DEAŞ, AKP & TURKEY…


Besle kargayı oysun gözünü mü; elini ver arkanı da kaptır mı?!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk
deash

Deaş’ın Türkiye’deki militanlarına AKP mensuplarını öldürme çağrısı yapıyor. daha önce Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) tarafından üstlenilen, 04 Kasım 2016 tarihinde Diyarbakır-Bağlar’daki bombalı saldırının kendileri tarafından gerçekleştirildiğini savunuyor ve bir kez daha üstleniyor. Fethullah Gülen’i ise tağut ve kâfir ilan ettiği gibi onlara da savaş ilân ediyor. “göstermelik” ve propoganda amaçlı değil ise, IŞİD’ın AKP’yi hedef almasının arkasında üç hususun yer almış olabileceği değerlendirililyor! Peki nedir bu unsurlar?

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR
15 Kasım 2016

1. Güney Kore, Japonya ve ABD; Güney Kore ile Japonya arasında kalan sularda, iki gün süren, balistik uyarı amaçlı, bir deniz tatbikatını icra etmiştir. Tatbikatın, Kuzey Kore’yi nükleer ve füze denemelerinden caydırma amacını güttüğü ileri sürülse de; tarafların tatbikat üzerinden geliştirecekleri imkân ve yeteneklerinin Çin açısından da görülebileceği düşünülmektedir.

2. APEC (Asya Pasifik İşbirliği Örgütü) ’in 19-20 Kasım 2016 tarihlerinde Peru’da yapılacak Zirvesi; ABD’de Donald Trump’ın Başkan seçilmesinin etkisinde, önceden belirlenmiş gündemin dışına taşan görüşmelere ve gelişmelere sahne olacak gibi gözükmektedir. Zirveye, 20 Ocak 2017 tarihine kadar görevini sürdürecek olan Obama katılacak olsa da; ABD’deki Başkan değişiminin Zirveye damgasını vurması beklenmektedir. Zirve, Obama’nın APEC üyeleri ile vedalaşmasına da imkân verecektir. APEC, Büyük Okyanus’a kıyıları olan 21 ülkeyi içeren bir örgüttür. Üye ülkelerin ekonomilerinin toplamı Dünya ekonomisinin % 60’na denk düşen APEC; üye ülkeler arasında, ticaret ve yatırımın serbestleştirilmesini, ekonomik ve ticari faaliyetlerin kolaylaştırılmasını, ekonomik ve teknik işbirliğini öngörmektedir.

3. Donald Trump’ın Başkan seçilmesi sonrasında ABD’de kopan “gürültü” ortamında internet üzerinden yayınlanan karşılıklı eleştiriler, ABD’nin, son birkaç yıl içinde Hamas’a 351 milyon dolarlık yardımda bulunmuş olduğunu ortaya koymuştur. ABD’nin Hamas’a yaptığı yardımların gerekçesinin ne olduğu bilinmemekle beraber, bu gelişme Tel Aviv-Washington ilişkilerindeki soğukluğu akla getirmektedir. ABD; terörizmle mücadele eden ve Hamas’ı terör örgütü kabul eden ülkelerin başında gelmesine rağmen, Hamas’a para yardımında bulunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Filistin’de meşru seçimlere katılıp Filistin halkının oylarıyla Filistin Parlamentosunda kendisine yer bulmuş ve Filistin Yönetiminin bir parçası olmuş Hamas’ı ısrarla terör örgütü sayması, dikkat çeken ve soru işaretlerine neden olan bir durumdur. Bu, ABD için tek örnek değildir, başka örnekler de vardır. Belki en çok bilineni, Türkiye’nin benim milli ve coğrafi bütünlüğümü hedef alıyor, ayrılıkçı ve bölücü terör örgütü dediği örgütlerin ABD ile olan bağlarıdır. Acaba, Donald Trump, bütün Dünyada ABD’ye şüphe ile yaklaşılmasına, ABD’nin sorgulanmasına ve ABD ile ilgili olarak yaşanan güven bunalımına çözüm getirebilecek bir yaklaşım içinde olabilecek mi?

4. Donald Trump’ın Başkan seçilmesinin Amerikan Dış Politikası için ne anlama geldiği ve dış politikada atılacak muhtemel yeni adımların ne olacağı, ABD’nin liderliği, politikaları ve uluslararası düzen uzmanlar tarafından tartışılıyor. ASCMER olarak biz de, Donald Trump’ın Asya’ya yönelik muhtemel yaklaşımını konu edinen bir çalışmamızı izleyicilerimiz ile paylaşacağız.

5. Donald Trump’ın ulusal güvenlik ve istihbarat danışmanlarından James Woolsey; ABD’nin Çin merkezli Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB)’na muhalefet etmesinin stratejik bir hata olduğunu, ABD’nin yeni yönetiminin Çin’e yönelik ekonomik diplomasiyi gözden geçireceğini ve Çin’in “Bir Yol Bir Kuşak Projesi” ne olumlu yaklaşacağı mesajını vereceğini umduğunu açıklamıştır. Woolsey’e göre, ABD ile Japonya’nın AIIB’ye katılmaması, Pekin tarafından, Çin’e güvensizlik ve ABD’nin bölgede etkili olmak istediği şeklinde algılanmıştır. Analistler, Trump’ın AIIB’yi destek vermesinin ve “Bir Yol Bir Kuşak Projesi” ne olumlu yaklaşmasının Washington’dan Pekin’e giden büyük bir iyi niyet işareti olacağını ve bunun, gelecekte yapılacak anlaşmaların önünü açacağını belirtmişlerdir. Seçim kampanyası sırasında Çin’i döviz manipülatörü olarak niteleyen ve ticaret savaşları ile tehdit eden Trump’ın, göreve başladıktan sonra ekonomik alanda Çin’e daha açık ve samimi bir yaklaşım sergileyebileceği ileri sürülmüştür. Analistler; Çin ile ABD arasında ekonomik konularda ciddi/ büyük işbirliği potansiyeli olduğunu, Çin’in kendisini hedef aldığını düşündüğü “Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP)” girişiminin ABD tarafından askıya alınmasının Pekin’i rahatlatacağını, ABD’nin Çin’i rahatlatmaya yönelik söz konusu adımlarının Washington’un Asya’daki ekonomik çıkarlarından vazgeçtiği anlamına gelmeyeceğini, Çin-ABD rekabetinin devam edeceğini ifade etmişlerdir. Asya, girişimciler için yükselen pazardır. Çin, bu pazarın merkezinde yer alan en büyük aktördür. Onun içindir ki, Amerikalı işadamlarının Asya pazarına ve Çin’e yönelmeleri, eşyanın tabiatından olan bir husustur. Obama Yönetimi, Çin’de yatırım ve Çin ile ticaret yapmak isteyen Amerikalı girişimcilerin neden olduğu bazı sorunlar ile karşı karşıya kalmış olsa da; Trump’ın iş dünyasından gelen bir isim olması nedeniyle, Çin ile ekonomik ilişkilerin ABD için eskisi gibi sorun olmayacağı beklenilmektedir.

6. Çin’de, Merkezi Askeri Komite’nin Ordu üzerindeki kontrolünü kolaylaştırmak, Ordunun profesyonelliğini ve operasyonel kabiliyetini geliştirmek için, geçtiğimiz Eylül (2016) ayında yeni bir askeri tedarik sistemine geçildiği; ancak ciddi sorunların hala devam ettiği, askeri teçhizat ihtiyacının zamanında karşılanamadığı ve bunun operasyonel koşulları etkilemeye devam ettiği ileri sürülmüştür. Pekin Yönetimi, reform çalışmaları kapsamında, Eylül 2016’da, Ordu bünyesinde yeni bir birim olarak Lojistik Destek Komutanlığını kurmuştu. Analistler, Çin’in son 20 yıl içinde belirgin bir teknolojik ilerleme göstermesine rağmen, hala kritik bilimsel-teknolojik kapasitesinde eksiklikler olduğunu; endüstriyel-örgütsel kapasitesinin, zamanında ve yeterli miktarda tedariki sağlayıp sağlamayacağının ve operasyonel askeri hazırlık derecesinin arzu edilen seviyede tutulmasına hizmet edip etmeyeceğini şüpheli olduğunu belirtmektedirler. 1996 ortalarındaki Tayvan krizinde, operasyonel ihtiyaçların gerektirdiği silahların yetersizliği gündeme gelmişti. Çin’in mevcut savunma sanayi alt yapısının Sovyetler döneminden kaldığı ve rejimin niteliğinin etkisinde fazla gelişmemiş olduğu, son dönemde gelişmeye başlamakla birlikte hala gelişmeye muhtaç olduğu ifade edilmiştir. 2012 yılında Xi Jinping’in iktidara gelmesi ile Orduda reform çalışmalarının yoğunluk kazandığı, gelecek 20 yıl içinde Çin’in birçok eksiğini gidereceği, Doğu ve Güneydoğu Asya’da yükselen tansiyonun Çin üzerinde bu konuda bir baskıya yol açtığı ifade edilmiştir. Diğer taraftan Xi Jinping’in Ordu üzerindeki kontrolü kolaylaştırmaya yönelik bu çabalarının, Ordu içinde kendisine yönelik bir muhalefeti doğurma riskine de dikkat çekilmiştir. Çin’in angaje olduğu ve olabileceği mevcut ve muhtemel sorunlar dikkate alındığında, Çin Ordusunun ciddi bir reforma ihtiyacı olduğu açıktır. Hem nüfusunun büyüklüğünün ve gösterdiği etnik ve dinsel çeşitliliğin, hem de uluslararası politikada yeni bir kutup olarak görülmesinin kendisini karşı karşıya bıraktığı tehdit ve risklerin, Pekin Yönetimini tehdit/risk değerlendirmelerini güncellemeye ve askeri yapılanmasını doktrin, teçhizat, eğitim ve konuşlanma olarak buna uydurmaya ittiği açıktır. Ancak Çin’in bunları yapabilmesi zaman alacaktır. Yeni bir kutup olarak görülmenin gerektirdiği askeri güce erişmek için çaba göstereceği bu zaman dilimi, Çin’in, siyasal duruşuna göre zayıf bir askeri duruş sergileyeceği bir dönem olacaktır. Eğer Çin’in askeri gücünü siyasal duruşuna paralel bir çizgiye taşımasının (askeri açıdan eksikliklerini gidermesinin) Çin’in karşısındaki aktörlerin hareket serbestisini kısıtlayacağı çıkış noktası alınırsa, bu aktörlerin, belirtilen zaman dilimi içinde Çin’i karşılarına almada daha istekli olabilecekleri beklenebilir.

7. Hindistan’ın kendi imkânları ile yapacağı Vikrant sınıfı ikinci uçak gemisinin; nükleer güce sahip olacağı, elektromanyetik rampaları içereceği ve 2030’lu yıllarda hizmete gireceği ifade edilmiştir. 35’i savaş jeti, 20’si helikopter toplam 55 hava aracını taşıyacak uçak gemsindeki savaş uçaklarının, ABD’li General Atomics firmasının imal edeceği yeni elektromanyetik uçak fırlatma sistemi ile havalanacağı belirtilmiştir. Çin’in yükselmesi ve yeni bir kutup olarak görülmesi ile birlikte uluslararası politikada ve Asya’da dengelerin değişmesi, Güney Asya’da artan hareketlilik, bilim ve teknikteki gelişme hızı dikkate alındığında, Hindistan’ın ikinci uçak gemisine sahip olması için 2030’lu yılları beklemesinin riskli olacağı; Hindistan’ın, bu uçak gemisini beklerken, deniz gücü konusundaki zafiyetini gidermede başka yollara yönelmesi ve çözümler üretmesi gerektiği; yaptırımlar altında iken İran’ın ürettiği asimetrik çözümlere benzer, emek (insan gücü) ağırlıklı orijinal çözümler üzerinde çalışması uygun olacaktır diye düşünülmektedir.

8. ABD’nin, Hint Okyanusu’nun ortasında yer alan adalarda yeni askeri üsler kurmak isterken, adaların eski sakinlerinin de topraklarına dönme hayalleri kurduğu ifade edilmiştir. Söz konusu adalar, “Britanya Hint Okyanusu Toprakları” olarak anılan Chagos Takımadaları’dır. Toplam yüzölçümü 60 km² olan Chagos Takımadaları’nın sakinlerinin, daha önce, çeşitli yollarla, ya ada dışına çıkarıldığı ya da yok edildiği ileri sürülmüştür. Hint Okyanusu’nun güneybatısında, Madagaskar’ın doğusunda kalan bir ada ülkesi olan Mauritius Cumhuriyeti, vatansız kalmış Chagoss’lar ile birlikte, Chagos Takımadaları’nı geri almak için İngiltere ile mücadele etmektedirler. Chagoss’ların geri dönüşlerinin ABD üssünün kurulması ile bağlantılı olmadığı, ABD üssünün kalabileceği de belirtilmiştir. Görünen, bu mücadelenin işe yaramayacağıdır. Chagos Takımadaları, 1960’lı yıllarda İngiltere tarafından ABD’ye kiralanmıştır. 50 yıllık kira süresinin Aralık 2016’da tamamlanacağı, ancak kiralama süresinin 2036 yılına kadar uzatılmasının beklendiği ve buranın ABD’ye ve İngiltere’ye ait hava ve deniz araçlarının kullanacağı gelişmiş bir askeri üsse dönüştürülmesinin öngörüldüğü ifade edilmiştir. Hint Okyanusu’nun orta yerinde, Chagos Takımadaları’na yakın bir yerde, Diego Garcia Adası’nda da ABD üssünün olduğu ancak bu adanın sakinlerinin adadaki varlıklarını korurken Chagoss’lara bu imkânın tanınmaması anlaşılır bulunmamaktadır. İngiltere, 2010 yılında, Chagoss’ların geri dönüşlerini engellemek için, Chagos Takımadaları’nı içeren bölgeyi “Deniz Koruma Alanı” olarak ilan etmiştir. Ancak BM Uluslararası Adalet Divanı’nın İngiltere’nin bu kararını bulmuştur. Bu nedenle bugün, yarısı Mauritius Cumhuriyeti’nde, kalan yarısı da yine Hint Okyanusu’nda yer alan bir başka ada ülkesi olan Seyşeller Cumhuriyeti’nde yaşayan yaklaşık 10 bin kadar Chagoss’un topraklarına dönem ihtimalinin belirdiği ifade edilmiştir. Haritaya bakıldığında söz konusu adaların; doğudan Afrika’ya girişi-çıkışı, batıdan Malaka Boğazı’na girişi-çıkışı ve Arap Yarımadası kıyıları üzerinden işleyen deniz trafiğini uzaktan kontrol etme avantajını sunduğu görülür. Bu, ABD’nin Çin ile rekabet içinde olduğu hatırlandığında, Çin karşısında ABD’ye büyük avantaj sağlayan bir durum olarak değerlendirilmektedir. ABD’nin geçtiğimiz günlerde Diego Garcia Adası’ndaki askeri üssünü Hindistan’ın kullanımına açması, bu değerlendirmeyi teyit eden bir işaret olarak görülebilir.

9. Hong Kong’da 2017 yılında yapılacak seçime katılacak adayların Pekin’in onayından geçmesine yönelik protestoların ve Tayvan ile yaşanan gerginliğin devam ettiği bir sırada, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ayrımcılık ile ve ülkenin herhangi bir bölgesini Çin’den koparmaya (Çin’i bölmeye) yönelik çabalar ile mücadele edeceği sözünü vermiştir. Xi Jinping, Çin’in İmparatorluktan Cumhuriyete geçişinin, modern Çin’in mimarı kabul edilen Sun Yat-sen’in 150. doğum yıldönümünü kutlama etkinliğinde yaptığı konuşmada, ulusal birlik konusunda güçlü bir çağrı yaparak, Hong Kong’da ve Tayvan’da devam eden bağımsızlık yanlısı toplumsal/siyasal hareketlere göndermelerde bulunmuştur. Xi Jinping, konuşmasında; ülkeyi bölmek isteyenlerin Çin halkı ile karşı karşıya geleceğini; bir şekilde Çin’i bölmeyi amaçlayan hiçbir organizasyona ya da siyasal partiye hiçbir şekilde izin verilmeyeceğini açıklamıştır. Yaşanılan süreç içerisinde Çin ile gerginlik yaşayan Tayvan’ın, Hong Kong’daki gelişmelere müdahil olması ve Pekin Yönetiminin Hong Kong’a yönelik yaklaşımının Hong Kong’un ileri derecede özerkliğe sahip olacağı sözü ile örtüşmediğini ileri sürmesi dikkat çekmiştir. Xi Jinping’in konuşmasının asıl hedefinin Tayvan’daki iktidar değişikliği sonrasında ortaya çıkan gelişmeler olduğu; ancak mesajların Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ ne, Hong Kong’a ve Tibet’e de gittiği ileri sürülmüştür.

10. Seçim kampanyası sırasında ABD’nin Japonya’da tuttuğu askeri varlığı için Tokyo Yönetiminin ABD’ye daha fazla destek vermesi ve katkıda bulunması gerektiği tezini işleyen, ABD’nin 20 Ocak 2017 tarihinde görevine başlayacak yeni Başkanı Donald Trump’ın güvenlik danışmanından, Çin’in Asya’da artan etkisi karşısında, Trump’ın Japonya’yı ABD’nin müttefiki olarak gördüğü açıklaması gelmiştir. Trump’ın seçim kampanyası sırasında Japonya ile ilgili olarak kullandığı ifadeler, Japonya’da endişeye yol açmış ve ABD-Japonya ilişkilerinde “çatlak” yorumlarına yol açmıştı. Güvenlik danışmandan gelen bu açıklama ve bu açıklamada yer alan; [i] Japonya’nın Çin karşısında daha sert bir duruş göstermesinin ve daha büyük bir güvenlik rolü oynamasının beklenildiği, [ii] J Shinzo Abe’nin taraflar arasındaki ittifakta “eşsiz” bir yere sahip olduğu ifadeleri, Japonya’nın söz konusu endişelerini hafifletmiştir. Açıklamada, ayrıca, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki adacıklar üzerinde inşa ettiği askeri üs karşısında, ABD’nin Japonya ile birlikte bu denizde ortak deniz ve hava devriye görevleri icara etmesinden memnuniyet duyulacağı, düzinelerce savaş gemisinin yapımı için fon sağlamanın Trump’ın yapacağı ilk işlerden olacağı, bunun üzerinden ABD’nin Asya’da uzun süre yer almak istediği mesajının verileceği, Japonya’nın ülkesindeki ABD kuvvetlerinin konuşlanma maliyetinin dörtte birine katıldığı ve bunun yeterli olduğu hususları da yer almıştır. Açıklamada, Trump’ın düzinelerce savaş gemisinin inşasına yöneleceğinin, ancak hem bunun finansmanın sorun olacağına, hem de gemilerin devreye girmesinin zaman alacağına değinilmesi dikkat çekici bulunmuştur. Nedeni, bir taraftan Trump’ın iktidar hazırlığının yetersiz olduğuna, diğer taraftan da ABD’nin Trump döneminde sürprizlere açık olacağına işaret etmesidir. Tabiatıyla, ortada/mevcut Çin tehdidi varken, ABD’nin finansman sorununa ve gemilerin devreye girmesinin zaman alacağına değinmesi, Japonya’nın devreye girip bunların aşılmasına katkı sunması mesajı olarak da görülebilir. Açıklamanın, Peru’da yapılacak Asya-Pasifik İşbirliği Zirvesinden ve Shinzo Abe’nin önümüzdeki Perşembe (17 Kasım 2016) günü New York’da Donald Trump ile bir araya gelmesinden önce yapılması, oldukça anlamlıdır. Bu suretle, Abe’ye, hem ABD’nin Japonya’ya olumlu bakışı, hem de Peru’da yapılacak zirvede izlenecek ortak stratejinin esasları yansıtılmıştır diye düşünülmektedir. Keza Rusya Devlet Başkanı Putin’in önümüzdeki Aralık (2016) ayı başında Japonya’yı ziyaret edeceği düşünülürse, ABD’den gelen Japonya ile ilgili olumlu açıklamalarda, bu ziyaretin de göz önünde bulundurulmuş olabileceği akla gelmektedir. Ayrıca açıklamada ABD’nin Asya’da uzun süre yer alacağına işaret edilmesinden de şunlar çıkarılabilmektedir: [i] J Trump Yönetimi Orta Doğu’ya bugünkünden fazla eğilmeyecek, ilgi ve kaynak tahsis etmeyecek, kuvvet yığmayacaktır. [ii] J ABD Orta Doğu’ya ilişkin çıkar ve hedeflerini gerçekleştirmede proxy unsurları kullanmaya devam edecek ve dolayısıyla Kürt hareketi gündemde önde olmaya devam edecektir.

11. Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki “Batı Asya Sosyal ve Ekonomik Komisyonu (ESCWA)” tarafından hazırlanan bir raporda; Kuzey Afrika’dan başlayıp Orta Doğu’ya sirayet eden “Arap Baharı”nın bölgeye maliyetinin 600 milyar dolar ı aştığı ifade edilmiştir. Raporda; [i] bu hesaplama için bölge ülkelerinin isyanlar başlamadan önceki ekonomik büyüme tahminlerinin çıkış noktası alındığı, [ii] “Arap Baharı” olarak adlandırılan protesto hareketlerinin bölgedeki büyümeyi 2011 yılından bugüne kadar 614 milyar dolar aşağıya çektiği, [iii] Suriye’nin kaybının 259 milyar dolar olduğu ve [iv] bu ekonomik kayıpların bölge ülkelerinin isyana yol açan sorunları çözmeye yönelik ekonomik reformların gerçekleştirmesini engellediği belirtilmiştir. BM’nin; hem Arap Baharının önünü açması, hem Arap Baharı sürecinde yaşananları adeta “seyretmekle” yetinme si, hem de bu raporu yayınlanması anlaşılır bulunmamaktadır. Bölgedeki büyümeden adeta “çalınmış” olan 614 miyar dolar ın, başta silah satıcıları ve petrol ithalatçıları olmak üzere başkalarının geliri olduğunu ifade etmek mümkündür. Arap Baharı üzerinden bu suretle güçlendirilen yerel bazı unsurlar, Batının bölgedeki yeni müttefikleri olmuşlardır. Başlangıçta Arap Baharı’nın bölge halklarını özgürlüğe kavuşturma hareketi olarak takdim edildiği hatırlandığında; gelinen nokta, bölge halklarının daha iyi koşullarda yaşama özlemlerinin boşa çıkarılmış olduğu, can güvenliği ni sağlamak ve açlık ile mücadele etmek durumunda bırakılan bölge insanlarının özgürlüğü ve yönetime katılma isteğini unuttuğu olmuştur. Orta Doğu’nun “geri” siyasal kültürü “aynı” kalmış, “İslam içi” çatışma daha belirginleşmiştir. Arap Baharı; Afganistan’da ortaya çıkan ve buradan yayılan İslami direnişler üzerinden özgüven kazanan, gücünü ve kontrol ettiği zenginliği fark eden Müslümanların güçlerini, boşa çıkarmış, dolayısıyla bölgesel ve küresel siyasete yansıtabilmelerini önlemiştir. Bir taraftan Müslümanların içine düşürüldüğü can güvenliği, açlık ve hayatta kalma endişesi, diğer taraftan Batının İslam karşıtı maksatlı söylemleri ve “İslam içi” çatışmayı tahrik eden yaklaşımı ile Müslümanları biri birlerine “kırdırması”, İslam Dünyasının gücünü/potansiyelini yansıtmasını engellemiştir. Arap Baharı’na bakınca, bunlar akla gelmektedir.

12. IŞİD’ın sekiz farklı dilden “on line” olarak yayınladığı Rumiyah adlı derginin Kasım (2016) ayı sayısında, Türkiye’deki militanlarına AKP mensuplarını öldürme çağrısı yapıldığı ileri sürülmüştür. IŞİD’ın, bu dergi üzerinden, bir kere daha, daha önce Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) tarafından üstlenilen, 04 Kasım 2016 tarihinde Diyarbakır-Bağlar’daki bombalı saldırının kendileri tarafından gerçekleştirildiğini öne sürdüğü; ayrıca, Fethullah Gülen’i tağut ve kâfir ilan ederek, onlara da savaş ilan ettiği belirtilmiştir. Eğer “göstermelik” değil ise, IŞİD’ın AKP’yi hedef almasının arkasında üç hususun yer almış olabileceği değerlendirilmektedir. [i] Ankara’nın Irak’ta ve Suriye’de yürütmeye başladığı IŞİD karşıtı operasyonlar, [ii] ABD-IŞİD bağlantısına ilişkin işaretler ve iddialar dikkate alındığında, Ankara-Washington ilişkilerindeki artan gerilim, [iii] Suudi Arabistan’ın ve ABD’nin IŞİD ile bağlantısı dikkate alındığında, Ankara-Moskova ilişkilerindeki yakınlaşmadan Riyad’ın ve Washington’un duyabileceği rahatsızlık. Bunlara bakarken, ayrıca şu iki gelişmeyi de dikkate almak uygun olacaktır. Birincisi, Musul’daki operasyonun başlamasından hemen önce, buradaki IŞİD mensuplarının bir kısmının, aileleri ile birlikte, ABD ve Suudi Arabistan tarafından Suriye’ye taşınmasıdır. İkincisi de, IŞİD’ın bu surette ve Musul operasyonu üzerinden Suriye’ye taşınmasının (sürülmesinin), Suriye’deki IŞİD varlığını güçlendirilmesinin Türkiye’nin Suriye’deki Fırat Kalkanı Operasyonunu ve Suriye’deki Rusya’yı zora sokan bir sonucu doğurabilme potansiyelidir. Son iki hususun anlamı, Suriye’de, Ankara’nın ve Moskova’nın karşısına daha güçlü bir IŞİD konulmak istendiğidir. Söz konusu gelişme ile ilk karşılaşıldığında, bunun normal ve beklenen bir durum olduğu düşünülebilir. Ancak perde gerisinin çok daha fazlasını söylediği görülmektedir.

13. “Afganistan’ı Kurtarma Yüksek Konseyi” Başkanı (Taliban’ın eski üyesi) Said Akbar Ağa; Başkan Obama’nın Afganistan’da yürütülen operasyon için Kongre’den ek bütçe talep etmesi konusunda, ilginç ve önemli yorumlarda bulunmuştur. Said Akbar Ağa’nın yorumlarında şu hususlar yer almıştır. [i] ABD, Afganistan’da dokunulmazlık hakkına sahip olmak için para ödemektedir. [ii] Söz konusu ek bütçe, Afganistan’da masum insanları hedef alan ABD’nin işlediği suçların üstünü örtmek için istenmektedir. [iii] BM, ABD hakkında, Afganistan soruşturması açmıştır. [iv] ABD, ek bütçe ile Afganistan’da yargı dokunulmazlığını kavuşmayı amaçlamaktadır; ancak bu, Afganistan’da dokunulmazlık kazanmanın ilerisinde, BM soruşturmasından sıyrılmayı de öngörmektedir. Hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin bayraktarlığını yapan ve Afganistan’daki varlığı Afgan halkının varlığını koruması ve daha özgür/müreffeh yaşaması ile ilişkilendirilen ABD için ileri sürülen bu ithamlar çok ciddidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı, ABD askerlerinin ve CIA unsurlarının Afganistan’da suç işlediklerine dair kanıtlar bulunduğunu açıklamıştır. Ülkelerin yukarıda değinilen amaçlar ışığında Afganistan’da ABD’nin yanında yer aldığı düşünüldüğünde, söz konusu iddialar ve gelişmeler, ABD’nin çok uluslu güce dâhil ülkeler ile olan ilişkilerini de etkiyebilecektir. Uluslararası politikada gücün yeri/rolü bilinmekle beraber; gelinen nokta, hem kaba/sert gücün bir yere kadar işe yaradığına, hem de ABD’nin uluslararası politikada bir iniş sürecini yaşamakta olduğuna işaret etmiştir. ABD’nin BM tarafından yürütülen bağımsız soruşturmalara ve iddiaların ele alınacağı uluslararası yargı yerlerine güvenmemesi, ABD’nin içinde bulunduğu varsayılan iniş sürecinin bir başka tezahürü gibidir.

14. Rusya Devlet Başkanı Putin’in önümüzdeki Aralık (2016) ayında Japonya’yı ziyaret edeceği; Japonya’nın, bu ziyareti, Kuril Adaları ile ilgili devam eden anlaşmazlığı çözmek için bir fırsat olarak gördüğü ifade edilmiştir. Japonya’nın Rusya’yı çözüme ikna etmek için, Rusya’nın Sahalin Adası üzerinden Tokyo’ya kadar uzanacak, 1500 km. uzunluğunda bir doğalgaz boru hattının denizin altından döşenmek suretiyle Rus doğalgazının satın alınmasını öngören bir projeyi gündeme getireceği belirtilmiştir. Konuya ilişkin haberde; [i] söz konusu projenin tahmini değerinin 6.7 milyar dolar olduğu, [ii] proje üzerinden Japonya’ya yılda 25 milyar m³ doğalgaz sevk edilmesinin öngörüldüğü ve [iii] Japonya’nın her yıl doğalgaza 53 milyar dolar para harcadığı ifade edilmiştir. Gerek Kuril Adalarının çözümüne yönelik görüşmeler, gerekse bu yolda Japonya’nın ekonomik “jestlerde” bulunması yeni bir şey değildir. Yeltsin Döneminden bugüne kadar, aynı hususlar, benzer konseptler içerisinde hep gündeme gelmiştir. Bu noktada, öncelikle Kuril Adalarının hepsinin taraflar arasında anlaşmazlık konusu olmadığını belirtmek gerekir. Rusların “Güney Kuriller” , Japonların da “Kuzey Toprakları” dediği, Japonya’nın kuzeydeki Hokkaido Adası’na yakın dört ada taraflar arasında anlaşmazlık konusudur. Bu dört adanın “iki-iki” paylaşılması konusunda da, epeyidir taraflar arasında ortaya çıkmış bir eğilimin esasen mevcut olduğu düşünülmektedir. Ancak gerek Kuril Adalarının Arktik Okyanusu kıyıları üzerinden önümüzdeki dönemde işlemesi beklenen yeni “kuzey deniz ticaret yolunu” kontrol eden bir konuma sahip olmasının, gerekse Japonya’nın Rusya karşısında ABD ile birlikte hareket etmesinin, tarafların Kuril Adaları konusunda bir anlaşmaya varmasını engellediği değerlendirilmektedir. Japonların enerjide dışa bağımlı olmaları nedeniyle, Sahalin Adası’ndan Tokyo’ya döşenecek doğalgaz boru hattının da “şu aşamada” Kuril Adaları anlaşmazlığını çözmenin bir karşılığı olarak Rusya’ya çekici gelmeyeceği düşünülebilir. Ancak ABD’nin artık öne çıkmış “enerji satıcısı ülke” kimliği ve Japonya’nın Alaska üzerinden ABD’ye olan fiziki yakınlığı dikkate alındığında, Japonya’dan gidecek söz konusu proje önerisinin Rusya’ya çekici gelebileceği de ileri sürülebilir.

15. Geçtiğimiz günlerde İsrail’i ziyaret eden Rusya Başbakanı Medvedev’in, İsrail Başbakanı Netanyahu’ya uluslararası terörizmle mücadelede işbirliği yapma önerisinde bulunduğu belirtilmiştir. Medvedev’in; konuya ilişkin açıklamasında, [i] terörizmin bugün yeryüzünde herkesi tehdit ettiğini, [ii] uluslararası terörizmin her ülkenin karşı karşıya bulunduğu bir tehdit olduğunu, [iii] Rusya’nın sadece İsrail ile değil, bütün ülkeler ile terörizm ile mücadelede işbirliği yapmaya hazır olduğunu ve [iv] IŞİD nezdinde terörün kökünün kazınması gerektiğini ifade ettiği ileri sürülmüştür. Medvedev’in; İsrail’in, Rusya’nın bölgedeki “köklü” ortaklarından biri olduğuna işaret ettiği ziyaret sırasında; taraflar, tarım, inşaat, gümrük ve inovasyon alanlarında işbirliğini öngören anlaşmalar imzalamışlardır. Bölgeye bakıldığında, Rusya’nın Suriye’deki pozisyonunun/duruşunun İsrail ile örtüştüğü, her iki ülkenin de (bir şekilde) IŞİD ile mücadele ettiği görülmektedir. Medvedev’in ziyareti ile eş zamanlı sayılabilecek bir şekilde, Netanyahu’dan ayrıca gelen “İran’ın Suriye’de istediğini yapması zor” açıklaması; hem Medvedev’in İsrail ziyaretini daha anlamlı kılmakta, hem de Moskova-Tahran ilişkilerinin bugünü ve geleceği konusunda ilginç çağrışımlara neden olmaktadır. Eğer İran’ın Suriye’deki varlığı ve Suriye’ye artan ilgisi Beşar Esad’ı ayakta tutmaktan çok, enerji konusu ve Doğu Akdeniz kıyılarını içeren “İran yayı” ile ilişkilendirilir ise, Rusya-İsrail ilişkileri daha anlaşılır gelecektir. Medvedev’in İsrail ziyaretinin, Tel Aviv ile Washington arasındaki ilişkiler bağlamında da anlamlı olduğunu ifade etmek gerekir diye düşünülmektedir.

16. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, 11 Kasım 2016 tarihinde, “cami açılışı” [1] için, Belarus’a remi bir ziyarette [2] bulunmuştur. Belarus’un Rusya ile olan yakın ilişkisi, Belarus üzerindeki Rus nüfuzu hatırlandığında; ziyaret, Ankara-Moskova ilişkilerinin gelişmekte olduğunun bir işareti olarak görülebilir. Ziyaret, ayrıca, Batı’nın ABD ve Avrupa kanatları ile sorunları giderek ağırlaşan Türkiye’nin muhtemel yönelişleri bakımından da anlamlı bulunmaktadır. Bu arada, Belarus’un demokrasi ve insan hakları sicilinin çok temiz olmadığını hatırlamak uygun olacaktır. [3]

17. Almanya’da, Rusya’nın bölgedeki askeri varlığını güçlendirmesi nedeniyle, NATO ile örtüşmeyi sağlamak üzere, hem AB’nin savunma ve güvenlik yapılanmasının modernize edilmesi, [1] hem de Alman Ordusunun yenilenmesi, tedarik sisteminin iyileştirilmesi ve asker sayısının artırılması tartışılmaktadır. Önümüzdeki Aralık (2016) ayında yapılacak AB Liderler Zirvesi öncesinde, bu hafta (14 Kasım 2016 Pazartesi başlayan hafta) [2] 2 içinde bir araya gelen AB Savunma Bakanlarının özellikle bu konuya odaklanığı anlaşılıyor. Rusya’nın Avrupa’daki askeri varlığını ve hareketliliğini artırması ve İngiltere’nin AB’den ayrılacak olması, Avrupa’nın ortak savunmasının güçlendirilmesi [3] konusunu öne çıkarmıştır. Son üç yılda Rusya’nın Avrupa’da gösterdiği askeri hareketliliğe bağlı olarak NATO’nun ciddi bir modernizasyona gittiği; ancak AB’nin, ortak savunması için buna yapamadığı belirtilmiştir. Ayrıca AB’nin, Avrupa’nın ortak savunması için yatırımlara gitmesi gerektiği; NATO ile AB’nin askeri yapılanması arasında rekabete değil, uyumlulaştırmaya ihtiyaç olduğu; AB’nin ABD’nin yardımı olmadan uluslararası krizlere ve gerginliklere müdahil olması gerektiği ifade edilmiştir. AB içinde [i] savunma harcamalarının artırılması, devlet destekli siber saldırılara karşı güçlü bir savunmanın inşa edilmesi, yurt dışında [ii] barışı koruma faaliyetlerinin artırılması, helikopterlerin ve insansız hava araçlarının geliştirilmesi konusundaki çabaların birleştirilmesi istenmiştir. Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmaları ve savunmalarını güçlendirmeleri, uzun süredir NATO ve ABD tarafından dile getirilen hususlardır. Geriye dönülüp bakıldığında, NATO ile Avrupa’nın ortak savunmasının uyumlulaştırılmasının yeni gündeme gelmiş bir konu olduğu görülür. AB, yakın zamana kadar, kendi müstakil savunma ve güvenlik yapılanmasına ağırlık verme yerine, NATO’nun imkân ve kabiliyetlerinden yararlanma [4] öngören bir yaklaşım içinde olmuştur. Rusya’nın askeri açıdan öne çıkması ve bu öne çıkışın Avrupa’da da kendisini göstermesi ve ABD’nin Asya’ya yönelişinin Avrupa’dan uzaklaşma anlamına gelmesi yetmezmiş gibi, ABD’de Başkan seçilen Trump’ın seçim kampanyası sırasında sergilediği NATO ve Asya ile ilgili yaklaşım, Avrupa’nın savunma ve güvenlik konusundaki endişelerini artırmış gözükmektedir. Bunun, gerginliğin tırmandığı ve Ankara-Moskova ilişkilerinin düzelme yoluna girdiği bir sırada, Türkiye-AB ilişkilerine [5] nasıl yansıyacağı önümüzdeki dönemde kendisini belli edecektir diye düşünülmektedir.

18. Çin Merkez Bankası’nın; Üçüncü Çeyrek Para Politikası raporunda, hem ihtiyatlı para politikasını sürdüreceği, hem de muhtemel ekonomik ve finansal riskleri azaltmak, önlemek ve gerekli önleyici ayarlamaları (müdahaleleri) zamanında yapabilmek için likiditeyi bol tutacağı açıklanmıştır. Büyümenin sağlamlaştırılması ile risklerin önlenmesi arasındaki dengenin sağlanmasının her zamankinden daha zorlaştığı ifade edilmiştir. Raporda, Çin’in istikralı bir şekilde son çeyrekte % 6.7 büyüme rakamını yakaladığı ve 2016 yılı büyüme oranının, [i] güçlü alt yapı harcamaları, [ii] rekor banka kredileri ve [iii] hareketli emlak piyasası ile, % 6.5-7 seviyesinde gerçekleşmesinin beklenildiği ileri sürülmüştür. Küresel finansal krizin Pekin’i rekor seviyedeki banka kredilerinin yol açacağı olumsuz durum ile karşı karşıya bırakabileceği bir ortamda, Pekin’in dalgalı emlak piyasasına bağımlı olmasının ve ekonomik büyümede istikrarı sağlamak (büyümeyi sürdürmek) istemesinin, dikkatli adım atmayı gerektirdiğine işaret edilmiştir. Raporda, (çoğu devlete ait) Çinli şirketlerin hâlihazırda 18 trilyon dolarlık bir borcun üzerinde oturmakta olduğu belirtilmiştir. Analistler, Merkez Bankasının, ekonomideki sıkıntılı durumun tırmandığını ve finansal risklerin büyüdüğünü kabul etmek durumunda kaldığını açıklamışlardır. Ekonomik ve finansal bu tabloya bakıldığında; Xi Jinping Yönetiminin, yolsuzluk ve rüşvetle mücadeleye verdiği önem, ülkedeki sistemin bir bütün olarak kontrolünü kolaylaştırmayı öngören yapısal reformlar daha iyi anlaşılmaktadır. Küresel ekonomik/finansal krizin Çin’in koşullu kredilerinin geri dönüşünü sekteye uğratma riski, Çin için çok önemlidir. Çünkü Çin’in ekonomik büyümesi, dışsatıma dayalıdır. Çin’in dışarıya verdiği krediler, kredinin Çin pazarında kullanılması koşulunu içermektedir. ABD’nin yabancı askeri satışlar için verdiği krediler gibidir.

19. Tayvan’daki bağımsızlık yanlısı iktidar partisi, Çin’e, Hong Kong halkının demokrasi özlemlerine kulak vermesi ve bağımsızlık yanlısı temsilcilere saygı göstermesi çağrısında bulunmuş; Çin’in Hong Kong için kabul ettiği “bir ülke, iki sistem” anlaşmasına uymasını istemiştir. Bu çağrı, Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak gören Pekin’i doğal olarak kızdırmıştır. Esasen geçtiğimiz Haziran (2016) ayında Tayvan’da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Tsai Ing-we’nin ve partisi DPP’nin (Demokratik İlerleyiş Partisi’nin ) “tek Çin” politikasına karşı çıkması ve bağımsızlık yanlısı bir politika izlemesi nedeniyle Pekin ile olan “bozuk” ilişkileri hatırlandığında, Tayvan’dan gelen ve Çin’i hedef alan Hong Kong ile ilgili açıklama durumu daha da zorlaştıracaktır. Pekin karşısındaki duruşları benzerlik arz ettiği için Tayvan’ın Hong Kong’a bu surette destek vermesi anlaşılır bulunmaktadır. Ancak Hong Kong konusundaki bu yaklaşımının, Tayvan’ın, Taipei-Pekin arasındaki diyalog kanallarının önceki iktidar döneminde olduğu gibi açık tutulması çağrısında bulunması ile bağdaşmadığını da ifade etmek gerekir.

20. Birleşmiş Milletler (BM) ’in; Afganistan’ın kuzeyindeki Kunduz kentinde ABD’nin hava saldırıları sonucu çoğu kadın ve çocuk olan 32 sivilin hayatını kaybetmesi nedeniyle soruşturma başlattığı; soruşturmayı, BM Afganistan Misyonu’nun (UNAMA’nın) yürüteceği açıklanmıştır. ABD; geçtiğimiz Ekim (2016) ayında da, yine Kunduz kentinde, “Sınır Tanımayan Doktorlar” a ait bir hastaneye hava saldırılarında bulunmuş ve bu saldırılar sırasında 22 sivil hayatını kaybetmişti. ABD’nin bu tür eylemleri yeni olmamasına rağmen, bu eylemlerine yönelik belirtilen tepkilerin yeni olduğu ve tepkilerin yavaş yavaş artmakta olduğu görülmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ’nin Filistin Yönetiminden gelen başvuru sonrasında, Afganistan konusunda da ABD’yi gündemine alması söz konusudur. Bunlar, ABD’nin “iniş” sürecinde olduğuna işaret eden gelişmeler olarak görülmektedir. ABD’nin uluslararası politikadaki gücü ve etkisi zayıflamaktadır.

21. Türkiye’deki temaslarını tamamladıktan sonra Suudi Arabistan’a geçen ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, ülkenin İkinci Veliaht Prensi ve Savunma Bakanı Muhammed bin Selman bin Abdülaziz ile bir araya gelmiştir. Ziyaretlerin, Türkiye dışarıda bırakılmak suretiyle, Rakka Operasyonunun başladığı bir sırada gerçekleşmesi dikkati çekmiştir. Dunford’un, Türkiye’deki ve Suudi Arabistan’daki muhatapları ile, genelde Orta Doğu’daki durumu, özelde ise Suriye’de ve Irak’ta devam eden operasyonlara ilişkin hususları ele aldığı ifade edilmiştir.

22. Rusya ile Ermenistan’ın, Kafkasya’da tarafların güvenliğini sağlamaya yönelik olarak “birleşik ordu” kuracakları ve bunu öngören anlaşmanın onay işlemlerinin tamamlanmakta olduğu ileri sürülmüştür. Anlaşmanın; [i] beş yıllık olduğu, [ii] taraflar önceden çekilme bildiriminde bulunmadıkları sürece otomatik olarak beşer yıllık sürelerle yenilenmiş olacağı, [iii] taraflardan birine yapılacak herhangi bir silahlı saldırıyı birlikte savuşturma ile tarafların mevcut sınırlarını korumayı öngördüğü belirtilmiştir. Yine anlaşmada, “birleşik” orduya Ermenistan’ın komuta edeceğinin, ancak bütün eylemlerin Rusya ile koordine edileceğinin öngörüldüğü de ileri sürülmüş; birleşik ordunun, Ermenistan’ın 4. Ordusu ile Rusya’nın zaten Ermenistan’da konuşlu bulunan 102. Ordusunun bir araya gelmesi suretiyle ortaya çıkacağı ifade edilmiştir. Anlaşma, Rusya-Ermenistan ilişkilerine ya da Kafkasya’ya “yeni bir şey” getirmemektedir diye düşünülmektedir. Çünkü Rusya’nın 102. Ordusu zaten Ermenistan’dadır. Yani mevcut olan tabloya yeni bir şey katılmamış gözükmektedir. Anlaşmanın, özellikle Erivan’ın Ankara-Moskova yakınlaşmasından duyduğu rahatsızlığı giderme amacını taşıdığı değerlendirilmektedir. Azerbaycan’ın son dönemde Ermenistan karşısında kendisini belli eden askeri gücündeki artış ve bunun Ermenistan tarafından neden olduğu endişe çıkış noktası alındığında; anlaşma, Azerbaycan karşısında Ermenistan’a müzahir bir anlaşma gibi görülebilir. Ancak Ermenistan’ın anlaşma üzerinden Moskova’ya daha bağımlı hale geldiği hatırlanırsa, bunun, kademeli toprak iadesinin önünü açmak suretiyle Azerbaycan lehine bir gelişme olarak görülebileceği de düşünülmektedir. Rusya-İran ilişkilerindeki yakınlığa rağmen, Rusya’nın bölgede İran ile karşı karşıya gelme riskinin giderek kendisini belli etmeye başladığı düşünüldüğünde ise; anlaşmanın, İran karşısında Ermenistan’ı kontrol altında tutma amacına yönelik olabileceği de akla gelmektedir. Akla gelen bir diğer husus da; hâlihazırda Batı ile karşı karşıya bulunan Rusya’nın Türkiye’ye yaklaşmasının Ermenistan tarafında yol açtığı endişenin ve Batılı ülkelerdeki (özellikle ABD’deki ve Fransa’daki) Ermeni diasporasının etkisinde, Erivan’ın Batıya kayma ihtimalinin belirmesi ve bunun Kafkasya’da Rusya’nın aleyhine yansımalarının olması ile ilgilidir. Anlaşmanın, Rusya için, bu ihtimalin önünü tıkayacağı da değerlendirilmektedir.

23. Rusya ile Türkiye arasındaki yakınlaşma, askeri-teknik konulara da yansıyor. Tarafların, uçak krizi nedeniyle kesilen askeri-teknik alanda işbirliğine gitme çabalarının kaldığı yerden yeniden başladığı ve buna ilave olarak Türkiye’nin Rusya’dan hava savunma sistemi satın almasının konuşulduğu ifade edilmiştir. Savunma ve güvenlik yapılanması Batılı standartlara dayalı Türkiye’nin, bu surette Rusya standartlarına geçmesi sıkıntılı olacaktır. Pazar rekabeti nedeniyle, Türkiye’nin savunma malzemesi tedariki konusunda Rusya’ya yönlemesi, Batı orijinli savunma malzemesinin bakımında, onarımında ve tedarikinde sıkıntıya yol açabilecektir. Rusya orijinli savunma malzemesinin bakımı, onarımı, tedariki ve ortaya çıkacak eğitim ihtiyacı, Ankara’nın Moskova’ya olan bağımlılığını dolaylı olarak besleyecektir. Akla, savunma malzemesi yönünden 1979 öncesinde Batıya bağımlı olan İran’ın 1979 sonrasında Rusya’ya ve Çin’e yönelmesi, gelmektedir. Türkiye eğer savunma malzemesi alanında tedarik kaynağı olarak bir çeşitlenmeye gidecek ise, şu iki hususu eğilmek durumundadır diye düşünülmektedir. Birincisi, İran örneği ile eski Doğu Bloku ülkelerini incelemesi gerektiğidir. Eski Doğu Bloku ülkelerinden bugün NATO üyesi olanların durumuna bakabilir. İkincisi de, mevcut ve muhtemel tehdit/risk durumlarını dikkate alarak, kısa, orta ve uzun vadeli askeri lojistik değerlendirmesi yapması, bu değerlendirmeye dayalı bir askeri lojistik planlamasına gitmesi ve bunlara dayalı olarak da doğrudan uygulama ile ilgili bir eylem planı oluşturmasıdır.

*

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ’NİN
33. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNÜ İDRAK EDİYORUZ

Kıbrıs Türk halkının, özgürlüğüne ve egemenliğine sahip çıkışının ve bu mücadelesini Cumhuriyet ile taçlandırmasının 33. yılını idrak ediyoruz.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bugünlere nasıl ulaştığını çok iyi biliyor ve Kıbrıs Türk Halkının özgür iradesinin ve egemenliğinin simgesi olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, bilinçli nesillerle sonsuza kadar yaşayacağına yürekten inanıyorum.

Türkiye; uluslararası hukukun ve tarihin kendisine bahşettiği hak ile, Kıbrıs Türk Halkının kendi Cumhuriyetinde, kendi anayasası ile, kendi bayrağının gölgesinde, huzur ve mutluluk içinde yaşamasının teminatıdır.

Uğruna can verilen, kan akıtılan ve ter dökülen; büyük fedakârlıklarla kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşaması en büyük dileğimdir.

Bu vesileyle, vatan ve millet uğruna mücadele nasıl olurmuş, bunu ortaya koyan ve bunu çağrıştıran en güncel ve somut örmek olduğuna inandığım Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı bir kere daha rahmet ve saygı ile anıyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle, Kıbrıs Türk Halkının Cumhuriyet Bayramı’nı yürekten kutluyorum.

Ve Kıbrıs Türk Halkının kendi ülkesinde, kendi bayrağının altında, özgür ve bağımsız yaşaması uğruna hayatını feda etmiş bütün şehitlerimizi, Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş dâhil ebediyete intikal etmiş bütün gazilerimizi rahmetle ve şükranla anıyorum. Hayatta olan gazilerimize, sağlık ve huzur dolu günler diliyor, önlerinde saygı ile eğiliyorum. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını koruması ve sürdürmesi yolunda mücadele edenleri, hak ve menfaatlerini savunanları ise, saygı ile selamlıyorum.

Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
ASCMER Başkanı
Ankara, 15 Kasım 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: