GELEN GİDENİ ARATACAK MI?


BELİRSİZLİKLERLE DOLU

BİR BAŞKANLIK DÖNEMİ!

 

ABD, uluslararası politikada bir “iniş” süreci yaşasa da; hâlihazırda küresel ölçekte en büyük güç olduğu gerçeği değişmiyor. Aksine, 20 Ocak 2017’deki “Başkan” değişimini önemli kılıyor. trump_turkey Acaba Donald Trump’ın seçim kampanyasında kamuoyuna yansıyan açıklamalarından hareketle, ABD’nin bu yeni dönemdeki duruşuna, bölgesel ve küresel politikalara ilişkin ne gibi çıkarsamalarda bulunulabilir? Çünkü; NATO’, Avrupalı müttefikler, Trans-Pasifik Ortaklığı , Çin, Japonya, İran ve Orta Doğu konularında tehdit niteliğindeki ifadeleri dikkat çekiciydi. Türkiye’ye gelince; Trump’ın İslam karşıtı söylemleri, Türkiye’nin IŞİD bağlantısı konusundaki iddialar, Türkiye için ciddiyet taşıyor. Kürtler ve İran ile ilgili hususlar da, Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Ankara’nın, Irak ve Suriye politikalarının geleceği, Türk-Amerikan ilişkilerinin Trump döneminde göstereceği seyre ve bununla eş zamanlı olarak Ankara-Moskova yakınlaşmasıyla da ilintilidir. Acaba Trump Dönemi «Tarihin Sonu»nun başlangıcı mı olacak?

***

DONALD TRUMP: ASYA, ORTA DOĞU VE TÜRKİYE

YORUMLARI/BEKLENTİLERİ
22 Kasım 2016.

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

I. Küresel ölçekteki nüfuzunun zayıflamakta olduğu ve küresel sorumluluklarını yerine getirmekte artık zorlandığı, dolayısıyla uluslararası politikada bir “iniş” sürecini yaşadığı kabul edilse bile; bu durum, ABD’nin hâlihazırda küresel ölçekte en büyük güç olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Bu, her Başkan değişiminde olduğu gibi, 20 Ocak 2017 tarihinde gerçekleşecek ABD’deki “Başkan” değişimini de önemli kılmaktadır. Acaba mevcut Başkan Barack Obama’dan görevi devralacak olan Donald Trump’ın ve ekibinin seçim kampanyası sırasında medyaya yansıyan açıklamalarından, ABD’nin duruşuna, bölgesel ve küresel politikalara ilişkin ne gibi çıkarsamalarda bulunulabilir? Bu çalışmada, Trump ve ekibin seçim kampanyası sırasındaki yaklaşımları ve açıklamaları çıkış noktası alınarak yorumlarda bulunulmuş, bunların neden olduğu beklentilere/öngörülere yer verilmiştir.

II. Donald Trump ve ekibinin; seçim kampanyası sırasında, NATO’ya, Avrupalı müttefiklerine (ortaklarına), Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) ’na, Çin’e, Japonya’ya, İran’a ve Orta Doğu’ya yönelik olarak söylediği, bir kısmı tehdit niteliğindeki ifadeler, son derece dikkat çekici olmuştur. Dikkat çekiciliği, sadece Obama Yönetiminin söylemlerinden ve eylemlerinden farklı oluşundan ileri gelmemektedir. Bunda, söylemlerinin uygulamada gelebileceği anlamlar ve bunların neden olduğu endişe kadar, Cumhuriyetçi Parti’nin bilinen söylemleri ya da kimlikleri ile bağdaşmayan bir mahiyet arz etmesinin de payı vardır.

Trump ve ekibinin, gerek Çin ile ticaret ve TPP konusundaki söylemleri, gerekse ırkçılık derecesinde görülen etnik ayrımcılık ve belirgin dinsel ayrımcılık söylemleri; bir taraftan aşırı milliyetçiliği, diğer taraftan küreselleşme karşıtlığını çağrıştırmıştır. Yine bu bağlamda görülebilecek mülteciler ve göçmenler ile ilgili çok acımasız bulunan söylemleri ise, Amerikalıların bugüne kadar biline/tanına gelen kimlikleri ve idealleri ile bağdaştırılamamıştır. Amerikan kimliğinin ve idealinin bir gereği olarak, hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların bugüne kadar mülteciler ve göçmenler konusunda benzer politikaları savundukları ve uyguladıkları hatırlandığında, bu bağdaşmazlık daha anlaşılır olmaktadır.

Küresel ekonomik ve finansal kriz sürerken; Çin’in, ABD ekonomisini “istismar” etmek ve döviz manipülasyonu yapmak ile itham edilmesi ve Çin’e karşı bir ekonomik savaş başlatılacağının ileri sürülmesi, bütün Dünyada endişeye yol açmıştır.

Trump ve ekibinin bazı konulardaki söylemleri ise, çelişkiler içermiştir. Ukrayna krizinde Rusya karşısında Ukrayna’ya ölümcül silahların verilebileceğinden söz edilmesi; IŞİD ile mücadele bağlamında Rusya Devlet Başkanı Putin’e duyulan sempati ile örtüşmediği gibi, Rusya ile rakip olmak yerine birlikte çalışmanın düşünülmesi ile de örtüşmemiştir. Ukrayna’ya Rusya karşısında ölümcül silah verirken, Irak’ta ve Suriye’de IŞİD ile mücadelede daha etkin olmak için Rusya ile daha iyi geçinmenin nasıl mümkün olabileceği anlaşılır gelmemiştir. Trump ve ekibinin İran ve Suriye için kullandığı ifadelerde de benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Bir taraftan, İran ile “rakip” olmak yerine birlikte çalışılması gerektiğine işaret edilmiş; diğer taraftan da, İran’ın büyük bir sorun olduğu, İran ile nükleer anlaşmanın yanlış olduğu ve İran ile yapılmış nükleer anlaşmanın yeniden müzakereye açılabileceği belirtilmiştir. Keza Suriye krizi için de, hem uçuşa yasak/güvenli bölge uygulamasına gidilebileceği, hem de Esad’ı devirmeye gerek bulunmadığı, en iyi yolun Esad ve Suriye rejimini desteklemek olduğu ifade edilmiştir.

Trump ve ekibinin söylemlerinden; ABD’nin, küresel sorumluluklarına sırt dönebileceği algısı edinilebilmiştir. Bu algıya neden olan ifadelerden biri, Orta Doğu’ya harcanan 6 trilyon dolar para ile ABD’nin baştan aşağı iki kere kurulabileceği ifadesidir. Bu ve benzeri ifadeler, ABD’nin, önümüzdeki dönemde kendisini diğer ülkelerin sorunlarından ve küresel politikadan uzak tutabileceği, yani izolasyonist bir politika izleyebileceği ve içine kapanabileceği algısını doğurmuştur. Bu algıya bağlı olarak, ABD’nin Asya’dan çekilebileceği endişesi de kendisini göstermiştir.

Ancak yukarıda belirtilenlere rağmen, Trump’ın ve ekibinin kampanya sırasındaki açıklamalarının; yeni dönemde izlenecek Amerikan dış politikası konusunda belirgin ve net bir fikre ulaşılmasına imkân verecek ayrıntıyı fazla içermediğini de ifade etmek gerekir. Ayrıca söz konusu açıklamaların; Avrupa’da, Orta Doğu’da ve Doğu Asya’da ABD için olumsuz gelişmelerin söz konusu olduğu bir sırada yaşanan Başkanlık seçimi kampanyasında geldiğini ve Trump lehine işe yaradığını da dikkate almak uygun olacaktır.

III. Seçim kampanyası sırasındaki açıklamaların uygulamaya yansıyıp yansımayacağı henüz belli olmamasına rağmen; bugünden görülen, kampanya sürecinden en olumsuz etkilenen (etkilenecek) kurumların Amerikan dış politikası ve ticareti olduğu, olacağıdır.

Trump ve ekibinin, kampanya sırasında küresel güçten ve liderlikten çok uluslararası ilişkilerdeki düşmanlıkları konuşmaları, küresel güçten ve liderlikten fazla söz etmeyerek bir anlamda seçmene ABD’nin bunlar üzerinden katlandığı yükten kurtulmak suretiyle yaşam koşullarını iyileştireceği mesajını vermeleri, son tahlilde ABD’ye zarar vermiştir ya da verecektir diye düşünülmektedir. Orta ve üzeri yaştaki seçmen kitlesinin 08 Kasım (2016)’daki seçime katılma oranının genç seçmenlerin seçime katılma oranından daha yüksek olması, bu bağlamda oldukça anlamlı gelmektedir. Cumhuriyetçilerin (Trump ve ekibinin) yaşa bağlı muhafazakârlığı ve gelecek endişesini hedef alan seçim stratejisi genç seçmenlerin ilgisini fazla çekmemiştir. Demokratlar da (Clinton ve ekibi de) genç seçmenleri sandığa çekecek söylemleri bulmada/kullanmada fazla başarılı olamamışlardır. Bunun, “bildik” Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti algısındaki değişim açısından görülmesi gereken bir durum olduğu düşünülmektedir. Buna bağlı olarak da, Sovyetlerin dağılmasından bu yana ABD’nin ideolojik bir gözden geçirmeyi yapmamış olması ve bu nedenle önümüzdeki dönemin ABD için bir “ideolojik dalgalanma ya da çalkalanma” dönemi olabileceği akla gelmektedir.

Amerikalıların yeni dönem için Başkanlarını belirlediği seçim, içeride neden olduğu protestoların yanında, Dünya kamuoyu nezdinde bir endişeye yol açmıştır. Eğer bu endişe, sadece seçim kampanyası sırasındaki söylemler ve söylemlerin neden olduğu algı ile ilişkilendirmez ve buna ilave olarak ABD’nin yeni dönemde bir “ideolojik dalgalanma/çalkantı” içine girebileceği ile de ilişkilendirilir ise; bu, küresel barış, güvenlik, düzen ve istikrar açısından Dünyayı iyi günlerin beklemediği anlamına gelecektir. Buradan hareketle, BM gibi temel küresel yapılanmaların ve temel uluslararası düzenlemelerin etkisini kaybedeceği ve/veya bunların varlıklarının (daha çok) tartışmaya açılacağı bir tablo ile karşılaşılabileceği de akla gelmektedir. Hem İran ile yapılmış nükleer anlaşmanın yeniden müzakereye açılabileceği söyleminin, hem de ABD’nin taraf olduğu ya da olacağı ticaret anlaşmalarına yönelik olumsuz bakış açısının ve bu anlaşmalardan çekinilebileceğine dair söylemin, bunun birer işareti olarak görülebileceği düşünülmektedir. Uluslararası ticareti teşvik etmek ABD’nin küresel sorumluluklarından biri olarak görülür ve bu insanlığın ortak gelişimi ile bağlantılı bir konu olarak kabul edilir iken, Trump ve ekibinin ABD’nin uluslararası ticareti engelleyeceği anlamına gelen söylemleri anlaşılır bulunmamıştır.

ABD’nin mülteciler ve göçmenler politikası, salt insani gereklerle açıklanabilecek bir politika değildir. Bu politikanın insani gerekler dışında politik, ekonomik ve güvenlik boyutları da vardır. En basitinden, mülteciler ve göçmenler, ABD’ye bunların geldikleri ülkelere müdahale etme imkânı verir. Bu noktada, Trump ve ekibinin mülteci ve göçmen karşıtı açıklamalarının, azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin kapılarını mültecilere açtığı, gelişmiş ve zengin ülkelerin ise kapılarını mültecilere kapattığı bir sırada geldiğine dikkat etmek gerekir. Söylemlerin bu zamanlaması, sadece ABD için değil, Batılı diğer gelişmiş ülkeler için de, küresel ölçekte, istismara açık, ciddi bir imaj kaybından söz edilebilmesine neden olmaktadır. ABD, bu imaj kaybını, sadece dış politika açısından değil, iç politikaya yönelik muhtemel yansımaları açısından da görmek durumundadır. Trump ve ekibinin Müslümanlar ve Meksikalılar ile ilgili söylemlerinin yol açtığı “ayrımcılık” ve “düşmanlık” algısından, diğer etnik ve dinsel grupların kendileri için çıkarsamalarda bulunması ve bunun ABD için etnik/dinsel temelli, silahlı bölücü/ayrılıkçı hareketlere neden olma ihtimali görmezden gelinecek bir ihtimal olarak görülmemektedir. Trump ve ekibinin seçim kampanyası sırasındaki göçmenler ve mülteciler ile ilgili söylemleri ve bunun etnik/dinsel temelli ayrımcılık ve düşmanlık algısına yol açması; ABD’yi ABD yapan ve Latince anlamı “Amerikan Barışı” olan “Pax Americana” ile de bağdaşmamaktadır.

IV. Donald Trump’ın ve ekibinin seçim kampanyası sırasındaki söylemleri içeride ve dışarıda protestolara ve endişeye yol açmakla birlikte, bunun fazla abartılmaması gerektiği de düşünülmektedir. Bu düşünceyi iki hususa dayandırmak mümkündür.

Birinci husus, temelde ABD’nin sahip olduğu rejimin niteliği ile ilgilidir. Başkan’ın Amerikan Federalizmi içinde dış politikaya ilişkin önemli ve etkin yetkileri vardır. Bu yetkiler arasında savaş ilanı yer almasa da; yumuşak güç unsurlarının günümüz dış politikalarında daha işlevsel hale gelmesi nedeniyle, Başkanlık Makamının Trump’a sağladığı yetkilerin dış politika bağlamında oldukça önemli ve ciddi olduğundan şüphe duyulmamaktadır. Keza Cumhuriyetçi Parti’den seçimi kazanan Donald Trump’ın Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da Cumhuriyetçi bir çoğunluk ile çalışacak olması da izleyeceği dış politikada Trump’a güç verecektir. Ayrıca uluslararası politikada bir “iniş” sürecine girmiş olduğu kabul edilse ve söylemlerinin aksine izolasyonist bir politika izlemeyeceği düşünüldüğünde, mevcut uluslararası sistemin ABD’yi sınırlama (engellenme) kapasitesinin zayıf olmasının da, yine izleyeceği dış politikada Trump’ın elini kuvvetlendirecektir. Ancak Amerikan federalizminin niteliği, içerdiği fren ve denge sistemi, ABD’nin sahip olduğu liberal demokrasi anlayışı (geleneği), ABD’nin dış politikadaki mevcut (devam eden) angajmanları ve bunların neden olduğu vazgeçilemezler (gerekler) hatırlandığında, bu düşüncenin fazla abartılmaması gerektiği sonucuna ulaşılabilmektedir. Bu belirtilenler, dış politikada Trump’ın hareket serbestisini kısıtlayacaktır.

İkinci husus da, Trump’ın seçim kampanyasını yürüttüğü sırada ABD’nin ve uluslararası politikanın içinde bulunduğu durum ile ilgilidir. İçeride, demokrasi ve ekonomi konusunda ciddi zorlukların yaşandığı, ırksal ayrımcılığın kendisini belli ettiği; dışarıda ise, Çin’in yükseldiği ve yeni bir kutup olarak görüldüğü, Orta Doğu’da ve Af-Pak bölgesinde ciddi bir karmaşanın yaşandığı, Rusya ile Avrupa’nın geleceği konusunda bir belirsizliğin söz konusu olduğu bir tablo mevcuttu. Bunlar, Trump’ın seçim kampanyasındaki söylemlerinin ürünü olan hususlar değildir; seçim kampanyasındaki söylemlerinin şekillenmesinde payı olduğu varsayılan hususlardır. Seçimi kazanmak esas ve bunun vazgeçilmezi de iç ve dış koşulları dikkate almak ise, Trump ve ekibi, kampanya sürecinde bunu yapmıştır. Söylemlere ve söylemlerin neden olduğu algılara böyle bakılabilir. Ancak seçim kampanyasındaki söylemlerinin şekillenmesinde payı olduğu varsayılan ve söylemlerine yansıyan hususların, görevi devraldıktan sonra Trump’ın önüne geleceği ve uğraşacağı hususlar olacağı da bir gerçektir.

V. Trump ve ekibinin seçim kampanyası sırasında Batının Avrupa kanadını teşkil eden ülkeler ve NATO ile ilgili olarak söyledikleri, söylemlerinin neden olduğu izolasyonist yaklaşım göz önüne alındığında, son derece önemli bulunmaktadır.

Trump’a göre; İtalya, Trans-Atlantik ittifakına yeteri kadar katkıda bulunmayan Avrupa ülkelerinden biridir. ABD’nin, İtalya’da, çok sayıda hava, deniz ve kara unsuru bulunmaktadır. İtalya’daki ABD askeri varlığı, bu ülkeye adeta bir “askeri güvenlik şemsiyesi” sağlamakta; Roma Yönetimi de, bu şemsiyenin etkisinde savunma harcamalarını aşağıda tutmaktadır. İtalya’nın askeri harcamaları GSYİH’sının % 1.1’i seviyesindedir ki, bu oldukça düşük bir rakamdır. Doğru, ancak Trump, İtalya’yı belirtilen mülahaza ile eleştirirken, İtalya’daki ABD askeri varlığının sadece İtalya’nın güvenliği ile ilgili olmadığını, Avrupa’nın güvenliği için, Afrika ve Orta Doğu operasyonları için de olduğunu görmeyi ihmal etmektedir.

Trump’ın Fransa’ya bakışı İtalya’dan farklı olmuştur. Trump, Fransa’nın ABD ile birlikte paylaştığı ortak çıkarları olduğunu açıklamıştır. Trump ve ekibinin seçim kampanyası sırasında değindiği terörizmle mücadele konusu, Fransa ile Trump Yönetimini biri birlerine yaklaştırma işlevini yerine getirebilecek bir konudur. Çünkü Fransa terör sorununu yaşayan, topraklarında terör saldırıları gerçekleşen, tıpkı ABD gibi terörizmle mücadele eden bir ülkedir ve Fransa’nın bu konuyu ABD’nin yeni Yönetimi ile yakınlaşmak için kullanması beklenecektir. Yine Fransa, NATO’nun askeri kanadında yer almamasına rağmen, askeri açıdan Batının en aktif ülkelerinden biridir, NATO’ya katkı sunmaktadır ve Suriye krizi de dâhil, birçok cephede bunu göstermektedir. Yani Fransa eylemli olarak ABD’nin güvenlik ortağıdır ve Trump, bunun farkında olduğu işaretini vermiştir.

Trump, seçim kampanyası sırasında, ABD’nin NATO’nun askeri bütçesine en büyük katkıyı yapan ülke olmasından da şikâyetçi olmuştur. NATO’nun hâlihazırda 28 üyesi vardır ve ABD’nin NATO’nun bütçesine yaptığı katkı, 27 ülkenin yaptığı katkıların toplamının iki katından fazladır.

Trump ve ekibinin Avrupa ülkeleri ve NATO konularında kamuoyuna yansıyan bu açıklamaları, bir rahatsızlığın olduğuna ve NATO’nun gözden geçirme çabasına konu olacağına işaret etmektedir diye düşünülmektedir. Eğer kampanya sırasında doğan izolasyonist algı Trump’ın görevi devralmasından sonra uygulamaya yansır ve Rusya konusunda da ifadesini bulur ise, bu, şüphesiz NATO’ya da yansıyacaktır. Bu noktada, ABD’nin izolasyonist bir yönelim içine girmesinin uygulamada güç boşluğuna yol açacağını ve bunun NATO ile ilgili sonuçlarının olacağını dikkate almak gerekir. Rusya’nın son dönemde Avrupa’nın kuzeyinde ve doğusunda artan askeri varlığı ve hareketliliği nedeniyle, doğacak güç boşluğu, her şeyden önce söz konusu iki bölgede yer alan NATO üyesi Avrupa ülkelerinde endişeye yol açacaktır. ABD’nin desteğinden yoksun kalmış ya da ABD desteğinin azalmış olduğu bir NATO, bu ülkelerin Rusya karşısındaki endişelerini karşılamaya yetmeyecektir. Böyle bir tabloda Rusya’nın küresel sorumluluklarını unutup güç boşluğunu doldurmaya yönelmesi, söz konusu endişeyi daha artıracaktır.

NATO’nun işlevinin azalmaya başladığı bir sırada ortaya çıkabilecek böyle bir tabloda, sorun giderek AB’nin sorunu olmaya başlayacaktır. ABD’ye bağlı olarak NATO’nun işlevinde baş gösterecek gerilemenin yol açacağı boşluğun Rusya tarafından doldurulmaması için, AB’nin devreye girmesi gerekecektir. Son dönemde AB’nin güçlü ülkelerinden gelen, AB üyesi ülkelere savunma harcamalarını artırma, AB’nin ortak savunmasını güçlendirme ve NATO ile AB’nin ortak savunması arasındaki farkı azaltma çağrıları, AB’nin bu ihtimalin farkında olduğuna işaret etmektedir.

ABD, eğer NATO ile olan ilişkilerini gözden geçirir, yaptığı katkıda kısıntıya gider ve olan bağlarını azaltır ise; böyle bir durumda, NATO’nun münhasıran Avrupa’nın güvenliği ile ilişkilendirilmiş bir örgüte dönüşmesi söz konusu olacaktır ki; bu, NATO antlaşmasının yapılış amacına, lafzına ve ruhuna daha uygun olan durum olacaktır. Böyle bir tablo, doğal olarak NATO’nun AB ile olan kurumsal ilişkilerini etkileyebileceği gibi, NATO ile AB’nin bir (aynı) konsept içinde yeniden tanımlanmasını da gündeme getirebilecektir.

Yukarıda belirtilenlere rağmen, ister istemez insanın aklına, acaba ABD Afganistan’dan sonra NATO’yu Asya’nın doğusuna da sürükleyebilir mi sorusu gelmektedir. Bu, hem teknik olarak, hem de Trump ve ekibin seçim kampanyasındaki söylemleri nedeniyle gerçekleşmesi çok zor bir durum olarak gözükmektedir. Ancak uluslararası ilişkilerin doğası gereği, bu, tamamen ihtimal dışı sayılabilecek bir durum olarak da görülmemektedir.

VI. Seçim kampanyasından yansıyan ifadeler ve bu ifadelerin neden olduğu algılar, Donald Trump döneminde, ABD’nin çelişkilere ve sürprizlere açık olacağına işaret etmektedir.

Bir taraftan etnik ve dinsel temelli ayrıcı/bölücü söylem, diğer taraftan izolasyonist yaklaşım algısı, ABD için, içeride ve dışarıda kaotik bir ortam çağrışımına neden olmaktadır. Ayrımcı ve bölücü söyleme yönelik tepkisel hareketler ile izolasyonist politikanın neden olacağı güç boşluğunu doldurmaya yönelik mücadele, kontrol edilmesi giderek güçleşecek bir ülkeye ve Dünyaya işaret etmektedir. Sürecin böyle bir mecraya kayması demek, Pax-Americana’nın anlamını yitirmesi ve ABD’nin küresel üstünlüğünün hızla erimesi anlamına gelecektir. “İçeriye/içe” dönmesi, ABD’nin, önce politik seçeneklere erişimini kısıtlayacak, sonra politik seçeneklerini ortadan kaldıracak ve ABD bu sürecin etkisini zamanla anlayacaktır, fark edecektir.

Trump’ın ve ekibinin İslam karşıtı söylemleri nedeniyle, İslami direnişçilerin ABD’yi daha çok hedef almaları söz konusu olabilecektir diye düşünülmektedir. İslam, mülteci ve göçmen karşıtı söylemlerin diğer etnik ve dinsel unsurların İslami direnişçilerden etkilenmelerine, İslami direnişçilere destek vermelerine ve İslami direnişçiler ile işbirliği yapmalarına neden olma ihtimali, İslami direnişçilere Trump Yönetimi karşısında güç verecektir. İslami aşırıcılık konusuna bakışları örtüştüğü ve İslami aşırıcılığı kendilerine yönelik çok ciddi bir tehdit olarak gördükleri için, Trump Yönetiminin ciddi bir İslami direniş ile karşılaşması, ABD ile Rusya’yı yakınlaştırma potansiyelini içermektedir. Bu yakınlaşma, Çin’i, dolayısıyla küresel dengeleri yakından etkileme/değiştirme potansiyelini içermektedir.

Seçim kampanyası ve seçimin sonucu birlikte mütalaa edildiğinde, ABD için, sadece etnik ve dinsel temelli bir ayrımcılığın/bölünmenin değil, aynı zamanda genç/yaşlı ayrımının/bölünmesinin de kendisini belli ettiği anlaşılmaktadır. Trump Yönetimi için belki de en ciddi sorun, bu ayrışmanın ve bölünmenin üstesinden gelmek olacaktır.

Başkan Trump’ın iş adamı kimliği; bir taraftan içe kapanma söylemi üzerinden istikrarı ve düzeni korumayı çağrıştırırken, diğer taraftan krizlerin ve gerginliklerin yapıcı/yaratıcı işlevini, doğurdukları ekonomik, politik ve askeri fırsatları/nimetleri, dolayısıyla kaosu, karmaşayı ve sıcak çatışmayı çağrıştırmaktadır.

VII. Trump’ın ve ekibinin kampanya sırasındaki açıklamalarına Asya açısından bakıldığında hemen akla gelen hususlar; Çin’in ABD ekonomisini “istismar” etmek ve döviz manipülasyonu yapmak ile itham edilmesi, Çin’e karşı bir ekonomik savaşın başlatılacağı ve ABD’nin izleyebileceği izolasyonist politika, yani içine kapanabileceğidir. Gerçekçi bir bakış açısı ile bakıldığında, bunların uygulamada ifadesini bulması güç gözükmektedir. Çünkü politikanın özü ile bağdaşmamaktadır.

Trump Yönetimi için Asya’daki en önemli konu Çin’dir. Ancak hızlı hareket edilmesi gereken bir konu olduğu için, Kuzey Kore konusunun Çin’in önüne geçeceği düşünülmektedir. Bu arada, Pyongyang Yönetiminin, yeni nükleer ve füze denemeleri üzerinden Trump Yönetimini test etmek isteyebileceği de akla gelmektedir. Trump’ın görevi devralmasından önce gerçekleşecek denemeler için, ABD’nin (Obama’nın ekibi+Trump’ın ekibi), Japonya’nın, Güney Kore’nin ve Çin’in, bu tür denemelere hızlı, ortak ve uygun bir cevap vermesi elbette ki önemli olacaktır ve bunun için tarafların bir koordinasyon içinde olmaları gerekecektir. Bunun yapılmamasının ya da yapılamamasının nedeninin ABD olması, bir taraftan Kuzey Kore’yi dizginlemeyi zorlaştıracak, diğer taraftan da Washington, Tokyo, Seul ve Pekin arasındaki ilişkileri etkileyebilecek, değiştirebilecek ya da zorlaştırabilecektir.

ABD’nin yeni yönetiminin, Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler ile yaptığı gibi, Çin ile de Dünyanın geri kalanı için kazan-kazan politikası izlemesi beklenebilir. Çin’in uluslararası politikada yükselmesinin ve ABD karşısında yeni bir kutup olarak görülmesinin ABD’yi derinden etkilemesi ve ABD’nin Çin’i çevreleme politikası izlemesine neden olması, buna engel değildir. Keza Trump ve ekibinin kampanya sırasındaki Çin’i itham ve tehdit edici söylemleri de buna engel olarak görülmemektedir. Çünkü Çin’in ve ABD’nin mevcut görüntüleri, bunun olabilirliğine işaret etmektedir. Çin’e bakıldığında, askeri gücünün uluslararası politikadaki yükselişine paralel bir görünüm arz etmediği, kalabalık nüfusunun neden olduğu sorunları ve riskleri yaşadığı, küresel sorumluluk üstlenmeye henüz hazır olmayan bir görünüm arz ettiği görülür. ABD’ye bakıldığında ise, yorgunluğu, uluslararası politikada bir “iniş” sürecini yaşamakta olduğu, yıpranmışlığı ve içeride artan sıkıntıları görülür. Bu karşılıklı görüntüler, Pekin Yönetimi ile Trump Yönetimini birlikte böyle bir politika izlemeye itebilir. ABD ve Çin, söz konusu politikayı izlemede buluşabilirler.

Tabiatıyla ve hiç şüphesiz, Çin’in ve ABD’nin, bugüne kadar görüldüğü üzere, farklı mülahazalar ile, aralarındaki rekabeti sürdürmeleri de mümkündür. Nitekim küresel barış, istikrar ve güvenlik açısından TPP gibi anlaşmalara olan ihtiyaç hatırlandığında, seçim kampanyası sırasında TPP için sarf edilen sözler, ABD’nin yeni yönetiminin Pekin ile birlikte kazan-kazan politikası izlemeye istekli olmayacağının işareti olarak görülebilir. Bu tür anlaşmaların öngördüğü standartlar, küresel ölçekte yatırımların, emeğin ve çevrenin korunmasına ve geliştirilmesine hizmet ederler. TPP üzerinden Çin’in bu standartları benimsemesini ve böylece uluslararası sistemle daha çok bütünleşmesini sağlamak mümkündür. Trump ve ekibi; bir taraftan TPP’nin artık işe yaramayacağından söz etmekle, diğer taraftan hem yüksek gümrük duvarları ile Çin’e savaş açılacağından söz etmek ve Çin’i döviz manipülatörü olmakla itham etmek suretiyle, Çin’i değişimden uzak tutmayı ya da uluslararası sistemin dışında bırakmayı tercih etmiş gözükmektedirler. Küresel ekonomik ve finansal krizin çözümünde Çin’in uluslararası sisteme daha çok uyum göstermesi bir çıkar yol olarak görülür ve konuşulurken, Trump ve ekibi aksi yöndeki söylemleri ile dikkati çekmiştir. Bunun ABD için olduğu kadar, küresel ölçekte de olumsuz sonuçları olacaktır.

Trump ve ekibi, aslında TPP konusundaki söylemleri üzerinden, ABD’nin Çin karşısında sahip olabileceği önemli bir avantajı “şimdilik” boşa çıkarmış gözükmektedirler. Çin’in işe yaramış “devlet kapitalizmi” temelli güncellenmiş ideolojik söyleminin, Sovyetlerin dağılmasından sonra kapitalizmi ve liberal demokrasiyi “güncellememiş” sıkıntı içindeki ABD karşısında, diğer ülkelere çekici geleceği açıktır. Eğer TPP gündemde tutulup Çin ABD’nin patronajındaki TPP’nin bir parçası yapılmış olsaydı, Çin’in işe yaramış “devlet kapitalizmi” temelli güncellenmiş ideolojik söylemi ülkelere o kadar çekici gelmeyecekti. Trump ve ekibinin TPP’nı adeta çöpe atması, Çin’in, hem ABD ile birlikte kazan-kazan politikası izleme ihtimalini aşağıya çekecektir, hem de ideolojik çekiciliğini kullanarak kendi yoluna gitmeyi tercihe etmesinde etkili olacaktır. Hemen burada ifade etmek gerekir ki, Çin’in kendi yoluna gitmesi, son dönem dış politika anlayış ve uygulaması ile daha çok örtüşecek bir hareket tarzı olacaktır.

Uluslararası politikada yeni bir kutuplaşmanın yaşandığı ve bu nedenle ideolojinin çekiciliğinin önemli olduğu mevcut konjonktürde gidişatın şimdilik Çin lehine olduğu düşünülse de; yukarıda daha önce belirilen mülahazalar nedeniyle, Çin’in, bu süreçten, ABD’yi karşısına alarak mı, yoksa ABD’yi yanına alarak mı istifade edeceği şu aşamada belirsizliğini korumaktadır diye değerlendirilmektedir. Ancak ABD’nin ekonomik/finansal sıkıntıları ile Trump’ın seçilmesine yönelik içeride cereyan eden gösterilerin ve Çin’in yukarıda değinilen eksikliklerinin etkisinde, tarafların, kazan-kazan temelli bir politikada buluşabilecekleri, bu ihtimalin zayıf olmadığı düşünülmektedir. Bu politika temelinde (1956’daki Süveyş Krizinde ABD ile Sovyetlerin sergilediği türden) örneğin Kuzey Kore konusunda ortaklaşa icra edilebilecek “sınırlı” bir askeri operasyon, Donald Trump’ı içeride rahatlatabileceği gibi, Washington ile Pekin’in arasındaki ortak dili de geliştirebilecektir.

Çin’e bakışı ve yaklaşımı ne olursa olsun, Donald Trump’ın; ilk fırsatta, ABD’nin Asya’daki geleneksel müttefikleri olan Japonya’yı, Güney Kore’yi ve Singapur’u ziyaret etmesi beklenecektir. Gerçekçi bakış açısı bunu gerektirmektedir. Çünkü bunun, seçim kampanyası sırasındaki söylemlerin neden olduğu endişenin giderilmesine ve bu bağlamda, özellikle ABD’nin Asya’dan çekilmeyeceğinin ihsas edilmesine, Asya’daki müttefiklerinin ekonomik ve güvenlik açılarından rahatlatılmasına hizmet edeceği değerlendirilmektedir.

İzolasyonist politika algılamasına bağlı olarak, Trump döneminde ABD’nin Asya’dan çekilmesi konusu, gerçekçi gelmemektedir. ABD’nin içinde bulunduğu durum, Asya’nın doğusundaki dengeler ve küresel koşullar, buna engeldir.

Rusya’nın Asya’daki büyük toprakları, küresel ısınmanın etkisinde, Rusya için giderek artan bir güç kaynağı olma işlevini yerine getirecek gözükmektedir. Rusya’nın Alaska üzerinden ABD’ye komşuluğu, Çin’e kuzeyden oldukça geniş bir hat üzerinden nüfuz etme avantajı, enerji zenginliği ve İslami aşırıcılığı çok ciddi bir tehdit olarak algılaması, ABD açısından anlamlı olan hususlardır. Bunlara Rusya’nın Arktik Okyanusuna açılan egemenlik sahasının deniz yatağının altındaki petrol ve doğal gaz rezervleri ile küresel ısınmaya bağlı olarak Arktik Okyanusunun büyük ölçüde Rusya’ya ait kıyıları üzerinden önümüzdeki dönemde işlemeye başlayacak yeni “kuzey deniz ticaret” yolu eklendiğinde, Rusya’nın ABD için ifade ettiği anlam daha da güçlenmiş olacaktır. Hâlihazırda, Avrupa’nın doğusu ile kuzeyinde ve Suriye’de karşı karşıya gelmiş bir görüntü vermiş olsalar da, ABD’nin gözünde Rusya’nın önemli olduğu ve bu önemin Trump ve ekibinin seçim kampanyasındaki söylemlerinde ifadesini bulduğu bir gerçektir. ABD’nin bugün karşı karşıya bulunduğu iki temel sıkıntı vardır. Bunlardan bir tanesi ekonomik/finansaldır, diğeri de İslami aşırıcılık ve bununla bağlantılı olarak şekillenen risklerdir. ABD Dünyanın önde gelen enerji üreticisi ülkelerinden biri haline gelmiştir ve bu, ABD’nin ekonomik/finansal sıkıntısını enerji üzerinden aşabileceği anlamına gelmektedir. ABD’nin bunu yapabilmesi, enerji piyasasının kontrolünü eline almasına bağlıdır. Rusya ile yakınlaşması, ABD’nin (Rusya ile birlikte) bunu başarmasına, dolayısıyla ekonomik/finansal krizini geride bırakmasına hizmet edebilecektir. ABD ile Rusya’nın yakınlaşması, her iki tarafın İslami aşırıcılık ve bunun etrafında şekillenen riskler ile mücadelede güçlerine birleştirmesine yol açacaktır ki, bu da tarafların bu konudaki sıkıntılarını aşmalarına hizmet edecektir. Trump Yönetimi için, ABD-Rusya yakınlaşmasının önünde iki sorun olduğu düşünülmektedir. Bunlardan birincisi yakınlaşmanın “formüle” edilmesi ve bunun Rus-Amerikan kamuoylarına takdim edilmesi; ikincisi de Çin’dir. Obama Yönetimi ile Putin Yönetimi arasındaki yakın görüntünün 2013-2014 yıllarında birden bire bozulmasının, temelde, yakınlaşmanın formüle edilmesi ile ilgili olduğu değerlendirilmektedir.

VIII. Trump ve ekibi, seçim kampanyasında Obama Yönetiminin Orta Doğu politikasını eleştirmiş ve seçimden başarıyla çıkmalarında Orta Doğu konusundaki eleştirilerinin belirgin bir payı olmuştur. Trump ve ekibinden gelen eleştiriler ve bunun anketlerde etkili olduğunun görülmesi sonrasında ABD’nin Orta Doğu’daki kararsız görüntüsü biraz değişmiştir. Uzun süre kararsız kalan Obama Yönetimi, Orta Doğu’da bir hareketlenme içine girmiş, Irak’ı yeniden yapılandırmaya yönelmiş, IŞİD ile mücadeleye ağırlık vermiş, bölgedeki insani krizleri son erdirmek için küresel girişimler başlatmıştır.

Eleştirileri yerinde olmakla beraber, Trump ve ekibinin Orta Doğu konusundaki söylemleri de bir belirsizliği içermektedir. Bir taraftan, izolasyonist algının etkisinde ABD’nin Orta Doğu’dan çekileceği akla gelmektedir. Ve Trump’ın, ABD’nin Orta Doğu’da harcadığı para (6 trilyon dolar) ile ABD’nin baştan aşağı iki kere kurulabileceğini ifade etmesi bu izlenimi beslemektedir. Diğer taraftan, aynı Trump, Esad ve rejimini desteklemenin şu an için en iyi yol olduğunu ya da ABD’nin (Obama Yönetiminin) Orta Doğu’ya yönelik politikasının vizyon ve liderlik olarak eksik olduğunu ifade ederek Orta Doğu’da daha etkin bir konumda yer alınacağı izlenimi verilmektedir. Ancak bir taraftan Trump ve ekibinin seçim kampanyası sırasında açığa vurduğu İslam fobisinin, diğer taraftan Obama Yönetiminin Orta Doğu’da bölgesel ve yerel aktörlere yönelik olumsuz (oları görmezden gelen) politikasının, Trump Yönetiminin Orta Doğu’da işini zorlaştırması ve etkinliğini sınırlaması kuvvetle muhtemel görülmektedir. Trump Yönetiminin Orta Doğu’da bir gerilemeyi yaşaması, hatta Obama Yönetimini aratması mümkündür.

Trump Yönetiminin, Orta Doğu’da büyük zorluklar ile karşı karşıya olacağı açıktır. Yeni yönetimin bu zorluğu aşması, büyük ölçüde ve eylemli olarak bölgeye dönmeyi düşünmesine bağlı gözükmektedir. ABD’nin Orta Doğu’da sahaya inmesinin etkileyici olacağından şüphe duyulmamaktadır. Ancak bu dönüşün, sadece IŞİD karşısındaki mücadele ile sınırlı olmaması, bölgede istikrarı sağlama ve yeniden yapılanma rolü ile de ilgili olması gerekir. Ayrıca IŞİD ile mücadele konusunda da, IŞİD’ın yok edileceğinden değil bunun nasıl yapılacağından söz edilmesine ihtiyaç vardır. Bölgedeki birçok ülke/aktör, Obama Yönetimi tarafından, ya marjinalize edilmiş (sistem dışına itilmiş) ya da ihmal edilmiştir. Bu, Trump Yönetiminin bölgede işini zora sokacak bir durumdur. Bölgesel müttefikleri, Trump Yönetiminden, aralarındaki ortaklığı güçlendirmeyi, bölgedeki sorunları ve zorlukları ortadan kaldırmayı bekleyecektir. Trump Yönetiminin bunu başarabilmesi, bölgedeki müttefiklerine ulaşmasına, onlarla görüş alış-verişinde bulunmasına ve bu yolla bölgeye ilişkin planlarını güncellemesine bağlı olacaktır.

Trump Yönetimi sahaya inip Suriye’de düzeni yeniden kurmaya odaklanırken, insani krizi sonuçlandırmanın yükünü nasıl paylaşacağını ortaya koyması da gerekecektir. Yani bölgede önce ABD’nin samimiyetine ihtiyaç vardır. Arkasından, sıra, Suriye konusundaki çelişkili çıkarların uzlaştırılmasına gelecektir. Trump Yönetiminin bunları gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği; [i] sloganların ötesine geçip geçmeyeceğine, [ii] ortaya koyacağı çözüm yolunun Suriye’deki ve Suriye konusuna dışarıdan taraf farklı aktörlerin makul bir desteğini içerip içermeyeceğine ve [iii] ABD’nin gerekirse ortaya koyduğu çözüm yolunu askeri güçle destekleyip desteklemeyeceğine bağlı olacaktır.

IŞİD sorununun çözülmesi, Orta Doğu’da herkesin isteyebileceği bir konudur. Ancak IŞİD karşısındaki güçlerin büyüklüğü ve bu büyüklüğün hala kesin bir sonuç elde etmeye yetmediği dikkate alındığında, IŞİD sorununun gerçekte bir “bilmece” olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. IŞİD ile bağlantılı gözüken aktörlerin dışında, dolaylı yollardan bağlantılı olduğu değerlendirmesine yol açan çok sayıda aktörün olduğu izlenimi mevcuttur. Bu tablo, IŞİD sorununun çözümünü şimdilik belirsiz kılmaktadır. IŞİD konusundaki bu belirsizliğin gölgesi, Irak’ın ve Suriye’nin üzerine de düşmektedir. Hem Irak’ın, hem de Suriye’nin geleceği, büyük ölçüde IŞİD’ın geleceği ile ilgili gözükmektedir.

Trump ve ekibinin kampanya söylemleri ile Trump’ın Başkan seçilmesine bağlı yorumlar çıkış noktası alındığında, Orta Doğu ile ilgili olarak akla gelen bir başka konu da, İran’dır. Söylem ve yorumlar ile bunların doğurduğu algının yol açtığı İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki nüfuzu (varlığı) ile ilgili çağrışımlar, ABD için önemlidir. Bu önem bağlamında akla bazı sorular gelmektedir. [i] Acaba Trump ve ekibinin seçim kampanyasındaki söylemlerin, İran’ın, Irak’ta ABD ile sergilediği “birliktelik” görüntüsünü etkileme potansiyeli ne kadardır? [ii] Trump’ın İran ile yapılmış nükleer anlaşmanın yeniden müzakereye açılabileceğini söylemi, ABD ile İran’ı karşı karşıya getirebilir mi? [iii] Trump ve ekibinin söylemlerinden Trump döneminde ABD’nin Kürt hareketine yönelik desteğinde bir gerileme olabileceği izlenimi çıkarılabilir mi? [iv] Eğer çıkarılabiliyorsa, Kürt hareketine yönelik destekteki gerileme ile ortaya çıkacak boşluğun İran ve/veya Türkiye tarafından doldurulmasına Trump Yönetimi nasıl bakabilir? [v] Bu tabloda, İran ile Türkiye’nin, mezhepsel farklılığa ilave olarak, bir de Kürt hareketi üzerinden karşı karşıya gelme riskinden söz edilebilir mi? [vi] Trump Yönetimi, Türkiye ile İran’ın bu suretle karşı karşıya gelmesine nasıl bakabilir, bunu ABD’nin çıkarına görebilir mi? [vii] Ankara ile Tahran’ın karşı karşıya gelmesi, enerji piyasasında ABD’nin önünü açma potansiyelini içerdiği düşünülebilir mi?

Bu noktada, benzer şekilde, Suriye ile ilgili olarak akla gelen sorular da vardır. [i] Suriye’de Kürtler de dâhil Beşar Esad’ı karşısına almış aktörler için, ABD’nin desteğini kaybetme riski söz konusu olabilir mi? [ii] ABD’nin bir önceki soruda belirtildiği şekilde desteğini çekmesi ya da Beşar Esad’a müzahir bir görüntü sergilemesi, Suriye konusunda Rusya’yı ve İran’ı nasıl etkileyebilir? [iii] Bu etkinin, Rusya ile İran’ın karşı karşıya gelmesi ihtimalini içerdiği düşünülebilir mi? [iv] ABD’nin Suriye’deki (ve Irak’taki) pozisyonunda zayıflama ya da değişim, Kürt hareketini, İran’a ve/veya Türkiye karşısında Rusya’ya itebilir mi? [v] Bu itiş, ayrı ayrı ABD açısından ne anlamlara gelebilir? [vi] ABD, bu suretle; Rusya’yı Kürt hareketi ile meşgul etmeyi, Rusya’yı Türkiye ve İran ile karşı karşıya getirmeyi, Rusya’nın ve İran’ın enerji piyasasındaki (pazarındaki) konumlarını zayıflatmayı ve bundan yararlanmayı düşünebilir mi?

İran, Irak ve Suriye ile ilgili olarak akla gelen yukarıdaki sorular ve akla gelebilecek benzeri diğer sorular, Orta Doğu ile ilgili gelişmelerin küresel politikayı etkileme potansiyeline dikkat çekmektedir ki; bundan, Trump Yönetiminin Orta Doğu’ya daha çok eğilebileceği beklentisi çıkmaktadır.

Orta Doğu’da Trump Yönetiminin karşısına çıkacak önemli bir diğer sorun da, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerindeki sorunlu görüntüdür. Trump Yönetiminin ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde bir “enkazı” devralacağının konuşulması, sorunlu görüntünün ciddiyetine işaret eden bir nitelemedir. Obama’nın veto ettiği ancak Kongre’nin yüksek oy ile tekrar kabul ettiği Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası, ABD’nin Arap Dünyasındaki en eski ve en güçlü müttefiki Suudi Arabistan’ı oldukça “sıkıntılı” davaların hedefi yapmış gözükmektedir. Yasa, sadece Suudi Arabistan ile değil, ABD’nin terörizmle mücadelede birlikte hareket ettiği Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler ile olan işbirliğine de zarar verecektir. Bunun pratikteki anlamı, ABD’nin daha az güvende olacağıdır.

İsrail, Orta Doğu’nun önemli ülkelerinden biridir. Orta Doğu’yu İsrail’i dışarıda bırakarak ele almak demek, isabet derecesi fazla yüksek olmayacak tahmin ve değerlendirmelerde bulunmak anlamına gelecektir. Trump ve ekibinin söylemleri, İsrail’de memnuniyetle karşılanmıştır. Seçim kampanyası sırasında Trump’ın danışmanlarından birinin, sonradan bir “şaka” olduğu ileri sürülse de, ABD’nin İsrail nezdindeki Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını ifade etmesi, söz konusu memnuniyetin tek taraflı olmadığına işaret etmektedir diye düşünülmektedir. Obama Yönetiminin Netanyahu Yönetimi ile iyi ilişkiler içinde olmadığı, son dönemde ABD-İsrail ilişkilerinde bir soğukluğun yaşandığı ve bunun büyük ölçüde Obama Yönetiminin Tahran yaklaşımından (P5+1 görüşmelerinden ve nükleer anlaşmadan) ve Washington’un yeni yerleşim yerleri açılmasına tepki vermesinden kaynaklandığı bilinmektedir. Yukarıda Orta Doğu’ya ilişkin olarak belirtilenler hatırlandığında ve gerçekçi bir bakış açısı ile yaklaşıldığında, karşılıklı memnuniyete rağmen, Trump döneminde, ABD-İsrail ilişkilerinde belirgin bir iyileşme olması beklenmemektedir. İyileşmenin Batı Şeria’da yeni yerleşim yerleri açılması sorununun çözülmesine bağlı olduğu değerlendirilmektedir. Batı Şeria, İsrail açısından bir iç güvenlik sorunudur; Filistin açısından da, tarihi Filistin topraklarıdır, uygulanma kabiliyetini yitirmiş anlaşmalar uyarınca Filistin’e bırakılmış topraklar demektir. Sina Yarımadası’nda Filistinliler için yeni yerleşim yerleri inşa etme projesinin tutmamış olması, alternatif çözüm üretiminin işe yaramadığına işaret etmiştir. Trump Yönetimi Orta Doğu’da sahaya İnecek ise, karşısında bulacağı en büyük zorluklardan biri de bu olacaktır. Trump Yönetiminin bu sorunu çözme çabası, Tel Aviv Yönetimini, daha önce olduğu gibi, önce kendi halkı ile, sonra da Washington ile karşı karşıya getirecektir. Bunun anlamı, İsrail halkının Batı Şeria konusundaki yaklaşımının Tel Aviv Yönetiminin hareket serbestisini kısıtladığı ve bu kısıtlamanın da ABD-İsrail ilişkilerine yansıdığıdır.

Bu noktada, Trump Yönetiminin Orta Doğu’da sahaya inişinin, doğrudan bir iniş olmak yerine, etkin denetim mekanizması içinde daha yoğun proxy unsurlar üzerinden gerçekleşecek bir iniş şeklinde olabileceği de ifade edilebilir. Ancak Trump Yönetiminin proxy unsurları bu mülahaza ile güçlendirmeyi düşünürken, bunun muhtemel olumlu ve olumsuz, ancak oldukça önemli sonuçlarını hesaplaması da gerekecektir.

IX. Türkiye, ABD ile dostluk ve müttefiklik ilişkisi içinde olan bir ülkedir. İki ülke arasındaki ilişki, zaman zaman stratejik ortaklık olarak da nitelendirilmektedir. Ancak son dönemde, taraflar arasındaki ilişkinin ciddi şekilde bozulmakta olduğu görülmektedir. Obama Yönetimi, bir süredir İran, Irak ve Suriye konularında Türkiye’yi görmezden gelmektedir. Aralarındaki resmi ilişkinin gereği olan hukuksal ve siyasal yükümlülüklere rağmen, Türkiye’nin güvenlik, milli ve coğrafi bütünlüğünü koruma konularındaki endişelerinin izalesine katkı sağlamaması bir yana, bölgede Türkiye’nin bu endişelerinin artmasına neden olan bir duruş sergilemektedir. Türk-Amerikan ilişkileri, oldukça zor bir süreçten geçmektedir. Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyeliği konuşması, bu zor süreci teyit eden bir işaret niteliğindedir.

ABD’deki Başkanlık seçimi ve Donald Trump’ın Başkan seçilmesi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler bu durumda iken gerçekleşmiştir. Bu da, Trump ve ekibinin seçim kampanyası sırasındaki söylemlerini ve bunların doğurduğu izlenimi/algıyı, doğal olarak Türkiye için ayrıca önemli kılmaktadır. Eğer Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkiler konusunda “tamam mı, devam mı” deme noktasına yaklaştığı kabul edilir ise, Trump Yönetiminin izleyeceği politikanın ipuçları, hiç şüphesiz çok önemli olacaktır.

Trump ve ekibinin Suriye konusundaki ifadeleri, genelde Türkiye’nin Suriye yaklaşımı ile örtüşmektedir. Obama Yönetiminin seçim sürecine kadar Türkiye’ye destek vermediği güvenli/uçuşa yasak bölge” konusunda, Trump ve ekibinden bunun mümkün olabileceği yolunda açıklama gelmiştir. İçinde bulunulan koşullarda ABD’nin Esad’a ve Suriye rejimine destek verebileceği yönündeki açıklama da, Ankara’nın fazla rahatsız olmayacağı bir söylem olarak görülmektedir. Çünkü Ankara-Moskova yakınlaşmasının etkisinde örtülü/dolaylı olarak böyle bir diyalogun zaten başlamış olduğu konuşulmakta ve anlaşılmaktadır.

Trump’ın NATO konusundaki yaklaşımı da Türkiye açısından bir sorun teşkil etmeyecektir diye düşünülmektedir. Nedeni, Türkiye’nin, bir taraftan NATO’ya gereken katkıya fazlası ile yaptığı, diğer taraftan NATO’dan umduğu/beklediği ölçüde desteği zaten alamadığıdır. Ayrıca Trump ve ekibinin söylemlerinin neden olduğu izolasyonist politika algısının etkisinde ABD’nin NATO’ya yönelik desteğini azaltacağı ve bunun AB’nin ortak güvenliğinde sorun anlamına geleceği çıkış noktası alındığında, Ankara-Brüksel ilişkilerinin sorunlu görüntüden kurtulabileceği ve hatta Türkiye’nin AB üyeliğinin geçekleşebileceği de akla gelmektedir. Türkiye, gerek coğrafi konumu, gerek nüfuz coğrafyası, gerekse askeri gücü itibarıyla, Avrupa’nın ortak güvenliğine ciddi katkıda bulunabilecek bir ülkedir. ABD’nin NATO üzerinden Avrupa’nın güvenliği konusunda daha az sorumluluk üstlenmesi, doğal olarak AB nezdinde Türkiye’yi öne çıkaracaktır. Uluslararası ilişkilerin doğası (işleyişi) nedeniyle, Türkiye-AB ilişkilerinin hâlihazırda sıkıntılı olması, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasının önünce bir engel olarak görülmemektedir. Asıl olan, tarafların tam üyelik üzerinden elde edecekleri kazanımlardır.

Trump’ın İslam karşıtı söylemleri, hiç şüphesiz Türkiye’yi rahatsız edecektir. Trump Yönetiminin, Türkiye’nin IŞİD bağlantısı konusundaki iddialar üzerinden Türkiye’ye mesafeli ya da önyargılı olarak bakması, bu rahatsızlığı artırabilecektir. Trump’ın, hem Türkiye’yi İslam karşıtı söylemlerinin kapsamı içinde görmesi, hem de Moskova ile yakınlaşması ise Türkiye’yi daha çok rahatsız edecektir. Çünkü Trump Yönetiminin bu tür bir yaklaşımı, Ankara-Moskova ilişkilerini bozmayı hedef almış olacaktır. Ancak ortada bir ilişki olduğu ve bir ilişkide iki tarafın bulunduğu dikkate alınırsa, değinilen rahatsızlığın sadece ABD tarafına izafe edilmesi doğru olmayacaktır; rahatsızlığın Türkiye’ye izafe edilebilecek boyutlarının olabileceği de düşünülmek durumundadır. O itibarla, Türkiye’nin aleyhine olabilecek bir rahatsızlığa meydan verilmemesi ve Trump Yönetimi ile iyi ilişkiler kurulabilmesi için Türkiye’ye düşen sorumluluklar da vardır. Ankara, Trump ve Putin yönetimlerinin İslami aşırıcılığı ülkelerini hedef alan çok ciddi bir tehdit olduğunda hemfikir olduklarını ve bunun iki ülkeyi işbirliğine sevk edebileceğini dikkate almak, bu konuda istifhama neden olmaktan uzak kalmak durumundadır.

Trump ve ekibinin söylemleri, bunların içerdiği belirsizlik ve işaret ettiği riskler, Türkiye için çok ciddidir. Yukarıda VIII. bölümde Orta Doğu konusunda değinilen Kürtler ve İran ile ilgili hususlar, doğrudan Türkiye’yi de ilgilendiren hususlardır. Türkiye’nin hâlihazırda izlemekte olduğu Irak ve Suriye politikalarının geleceği, Türk-Amerikan ilişkilerinin Trump döneminde göstereceği seyre ve bununla eş zamanlı olarak Ankara-Moskova ilişkilerine bağlı olacaktır diye değerlendirilmektedir. Türkiye’nin, Irak ve Suriye politikalarındaki Washington ve Moskova faktörlerini tolere edebilmesi, önleyici istihbarata ciddi şekilde ağırlık vermesine bağlı olacaktır.

X. Trump ve ekibinin söylemleri, bu söylemlerin neden olduğu algılar/izlenimiler, Trump’ın Başkan seçilmesine bağlı yorumlar, bunların hepsi birlikte; ABD’nin, İkinci Dünya Savaşından bu yana izleye geldiği dış politikadan kökten ayrılmasını ya da bu politikanın kaotik ve tutarsız hale gelmesini çağrıştırmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Dünya düzeni, 1991’de Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte bir düzensizliğe dönüşmüştü. Dünyayı yeni bir düzene kavuşturma sorumluluğunun bulunduğu kabul edilen ABD’den, 1991’den günümüze kadar, yeni bir düzenin oluşumuna önderlik etmesi beklenmişti. Bu beklenti hala geçerli iken, Trump ve ekibinin söylemleri ve Trump’ın Başkan seçilmesi, düzensizliğin artarak devam edeceği algısını doğurması sürpriz olmuştur. Trump’ın Başkan seçilmesine yönelik şaşkınlığın, tepkilerin ve protestoların biraz da bundan kaynaklandığı ileri sürülebilir. Bu noktada, Sovyetler Birliği dağılma sürecine girdiğinde ortaya atılan “tarihin sonu” tezi akla gelmektedir. Acaba sosyalizmden/komünizmden sonra, liberalizmin/liberal demokrasinin de bittiği ileri sürülecek mi? Ya da bilinen ideolojilerin sonu geldi denilecek mi?

Trump Yönetimi, dış politikada ciddi zorluklar ile karşı karşıya kalacaktır. Bu zorluklardan öne çıkanları; ABD-Rusya ilişkileri, Kuzey Kore’nin füze ve nükleer denemeleri, oldukça hareketli Orta Doğu’da Suriye krizi, Irak’ın yeniden yapılandırılması, ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin IŞİD’a karşı yürüttüğü mücadele ve insan hakları ihlalleri ile ilgili iddialardır.

Bu noktada akla gelen soru şu: acaba Trump Yönetimi, Obama Yönetiminden devraldığı iç ve dış tablodaki karmaşayı biraz daha artırdıktan ve ortamı iyici gerdikten sonra, “sorun çözücü” rolü ile ortaya çıkıp ABD’nin imajını içeride ve dışarıda tazelemeyi öngören bir yaklaşım sergileyebilir mi? Bu, olamaz denilmemekle beraber, mevcut koşullarda, dış politikada gerçekleştirilmesinin çok güç olacağı düşünülen bir husustur. ABD’nin yıpranmışlığı, geçmiş yılların ürünü olan ABD ile ilgili olumsuz deneyim birikimi, mevcut rekabet ortamı, yeni rakipler ve mevcut konjonktürde kendilerini gösterme imkânı bulmuş yeni aktörlerin hem “hırs” hem de “kin” ile ilişkilendirilebilecek hedefleri/emelleri gibi bir dizi husus, ABD’nin bunu yapmasının önünde birer engel olarak gözükmektedir. Belirtilen engeller, ABD’nin önce ortamı daha da germesi, sonra da sorun çözücü rolü ile ortaya çıkması üzerinden imajını tazelemesine imkân ve fırsat vermeyecektir. Aksine, bu, sıralanan engelleri daha işlevsel hale getirecek ve bu da söz konusu engellerle ilişkilendirilebilecek aktörlerin işine gelecektir. Böyle bir tabloda, Amerikan dış politikasının istikrarı yakalayarak ve iyi bir yönetişim sergileyerek, uluslararası politikada ABD’nin imajını tazelemesi mümkün görülmemektedir. Bunun için her şeyden önce, Amerikan dış politikasındaki “çok başlılığın” ortadan kaldırılması ve dış politikanın yönetiminde/yürütülmesinde “birliğinin” sağlanması gerekmektedir ki; bunun gerçekleşmesi de yine mevcut koşullarda oldukça zor gözükmektedir.

Niçin zor olduğu, ABD’nin 35-40 yıl önce Sovyet işgal yıllarındaki Afganistan politikasındaki sorunların, bugün Suriye konusunda izlediği politikadaki sorunlar ile aynı olmasında saklıdır. ABD’nin 35-40 yıl önceki Afganistan politikası da, bugünkü Suriye politikası da “çok başlılığı” yansıtmaktadır. Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve CIA, farklı şeyler söylemekte ve yapmaktadır. Bu, bir alışkanlığa dönüşmüş bulunmaktadır. Donald Trump’ın bunların üstesinden gelip, Amerikan dış politikasının istikrarı yakalamasını ve iyi bir yönetişim sergilemesini sağlaması çok zor olacaktır. Ancak Başkan olarak Trump’ın “devletin” içinden gelen biri olmamasının; bu zorluğu ayrıca güçlendirileceği düşünülebileceği gibi, tam aksi yönde zorluğun üstesinden gelmesini kolaylaştırabileceği de düşünülebilir. Genelde Trump Yönetiminin Amerikan dış politikasını Obama Yönetiminden farklı bir şekilde yeniden ayarlama fırsatına sahip olacağının kabul edilmesi, zorlukların üstesinden geleceği yönündeki kanaati beslemektedir.

Trump ve ekibinin söylemleri, önümüzdeki dönemde uluslararası politikayı meşgul edecek sorunların, Barents Denizi’nden Güney Çin Denizi’ne ve Musul’dan Donetsk’e çizilecek iki paralel çizginin arasında kalacak bölgede kendisini göstereceği algısına yol açmıştır. Bu iki paralel çizgi arasında kalan coğrafyalar; Ukrayna, Kafkasya, Hazar Bölgesi, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu, Orta Asya ülkeleri, Suriye’nin doğusu, Irak, Arap Yarımadasının doğu kıyıları, Basra Körfezi, İran, Af-Pak bölgesi, Hindistan, Güneydoğu Asya’dır. Algı, sayılan coğrafyaların sorunların yaşanacağı, iki çizginin dışında kaldıkları için sayılmayan coğrafyaların göreceli olarak sorun yaşanmayacağı, yerler olabileceği yönündedir.

“Pax Americana” nın bitişinin Donald Trump’ın kampanya söylemleri ile ilişkilendirilmesi, Donald Trump’a yapılmış haksızlık olarak görülmektedir. Eğer [i] Sovyetler Birliğinin dağılma sürecine girmesi ile birlikte ABD’nin izlemeye başladığı dış politikanın uluslararası politikada yol açtığı kaos, [ii] AB’nin canlanması ve Batının iki kanadı arasında baş gösteren ayrışma, [iii] yürürlükteki uluslararası hukukta yeri olmayan “önleyici” savunma ve saldırı olguları, [iv] terörizmle mücadele, demokrasi ve insan hakları mülahazaları ile ülkelere müdahale edilmesi, ülkelerin işgal edilmesi [v] renkli devrimler, Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ve Arap Baharı gibi olgular üzerinden iç çatışma ortamına itilen ve parçalanan ülkeler, [vi] bütün Dünyada yükselmiş ABD karşıtlığı hatırlanırsa, Pax-Americana’nın yeni bitmemiş olduğu anlaşılacaktır. Donald Trump’ın “Pax Americana”yı bitirmekle itham edilmesi, Donald Trump karşısındaki cepheyi güçlendirmeyi öngören maksatlı bir çaba olarak görülmektedir. Muhtemelen, arkasından Donald Trump’ın Çin ve Rus emperyalizminin önünü açmakla itham edilmesi gelecektir.

Son bir husus, Trump ve ekibinin “yeniden büyük ABD” söyleminin nasıl hayata geçirileceğine dair detayların belirsiz olduğu ve bu belirsizliğin, en azından 20 Ocak 2017 tarihine kadar, küresel ekonomi ve finansman üzerinde farklı değerlendirmelere yol açacağıdır. Trump ve ekibinin başka konularda da kendisini gösteren söylemlerindeki belirsizliğin, onların hazırlık dereceleri ve/veya seçimi kazanma konusundaki endişeleri ile açıklanıp açıklanamayacağı, tartışmaya açık bir konu olarak görülmektedir.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: