«Hayat Çayırları…»


…ve «Ayla ile Kaya!»

İğde çiçeği vaktiydi. Akşam rüzgârları ince ince esiyor, iğde çiçeklerinin baygın kokularıyla yuyup yıkıyordu yöreyi. Baharı şarap yapıp bakır bakraçlardan tas tas içiyorduk… Ala-baharın gizemli kokuları… İsterik bir kadının işmar çakan kaçamak bakışları gibi hoplatıyordu yüreklerimizi… brothelBöylesi bir bahar akşamı, biraz da şarabın verdiği taşkınlıkla gitmiştik “Hayat Çayırı”na. Kutu kutu evler, evleri bir baştan bir başa kuşatan karanlık koridorlar, koridorlardan düz-ayak giriliverilen, bir somya sığışlık daracık odalar… Odalarda sevişmeyi angarya sayan, işlerinden bıkmış, “Güneşten inme” yosun renkli yosmalar… Ömürlerini hep özveride bulunmakla geçiren insanlar… Hak edilmemiş bir sununun dilencisi imişler gibi görürler kendilerini… İlgi sahiplerinin sırtlarında bir ur imişcesine sıkılıp, tedirginleşirler… Bu hastalıklı ilgiden, bir an evvel kurtulmak için can atarlar. Eziktirler…

***

DÜNYANIN EN TEMIZ TAPINAĞI

maa

Mustafa Aslan Aksungur

İğde çiçeği vaktiydi. Akşam rüzgârları ince ince esiyor, iğde çiçeklerinin baygın kokularıyla yuyup yıkıyordu yöreyi. Baharı şarap yapıp bakır bakraçlardan tas tas içiyorduk…

Damarlarımızda erojen duygular uyandırıyordu ala-baharın gizemli kokuları… İsterik bir kadının işmar çakan kaçamak bakışları gibi hoplatıyordu yüreklerimizi…

Böylesi bir bahar akşamı, biraz da şarabın verdiği taşkınlıkla gitmiştik “Hayat Çayırı”na. (*)

Üç arkadaştık. Hüsnü, ben, Şemsettin.

Ben gönülsüzdüm. Arkadaş hatırına katılmıştım kervana. Onlar gireceklerdi Çayır’a: “Çayırlarını alıp” çıkacaklardı… Ben onları “Aydede’nin Çadırında” bekleyecektim.

Çayırın çift kanatlı cümle-giriş kapısı, taşlığımsı bir avluya açılıyordu. Kırmızı badanalı, sıra sıra evler, avlu boşluğunda kocaman bir “U” harfi oluşturmuştu. Dörder basamaklı merdivenlerle çıkılıyordu evlere…

Kutu kutu evler, evleri bir baştan bir başa kuşatan karanlık koridorlar, koridorlardan düz-ayak giriliverilen, bir somya sığışlık daracık odalar… Odalarda sevişmeyi angarya sayan, işlerinden bıkmış, “Güneşten inme” yosun renkli yosmalar vardı… [12]

Ben, isteklerimin itişiyle gelmemiştim Çayır’a. İt arı, Tanrı zoru, Hüsnü ile Şemsettin arkadaşın zorlamalarıyla gelmiştim. Hatır için buradaydım.

Gördüğüm manzaradan tiksiniyordum. Çim-çiğ açılıp saçılan çiğ et buğusunun bu derecede korkunç biçimde çirkinleştiğini, jandarma süngüsü bile bu kertede apaçık batıramazdı gözlerime benim…

Herkesin can attığı: Müzik eşliğinde soyunma sanatı olarak bilinen striptiz gösterilerinde bile ben hep, nazik göz zevkimi inciten, inceden inceye bir aykırılık bulmuşumdur.

Tohuma kaçmış kart çiçeklere duyduğum yazıklanmayı duyarım, kızlığını yitirmiş kızlarda, o açılıp saçılan kadınlarda…

Örtülüce, bürgülüce güzellerde, güneşle dudak dudağa öpüşen açılmadık bir gonca temizliği düşlerim… El değmedik, dil değmedik körpecik güzellikler bulurum, dal fidan boylu, gül körpesi, sarmaşıklı kızlarda…

Bir asma yaprağının örtüsünü bile bedenlerine yük sayan bu açık et pazarında av aramayı, ben kendi payıma ar sayıyordum. Bunların aralarında gezindikçe, insanın insanlığından bir şeyler yitirdiği düşüncesi, barbar oku gibi saplanıyordu beynime. Utanıyordum.

Böylece sakına, sıkıla dördüncü eve dek gelmişiz…

Burada, alışılmışlığın dışında, müşterilerinden sakınmaya çalışan, ufak tefek boylu, giysileri üstünde bir kız çocukçağazı ilişti gözlerimize.

Ateş kırmızısı yanakları vardı kızcağızın. O İri, Öküzgözü siyahı gözlerini hep, bizlerin hain bakışlarımızdan kaçırmaya çalışıyordu. Koyu kestane rengindeki kısa kesilmiş saçları, kestirilmeden önce çok çok uzun olduklarını ele verecek denli sık ve gür görünüyordu…

Gözümün hiç yabancısı değildi bu kızcağız. Tanış değil, tanıştan daha yakındı. Yerini beğenmemiş çiçekler gibi sallantılı, sapından kopacakmış gibi de iğreti duruyordu durduğu yerde…

Bu zavallıyı, çok yakından tanıyordum. Ama nereden? Ol bulup çözemiyordum bir türlü; bu “Nereden?” sorusunun düğümünü…

O da beni tanımıştı. Her davranışı bana:

“Seni tanıyorum!.. Burada ne işin var senin..!?” Der gibi- gibiydi.

Gözünü gözümden kaçırıyor, bakışlarımdan utanıyor, gözlerimiz buluştuğu anlarda, gül yanakları al al kızarıyor, tümden kırmızıya kesiyordu. Gözlerimiz son kez karşılaşınca, gözlerini usulca yere indiriverdi…

Şemsettin, bu ufak tefek boylu, giysili kızda bulmuştu aradığını. Kızın kolundan yapıştı. Kızcağız ne yapacağını şaşırmıştı. Utanıyor, kızarıp bozarıyordu. Toydu. Ürkekliğinden belliydi toyluğu. Sıkıntılı bir sesle:

“Bağışla beni bey kardeşim. Çalışmıyorum bugün. İzinliyim! Bir başka kapıya bakın lütfen..!” Diyebildi. Koluna yapışan eli, kibarca geri çevirdi.

Bu sesi de tanımıştım. Kulağıma hoş gelen, müzikli, ama kırgın bir çağrı vardı bu seste. Yüzü daha da kızarmıştı… Bu kızartıda, kızlığını yitiren, ilk kızlık zarının yırtığından dökülen sersemletici bir yitiğin hüznünü görür gibi oldum. Uğursuz, ay şavkı gibice keskin bir sancı saplandı yüreğime. Anılarımın on yıllar ötesindeki sisleri arasından, tüllere sarılı bir ay ışığının şavkarıp doğuşunu, şekillenişini, gitgide somutlaşışını, insanlaşışını görüyordum.

“O”ydu bu!

Benim: “Ayın kızı” diye çağırdığım; ”Ayla Kız” idi. O “Gür, sık Saçlarını” kestirmesine karşın –ki, çok yazık etmişti bence– on yıl öncesinin o, on üçün-deki körpecik Ayla sı’ydı.

Artık tanımıştım O’nu. Bu gece de, tıpkı o on üç yıl öncesindeki ”Ayın Kızı” gibiydi; o eşsiz güzelliği hala üstündeydi. Bir ay ışığı yağmuru gibi iplik iplik iniyordu yüreğimin iklimlerine…

Büyülenmiştim. Elimde olmaksızın birden:

“Aylaaa..!” Diye bir çığlık koy-vermişim. Bunu hiç beklemiyormuş gibi tıngadak düştü. Ateşe basmış deliler gibi yerinden sıçradı. Şaşkınlaşmıştı. Ne bir adım gelebildi bana, ne bir adım uzaklaşabildi benden… Olduğu yere mıhlandı kaldı…

Yasak aşk yaparken, ay şavkında suçüstü basılan bakire bir kız utancı çiçeklendi yüzünde. Yüzünü elleriyle kapadı. Kaçmanın kurtuluş olmadığını, saçma yemiş yaralı tavşan gibi O da biliyordu. Kendini azıcık toparladı. Başını doğrulttu. Bakışlarını yüzüme dikti. Üstüme devrilen şehla gözleri, son kuşku kırıntılarını da aldı götürdü beynimden. On yıl öncesinin on üçündeki Ayla’sı, soyulmuş top yumurta akı gibi pürüzsüzce önümde duruyordu işte… İyi ki giysiliydi. İyi ki kokmuş bir çiğ et yığını olarak çıkmamıştı karşıma…

Şaşırmıştı.

Şaşırmıştım.

Utancından yerin dibine geçmiş, ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemiyordu…

Utancımdan yerin dibine geçmiştim ben de; ama ne yapacağımı, nasıl davranacağımı az çok kestire-biliyordum. İkimizin de birbirimizden kalır yanı yoktu; tek farkımız bu idi…

Yüreğimde kabuk bağlamış çok eski bir yaranın deşildiğini, şahrem şahrem kanadığını duyuyordum. Ayaklarına kapanıp özür dilemem neyi kurtarırdı ki? Ama O’nun bağışlayan sevgisini sargı yapıp da yarama sarmazsam, iflah etmezdi bu yara; beni. Götürürdü… Bunu, kanı üstünden damlayan açık bir yürek yarası gibi, acı acı duyuyordum… [46]

O, hâlâ ay ışığı kadar ak, ay ışığı kadar paktı. Sabah ışınları kadar da temiz…

Bağışlayabilecek kadar da soylu ve büyük olabilecek miydi acaba..?

Bense, günahlarımın altında ezilecek kadar küçülmüştüm. Alt-bilinç karanlıklarından fışkıran bir dürtüyle yeniden:

“Aylaaa ..!

Sevgiliiim..!” Diye bağırmışım.

“Gibi ..!

Sevgilim..!” Diye bir çığlık da O koyuverdi…

Aman Allahım..! Bu iki çığlıkta neler yoktu neleer..?

Sevgi mi dersin…

Nefret mi?

Kin mi dersin…

Öfke mi?

Bağışlama mı dersin…

Kızgınlık… Kırgınlık… Kıracağından ödü kopmalar mı dersin..?

Ve daha neleer, neler… Hepsi, hepsi vardı bu acı çığlıklarda…

Utanmayı unutmuştum artık ben; kınanmayı hiçimsi-yordum.

Utanmayı unutmuştu Ayla da. Hiçimsenmeyi hiçimsi-yordu artık O da…

Doğrulduk.

Zembereklerinden boşandırılmış kurulu yaylar gibi yerlerimizden fırlayıp, birbirlerimizin kollarına atıldık… Sarmaşıklar gibi birbirlerimizle sarılışarak; birbirlerimize kilitlendiiik kaldık…

Böylece ne kadar zaman geçti aradan, şimdi pek bilemeyeceğim. Ayla, elimden tutup da beni acele acele hücresine götürmeseydi eğer, sanırım günahlarından taş kesilen bir put olarak oracıkta, kerhane kapılarında mermerleşip kalacaktım…

Çok konuşmayı, oldum olası sevmezdi zaten Ayla. Üstüne yük olmadıkça ağzını açıp mıg demez, kelam kesmezdi. Kadın gevezeliklerinin zerresi yoktu O’nda.

“-Bu kızcağız da tat mıdır, nedir? Ağzını kirayla mı açıyor..?” Dedirtecek denli suskun dururdu.

Ama bu gece başkaydı Ayla. Bu gece, kadınlığı üstündeydi tümüyle…

Konuşuyordu durmadan. Üç yüz altmış derece dönüşlü, ölüm kusan taret namluları gibi takır takır konuşuyordu… Sağ elinin işaret parmağını üzerime dikerek:

“Seeen..! Dedi; Kaya seen..!

İlk gönlümü çelen sen..!

İlk gülümü deren sen..!

İlk kanıma giren Seeen..!

Şimdi hiç utanmadan karşıma çıkıyorsun öyle mi..?!

Ben sana şimdi ne desem bilmem ki..?

O İlk gece kutsallığımı bir damlacık kanda boğdun..! O günden bugüne o ilk yitiğimin acısını, düşman kurşunu besler gibi kanayan yüreğimin derinliklerinde hep taşıdım durdum… O bir damlacık kan, tüm mutluluklarımın mezar kazıcıları oldular, bir ömür boyu benim…

Buraya, bu: “Dünyanın En Temiz Tapınağına” girerken bile, o acıyı içimden koparıp atamadım. Acılarımın bitmeyen kaynağı oldu o bir damlacık suçsuz, atmıklı kan…

Şimdi..!

Şimdi ben, her şeyi unutmuşken; şimdi ben bu çirkef yuvasında kırık, küskün, kaderimi yaşamaya boyun küsmüşken, yine sen çıktın karşıma. Öyle mi..?!

Neye yaşadığımı unutmuştum ne güzel. Ölü bedenimden kim ne isterse, istediği kadarını koparıp alıyordu. Alan hoşnuuut, satan hoşnut; kimselerden sızıltı çıkmıyordu.

Aklımı da, duygularımı da, çaresizliğimin sandukasına kapatmış, sonsuzca gömmüştüm. Yiyen, içen, soluk alıp-soluk veren, kendi özünden başka her cana yararlar sunan canlı bir cenaze, zararsız bir can idim. Şimdi geldin, bütün bu ölü erdemlerimi de elimden aldın. Unutulmuşluğumu bile çok gördün bana..!

Söyleee..!

Söyle Allah aşkına, söyleee..!

Niye çıktın böyle karşıma yeniden şimdi..?

Söyle, aklımı ve duygularımı gömütünden çıkarıp ta niye salıverdin yeniden o bir daha ulaşamayacağım sımsıcak yaşamın yüce burçlarına..?!

Evet..!

İsa Mesih, kızarmış balığa can vermiş, ama hiç vakit geçirmeden onu yeniden deryalara salmıştı. Balığı bile, o doyamadığı yaşamına yeniden kavuşturmuştu…

Eyy Ulu Tanrım; beni, ölüm olmayan Cehenneminde, dönüp dönüp, yeniden yeniden yanasın diye mi yarattın Seeen..!?

Yetmedi mi çektirdiğin bunca çile, bunca acılar..?!

Ne olduğunu doğru düzgün bilemediğim, yaşam denilen şu karambolun on yıldır ezberlediğim pisliklerine boğazıma dek battığım yetmedi mi..!?

Ne güzel her şeylerden elimi, eteğimi çekmiştim. Ne güzel unutmuştum dünyanın fırıl fırıl dönen yusyuvarlak bir kaypaklar küresi olduğunu…

O Dönek Küredeki yaşayan canlı, cansız tüm varlıklar da beni unutmuşlardı. Geldin, içimde uyuklayan Canavarın yaralı kuyruğunun altına bir dikenli çalı daha kıstırdın. Yeniden, kudurttun o çaresizliğimi…

O, ikimizin el ele verip gömdüğümüz el değmedik, kir görmedik tertemiz onurumuzu, kirli ayaklar altına paspas yapmaya mı geldin buraya Kayaaa. .?!

Söyle..!

Söyle Allah-aşkına; sölee: Ne yapacağım şimdi ben..?!” [44]

Diye, verdi veriştirdi… On yıllık öfke birikimlerinin sağnaklarıydı bunlar…

Haklıydı..!

Bir yanardağ patlaması gibi patlamış, kızgın lavlarını püskürtmüş, susmuştu.

Ağzına, çaresizliğinin imzası imiş gibice, çarpık, kederli, ince bir gülümseme oturdu. Salıverdi kendini hüzünlü düşüncelerin kara-batağına…

Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Ona avuntu verecek, derdini bölecek bir çitlemcik laf bulup söyleyemiyordum. Lal olmuş, dilimi yutmuştum. Bu susuşa, demir olsa dayanamazdı.

Ben de dayanamadım. Acı acı, teslim bayrağını çeken bir başkaldırı zavallılığı ile:

“- Konuş Aylaaa.. !

Konuuuş..! Dedim.

Susma! Konuş..!

İşte kılıcım, aha boynum; ikisi de sana teslim! İster öldür, ister kes..! Ne yaparsan yap; ama susma…! Ama konuuuş..!” Dedim.

“-Demek, susmanın, konuşmalardan, çekişmelerden, küfürleşmelerden, yumruklaşmalardan çok daha zalım olduğunu sen de öğrendin Kaya; öyle mi?” Dedi.

Peş peşe sıraladığı her sözcüğünde biraz daha artarak titreşen sesi, gitgide yumuşuyor, bir anne sevecenliğinin okşayan yumuşaklığına dönüşüyordu…

Yerinden doğruldu. Dertli bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Ne yazık ki bu güneşli hali uzun sürmedi. Birden durgunlaştı. Yüzüne, isli-boz bir karanlık keder oturdu. Titremeye başladı.

24 kulaç aşağıdaki kayalıkların üzerine tepesi aşağı düşüyormuşçasına uçurumlu bir korku içindeydi. O dipsiz uçuruma yuvarlanırken, son tutunduğu dalın da, küttedek kopup, elinde kalmışçasına bir çaresizliğin çıkmazlarını yaşıyordu. Gözlerini kapadı. Sendel, sündel yürümeye çalıştı.

Ha düştü… Ha düşecek diye aklım başımdan gitti… Birden yerimden fırladım. Yere düşmeden önce yakaladım belinden. Kollarımın arasına aldım. Götürdüm divanın üstüne yatırdım.

Ölüm bir karabasan gibi odayı doldurmuştu. Konuşamıyordu. Zorlanca soluk alıp verebiliyordu. Neden sonra gözlerini açabildi.

Kâh gözleriyle, kâh el, kol işaretleriyle: Üzülmememi, böylesi krizlerin yabancısı olmadığını, arada bir geldiğini, biraz sonra geçeceğini, iyileşeceğini anlatmak istiyordu…

Doktor çağırmak istedim.

Doktor lafını duyar duymaz acı bir “Haaayııır..!” çığlığı koyu-verdi. Yeniden titremeye başladı. Beti-benzi kül gibi geçti. Korktuğunu ilk kez görüyordum Ayla’nın. Saniyeler içinde olup bitmişti bütün bunlar…

Kesin bir el işaretiyle durdurdu beni. Yerime oturttu. Titreyen dudaklarına egemen olmaya çalışarak, kesik kesik, fısıltılı bir sesle:

“Geçer..!

Geçer..!

Şimdi geçer Kaya! Korkma! Bekle biraz. Yanımdan ayrılayım deme sakın. Senden başka kimseler de duymasın, bilmesin benim bu durumumu… Mezara götüreceğimiz bir sır olarak kalsın aramızda..! Böyle olması daha iyi…” Dedi.

Dayanma gücü tükenmişti. O, olanca bir enerjisini de harcayıp bitirmişti bu kesik kesik konuşmalarıyla. Yağı bitmiş kandil gibi sönüyordu gözlerimin önünde. Gözleri kendiliğinden kapandı. İki kişiye bir gömüt bile olamayacak denli o daracık Hücremiz, basıktı. Havasızdı. Karanlıktı…

Karanlık duygular üşüşüyordu beyinlerimize, o ”Utanç Duvarlarıları”ndan…

Üstüme kara bir kasvet çöktü. Soluk alıp verişleri seyrek ve cansızdı. Kalp atışlarındaki düzensizliklerden, ölümün soğuk soluğunu duyuyor gibiydim. Solgun yüzüne, isli-boz bir ölüm sarısı oturmuştu. Gasil (Ölü yıkama) yerine yatırılmış bir katı ceset gibi soğuk ve ürpertici bir kasılım içine girdi.

Ölümün, kim bilir bu kaçıncı kez yoklayışıydı, Ayla’yı… Derin bir komaya girdi…

Korkmuştum.

Sinirliydim.

Tedirgin edici bir çıkmazın içinde debeleniyordu beynim ve ruhum. Ne yapacağını bilememenin ezikliği de heybesini atmıştı omzuma. Acılara belemişti beni.

Bir ağlama duygusu, bir iskelet eli gibi sıkıyordu boğazımı. Sarsıla sarsıla ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Öldürdüğü cesedin başı ucundan ayrılamayan, ”Kan tutmuş” caniler gibi tam bir çaresizlikler kıskacı içinde, mıhlanmış kalmıştım yerime…

Bu krizin mimarı bendim. Kime ne diyebilirdim..? İçimde kuyruğunu bulayan derin bir suçluluk duygusu, pişmanlık ve korku, el ele vermişler kemirip duruyorlardı beyin zarlarımı ve yüreğimin duvarlarını…

Suçluların telaşı içinde, Ayla’nın şakaklarını, yüzünü, boynunu, ellerini, ayaklarını kolonya ile ovuşturmaya başladım.

Bu, mayıs sonu sıcağında, sanki kanı damarlarında donmuşçasına eli, ayağı buz kesmişti. Yaptığım mesajların etkisiyle mi, krizin zevali yettiği için mi bilemem; ağır ağır [47] gözlerini açtı. Yirmi beş mumluk ampulün ölgün sarısı dahi, yorgun gözüne yük oluyordu. Dirliksiz ediyordu ikimizi de. Kırpıştıra kırpıştıra gözlerini korumaya çalışıyordu ampulün ölgün ışığından.

Yerinden kalkmak için davrandı. Başaramadı. Devinecek gücü kalmamıştı ki doğrulabilsin.

Kucağıma alıp doğrulttum.

Oyyy! Bu bir insan değildi de, bir çuval kemikti sanki.

Sırtına gelen yerlere yastıkları yığdım, oturağının üstüne oturttum. Taa ciğerlerinden gelme derin bir soluk koyu-verdi… Rahatlamıştı birazcık.

Ömürlerini hep özveride bulunmakla geçiren insanlar vardır. Kendilerine karşı gösterilen en ufak bir yardım karşısında bile, çok derinden, aşırıca duygulanırlar. Gereksiz yere sıkılganlaşırlar. Küçücük bir ilgiceğiz, büyük bir lütuf görünür onların gözlerine. Hak edilmemiş bir sununun dilencisi imişler gibi görürler kendilerini… İlgi sahiplerinin sırtlarında bir ur imişcesine sıkılıp, tedirginleşirler… Bu hastalıklı ilgiden, bir an evvel kurtulmak için can atarlar. Eziktirler…

Genellikle kadınlar, özellikle Ayla kadın, birer özveri örneği idiler…

Özür diliyorum sayın okurlarımdan: Öykümün ötesini anlatmaya gücüm yetmeyecek. Beni lütfen, bu kezcik, böyle hoş-görsünler…

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: