Acı Çekmek Temelleri üzerine kurulu Dünya…


Herkesin acısı kendine göre mi?

İki tür acı vardır insan yaşamında: Bedencil acılar; Ruhçul… Hayvanların acılarıyla insanların acıları arasında da hem benzerlikler vardır, hem ayrılıklar, aykırılıklar görülür. Birbirlerine benzeyen büyük acıların, birbirleriyle ortak bir kaderi vardır. aci-cekmekAcılar, insanları olgunlaştırır. Acı çekmemiş insanlar batıcı, kaba olurlar; hiç halden anlamaz bir eksikli yanları vardır. Büyük acılar, kimi insanları yıkar, kimilerini biler, keskinleştirir… Yıkılanlar, acıları arasında acı çeke çeke yok olur giderler. Seneca: “-Hafif acılar konuşabilir, ama derin acılar dilsizdir!” der. Dosteyevski: “Büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar..! Varsılların pek tanımadıkları bir acı daha var: “Açlık Acısı.” “-Çünkü; zenginin ısdırabıyla yoksulun sefaleti o kadar farklıdır ki..!” şeklinde atıfta bulunur bu acıya, Jean Jacques Rousseau… Peki bütün bunları niye anlatıyorum sizlere?

***

UTANÇ ACILARI

maa

Mustafa Aslan Aksungur

Köy sofralarında soğanın yeri bir başkadır. Yokluğu kolay kolay doldurulamaz soğanın! “Acı soğan ekmeğimizin katığı, acı gün ömrümüzün katığı!” der köylülerimiz. v

Acısız ömür, olmaz ya, haydi olduğunu varsayalım– soğansız sofraya benzer acısız ömür. Yalımı yıkık yıkık, bir yanı hep boş boş durur.

İki tür acı vardır insan yaşamında:

a) Bedencil acılar.

b) Ruhçul acılar.

a) Bedencil acıları, sanırım bütün canlılar –ağaçlar, bitkiler de dahil– duyarlar ve yaşarlar. Onu tanımayan can yoktur.

Bizim köyde, (Karaman-Sarıveliler Uğurlu köyü) bizim çocukluğumuzda “yer bağ” lar vardı. Şubat, mart aylarında köycek bağ budamaya inilirdi. Bağ bıçkısıyla budanan çıbıkların kesiliş yerlerinden sular tomururdu. Köylülerimiz toptan bu olguya, “Çıbık ağlıyor!” derlerdi. Ağacın ağladığını söylerlerdi… Ve gerçekten de ağlardı çıbıklar…

b) Ruhçul acılara gelince…

Başta insan olmak üzere, duygu ve devinim yetenekleri bulunan tüm canlıların bu acıları kendilerine göre duyduklarını ve yaşadıklarını görürüz. Bir sülüğün kanımızı emerken duyduğu zevki de, iki taş arasında ezilişi sırasında duyduğu acıyı da biz insanlar aklımızla duyabiliriz ancak. Ama sülük onu, canıyla, bedeniyle, ruhuyla duyar…

Acı, acıdır. Bedencil acılarla ruhçul acılar arasında bir “onur” ayırdı yapmak, bence biraz garip kaçar; yanlıştır. Gel bil ki aklımıza sığsa da, sığmasa da biz insanlar, bu iki acı arasında bir ince ayırım yapma yanlışını her zaman yapmışızdır! Ruhçul acıları genellikle onur salonlarında ağırlamış, bedencil acıları iki kapı arasında konuk etmişizdir. İnsanlık tarihi boyunca bu hep böyle olagelmiş, hep böyle ola gitmektedir. Ruhçul acılar salt saygıyla, hatta imrentiyle anılmış, bedencil acılardan ise, yakınılmaları bile kınama konusu yapılmıştır çoklukla…

Hayvanların acılarıyla insanların acıları arasında da hem benzerlikler vardır, hem ayrılıklar, aykırılıklar görülür. Bedencil acılar için bu pek söz konusu olmaz belki. Aynı yaradan hayvan da, insan da aynı acıyı duyar. Ruhçul acılarda gelenekler, görenekler, dini inançlar, insan bilinci biraz öne çıkar. Yavrusunu yitiren anaç köpeğin kendi yürek acısıyla ağlaması başka, oğlunu yitiren ananın yanık yüreğiyle ve gözyaşı döke döke ağlaması, hatta inançları ağlamayı günah saydığı için, istediği gibi ağlayamayışı daha bir başkadır. İşte, iki olay arasındaki bu ruhçul ayırımdır hayvan acısıyla insan acısı arasındaki bu ana ayırdım…

Otuz-otuz beş yıl kadar önceydi. Bir gün bir örenlikten geçiyordum. Yıkıntılar arasında, gözlerden ırağırak bir köşeye çekilmiş bir sıska köpek gördüm. Ölü yavrularının başında çömelmiş, ağlıyor gibiydi. İnsan hoyratlığı o yavrucakları zehirleyip öldürmüş olmalı diye düşündüm…

Ölü yavrularına ağlayamayan o köpek ailesini öyle görünce yüreğime bir ağı süyüldü… Başlarında durdum. Önce, ölü yavrularını elinden alacakmışım gibi hırçınlaştı; hırlamaya başladı bana köpek. Bir yandan korkan, öte yandan saldırmaya hazırlanan tedirgin gerilimler içine girdi. Benden bir saldırı gelmeyeceğini anlamış olacak ki, tedirginliğini attı üzerinden, yatıştı. Hüzünlü bakışlarını yüzüme dikti bu kez de. Sanki benden bir yardım bekliyor gibiydi. Bakışlarını ölü yavrularından bana, benden ölü yavrularına çevirdi durdu…

Bu bakışları tanıyor gibiydim:

Tıpkı “Cumartesi Analarının”nın acılarını içine öğüten ve beni göreve çağıran onurlu ve hüzünlü acıları gibiydi bu acı da… O acılı köpeğe yardım edememenin o eksikli acısını, 35 yıl sonra bugün bile hala yüreğimde kılıç yarası gibi duyuyorum. Bir evlat acısı gibi oturmuştu o an için yüreğime, oracıkta.

Durum bunun tersi olsaydı: Ben ölü çocuğumun tabutu başında acı çekerken köpek yanı-başımdan geçip gitseydi, kuşkusuz ki, ne yanımızda dururdu o köpek, ne duygulanır, ne acımızla acılanırdı… İşte dostlaar, insanla hayvan arasındaki ruhçul acıların ince, iplik süyümü gibice bir ayrı yanı da, bu duygulanmalarda gömülüdür diyorum ben..!

Birbirlerine benzeyen büyük acıların, birbirleriyle ortak bir kaderi vardır: Büyük felaketler insanları birbirlerine o yüzden daha çok yaklaştırırlar…

İdam cezası giymiş iki hükümlü tanımıştım cezaevinde. Hep birbirleriyle konuşurlar, birbirleriyle dertleşirlerdi. Öteki mahkumlar, onlar için yok gibiydiler. Ortak kaderleri onları birbirleriyle sımsıkı, can-ciğer kardeş yapmıştı. Aralarında kendiliğinden bir “İkili Komün” oluşuvermişti. Yedikleri ekmek, içtikleri su ayrı gitmezdi sanki.

Aristo’nun: “-Bir ruhun iki bedende yaşayabilmesi” dediği gerçekliği ben, asılacakları günü bekleyen bu iki idamlık kader ortaklarında gördüm. Saygı duymamak, kimin yüreğinden geçebilir ki?

Jan Jak Russo’nun: “- Hiçbir şey, beraber ağlamanın verdiği tad kadar tad veremez; kalpleri birbirine bağlayamaz!” felsefesinin somutça yaşama geçirilişiydi bu iki kader ortağının hapishane arkadaşlıkları… İçtenlikle söylüyorum; inanın bana. Onların bu yüce davranışları karşısında bazen: “Ben niye yedi buçuk sene ceza ile kurtuldum? Neden idam cezası verilmedi bana…!?” diye kendi kendime düşündüğüm, hatta hayıflandığım, yakındığım bile olmuştur..!

Genel olarak bütün acılar, insanları olgunlaştırır. Acı çekmemiş insanlar hem biraz tort, batıcı, kaba olurlar; hem de hiç halden anlamaz bir eksikli yanları vardır. Büyük acılar, kimi insanları yıkar, kimilerini biler, keskinleştirir… Yıkılanlar, acıları arasında acı çeke çeke yok olur giderler. Unutulurlar…

Acılarla bilenenler ise: Acılarını murç, çekiç yaparlar, “Karrara Mermerleri”nden yontular dikerler dirençlerine ve geleceklerine… Ölmezleşirler. Ölümsüzleşirler…

Napolyon: “Yaşamak acı çekmektir!” diye tanımlamış yaşamı. İnansak mı acaba bu macera kahramanının çektiği bu doğru peşreve?.. Eee, St. Helana Adasında da az acı çekmedi hani, o yenik düşen savaşçı Kahramanımız… Severim Napoleon Bonaparte’ı…

“Merdini de Karacoğlan merdini / Çeken bilir ayrılığın derdini!” diyerek, acılarımızı türküleştiren Halk ozanımız Karacaoğlan, “acı” çekmeseydi eğer, söyleyebilir miydi acaba bu güzel doğruyu?..

Acı çekmeyen can yoktur. Belki yadırgayanlar olur benim bu tezimi. Ama ben yine de: “Acılar, Yaşamın garnitürleridirler!” diyorum…

Demek ki Napolyon’umuz da, çektiği acılardan sonra söylemiş olmalı bu acı doğruyu. Nitekim:

“-Bütün başarılarımı, gençliğimde çektiğim “Açlık” ile çilelere borçluyum!” da dediğine göre, demek çeken bilir açlığın da, ayrılığın da, hatta hatta aykırılıkların da derdini, acıların, zulmünü…! Gençliğinde de, Napolyon’u Napolyon yapacak acılarla arası pek sıkı-fıkıymış anlaşılan bu Korsika Korsanı’nın…

Şu “Akar yaşamın akışı” içinde acıyı, şöyle, sıcak sıcak yaşadığımız acı bir olayla biraz daha somutlaştırmaya ne dersiniz…?

Bir gün Selim’le birlikte durakta dolmuş bekliyorduk. Altın saçları bukle bukle alnına dökülmüş, üç-dört yaşlarında, yaşam dolu bir kız çocuğuyla, 30–35 yaşlarında yosun yeşili bakışlı bir bayan geçip gittiler yanı başımızdan.

“Bu yosun yeşili gözlü bayan , bu şirin kızın anası olmalı. Ne mutluk bu anayla, bu kızaaa…!” Diye geçirdim o an için içimden.

Çocuk güzelliği bir başka oluyor. Taptazedir çocuk güzelliği. Töyfecikçe kuşatıverirler bu güzellikler, yetişkin insanların gözlerini.. gönüllerini… İlk kez gördüğümüz, adını sanını bilmediğimiz, yedi yabancımız 3 – 5 yaş arası çocuklar, mıknatısın demir-tozunu çektiği gibi çeker tüm yetişkin insanların ilgisini, sevgisini ve de gözlerini üzerlerine… Hemen eğilip oracıkta öpesimiz gelir. Çoğu kez, pozisyon (durum) uygunsa tabi, tutar, öper, severiz. Bir de bahşiş verir, salıveririz…

Ben böyle yoğun düşünce trafiğimle öyküler yazarken beynimde, acı bir fren çığlığıyla sarsıldık. Bir yük kamyonu, asfaltta kızak kayar gibi yarım metreden fazlaca kayarak durdu. Arkadan gelen bir minibüs, “küüüt!” etti, kamyona tosladı. Bu zincirleme kazada, üç beş araç arka arkaya birbirlerine bindirdi. Kamyonun önünde, köstebeğin süstüğü toprak tepeciği gibice bir insan yığıntısı toplaşıverdi biden…

“-Eyvaaahh!.. Ezmiş çocukçağazı kamyon. Pestilini çıkarmış… Vah yavrucak vaaahh..!” Vahlanmaları, töhlanmaları yükseldi kalabalığın içinden…

Selim’le birlikte biz de koştuk bu kaza yerine… Herkes ayak parmaklarının üzerinde yükselerek, önündekilerinin omzundan ezilen çocuğa bakmaya çalışıyordu. Hemen, cankurtaran sirenli trafik polisleri geldiler olay yerine. Kalabalığı uzaklaştırdılar. Cenazenin yarım metre kadar uzağında bir çocuk patiğiyle bir bayan çantası duruyordu. Biraz önce gördüğümüz o altın bukleli, yaşam dolu kız çocuğuydu ezilen çocuk. Yüreğim dayanamadı bu kanlı acıya. Selim’in kolundan tuttum:

“-Haydi Seliiim! Dedim; gidelim buralardan. Daha fazla dayanamayacağım ben. Biraz daha kalacak olursak eğer kendimi tutamayacağım, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayacağım…”

Sözcükler ağzımdan zehir yutmuş it gibi titreşerek dökülüyorlardı. İçimizde anlatılamaz bir acı yumağıyla oradan uzaklaştık…

Olayın üstünden beş altı aya yakın zaman geçti. Hala etkisinden kurtulmuş değilim ben. O durağa vardıkça, at yavsısı gibi yapışır o acı beyime ve yüreğime. O acılı ana eğer ölmemiş de sağ kalmışsa, yaşıyorsa, buna yaşam denir mi acaba? Bu, acı çekmek değilse, nedir?..

Seneca: “-Hafif acılar konuşabilir, ama derin acılar dilsizdir!” Diyor. İşte serdi yüreğime postunu o sıcak, o derin acı; altı aydır susuyor hep içimde…

Bana, “Sana ne?” demeyin sakın. Sadece kendi cinsimin değil, bütün canlıların acıları benim acımdır çünkü..! Önleyemediğimiz o derin acıların önünde hepimiz, saygıyla susalım..!

“Acısız baş, mezarda taş!” Demiş atalarımız. Yaşam acılarla karılmıştır. Bugünkü acılarımız, bir bakıma dünkü acılarımızın çocuğudur.

Dosteyevski:

“-Büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar..! Acırım sara nöbetleri geçirmemiş olan Canlaraaa..!” Der; geçirdiği sara krizlerini insanlığa sevdiriverir…

Çarlık Rusyası’nın suç saydığı: “Halkın Kurtarılışı Savaşımı” nda, ortaklaşa davrandıkları 9 genç yoldaşıyla birlikte kurşuna dizilme cezası almışlardı her 10’u da; bilirsiniz…

“Ölüm Duvarı” nın dibinde, bu 10 kişiyi sıraya dizdiler. Karşılarında bir manga asker. Mavzerleri yüzlerinde, “Nişan Durumu”na geçirilmiş, “Ateeeş!” emrini bekliyordu. Son anda gelen bir emir, ölüm cezalarının, “Sibirya’ya sürgün” cezasına çevrildiğini bildirilmiş de, böylece, son anda kurtulmuşlardı “Çar Kurşunları”ndan…

O ölüm duvarının dibinde, ölüm mangasının kurşunlarının beklenişlerini bir düşünün Dostlarım: Geçen her dakika, geçmez bir yıl olur da, Tüfeksiz Silahsız dikilir karşımıza o dakikalar..!

Bu dayanılmaz acılar bir yana, sürgün edildiği Sibirya’daki Oms Kalesi Cezaevi nde çektiği acıları çekmeseydi eğer Dostoyevski, inanın bana, ne o “Yer Altından Notlar” yapıtını yazabilirdi ve ne de o “Suç ve Ceza” şaheseri yaratılabilirdi…

Varsılların pek tanımadıkları bir acı daha var: “Açlık Acısı.”

Bir, İnsan buluşudur bu açlık acısı; bir Medeniyet icadıdır bu kahrolası acı. Ot, kök, meyve yiyerek, kuş, tavşan, geyik avlayarak yaşayan Taş Devri insanları bu “Utanç Acısını” hiç, ama hiç yaşamadılar o Taş Devri yokluklarında. Bulduklarını yediler, yedikleriyle doyundular. Özgürdüler. Eşittiler. İnsandılar…

Medeniyetin, insanları ne hale getirdiklerini, üstü az kapalı gibi görünse de, büyük düşünür Jan Jak Russo, düşünen beyinlere, örse çekiç vurur gibi şöyle anlatır:
“-Zenginin ısdırabıyla yoksulun sefaleti öylesine farklı ki..!”
“Anlayana sivrisinek saz..!” Demiş Atalarımız…

Acıların en acısı: Zenginlere ve hele de düşmanlarımıza muhtaç olma acısıdır. Öyle nankör bir acıdır ki bu acı, onun ilacını “Damarlarımızdaki asil kanda” dahi bulamayız! Ama bundan daha aşağılık bir acı daha var:

Peki, “Nedir o acı?” derseniz Bana: O acı: “Düşmanlarımızın acıyacakları durumlara düşmüş olma acılarımızdır!“ derim ben de sizlere…

Aman haa Dostlar, aman; sakın ola ki o durumlara düşürmesin bizleri akıllarımız..! Salt bizlerin başımızdan değil, düşmanlarımızın başından da uzak olsun böylesi acılar…

Her acıya, zor kötek dayanır insanoğulları da:

“Vah zavallı vaahh! Ne de olsa bu hallere düşecek adam değildi bee..!” Acınışına biraz daha zorcarak dayanır doğrusu…

Acısız mutluluk olmaz.. ! Gel bil ki acıların hem en korkuncu, hem en onurlusu: İşkence odalarında susmayı bilenlerin, susturdukları kutsal acılar ıdır…

Zülfüler bunları bilmezler; bilemezler..!

Ne demiş Sadi Şirazi: “Zalimler önünde diz çökmek, çıplak elle kızgın kireç yoğurmaktan çok daha acı vericidir!” Demiş… Çeken bilir Aslan Mustafa’m işkencenin zulmünüü…

Acılar üstüne yakılan ağıtlar, hiçbir yerde, hiçbir zaman tek başlarına garip kalmazlar: Kardeşleniverirler… Çoğalıverirler… Yayılıverirler… Doğaları gereği, yaşamları hep böyledir acıların..! Bunu özyaşamlarında onlarca kez yaşayan, yüzlerce kez sınayan Atalarımız:

“-Acı haber, (kara haber) tez duyulur..!” Diyerek bizleri aydınlatmışlar, uyarmışlar…

Sevgi ile acı: Birbirleriyle dudak dudağa öpüşen, yapışık iki aykırı uçturlar; iki zıt kardeştir bunlar. Erde, geçte, bir-yerlerde, birbirleriyle kesinkes buluşurlar…

Bir de utanılacak acılar vardır ki, işte insanoğlu bunları ağzına alırken bile utanır, tiksinir:

Şu Hiroşimalar.. Nagazakiler.. Nazi Toplama Kampları.. Gaz odaları.. Kanayan Filistin.. En tazesinden çiçeği burnunda “Mayanka Toplama Kampları ve Bezerleri”dir, bu utanılacak acılar.

Yüzlerce, binlerce gepegenç insanın yaşamlarını bir kuru somuna satın-alma pahasına; yerin yüzlerce metre derinliklerine sürülen, sürülenen, kefensiz gömülen: “Kozlu Kömür Ocaklarıdırlar..!” İnsanların, insan eliyle kotarıp insan kardeşlerine sunduğu utanç acılarıdır bunlar…

Paranın bugünkü insan yaşamındaki korkunç yıkımını yok edip, yerine sanatın, şiirin, akılın, insanlığın sağduyulu çözümünü geçirmedikçe, ne yazık ki insanlık daha Yüzlerce siddin sene (Siddin, altmış demektir: yüzlerce altmış sene) bu insanlık, kendi icat ettiği derin acıların ayıbından-kurtulamaz,-kurtulamayacaktır!..

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: