı azaltması ve bu suretle Kürt koridorunun tamamlanması yolunda mesafe alması, hem ABD’ye yönelik güven bunalımının artmasına, hem de Türk-Amerikan ilişkilerinin biraz daha bozulmasına yol açmıştır diye değerlendirilmektedir. Buna bağlı olarak da, ister istemez akla, bakalım Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler, nasıl, ne zaman ve nerede “patlayacak” sorusu gelmektedir.

6. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, Pakistan ve Özbekistan ziyaretlerini tamamlayarak ülkesine dönmüştür. Özbekistan-Türkiye ilişkilerindeki soğukluk hatırlandığında, Erdoğan’ın Özbekistan ziyaretinin son derece önemli olduğu düşünülmektedir. Özbekistan; daha önce, 02 Eylül 2016 tarihinde hayatını kaybeden Cumhurbaşkanıİslam Kerimov döneminde, 2005 dolaylarında, ABD merkezli “renkli devrim” riski ile karşı karşıya kalmış, o tarihte bu riskin kapsamında gördüğü (bu gün yasa dışı ilan edilen) Fethullah Gülen ile ilişkilendirilmiş okulları kapatmış, bu olay ile birlikte Ankara-Taşkent ilişkileri “soğuk” bir sürecin içine girmişti. Özbekistan, Rusya ile birlikte, İslami aşırıcılığı tehdit olarak gören ve bununla mücadele eden bir ülkedir. Erdoğan’ın Özbekistan ziyaretinin, Ankara-Moskova ilişkilerinin düzelme yoluna girdiği ve “15 Temmuz olayı” sonrasında Ankara’nın Fethullah Gülen hareketini “terör örgütü” ilan ettiği bir konjonktürde gerçekleşmesi oldukça anlamlıdır. Önümüzdeki Aralık (2016) ayı başında Özbekistan’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimini 2003 yılından beri Başbakanlık yapan ve Kerimov’un hayatını kaybetmesinden sonra da Cumhurbaşkanlığına vekâlet eden Şevket Mirziyayev’in kazanmasına kesin gözüyle bakılması, Erdoğan’ın ziyaretini iki açıdan anlamlı kılmaktadır. Birincisi, Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyeliğini istemesi ve Özbekistan’ın ŞİÖ üyesi olması nedeniyle; ziyaret ile Şevket Mirziyayev’in desteğini kazanma amacının güdülmüş olabileceğidir. İkincisi de, Özbekistan’ın Türkiye ile olan “soğukluğunun” nedeni bilindiğinden; ziyaretin, Erdoğan’ın yasadışı Gülen Hareketine ve İŞİD’a yönelik politikasını sürdüreceğine işaret ettiğidir. Erdoğan’ın, Özbekistan ziyaretini gerçekleştirirken, Putin ile daha fazla yakınlaşma isteğinin etkisinde de mi olduğu, yoksa Moskova karşısında hareket alanını genişletmeyi mi amaçladığı, tartışmaya açık bir husustur. Erdoğan, bugüne kadar sergilemiş olduğu yaklaşımları ve söylemleri üzerinden sürprizlere açık bir kişi olduğu algısını doğurmuş olduğu için, kendisinin Özbekistan ziyareti konusunda iddialı yorumlarda bulunmak güçlük arz etmektedir. Bu noktada, Türkiye’nin ŞİÖ’ne üyeliği konusunun yeni gündeme gelmiş bir konu olmadığını da belirtmek gerekir. Genelde Ankara’nın Washington ve Brüksel ile sıkıntılar yaşadığı dönemlerde gündeme gelmiş bu konu; dünden farklı olarak, bugün daha bir ciddiyet kazanmış gözükmektedir. Bunda, Trump’ın seçim kampanyası sırasındaki söylemlerinin NATO’nun ve küresel politikanın geleceği konusunda karamsar bir beklentiye yol açmasının payının olduğunu söylemek mümkündür. Türk kamuoyu, NATO’nun ve AB’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımlarını; bir taraftan hem haksız, hem de mevcut ve yürürlükte olan anlaşmaların lafzına ve ruhuna aykırı bulmakta; diğer taraftan da dostluk, müttefiklik ve stratejik ortaklık ilkeleri ile bağdaştırmamaktadır. Onun içindir ki, Erdoğan’ın NATO ve AB ile ilgili son çıkışları Türk kamuoyunda giderek artan bir destek görmektedir.

7. Bağdat Yönetiminin, 2011 yılında yapılmış anlaşma uyarınca, ABD’den dört adet F-16 savaş uçağı daha aldığı açıklanmıştır. Söz konusu anlaşma’nın, ABD’nin Irak’a toplam 36 F-16 savaş uçağı teslim etmesini öngördüğü ve son teslimat ile birlikte teslim edilen uçak sayısı 14’e ulaştığı belirtilmiştir. Bağdat ile Washington arasında imzalanmış bu anlaşma, sıradan bir savunma malzemesi alım anlaşması olmanın çok ötesinde bir anlaşmadır. [i] Irak’a verilen F-16 savaş uçakları, hem Batı orijinli en son teknoloji ürünü uçaklardır, hem de bölgede Washington ile yakın ilişki içinde olan ülkelerin hava kuvvetleri envanterlerinde yer alan uçaklardır. [ii] Bağdat Yönetiminin Tahran’ın nüfuz alanına dâhil olduğu bilinen bir husustur. Bu nedenle, ABD’nin Irak’a verdiği F-16 savaş uçakları, aynı zamanda İran’a da verilmiş sayılabilir. Bu, ABD’nin bugüne kadar F-16 savaş uçakları ile ilgili teknolojinin korunmasına gösterdiği aşırı hassasiyet ile bağdaşmamaktadır. [iii] Irak’ın yönetsel yapısındaki bütün üst düzey makamların Irak’taki etnik ve dinsel unsurlar arasında varılan anlaşma uyarınca paylaşıldığı ve bu paylaşım anlaşması uyarınca Irak Genelkurmay Başkanlığı makamının Kürtlere tahsis edildiği hatırlandığında ise, bu kez, ABD’nin Irak’a verdiği F-16 savaş uçaklarının Kürtlerin eline geçmesi (kullanımına verilmesi) ihtimali akla gelmektedir. IŞİD ile mücadele ediyor diye eğitim ve donanım (teçhizat) ihtiyacı karşılanan Peşmerge; bu suretle, bugüne kadar, Kürt Özel Yönetim Bölgesinin sınırlarını Bağdat’ın aleyhine bir şekilde fiili olarak genişletmiştir. Eğer Erbil’in açıkça bağımsızlık için ortaya çıkmasının bunun arkasında durabilecek bir askeri gücü gerektirdiği ve bu gücün bugün belli bir noktaya gelmiş olduğu düşünülür ise, ABD’nin verdiği F-16 savaş uçaklarının Peşmergenin kullanımına verilmesi Irak’ın kuzeyinin Bağdat’tan kopmasını oldukça kolaylaştıracağı açıktır. [iv] ABD’nin Irak’a verdiği F-16 savaş uçaklarının, yukarıda belirtildiği gibi, İran’ın ve/veya Peşmergenin kullanımına geçmesi, Türkiye için artan risk ve tehdit olacaktır. Kumpas ve komplolar ile Türk Hava Kuvvetlerinin içine düşürüldüğü durum hatırlandığında, söz konusu risk ve tehdit daha bir ciddiyet kazanmaktadır. [v] İsrail Hava Kuvvetleri de F-16 savaş uçaklarına sahip olduğu için, ABD’nin Irak’a verdiği F-16 savaş uçakları üzerinden İran’ın elde edecekleri İsrail için de risk ve tehdit anlamına gelecektir. [vi] İran, enerji zengini bir ülkedir. Erbil de, yine enerji satıcısı bir aktördür. Her ikisi de, savunma pazarında alıcı kimlikleri ile düşünüldüğünde; ABD’nin Irak’a verdiği F-16 savaş uçakları üzerinden İran’a ve Kürt özel Yönetim Bölgesi’ne bu uçakları tanıtmayı ve bu suretle dolaylı yoldan İran’a ve Kürt Özel Yönetim Bölgesi’ne F-16 savaş uçakları satmayı amaçlamış olabileceği de akla gelmektedir. Silah satışı, salt ekonomik bir olgu değildir; bunun güvenlik ve politik boyutları da vardır ve Irak’a F-16 savaş uçağı satışına bakarken, bu olguları da görmek gerekir.

8. Rusya ile Çin arasında Kasım 2015’de imzalanan ve toplam değeri 2 milyar dolar olan anlaşma uyarınca, Rusya’nın Çin’e vereceği 24 adet Su-35 savaş uçağına ilişkin ilk teslimatın önümüzdeki günlerde yapılacağı açıklanmıştır. Peru’daki APEC Zirvesinde bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in görüşme konuları arasında bu hususun da yer aldığı ileri sürülmüştür. Tek koltuklu, çift motorlu ve süper manevra kabiliyetli, çok amaçlı avcı uçakları olan Su-35’ler; Çin dışında hâlihazırda Hindistan, Brezilya, Endonezya ve Güney Kore dâhil birçok ülkenin hava kuvvetler envanterinde bulunmaktadır. Çin’in, söz konusu siparişin dışında savaş uçağı siparişi vermeyeceği ve savaş uçağı üretimine yöneleceği bilinmektedir. Çin’in angaje olduğu sorunlar ve uluslararası politikada yeni bir kutup olmanın gerisinde kalmış gözüken askeri gücü dikkate alındığında, Su-35’lerin Çin Hava Kuvvetlerinin envanterine katılmasının Pekin Yönetimini kısmen rahatlatacağı ileri sürülebilir. Bu vesileyle, Çin’in, enerjiye ilave olarak savunma malzemesi yönünden de Rusya’ya bağımlı olduğunun anlaşılması; Asya’daki dengeler, özellikle Hindistan’ın ve Japonya’nın izleyeceği siyaset açısından önemlidir. Küresel dengeler bakımından da anlamlı olan bu durumun, Donald Trump Yönetiminin izleyeceği siyaset üzerinden de etkili olacağı düşünülmektedir.

9. ABD’de Donald Trump’ın Başkan seçilmesi, “iki devletli çözüm”ü rafa kaldırmasına hizmet edeceği mülahazası ile, İsrail’in sağ kanat siyaset adamları tarafından sevinçle karşılanmıştır. Seçim kampanyası sırasındaki söyleminin etkisinde, Trump ile; İsrail için bir değişim (rahatlama) döneminin başlayacağı; Filistin Devleti döneminin tamamlandığı ve ABD’nin İsrail’deki Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağı ileri sürülmüştür. Başbakan Netanyahu’nun, “Kudüs’ün Cumhuriyetçi Senatörü” olarak nitelenmesine rağmen, Trump’ın seçilmesi konusuna daha dikkatli tepki verdiği ve deneyimli bir politikacı olarak, kampanya sırasındaki taahhütler ile “Oval Ofis”in karmaşık gerçekleri arasında farklar olabileceğinin farkında olduğunu gösterdiği belirtilmiştir. Onun içindir ki, Trump’ın seçimden sonra Wall Street Journal’a verdiği demecinde, ”nihai anlaşma”ya yollama yaparak, İsrail ile Filistin arasındaki barışa aracılık edebileceğini belirtmesi İsrail’in sağ kanat siyasetçilerinde bir şaşkınlığa yol açarken, Netanyahu’yu o kadar etkilememiştir. İsrail için, Trump Yönetimi üzerinden ABD ile daha yakın olmanın İran konusuna nasıl yansıyacağı önemlidir. Ayrıca Rusya’nın Suriye’de artan askeri varlığının İsrail’in Suriye’ye yönelik operasyon imkânını kısıtlamasının da, İsrail’in Trump Yönetimi ile ele alacağı konulardan biri olabileceği ifade edilmektedir. Trump Yönetiminin Rusya ile anlaşıp Esad Yönetimini ayakta tutması, Esad’ın İran ve Hizbullah (+Şii Bağdat Yönetimi) ile bağları nedeniyle, İsrail için şimdiden endişe kaynağı olmuş gözükmektedir. Rusya’nın Halep’te yaptıklarına ABD’den fazla tepki gelmemesi, İsrail tarafından hayal kırıklığına yol açmıştır. İsrail tarafı, Trump Yönetiminden, İran’a karşı daha sert bir tutum sergilemesini ve İsrail’in bölgedeki müttefiklerinden biri haline gelen Mısır’daki Sisi Yönetimi ile ilişkilerini geliştirmesini beklemektedir. Trump’ın izleyeceği dış politikanın şimdilik belirsizliğini koruduğu ifade edilmekle beraber, Trump Yönetiminin Orta Doğu’ya Obama Yönetiminden daha az angaje olabileceği de konuşulmaktadır.

10. Yeni Zelanda Hükümeti, geçtiğimiz 13-14 Kasım (2016) tarihlerinde Yeni Zelanda’da yaşanan, şiddetleri 6.1 ile 7.8 arasında değişen depremler sonrasında, Çinli turistlere gezilerini iptal etmemeleri çağrısında bulunmuş ve onları rahatlatmaya çalışmıştır. Seyahat acenteleri de, Çinli turistlerin gezi planlamalarında fazla bir değişiklik olmadığını, iptallerin yaşanmadığını açıklamıştır. Yeni Zelanda, Avustralya ile birlikte Çinli turistlerin en çok rağbet ettiği ülkelerden biri olup, yılda ortalama 400 bin civarında Çinli turistin bu bölgeyi ziyaret ettiği ve bu sayının giderek artmakta olduğu belirtilmiştir. Yeni Zelanda, 268 bin km² büyüklüğünde bir ülkeye ve bu ülke üzerinden yaşayan küçük bir nüfusa (yaklaşık dört milyon) sahiptir. Avustralya’nın güneydoğusunda kalan, temelde iki büyük adadan oluşan Yeni Zelanda İngiliz Milletler Topluluğu’nun bir üyesidir. [i] Çin’in dış politika anlayış ve uygulaması, [ii] Çin’in tarımsal ve hayvansal ürün ihtiyacını karşılamak için denizaşırı ülkelerde büyük topraklar kiraladığı ve [iii] Avustralya’nın ABD tarafından Çin’in karşısında olarak Asya’ya eklemlendiği hatırlandığında, Çinli turistlerin Yeni Zelanda ilgisinin sadece turizm ile açıklanmasının eksik bir yaklaşım olacağı sonucuna ulaşılmaktadır.

11. Trump Yönetiminin Kuzey Kore’nin kışkırtıcı nükleer ve füze denemelerinin yapıldığı bölgedeki askeri varlığını çekmesinin, Asya’da nükleer yarışa neden olacağı ifade edilmiştir. Trump’ın Başkan seçilmesi ile birlikte ABD’nin Asya politikasının büyük bir revizyona konu olacağı belirtilmiştir. Önümüzdeki Ocak (2017) ayında görevini Trump’a devredecek olan Başkan Obama’nın; geçen sekiz yıl içinde, Çin’in yükselişini durdurmada fazla başarılı olamadığı, Myanmar’daki siyasi açılım ve Vietnam ile daha yakın ilişkiler dışında Asya’da fazla bir gelişme göstermediği, bölgedeki ABD askeri varlığını biraz artırdığı, Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP)’nın ise işe yaramadığı ve bir enkaz görüntüsü verdiği ileri sürülmüştür. Trump’ın “popülist” seçim kampanyası, Asya’da farklı/değişik tahminlere neden olmuştur. ABD’nin Japonya’da ve Güney Kore’de bulundurduğu 80 bin kadar personeli içeren askeri varlığının gerektirdiği masrafların paylaşımına bu iki ülkenin yeteri kadar katılmaması nedeniyle, Trump Yönetiminin söz konusu iki ülkeden Amerikan askerlerini çekmesinin, bu iki ülkeyi, kendi nükleer ve füze programları nı geliştirmeye iteceği ifade edilmiştir. Tokyo ile Seul’ün, Kuzey Kore’yi caydırmada, kendi nükleer silahlarını yapma dışında bir seçeneklerinin olmayacağına dikkat çekilmiştir. Konu bağlamında; Çin’in Trump’ın Başkan seçilmesinden fazla tedirgin olmadığı, Trump’ın seçim kampanyası sırasındaki “ekonomik savaş” tehdidine rağmen Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Donald Trump’a Dünyanın en büyük iki ekonomisinin işbirliğine ihtiyaç olduğunu söylediği ifade edilmiştir. Diğer yandan, Trump’ın söylemlerinden hareketle, Asya ülkelerinin, ABD’ye bağımlı olmak yerine, Çin ile baş edebilmek için daha aktif olmaları gerektiği de ileri sürülmüştür. Trump’ın Amerikan Donanmasındaki gemi sayısını 274’den 350’ye çıkarma sözünün, ABD’nin Asya’dan çekilebileceği endişelerini boşa çıkardığı ve tam aksi yönde ABD’nin uzun vadeli olarak Asya’da kalmaya niyetli olduğuna işaret ettiği de ileri sürülenler arasında yer almıştır. Hâlihazırda, Güney Kore’nin, topraklarında konuşlu ABD askeri varlığı için (personel harcamaları hariç) yılda 860 milyon dolar ödediği ve bu rakamın ABD’nin kendi harcamalarının yarısına denk geldiği; Japonya’nın ise, yılda 2 milyar dolar ödediği ve bu rakamında yine ABD’nin kendi harcamalarının yarısına denk düştüğü açıklanmıştır. Bu konuda ihmal edildiği değerlendirilen konu, ABD’nin Japonya’da ve Güney Kore’de bulundurduğu askeri varlığının münhasıran bu iki ülkenin savunma ve güvenliği ile ilgili olmadığıdır. Eğer haritaya bakılır ve [i] ABD’nin Çin ile yürüttüğü rekabet, [ii] Rusya ile yaşadığı sorunlar, [iii] bölgenin ABD’nin karşı kıyıları olduğu ve [iv] küresel ısınmanın etkisinde yakında öne çıkacak ve Arktik Okyanusu kıyıları üzerinden işleyecek “kuzey deniz ticaret yolu” dikkate alınır ise; bir taraftan Japonya’daki ve Güney Kore’deki ABD askeri varlığının ABD’nin güvenliğine ve çıkarlarına da hizmet ettiği, diğer taraftan ABD’nin kendi güvenliği ve çıkarları için Japonya’ya ve Güney Kore’ye konuşlandırdığı askeri varlığının neden olduğu harcamaları büyük ölçüde bu iki ülkeye ödettiği şeklinde sonuçlara da ulaşılabilecektir.

12. Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP)’nin kaderini, Trump Yönetiminin belirleyeceği ileri sürülmüştür. Trump’ın seçim kampanyası sırasında TPP’den çekileceği sözünü vermesi ve görevi devraldıktan sonra bu sözünün gereğini yapmasının beklenmesi, bir taraftan ABD’nin çekilmesi geride kalacak imzacı 11 ülkenin TPP’nin sadece bir maddesinde değişiklik yapıp TPP’yi sürdürmek isteyip istemeyecekleri, diğer taraftan da ABD olmadan 11 ülkeli yapı ile TPP’nin etkin olup olmayacağı tartışmalarına neden olmuştur. Kalan 11 ülke için, Amerikan pazarının dışarıda kalmasının bir sorun teşkil edip etmeyeceği konusunda farklı görüşler mevcuttur. Bir sorun teşkil etmeyeceğini ileri sürenler olduğu gibi, ABD olmadan TPP’nin bir değeri olmayacağını ileri sürenler de vardır. Eğer Trump’ın söylemlerinde yer alan, [i] TPP’den çekilme tehdidi, [ii] NAFTA (The North American Free Trade Agreement)’yı gözden geçirmek için feshedilmesi tehdidi, [iii] Çin’in döviz manipülatörü olmak ile itham edilmesi ve [iv] yine Çin’in cezai ithalat tarifeleri ile tehdit edilmesi hatırlanır ve Trump’ın görevi devralmasından sonra bu söylemlerinin arkasında duracağı varsayılır ise; ABD’nin TPP’de kalmasının zaten fazla bir değeri olmayacaktır. Trump’ın belirtilen söylemlerinde ifadesini bulduğu üzere eğer uluslararası ticarette korumacılık yeniden kendisini gösterir ise, TPP, ABD olmadan da çekici olabilecektir. Çünkü korumacılık ve korumacılığın “bulaşıcı” etkisi, serbest ticareti ve yabancı yatırımları engelleyecek, bu da küresel ekonomi ve finans piyasalarında zaten var olan krizi tırmandıracaktır. Bu tırmanma, TPP’ye olan ilgiyi artıracaktır. Böyle bakınca, ABD’nin çekilmesinin Japonya gibi bazı ülkelerin işine geleceğini ileri sürmek de mümkündür. Henüz imza aşamasında olan TPP’yi şu an itibarıyla imzalamış ülkeler şunlardır: 1. Brunei, 2. Kanada, 3. Şili, 4. Japonya, 5. Malezya, 6. Meksika, 7. Yeni Zelanda, 8. Peru, 9. Singapur, 10. ABD, 11. Vietnam ve 12. Avustralya’dır. ABD Trump Yönetimi ile içine kapanırken Çin’in TPP’ye ilgi duymasının Çin ekonomisini nasıl etkileyeceği ve TPP’nin Çin’in sorun yaşadığı ülkeler ile konuşup anlaşmasına katkı sunup sunmayacağı, ABD’nin yeni yönetiminin TPP konusundaki nihai kararını verirken dikkate alacağı hususlar olacaktır diye düşünülmektedir.

13. İsrail’in ve Rusya’nın Orta Doğu’daki hedeflerinin kesiştiği, Rusya’nın bölgede uzun vadeli hedefler peşinde koştuğu, bölgeyi geçici çıkar alanı olarak görmediği ileri sürülmüştür. Bu bağlamda, [i] Rusya’nın Suriye’ye şov yapıp ayrılmak için dönmediği; [ii] Rusya’nın Suriye’deki varlığının, “bir daire kiralama değil, bir villa inşa etme” olarak görülmesi gerektiği; [iii] Bunun anlamının Rusya’nın Suriye üzerinden İsrail’e komşu olduğu; [iv] Rusya’nın İran, Beşar Esad ve Hizbullah’a ilişkin görüşlerinin İsrail ile keskin bir karşıtlığı içerdiği; [v] Moskova’nın İsrail ile olan ilişkileri ciddiye almakla ve takdir etmekle beraber Rusya ile İsrail arasındaki görüş farklılığının büyük ve rahatsız edici olduğu; [vi] Rusya’nın bölgede süper güç olarak düşündüğü ve hareket ettiği, eğer Rusya’nın çıkarları ile uyumlu değil ise bölgede İsrail’i görmezden geldiği ifade edilmiştir. Ayrıca Rusya’nın Suriye’deki operasyonlarının derinleşmesinin, taraflar arasında “kaza” ile bir çatışmaya neden olmaması için İsrail’in Rusya ile iletişim hattını açık tutmaya özen gösterdiği; sadece Başbakan Netanyahu’nun 2016 yılı içinde üç kez Moskova’yı ziyaret ettiği; İsrail’in Hizbullah’ın saldırılarına karşı sınırlarını savunma dışında bir hedefinin olmadığı da belirtilmiştir. Değinilen bir başka husus da, Rusya Suriye krizine müdahil olana kadar, İsrail’in topçu atışları ve savaş uçakları ile Suriye’nin güneyinden Hizbullah’a yönelik silah sevkiyatını engellediği; ancak Rusya’nın Suriye krizine müdahil olmasından sonra İsrail’in bu imkânının oldukça sınırlandığıdır. İsrail için tehdit olan İran ve Hizbullah ile Rusya’nın herhangi bir sorun yaşamaması, İsrail nezdinde endişeye yol açmaktadır. İsrail, Irak’taki ve Suriye’deki Şii milislerin Hizbullah üzerinden desteklendiğini ileri sürmektedir. İsrail, Başkan Obama’nın Orta Doğu’dan çekilmesinin, Rusya’ya daha geniş bir nüfuz alanı yaratma amacını taşıdığı ve Trump Yönetimi döneminde bu durumu fazla değişmeyeceği görüşündedir. İsrail’in Rusya’ya ilişkin bu bakışının Türkiye’yi yakından ilgilendirdiği ve Ankara’nın diplomaside “oya işler” derecesinde çok ölçülü/dikkatli hareket etmesi gerektiği açıktır.

14. İran’ın Rusya ile 10 milyar dolar değerinde silah anlaşması yapmak istediği, İran’ın askeri kapasitesinin artmakta olduğu ve bunun ABD’yi tedirgin ettiği ileri sürmüştür. Bu gelişmenin, seçim kampanyasındaki söylemlerinden İran’a daha sert bir tutum takınacağı anlaşılan Trump’ın seçimi kazanması ile eş zamanlı olması dikkati çekmiştir. İran’ın Rusya’dan T-90 tankları, topçu bataryaları ve savaş uçakları almak istediği; 2015 yılında Batının İran ile imzaladığı anlaşmanın İran’ın silahlanmasının önünü açtığı; İran’ın silah satması için uzun süredir Moskova’yı ikna etmeye çalıştığı; İran’ın son dönemde Rusya’dan S-300 füze savunma sistemi aldığı ifade edilmiştir. Orta Doğu’da dengelerin hızlı bir şekilde İran lehine değiştiği bir süreç yaşanmaktadır. Rusya’nın istediği silahları İran’a satması, İran lehine olan bölgedeki değişimi daha ileriye taşıyacaktır. Böyle bakınca hemen akla gelenler; [i] Rusya’nın İran’a bu kapsamda silah satmasının Moskova’nın Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail ile olan ilişkilerini etkileyeceği; [ii] Bu kapsamda satılacak silahın İran’ı uzun süre Rusya’ya bağımlı kılacağı; [iii] Bu bağımlılığın Rusya’nın Suriye’de artan askeri varlığı ile birlikte mütalaa edilmesinden Moskova’nın bölgede kalıcı olacağının çıkacağı; [iv] Batının P5+1 görüşmeleri ve nükleer anlaşma sonrasında yaptırımları kaldırmasının İran’ın enerji zenginliğini değerlendirmesine ve silah alacak parayı bulmasına hizmet ettiği, [v] İran’ın silahlanmaya yönelmesinin mezhepsel temelli ve İslam Dünyasını kontrolü altına alma amaçlı değil de münhasıran enerji zenginliğini koruma ve enerji piyasasındaki muhtemel tekelleşmeyi önleme amaçlı olabileceği; [vi] eğer öyle ise, bunun Rusya ile ABD’yi biri birlerine itme potansiyelini içereceğidir. Bakalım Trump Yönetimi, Rusya konusundaki tutumunu sertleştirecek mi? Sertleştirir ise, iş “Rusya’dan alma, benden al” demeye dönecek mi?

15. Musul operasyonunda yer alan Şii milislerin Haşdi Şabi örgütünden, Irak’ın IŞİD’dan temizlenmesi sonrasında Şam’dan resmi bir davet gelmesi halinde Suriye’de de teröristlerle savaşabilecekleri açıklaması gelmiştir. Açıklamanın, Haşdi Şabi’nin Musul’da ve Telafer’de ilerlediği bir sırada gelmiş olduğu için, münhasıran bu ilerlemenin psikolojik etkisine bağlanması uygun olacaktır diye düşünülmektedir. Çünkü Haşdi Şabi’nin İran, Lübnan Hizbullahı ve Bağdat Yönetimi ile bağlantısı aşikâr olduğu için, Suriye’ye geçmesi örgütün iradesine bağlı değildir. Haşdi Şabi’nin Suriye’ye geçmesi, Şam ile Tahran’ın anlaşmasına bağlıdır. Ayrıca Suriye’de hâlihazırda Şii milis olmadığı mesajının verilmesi da amaçlanmış olabilir. Türkiye’ye verilmiş bir mesajdan söz etmek mümkündür diye de düşünülmektedir.

16. Suudi Arabistan öncülüğündeki Koalisyon Kuvvetleri ile Husiler arasında, 15 Kasım 2016 tarihinde, Umman’da yapılan görüşmelerde varılan prensipler ışığında, 19 Kasım 2016 tarihinde 48 saat için Yemen’de ateşkes uygulanmış; süre tamamlandığında, gerekli şartlar yeniden sağlanamadığı için, ateşkes sona ermiştir. İki günlük ateşkes süresi içinde taraflardan yüzlerce sayıda ateşkes ihlali iddiasının gelmiş olması, yeni bir ateşkesin ne kadar güç olacağına ve Yemen’de durumun oldukça ciddi olduğuna işaret etmiştir.

17. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, 16-17 Kasım 2016 tarihlerinde Pakistan’ı ziyaret etmiş; Pakistan’dan Özbekistan’a geçerek 17-18 Kasım 2016 tarihlerinde de bu ülkeye resmi bir ziyarette bulunmuştur. Erdoğan’ın bu ziyaretlerinden hemen önce, Pakistan’da, yasadışı Gülen hareketine ait olduğu ileri sürülen toplam 23 eğitim kurumundaki 108 öğretmenin aileleriyle birlikte 20 Kasım 2016 tarihine kadar Pakistan’ı terk etmeleri istenmiştir. Türkiye’nin Pakistan ile olan ilişkileri her dönemde yakın olmuştur. Ancak mevcut konjonktürde, bu yakınlık daha da gelişmiştir. Gerek Ankara’nın, gerekse İslamabad’ın, bir taraftan ABD ile ciddi sorunlar yaşaması, diğer taraftan Suudi Arabistan ile olan yakın ilişkileri, Türkiye ile Pakistan’ı biri birlerine daha çok yaklaştırıcı bir etkiye yol açmıştır. Erdoğan’ın Pakistan ziyaretinin hemen öncesinde yasadışı Gülen hareketine ait eğitim kurumlarının öğretmenlerinin sınır dışı edilmesi kararının alınması, söz konusu yakınlık bağlamında, Erdoğan’a yapılmış bir jest olarak görülmüştür. Ancak yasadışı ilan edilmiş Gülen hareketinin başı Fethullah Gülen’in ABD’de yaşadığı, Türkiye-ABD ilişkileri ile Pakistan-ABD ilişkileri birlikte mütalaa edildiğinde, söz konusun jestin aynı zamanda ABD’ye verilmiş bir mesaj olabileceği de akla gelmektedir. Pakistan, bir taraftan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a jest yapmıştır, diğer taraftan da kendisini Taliban ile ilişkilendiren ABD’ye yasadışı Gülen hareketi üzerinden aynı şekilde karşılık vermiştir. Erdoğan’ın Özbekistan ziyareti, Pakistan ziyaretine göre daha dikkat çekicidir. 11 Eylül saldırıları, bu saldırılar sonrasında ABD’nin diğer birçok ülke gibi Özbekistan’da kendisine yer bulmasını sağlamış, ancak 2004-2005 yıllarında Özbekistan’da yaşanan (içinde İslami aşırıcılığın yer aldığı) olaylar sonrasında Taşkent Yönetimi Özbekistan’daki ABD varlığını ülke dışına çıkarmıştı. Bu gelişmeler sırasında, söz konusu olaylar ile ilişkilendirilen ve bugün yasadışı ilan edilmiş olan Gülen hareketine bağlı okullar da kapatılmıştı. Türkiye o tarihte bu okulların kapatılmasına tepki vermiş ve Türkiye-Özbekistan ilişkileri o tarihten bu yana hep mesafeli olmuştur. Özbekistan, İslami aşırıcılık konusunda Rusya ile ortak görüşlere sahip, Moskova’ya yakın bir ülkedir. Bugün Türkiye’nin Gülen hareketini yasadışı ilan etmesi ve Ankara-Moskova ilişkilerinin düzelme yoluna girmesi, söz konusu ziyaretin yapılmasına imkân vermiştir diye düşünülmektedir.

18. Hindistan’ın petrol savaşlarına sahne olduğu, ülkenin Gujarat bölgesinde (Vadinar’da) yer alan Essar rafinerisini satın almak için Rusya ile Suudi Arabistan’ın karşı karşıya geldiği ve rafinerinin, 13 milyar dolar ödemeyi kabul eden Rusya tarafından satın alındığı açıklanmıştır. Anlaşmanın ayrıntıların belli olmadığı; rafinerinin, küresel ölçekte petrol fiyatlarını kontrol etmek açısından önemli olduğu; anlaşmanın, (taraflar aksini ileri sürseler ve ret etseler de) Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin araya girmesi ve Rus Rosneft’in Suudi Aramco’ya göre biraz daha yüksek bir teklif vermesiyle gerçekleştiği; Rosneft’in, Rus petrolünün satışını artırmak ve bunu garanti altına almak için rafineriyi satın aldığı; Batının Ukrayna krizi üzerinden uyguladığı yaptırımlara rağmen Rusya’nın petrol imparatorluğunu inşa etmede Essar rafinerisinin önemli bir kilometre taşı olacağı; Rosneft’in bir konsorsiyum kurarak rafinerinin % 98’ni satın aldığı; Washington’un anlaşmanın Rusya’ya uygulanmakta olan yaptırımların ihlali anlamına gelmediğini söylediği; görüşmelerin Mayıs 2014’den bu yana sürdürüldüğü ifade edilmiştir. Essar rafinerisi, Mayıs 2008’de ticareti üretime başlayan; LPG, nafta, hafif dizel yağ, jet yakıtı ve gazyağı üreten; deniz kıyısına yakın konumu ile deniz, kara ve demiryolu ulaşım bağlantılarını içeren; 2012’deki kapasite artışı ile bugün yılda 20 milyon ton ham petrol işleme kapasitesine sahip olan; 75 çeşitten fazla ham petrolü başarıyla işleye bilen en son teknoloji ile çalışan önemli bir tesistir. Essar rafinerisinin satın alınması, Rusya’nın enerji zenginliğini daha iyi değerlendirmesine hizmet edecektir ki; bunu da, sadece ekonomik açıdan değil, politik ve askeri açılardan da görmek gerekir. Hindistan’daki rafineri, [i] Rusya’nın enerjide riski paylaştırarak aşağıya çekmesi, [ii] Rusya’nın enerji piyasasındaki konumunu güçlendirmesi, [iii] ABD’nin Hindistan ile yakınlaşma çabalarını sınırlama potansiyelini içermesi ve [iv] bugün için orta ve uzun vadeli bir risk olarak gözüken Rusya’nın Çin ile karşı karşıya gelme riskini aşağıda tutması açısından oldukça anlamlı bulunmaktadır. Rusya’nın Suriye krizi üzerinden Soğuk Savaş yıllarındaki gücünü/konumunu yakalayabileceğinin düşünülmeye başlandığı bir sırada gerçekleşen rafineri alımı, bu düşünceyi ciddi şekilde besleyecektir diye değerlendirilmektedir. Essar rafinerisinin satış anlaşmasına ilişkin süreç içinde, Hindistan’ın, beş milyar dolar ödeyerek Rusya’dan uzun menzilli hava füze savunma sistemi satın almasını öngören bir anlaşmanın da imzalanmış olduğunun açıklanması, dikkat çekici bulunmuştur.

19. BBC Dünya Servisi’nin, Asya’dan ve Afrika’dan toplam 11 ülkeyi de kapsayacağı, yeni farklı dillerde yayın yapacağı açıklanmıştır. 1932 yılında İngilizce konuşulan coğrafyalara yayın yapmak üzere kurulmuş BBC Dünya Servisi, o tarihten bu yana farklı dillere de yönelerek İngiltere’nin “yumuşak gücü”nü artırma/büyütme işlevini yerine getirmiştir. BBC Dünya Servisi’nin, Asya’da bundan böyle, Hindistan’da kullanılan Gujarati, Marathi, Telugu ve Pakistan’da da geniş ölçüde kullanılan Pencapi dillerinde, Güney Kore’de ve Kuzey Kore’de konuşulan Korece dillerinde yayın yapmaya başlayacağı ifade edilmiştir. BBC Dünya Servisi’nin bu kararı, önümüzdeki dönemde, uluslararası politikada, Hindistan’ın, Pakistan’ın, Güney Kore’nin ve Kuzey Kore’nin daha çok öne çıkacağı ve konuşulacağı anlamına alınabilir.

20. Japonya Başbakanı Shinzo Abe ile Malezya Başbakanı Najib Razak’ın, Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ’nı canlı tutmak için, geçtiğimiz günlerde Tokyo’da bir araya geldikleri; tarafların, TPP’ye bağlı kalmakta anlaştıkları ve TPP’nın onaylanarak yürürlüğe girmesi konusunda umutlu oldukları ifade edilmiştir. Abe’nin geçtiğimiz günlerde New York’da Trump ile bir araya gelmesinden, Trump’ın seçim kampanyası sırasında sergilediği TPP’ye karşı görüntüsü ile Başkan seçilmesinden sonrasındaki görüntüsü arasında fark olduğunun çıkarılması, tarafları TPP konusunda umutlandırmış gözükmektedir. Görüşmede, Japonya’nın ilgi duyduğu, Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’u Singapur’a bağlayacak yüksek hızlı tren projesinin ele alındığı da ifade edilmiştir. Malezya’nın söz konusu hızlı tren projesine Çin’in de ilgi duyduğu ve geçtiğimiz yıl (2015 yılında) Endonezya’da başkent Cakarta ile Bandung arasındaki hızlı tren projesini Çin karşısında Japonya’nın kaybettiği de, ayrıca ifade edilmiştir. Trump Yönetiminin ABD’nin TPP’den çekilmesine karar vermesi zayıf bir ihtimal olarak görülmekle birlikte, bunun gerçekleşmesinin Japonya için bir fırsat olabileceği akla gelmektedir. Gelişmeler, “ihale diplomasisine” ve ekonomipolitiğe işaret ediyor.

21. Trump’ın seçim kampanyasına yansıyan “cihadi tehdit” konusundaki teşhisinin yanlış olduğu; kampanyası sırasında, ABD’ye yönelik cihad tehdidini ortadan kaldırma söz veren Trump’ın, bu sorunu çözmeye yönelik reçetesinin kendisini hayal kırıklığına uğratabileceği; çünkü sorunun, İslam dininden geldiğine inandığı; oysa önceki Başkanlar, sorunun İslam dininden değil, iyi yönetişim ve siyasal özgürlük eksikliğinden geldiğine inandıkları; farklı teşhislerin, doğal olarak farklı tedavilere yol açtığı ileri sürülmüştür. Cihad tehdidini ortadan kaldırmak için, Bush ve Obama dönemlerinde, Arap Dünyasında siyasal reformlara ağırlık verilmiştir. Trump ve yakın ekibi ise, bunlardan farklı olarak, cihad tehdidinin önlenmesinin İslam dininde reform yapılmasına bağlı olduğuna inanmakta ve bu bakış açısının bir sonucu olarak da, İslam dininde reform sözü veren Müslüman otokratlar için koşulsuz destek istemektedirler. Trump’ın Müslüman otokratlar listesi için ilk akla gelenler ise, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Ürdün kralı Abdullah’tır. Bugüne ve yakın geçmişe bakıldığında, ne Başkan Bush’un, ne de Başkan Obama’nın reçetelerinin işe yaradığı görülür. İşe yaramadıkları gibi, Bush’un yaklaşımı Hamas’ı, Obama’nın yaklaşımı da IŞİD’ı doğurmuş gözükmektedir. Eğer cihad tehdidini ortadan kaldırmak için devreye sokulacak ağır polisiye taktikler ve devlet tarafından atanacak din adamları başarısız olursa; bu, Trump’ın da önceki başkanlar ile aynı kaderi paylaşması anlamına gelecektir. Cihad tehdidinin tek bir nedene (İslam dininin reforma olan ihtiyacına) bağlanması isabetli değildir. Cihad tehdidini besleyen birçok etkenden söz edilebilir ki; bu etkenler de ayrıca biri birilerini tetiklerler. Bu etkenlerden bazıları şunlardır: dinsel miras, devlet kurmak ya da diğer Müslümanları korumak için yurt dışında savaşmak övgüsü, militan yöneticiler tarafından sömürülen aşırı muhafazakâr dinsel fikirler ve örgütler, akran/arkadaş baskısı, dinsel zulüm korkusu, zayıf yönetişim, büyük kentlerde gençlerin işsizliği ve iç savaş. Bu faktörlerin hepsi, düne göre, bugün Arap Dünyasında daha belirgindir ve bu durum küresel ölçekte cihad tehdidinin dirilişini çağrıştırmaktadır. Bu tablo nedeniyle, belirtilen faktörlerden sadece birini çıkış noktası alacak reçeteler işe yaramayacak; yaramadığı gibi tam aksi yönde geri tepip cihad tehdidini besleyebilecektir. Trump Yönetiminin önce sorununun karmaşıklığını görmesine, sonra da ilgili bütün etkenler üzerinde çalışmasına ihtiyaç vardır. Bunlara ilave olarak, istihbaratın geliştirilmesine, mültecilerin/sığınmacıların acil ihtiyaçlarına odaklanılmasına ve diğer adımlara ihtiyaç vardır. Gerçekçi olan Cihad tehdidinin ortadan kaldırılması değil kontrol altında tutulması olduğu, Orta Doğu’daki ve Kuzey Afrika’daki yangın durumunun şimdilik buna imkân verdiği, asıl önemli olanın yanlış teşhis ve tedavi ile cihad tehdidinin korkunç bir boyuta kavuşmasına imkân ve fırsat verilmemesi gerektiği olduğu belirtilmiştir.

22. Suriye’de Humus’un güney batısında, Lübnan sınırına yakın Al Qusair’de, uçaksavar topları monte edilmiş ABD yapımı M113 zırhlı personel taşıyıcıları ile Hizbullah’ın geçit töreni gerçekleştirdiği ileri sürülmüş; bu bağlamda Hizbullah’ın bu araca hangi yolla sahip olabileceği sorgulanmış, ilk akla gelenin Lübnan Ordusu üzerinden olacağı belirtilmiştir. Nedeni de, ABD’nin aşırıcılık ile mücadele kapasitesini artırmak için Lübnan Ordusuna 2016 yılında toplam 216 milyon dolar yardım yapmayı öngörmesi, bu yardımın önemli kısmının geçtiğimiz (2016) yaz aylarında gerçekleşmesi ve gerçekleşen teslimat arasında M113 zırhlı personel taşıyıcılarının da olmasıdır. Lübnan’dan Suriye’de çatışan güçlere silah kaçırıldığı bilinmekle beraber, Lübnan’dan Suriye’ye M113 zırhlı personel taşıyıcısının kaçırılmış olabileceği anlaşılır gelmemektedir. Konuyla ilgili olarak, ayrıca; Lübnan Ordusundan, Hizbullah’ın elinde gözüken M 113’lerin Lübnan Ordusunun envanterinde gözükenler olmadığı açıklamasının geldiği; ABD istihbaratı da dâhil ilgili istihbarat birimlerinin konuyu araştırdığı; bir görüşe göre, Hizbullah’ın elindeki M113 zırhlı personel taşıyıcısının, 1975-1990 yılları arasında cereyan eden Lübnan İç Savaşı sırasında ortaya çıkmış, İsrail destekli, Lübnanlı Hıristiyan milis örgütü olan Güney Lübnan Ordusu (SLA)’na İsrail tarafından o tarihlerde verilmiş M113’lerden kalmış olabileceği; bir başka görüşe göre de, Hizbullah’ın, Suriye’de görülen El Kaide bağlantılı Jabhat el-Nusra örgütünden almış olabileceği, ancak El-Nusra’nın nereden temin etmiş olabileceğinin belirsiz olduğu ifade edilmiştir. Eğer Mayıs 2014’ten 31 Ekim 2016 tarihine kadar Lübnan’da yeni Cumhurbaşkanının seçilememiş olduğu, 31 Ekim 2016 tarihinde Hizbullah’ın ve Suriye’nin desteği ile Mişel Avn’ın Lübnan Cumhurbaşkanı olarak seçildiği hatırlanır ise; Hizbullah’ın elindeki M113 zırhlı personel taşıyıcısının Mişel Avn’a verilmiş Hizbullah desteğinin bir karşılığı olabileceği, yani Lübnan Ordusuna ABD tarafından verilmiş M113’lerden olabileceği akla gelmektedir. Bu noktada ister istemez akla bir de soru gelmektedir. Acaba ABD, Lübnan’ın içinde bulunduğu durumu ve bu bağlamda Hizbullah’ın Lübnan’daki konumunu, statüsünü ve gücünü bilmiyor olabilir mi? Şüpheciliğin sürprizi ve dolayısıyla muhtemel kayıpları önleme potansiyeli olduğunu hatırlamak uygun olacaktır.

23. Rusya’nın Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’ne vücut veren düzenlemeden ( Roma Statüsü’nden ) çekildiği açıklanmıştır. Bunun anlamı, Rusya’nın artık UCM’nin yargı yetkisini tanımadığı, yani UCM’nin Rusya ile ilgili iddialara bakmaya yetkili olmayacağıdır. Rusya’nın bu kararı; BM İnsan Hakları Komitesi’nin, Rusya’yı, Kırım’ın “geçici işgali”ni kınayan ve Kırım Tatarlarına yönelik ayrımcılık la ilgili hak ihlallerinden sorumlu tutan bir kararı alması ile eş zamanlı olmuştur. Rusya’dan yapılan açıklamada; UCM’nin büyük umutlarla ortaya çıktığı, ancak hayal kırıklığına neden olduğu, UCM’nin bağımsız hareket etmediği ve Rusya’nın uluslararası ağır suçlar konusunda herkesin yargı önünde çıkmasından yana olduğu ifade edilmiştir. Hâlihazırda, Rusya’nın Suriye’de icra etmekte olduğu operasyonlar ile ilgili olarak insan hakları ihlali ve savaş suçu işlendiği iddiaları da gündeme gelmektedir. Ayrıca UCM’nin hâlihazırda Rusya ile Gürcistan arasında 2008 yılında yaşanan savaş sırasında Rus birliklerinin Güney Osetya’daki eylemleri ile ilgili iddiaları soruşturmakta olduğu da bilinmektedir. Bunlar hatırlandığında; Rusya’nın UCM’den çekilme kararının sadece Kırım ile ilgili olmadığı, Suriye ve Gürcistan ile de ilgili olabileceği akla gelmektedir. Rusya’nın bu kararından hemen sonra, Filipinler Devlet Başkanı Duterte’den de, işe yaramadığı gerekçesiyle Filipinler’in de UCM’den çekilmeyi düşünebileceği açıklaması gelmiştir. Duterte; hem Batının “yargısız infazları” karşısında UCM’nin yetersiz kaldığını belirtmiş, hem de BM’yi Dünyadaki savaşları engelleyememekle suçlamıştır.

24. Irak Kürt Özel Yönetim Bölgesi Başkanı Barzani, Peşmerge güçlerinin Musul operasyonu sırasında IŞİD’in elinden aldığı bölgelerden geri çekilmeyeceğini açıklamıştır. Barzani’nin açıklamasında, iki husus dikkati çekmiştir. Birincisi, Peşmergenin IŞİD’dan ele geçirdiği yerler için “Kürdistan bölgeleri” ifadesini kullanması; ikincisi de çekilmeme konusunda ABD ile anlaşıldığının belirtilmesidir. Peşmergenin ele geçirdiği yerlerin ABD öncülüğündeki koalisyonun havadan ve karadan sağladığı destekle mümkün olabildiği dikkate alındığında, Barzani ile ABD arasındaki anlaşmanın uygulamada ifadesini bulmakta olduğu da akla gelmektedir. Daha yeni, Trump’ın yakın danışmanlarından gelen “bağımsız” Kürdistan’ın yakın olduğu açıklaması, Trump’ın görevi devralmasından sonra da bu durumun değişmeyeceğine işaret etmiştir. Barzani’den gelen söz konusu açıklamalara Bağdat’tan sert tepki gelmiş, IŞİD’dan alınan yerlerin eski konumlarına döneceği açıklanmıştır. Ancak Barzani’nin açıklamaları konusunda Tahran’dan ve Ankara’dan bir ses çıkmamıştır. Türkiye’yi IŞİD ile ilişkilendiren iddialar nedeniyle; Barzani’den gelen, IŞİD’a yardımcı olan kim varsa Kürdistan topraklarına adım atamaz açıklaması da dikkat çekici bulunmuştur. Bu gelişmeler olurken Irak Kürt Özel Yönetim Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmiştir.

25. Sri Lanka’da, eski Cumhurbaşkanı Mahinda Rajapakse’nin mevcut Cumhurbaşkanı Maithripala Sirisena’ya meydan okumak için Sri Lanka Özgürlük Partisi (SLFP)’den ayrılacaklarla birlikte oluşturulacak Sri Lanka Halk Cephesi (SLPF) ’nin başına geçeceği; SLFP’nin parçalanmasının koalisyon hükümetinin varlığını tehlikeye düşüreceği açıklanmıştır. Sri Lanka, Hindistan’ın hemen güneyinde yer alan ve Hindistan Yarımadası ile Sri Lanka arasındaki sularda işleyen deniz ticaretini kontrol eden, güncel jeopolitiği son derece önemli bir ada ülkesidir. Çin ve Hindistan, Sri Lanka için nüfuz mücadelesi içindedirler. Sri Lanka, aynı zamanda rüşvet, yolsuzluk, kara para ve cinayet olgularının çok fazla konuşulduğu bir siyasal yaşama sahip, terör sorununu yaşayan bir ülkedir.

26. Tibet’in ruhani lideri Dalay Lama, Moğolistan’a dört günlük bir ziyaret gerçekleştirmiş; ziyaret, Çin tarafından tepki ile karşılanmıştır. Ziyaretin dini amaçlarla yapılmış bir davet üzerine gerçekleştiği açıklanmış olsa da; Pekin Yönetiminden gelen açıklamada, bir taraftan Dalay Lama’nın din üzerinden ayrılıkçı bir çaba içinde olduğu, diğer taraftan Moğolistan’ın bu davetinin ikili ilişkileri etkileyebileceği ifade edilmiştir. Çin, Dalay Lama’yı Tibet için bağımsızlık istemekle suçlamaktadır. Dalay Lama’nın 2006 yılında Moğolistan’a yaptığı bir ziyaret sonrasında, Moğolistan’ın dış ticaretinde Çin’e bağımlı olmasını kullanarak, bu ziyarete tepkisini göstermek için, bir süreliğine Moğolistan ile Çin arasındaki demiryolu ve hava yolu trafiğini kesmişti.

27. Kuzey Kutbunda kış mevsimine girilirken bugünlerde gece ve bölge genelinde güneş yükselmiyor iken, sıcaklıkların normalin en az 20 derece üzerinde olduğu belirtilmiştir. Normalde yılın bu mevsiminde, buzların kalınlaşması ve havanın ciddi şekilde soğuk olması beklenirken; bu yıl bu mevsimde kuzey kutbunun oldukça sıcak ve buz kalınlığının rekor derecede düşük olduğu, soğuk havanın Sibirya üzerine sürüldüğü ifade edilmiştir. Yılın Eylül ayında en düşük seviyede olan buz kalınlığının Kasım ayına doğru giderek artması gerekirken, bu yıl, bunun çok yavaş olduğu gözlemlenmiştir. Uzamanlar sıcaklık anormalliklerinin kalıcılığına ve büyüklüğüne dikkat çekerken, bizim dikkatimizi çeken bu anormalliklerin görüldüğü yerler olmaktadır. Kuzey Kutbunda sıcaklıkların normalin üzerinde olmasının (normale göre aşırı olan hava sıcaklığının) erimeye ve bazı yerlerin sular altında kalmasına neden olduğu ileri sürülmektedir ki; bu, çok yönlü olarak dikkate değer bulunması gereken bir husustur. Sorunun, Okyanusun buzsuz kesimlerindeki suyun sıcaklığını koruması ile ilgili olduğu ve Okyanus sularının soğumasının zaman alacağı ifade edilmiştir.

***

Kınama ve Davet Mesajı

ASCMER Asya Çalışmaları Merkezi’nin web sayfasına güncelleme yapmak için üç gündür giremiyoruz; kendi sayfamıza erişimimiz engelleniyor. Buradan, kamuya açık olarak;

° dahli olanları,

° çalışma ve üretme hevesimizi kırmaya çalışanları,

° bilgiden ve bilgi üretiminden rahatsız olanları,

° dış politikaya (uluslararası ilişkilere) toplu iğne ucu kadar bile olsa katkıda bulunmamızı istemeyenleri,

° dış politikada/uluslararası ilişkilerde kendi doğrularından başka doğrulara hayat hakkı tanımayanları,

° farklı görüş, yorum ve değerlendirmelere tahammülü olmayanları, kınıyoruz. Yetkilileri/ilgilileri sorumluluk duymaya davet ediyoruz. Umarız hatadan kısa sürede dönülür…

Kamuoyunun bilgisine saygı ile sunarız.

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk
ASCMER Başkanı
Ankara/26 Kasım 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: