ABD’nin Türkiye’nin bölgesindeki «kirli oyun»u…


…ve Ankara’nın Washington indinde azalan önemi!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

© photocredit

Gitmekte olan Başkan Obama, son beş yılda, adeta Moskova ve Tahran üzerine bahse girmişçesine . Orta Doğu’da tarihsel müttefikleri olan İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye’den 140588_600uzak durarak, bölgede Rusya’nın ve İran’ın dolduracağı güvenlik boşlukları yarattı. Bunun sonucu olarak Orta Doğu’da ciddi bir kaosa yol açmış bulunuyor. Ayrıca, ABD’nin İran yaklaşımının Washington’un Ankara ile olan ilişkilerini de olumsuz etkilediğine de hiç kuşku yok. Ve tabiri caizse, Washington’un da pek umurunda değil! Çünkü; Türkiye’nin eş zamanlı olarak birden fazla krize angaje olması ve savunma malzemesi yönünden ABD’ye bağımlılığı Ankara’nın hareket serbestisini kısıtlamakta ve Washington’un etki alanında tutmakta. Keza ABD, Irak’ta ve Suriye’de Türkiye’yi görmezden gelerek her adımını rahatlıkla atabilmekte. Peki, bu tabloya ilave olarak, Türkiye açısından görülmesi gereken başka hususlar da var mı? Trump’un seçilmesi ne tür değişikliklere yol açabilir?

***

İRAN BİR ZAMANLARIN MISIR’I MI OLUYOR YA DA OLUR MU? 9 Kasım 2016

I. George W. Bush döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görev yapmış, Beyaz Saray’ın önceki Orta Doğu danışmanlarından, Princeton Üniversitesi mezunu, çeşitli üniversitelerde görev yapmış, halen Hudson Enstitüsü’nde görev yapan ve “Ike’s Gamble: America’s Rise to Dominance in the Middle East.”başlıklı kitabı ile de tanınan Michael S. Doran; Los Angeles Times’ın 28 Ekim 2016 tarihli nüshasında yayınlanan “Obama is repeating Eisenhower’s mistakes in the Middle East”başlıklı yazısı ile, dikkat çekici değerlendirmelerde bulunmuştur.

II. Michael S. Doran; söz konusu yazısında, Orta Doğu bağlamında, Başkan Eisenhower ile Başkan Obama’yı karşılaştırmış, her iki Başkan’ın Orta Doğu politikasını irdelemiştir. Michael S. Doran’a göre; Obama, 1953-1961 yılları arasında ABD’nin 34. Başkanı olarak görev yapan Dwight D. Eisenhower’in Orta Doğu’daki hatalarını bugün tekrarlamaktadır. [Dwight D. Eisenhower – Ike, Başkan olmadan önce, İkinci Dünya Savaşı yıllarında (1944-1945) Avrupa’daki Müttefik Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapmış; NATO’nun kurulmasından sonra da, 1951 yılında, NATO’nun ilk Başkomutanı olmuştur.]

Ona göre; Obama, son beş yılda, adeta Moskova ve Tahran üzerine bahse girmiş gibidir. Orta Doğu’da tarihsel müttefikleri olan İsrail’den, Suudi Arabistan’dan ve Türkiye’den uzak durarak, bölgede Rusya’nın ve İran’ın dolduracağı güvenlik boşlukları yaratmaktadır. İran ile yapılan nükleer anlaşmanın ABD-İran ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatacağı kabul edilirken, bunun yerine, Rusya-İran ittifakı doğmuştur. Suriye’de Beşar Esad’ı korumak için Rusya Hava Kuvvetleri ile birlikte çalışan en güçlü kara unsurları, doğrudan İran Devrim Muhafızları’nın kontrolü altındadır. Ayrıca, Devrim Muhafızları, Musul’da IŞİD’ı kuşatan güçler üzerinde de ciddi bir nüfuza sahiptir. Rusya-İran ittifakı, Tahran’dan Beyrut’a uzanan bir koridoru inşa etmektedir. Obama, Orta Doğu’da Rusya’nın ve İran’ın El Kaide ve IŞİD ile mücadelede ABD’nin yanında yer alacağını düşünürken, bunun uzun vadeli risklerini görememiştir. Obama, İran ile yapılan nükleer anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, İran’ın İŞID ile mücadelede devreye gireceğini ummuştur. Başkan Obama, İran’ın daha az saldırgan ve düşmanca olması, işbirliğine daha çok eğilmesi, Suriye’deki ve Irak’taki sorunların çözümüne katkı sağlaması ve Yemen’deki Husileri daha fazla tahrik/teşvik etmemesi için, İran ile konuşmaya devam edeceklerini açıklamıştı. Fakat anlaşma, İran’ı ılımlaştırmada işe yaramamıştır. Husiler, bugün İran füzeleri ve cesaretlendirmesi ile Kızıldeniz’deki ABD gemilerini hedef almaktadırlar.

Yine Michael S. Doran’a göre; Obama, bu tür bir “oyunu/kumarı” oynayan ilk başkan değildir. Eisenhower, 1953 yılında göreve geldiğinde, Orta Doğu’yu istikrara kavuşturmak için, Batı karşıtı Nasır’ın Mısır’ı ile çalışmaya başlamıştır. Eisenhower, Soğuk Savaş koşullarında, Haziran 1952’deki kansız darbe sonrasında yönetime el koyan Devrim Komuta Konseyi’ndeki asıl gücün (Sovyetlere yakın) Cemal Abdül Nasır’ın elinde olmasını dikkate alarak, 1953 yılında Mısır’da Cumhuriyet’in ilan edilmesinden ve Süveyş Kanalının millileştirilmesinden sonra, Mısır’ın bölgesel güvenlik için ABD’ye ortak yapılmasını düşünmüştü. Bunun, hem Nasır’ın davranışlarının yumuşatılmasına, hem de Nasır üzerinden Arap ülkelerinin organize edilmesine hizmet edeceğini varsaymıştır. ABD’nin İngiliz emperyalizmi ve Siyonizm ile olan bağları, ABD’nin Orta Doğu’nun Müslüman halkları ile olan ilişkisine zarar vermektedir. Eisenhower, Nasır’a yanaşmak ve İngiltere ile İsrail’in çıkarları pahasına onun milliyetçi hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak suretiyle, bunu aşmaya çalışmıştır. Örneğin, İngiltere üzerindeki baskıyı artıracak olmasına rağmen, Mısır’daki ABD askerlerini geri çekmiştir. Eisenhower, Süveyş Krizinde de Mısır’a saldıran (ve Mısır’ı işgal başlayan) İngiltere’ye, Fransa’ya ve İsrail’e aşırı muhalefet etmiştir. Bu kriz sırasında Sovyetler Birliği ile birlikte çalışmış, onun bu davranışı İngiliz ekonomisine zarar vermiş, işgalcilerin ilerleyişlerini durdurmalarını ve işgal ettikleri yerlerden çekilmelerini istemiştir. Eisenhower’ın bu politikası, Nasır’a, hayatının zaferini getirmiş ve Nasır, bu zafer ile, Arap Dünyasında efsaneleşmiştir. Eisenhower, Nasır’a verdiği desteğin karşılığını, Nasır’ın daha radikal, daha Batı karşıtı ve daha Sovyet yanlısı olmakla almıştır.

Nasır’ın bu suretle yükselişi, bugün tıpkı Rusya’nın ve İran’ın yükselişi gibi, Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırıcı bir etkiye yol açmış, Suriye’de ve Irak’ta rejim değişiklikleri olmuş, bölgedeki Sovyet nüfuzu derinleşmiştir. Eisenhower’in Başkan Yardımcısı Richard Nixon [Sonradan, 1969-1974 yılları arasında, ABD’nin 37. Başkanı olarak görev yapmıştır.];1980’lerde, Eisenhower’in ölümünden bir yıl önce, Mısır’a verdiği desteğin önemli bir dış politika hatası olduğunu kendisine itiraf ettiğini söylemiştir. Nixon bunu söylerken, ABD’nin Nasır konusundaki bu politikasının müttefikleri (İngiltere ve Fransa) ile olan ilişkilerini olumsuz etkilediğini, Orta Doğu’da ve Avrupa dışındaki diğer bölgelerde ortak dayanışma iradesini zayıflatmış olduğuna da işaret etmiştir. Eisenhower, İsrail’in Orta Doğu’da ABD’nin en güvenilir ortağı olduğunu fark etmişti. Obama, bu dersi öğrenmek için geç kaldı. Obama’dan sonra gelecekler, Orta Doğu’da Obama ve Eisenhower örneklerini göreceklerdir.

III. Michael S. Doran tarafından yapılan yukarıdaki karşılaştırmanın ve değerlendirmenin iştirak edilen yanları olduğu gibi, iştirak edilemeyen ve farklı bakılabilen yanları da vardır.

Her şeyden önce, benzeşmeyen yanlarına rağmen, İran ile Mısır’ın ülke olarak benzeşen yanları vardır. İngilizler, her iki ülkenin geçmişinde de vardır. İran kadar olmasa bile, Mısır da doğalgaz satıcısı bir ülkedir. Keza Mısır’ın Kızıldeniz’e hâkim konumu ile Süveyş Kanalı’na sahip olması, İran’ın Basra Körfezi’ne ve Hürmüz Boğazı’na hakim konumunu çağrıştırmaktadır.

Yazıda yer alan, ABD’nin, [i] İran’a yaklaşması, [ii] bunu yaparken Orta Doğu’daki ortaklarından (İsrail’den, Suudi Arabistan’dan ve Türkiye’den) uzaklaşması, [iii] bu suretle bölgede bir güç boşluğuna neden olması, [iv] bu boşluğun İran ve Rusya tarafından doldurulmasına imkân/fırsat vermesi ve [v] bütün bunların Orta Doğu’da ciddi bir kaosa yol açmış gözükmesi, Doran’ın paylaşılan görüşlerdir. Orta Doğu’daki mevcut tablo için böyle bir değerlendirmede bulunmak pekâlâ mümkündür.

Michael S. Doran Orta Doğu’da mevcut olan bu tablonun, ABD’nin çıkarları ile örtüşmediğini ileri sürmektedir ki; buna iştirak edilememektedir, en azından bunun tartışmalı olduğu düşünülmektedir. Niçin böyle düşünüldüğü müteakip bölümlerde açıklanmıştır.

IV.ABD’nin İran yaklaşımı Washington’un İsrail ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini olumsuz etkilemiş gözükse de; yaptırımlardan kurtulma ve nükleer programına meşruiyet kazandırma üzerinden İran’ın güç olarak geldiği nokta, hem İsrail’in hem de Suudi Arabistan’ın ABD’nin etki alanında kalmasına neden olmaktadır. “Güçlü” İran’ın İsrail’e bakışı ve Suudi Arabistan ile sürdürdüğü “mezhepsel” rekabet, bunu ayrıca beslemektedir. Yemen’deki mevcut tablo Obama Yönetiminin İran yaklaşımının ürünü olarak görülebileceği gibi, Suudi Arabistan’ı ABD’ye muhtaç durumda tutan bir tablo olarak da görülmesi gerek bir durumdur. Bu noktada, parasını ödeyerek alıyor olsa bile, Suudi Arabistan’ın ABD’den silah ve mühimmat almaya adeta “mahkûm” olduğunu, silah ve mühimmat almaya devam ettiğini/edeceğini görmek uygun olacaktır.

Bu bağlamda görülmesi gereken bir diğer husus da, ABD’nin İran yaklaşımının Orta Doğu’da İsrail’i Suudi Arabistan ve Mısır ile daha yakın olmaya ittiğidir. Bu, hem ABD’nin bölgeye ilişkin yükünü azaltan, hem bölgedeki ABD karşıtlığını kontrol altında tutmasına hizmet eden, hem de tersinden bakıldığında İran’ı ABD’nin etkisine açan bir durumdur. İran karşısındaki cephenin bu suretle güçlenmesi, ne kadar güçlenmiş gözükürse gözüksün, İran için artan tehdit demektir ve bu tehdit, Tahran’ı ABD’nin etkisine açan bir mahiyet arz edecektir.

İran Anayasası Rehberlik makamına yasama, yürütme ve yargı organlarının üzerinde “üstün” bir yer (statü) vermiş olmasına ve Rehberlik makamında oturan Ayetullah Ali Hamaney’den sürekli olarak ABD ve Batı karşıtı açıklamalar gelmiş olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ve/veya Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in Rehber’in bu açıklamaları bağdaştırılmayan tasarruflarda bulunması; bize göre, İran’ın, “gerçekte” ABD’nin etkisine açık olduğuna işaret eder. Hamaney’in karşı çıkmasına rağmen, nükleer müzakereler yürütülmüş ve sonuçlandırılmıştır. İran, Irak’ta, IŞİD karşısındaki cephede ABD ile birlikte yer almaktadır. Daha yeni, Fransa’dan Total’in liderliğini yaptığı uluslararası bir konsorsiyum ile Basra Körfezi’ndeki Güney Pars Doğalgaz Sahasının işletilmesine yönelik İran ile 4.8 milyar dolar değerinde bir ön anlaşma yapmıştır. Bunlar, İran’ın Batıyı hedef aldığını değil, Batı ile işbirliği içinde olduğuna işaret eden örneklerdir.

Kaldı ki; geçtiğimiz günlerde İran’da yıldönümü kutlanan “rehine krizi”ne ve yaptırımlar da dâhil 1979 yılından 2015 yılına kadar yaşananlara rağmen, İran’ın mevcut rejimine ABD’nin gerçekte “yol” ve “yerleşmesi”ne imkân/fırsat vermiş olduğu da değerlendirilmektedir. Çünkü, eğer Soğuk Savaş koşullarında, 1979 yılında, kuzeyinden sonra doğusunda Afganistan üzerinden de Sovyet tehdidi ile karşı karşıya gelen İran’ın o yıllarda içinde bulunduğu durum düşünülür ise; İran için, İslam Devrimi’nin alternatifinin Komünist bir devrim olduğu ve ABD’nin bu alternatifi görerek Humeyni’ye yol vermiş olduğu akla gelmektedir. ABD; sadece İslam Devrimi’ne “yol vermek” ile kalmamış; Şah’ın devrilmesinde birleşenlerin Şah devrildikten sonra bu kez aralarında bir mücadeleye giriştiklerini ve bunun da Komünist bir devrime imkan/fırsat vereceğini görerek, İran-Irak Savaşı üzerinden dikkatleri buraya çekerek İslam Devrimi’nin “yerleşmesi”ni de sağlamıştır. Yani ABD’nin İran’a yaklaşması yeni değildir; “örtülü” olarak zaten vardır.

Çin’in uluslararası politikada öne çıkması ve yeni bir kutup olarak görülmesi, ABD’yi Asya’ya çekmiştir. Bu, Orta Doğu’da bir boşluğa yol açmıştır. Sonrasında bu boşluğun İran ve Rusya tarafından doldurulduğu ileri sürülmektedir. Ancak bu ileri sürülürken, İran’ın ve Rusya’nın Orta Doğu’da nasıl bir kaosun içine çekildiğini düşünmek de mümkündür. İran’ın ve Rusya’nın Orta Doğu’daki sıcak krizlerin/çatışmaların bir parçası haline gelmesi, onların bu kriz ve çatışmalar ile meşgul edilmesi, ABD’yi başka bölgelerde rahatlatmaz mı? Rusya açısından bakıldığında, bu meşguliyet, Ukrayna krizi ile Doğu Avrupa’da ve Baltık Körfezi’nde artan gerginlikte ABD’nin ve Batılı ülkelerin işine gelmez mi? Keza, Moskova’nın Çin’e müzahir görüntüsü hatırlandığında, bu, Çin karşısında da ABD’nin işine gelecektir.

Belki çok daha önemli olanı, ABD’nin uluslararası enerji piyasasında en önde gelen “satıcı” aktörlerden biri olması ile ilgilidir. Dünyanın önde gelen enerji üreticisi iki ülkenin, İran’ın ve Rusya’nın, bu şekilde Orta Doğu’daki karmaşanın bir parçası haline gelmesi (getirilmesi), bu iki ülkenin enerji kaynaklarını değerlendirmesini önleyici bir etkiye de yol açacaktır ki; bu, ABD’nin enerji piyasasının kontrolünü ele geçirmesine hizmet edecek bir durumdur. Enerji üreticisi ülkeler olarak İran’ın, Rusya’nın ve Suudi Arabistan’ın bu suretle Orta Doğu’da içine düştüğü/düşeceği durum, Dünyanın en büyük enerji “tüketicisi” ülke olduğu için Çin karşısında da yine ABD’nin işine gelecektir.

V. ABD’nin İran yaklaşımı Washington’un Türkiye ile olan ilişkilerini olumsuz etkilediği doğrudur. Ancak bunun, ABD’nin çıkarlarını o kadar da fazla olumsuz etkilemediği düşünülmektedir. ABD, adeta “bildiğini okuma”ya devam etmektedir. Türkiye’nin eş zamanlı olarak birden fazla krize angaje olması ve savunma malzemesi yönünden ABD’ye bağımlı olması, Ankara’nın ABD karşısındaki hareket serbestisini kısıtlamakta ve Ankara’yı Washington’un etki alanında tutmaktadır.

ABD, Türkiye’nin benim mili ve coğrafi bütünlüğümü hedef alıyor dediği PKK terör örgütü ve bu örgütün Suriye uzantısı olan PYF/YPG unsurları ile ABD açıkça operasyonel ilişki içine girebilmektedir. Ankara, buna cevabı söylemin ötesine geçememektedir. Keza ABD, Irak’ta ve Suriye’de Türkiye’yi görmezden gelen adımları rahatlıkla atabilmektedir. Böyle bir tabloda, ABD’nin İran yaklaşımının Washington için Türkiye bağlamında bir sorun teşkil ettiği düşünülebilir mi?

Bu tabloya ilave olarak, Türkiye açısından görülmesi gereken başka hususlar da vardır.

İran’ın güçlenmesi, aynı zamanda Türkiye’yi ABD’nin etki alanında tutma işlevini de yerine getirmektedir. ABD, Türkiye’nin hemen güneyindeki coğrafyada yeni askeri üslenme (askeri varlık bulundurma) imkânları elde etmiştir. ABD’nin bölgesel enstrümanları arasına artık Suriye Kürtleri de dâhil olmuştur. ABD’nin izlediği politika sayesinde Kürt hareketi artık bölgede daha da güçlenmiştir. Bunlar, Türkiye’nin ABD’ye olan ihtiyacına işaret ettiği kadar, ABD’nin Türkiye’ye olan ihtiyacının artık azalmakta olduğuna da işaret eden hususlardır. Geçtiğimiz günlerde, Rakka operasyonuna ilişkin olarak IŞİD karşıtı Koalisyon Güçlerinin Komutanı Korgeneral Stephen Townsend’den gelen açıklamalar, söz konusu işaretin en güncel bir başka işaretidir.

Bu noktada, 1974’deki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD’nin aldığı Türkiye’ye ambargo kararı akla gelmektedir. Türkiye, ABD’nin bu kararına, o zaman yürürlükte olan NATO şapkası altındaki ikili anlaşma uyarınca adı “Ortak Savunma Tesisi” olan yerlerdeki (TSK İncirlik Tesisi dâhil) müşterek savunma faaliyetlerini askıya alıp durdurmak suretiyle cevap vermişti. Türkiye’nin aldığı bu karar, o günkü koşullarda, ABD ve Batı Bloku için, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku karşısında ciddi bir zafiyete yol açmıştı. ABD, NATO şapkası altında yapılmış halen yürürlükte bulunan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA) kapsamında faaliyette bulunduğu TSK tesislerine, bugün, artık o günkü kadar ihtiyaç duymamaktadır. Hem ABD için bölgede Türkiye’nin sunduğu askeri imkân ve kolaylıklara alternatif olabilecek durumlar ortaya çıkmıştır, hem Soğuk Savaş sona ermiş ve Sovyetler Birliği dağılmıştır, hem de ABD’nin bugüne rekabet içinde olduğu Çin Türkiye’nin oldukça uzağındadır.

Bu belirtilenler, ABD’nin İran yaklaşımının Washington için Türkiye bağlamında bir sorun teşkil etme potansiyelini oldukça aşağıya çekmektedir.

Obama Yönetiminin farkında olduğu bu durumun elbette ki Türkiye de farkındadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan “15 Temmuz olayı” sayesinde kimin dost, kimin düşman olduğunun anlaşıldığını ifade ederken, verdiği mesajının muhatabının ABD olduğunu hemen herkes bilmektedir. [Rus Dış İstihbarat Servisi (SVR)’nde üst düzeyde görevlerde bulunduktan ve korgeneral olarak emekli olduktan sonra Kremlin’e bağlı Rusya Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (RISS)’nün başına geçen Leonid Reşetnikov; davetli olarak geldiği İstanbul’da yaptığı bir açıklamada, Rusya’nın elinde, TSK İncirlik Tesisi’nde görevli Amerikalı askerlerin “15 Temmuz olayına” karıştıklarına dair belge bulunduğunu açıklamıştır.]

VI.Rusya’nın Suriye üzerinden Orta Doğu’da yeniden varlık göstermesi, söz konusu yazıda geçen “boşluk” doldurmanın ilerisinde görülmesi gereken ve ABD için çok ciddi sonuçları olduğu/olacağı değerlendirilen bir durumdur. Bize göre, Rusya, sadece boşluğu doldurmuyor; ABD’nin İran ile yakınlaşmasının ya da önünü açmasının muhtemel sonuçlarını görmüş olarak hareket etmektedir. En azından böyle bir izlenim vermektedir.

Suriye’deki duruşu ve buradaki askeri varlığını güçlendirmesi; hem Orta Doğu’da krizlerin/sıcak çatışmaların rayından çıkma ihtimalini önlemede adeta “çıpa” işlevini yerine getirme, hem de ABD’nin müstakilen ve İran üzerinden olan beklentilerini boşa çıkarma potansiyelini içermektedir. ABD’nin Çin nedeniyle Asya’ya kayması ve Rusya’nın ABD karşısında Çin ile birlikte hareket etmesi, Orta Doğu’da ABD (ve İran) karşısında Rusya’ya avantaj sağlamaktadır. Rusya’nın Suriye’deki konumunu güçlendirmesi, Ukrayna krizinde de ABD’yi sıkıntıya sokan bir durumdur. Uçak krizinin etkilerinin kaybolmaya ve tarafların yeniden yakınlaşmaya başlamasının etkisinde Türkiye’nin Rusya ile daha çok birlikte hareket etmesi, Ukrayna krizindeki tabloyu ABD için ağırlaştırma riskini içermektedir. Üstelik Ankara-Moskova yakınlaşmasının etkisi, sadece Ukrayna krizi ile sınırlı olarak kalmayacak, Doğu Akdeniz çanağına, Karadeniz ve Hazar Bölgelerine, hatta Basra Körfezi’ne bile yansıyabilecektir.

Böyle bir tablo, enerji bağlamında yukarıda ABD ile ilgili olarak değinilen durumu da etkileyecektir. Yani Başkan Eisenhower’ın o günkü koşullarda ABD’nin enerji ihtiyacını bölgeden daha kolay karşılamasını sağlama mülahazası ile başlattığı, Başkan Obama’nın da ABD’nin enerji piyasasındaki “satıcı” rolünü güçlendirmek için bugün sürdürdüğü politikanın Rusya tarafından bozulma ihtimali oldukça yüksek gözükmektedir. ABD’den farklı olarak Rusya’nın sadece ekonomisi değil, savunma ve güvenliği ile izlediği dış politika da büyük ölçüde enerjiye bağımlı olduğu için; Rusya’nın Orta Doğu’daki güncel varlığının, ABD’nin neden olduğu “boşluğun” doldurulmasının çok ilerisinde ve önemli olduğu değerlendirilmektedir. Rusya, Orta Doğu’da işi sıkı tutmak, olayların önünde olmak zorundadır. Bu noktada, ABD için, Asya’nın batısında işlerin iyi gitmemesinin Asya’nın doğusunda Çin karşısında ABD’yi zora sokacağını ve bu mülahaza ile Çin’in de Asya’nın batısında ABD karşısında Rusya’ya müzahir bir görüntü vereceğini düşünmek de gerekir.

ABD, izlediği politika ile, Orta Doğu’da İran’ın önünü açmış; Michael S. Doran’ın ileri sürdüğünün aksine, İran da, buna karşılık olarak ABD’nin bölgede işini kolaylaştırmaya yönelmiştir. Baktığımızda gördüğümüz tablo budur. Çünkü ABD, Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına açılacak bir “Kürt koridoru” için çaba sarf ederken; İran da, benzeri (ya da paralel) bir güzergâh üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına ulaşıp enerjide dışa açılım alternatifini çeşitlendirmek ve “İran yayını” gerçekleştirmek peşindedir. Görüntü, tarafların, bu çabalarını “örtülü” olarak birleştirdikleri ya da koordine ettikleri yolunda bir izlenime yol açmaktadır. ABD ile İran, Irak’ta IŞİD’a karşı birlikte mücadele etmektedirler. ABD ile İran’ın bir başka ortak noktası da, ABD’den sonra İran’ın da PKK terör örgütünü himaye etmeye ve bu örgütle çalışmaya başlamasıdır. Devrim Muhafızlarının yurt dışındaki örtülü operasyonlarını yürüten Kudüs Gücü’nün Komutan Tümgeneral Kasım Süleymani’nin, geçtiğimiz günlerde, PKK terör örgütünün üst düzey yöneticilerinden Cemil Bayık ile Irak’ın Kürt Özel Bölgesine dahil Süleymaniye kentinde bir araya gelmesi ve bu görüşmede, [i] PKK terör örgütünün Musul operasyonuna davet edilmesi, [ii] operasyona katılması halinde İran’ın PKK terör örgütüne verdiği maddi ve askeri desteği artıracağı sözünün verilmesi, [iii] PKK terör örgütünün Irak’ın başkenti Bağdat’ta askeri ve siyasi karargah kurmasına izin verileceğinin belirtilmesi ve [iv] İran’ın nüfuz sahibi olduğu bölgelerde PKK terör örgütünün daha aktif olmasının talep edilmesi, buna işaret etmektedir. Keza Tahran’ın güdümündeki Şii milis örgütü Haşdi Şabi’nin PKK terör örgütüne maddi destek verdiğine dair belgelerin bulunduğu da belirtilmiştir. Ayetullah Ali Hamaney’in Yüksek Askeri Danışmanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi’den gelen Barzani’ye yönelik uyarı niteliğindeki açıklamada yer alan ve Irak Kürtlerinin kökenin İran’a dayalı olduğun yönündeki ifade, belirtilen tabloyu iyice belirginleştirmektedir. Bunlarla eş zamanlı olarak, Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum’un Başdanışmanı Abdullatif Cemal Reşid’in, Türkiye’ye PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ı serbest bırakma çağrısı yapması ve Türkiye’deki Kürtlerin meşru haklarına kavuşmasını beklediğini belirtmesi da, bu bağlamda dikkat çekici olmuştur. Bağdat’ın İran’ın nüfuzu altında olduğu bilinmekle beraber, Devrim Muhafızları Komutanlarından Kasım Süleymani’nin PKK terör örgütünün Bağdat’ta siyasi ve askeri karargâh açmasını konuşabilmesi, bu nüfuzun ne derecede ilerlemiş olmasına işaret etmesi bakımında son derece önemlidir. Bu da, İran ile birlikte Irak’ın da PKK terör örgütü ile birlikte çalıştığı anlamına gelir ki; bunların hepsi, ABD’nin bölgede İran ve Irak ile oldukça yakın çalıştığının işaretleridir.

Bu belirtilenler; Michael S. Doran’ın, ABD’nin Orta Doğu’da İran’ın önünü açtığı ancak İran’ın bölgede ABD’yi hedef aldığı görüşü ile örtüşmemektedir. İran destekli Husilerin Aden Körfezi’ndeki ABD gemilerini hedef alması, fazla anlamlı değildir. Atılan füzelerin ABD gemilerinin yakınına düşmüş olmasının çağrıştırdıkları önemlidir. Michael S. Doran’ın ileri sürdüğünün aksine, ABD ile İran, bölgede birlikte hareket etmektedirler. Bunun en son örneği de, iki ülkenin Türkiye’ye ve PKK terör örgütüne ilişkin güncel yaklaşımlarıdır.

Bölgede bir çok konuda İran ile ABD’nin birlikte hareket ettiği dikkate alınır ve bu ortak hareket ediş yukarıda işlenen konsept içerisinde düşünülür ise, hem İran-Rusya “ittifakı” gibi bir olgu anlamını yitirmektedir, hem de bir dönem mevcut olan İran-Çin yakınlaşmasının eski değerini/yerini koruması söz konusu olamayacaktır diye değerlendirilmektedir.

VII.Eğer ABD’nin dün Irak’a bugün Suriye’ye müdahalesi ile bu ülkelerdeki Baas rejimleri arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurulabilirse, konuya bir başka açıdan daha bakmak mümkün olacaktır. Bu durumda, bir başka ilişkilendirmeden daha söz etmek gerekecektir ki; bu da, Orta Doğu’daki Baas rejimlerinin, Başkan Dwight D. Eisenhower’in izlediği politika ile ilişkilendirilmesidir. Bu ilişkilendirmeden iki sonuç çıkarılabilir. Birincisi, söz konusu politikanın bugün ABD’ye Irak’a ve Suriye’ye (bu ülkelerdeki Baas rejimlerine) müdahale etme imkânı vermiş olduğudur. İkincisi de, Başkan Obama’nın, gerçekte Başkan Eisenhower’ın başlattığı, Başkan Ronald Reagan (1981-1989) ve Başkan George H. W. Bush (1989-1993) döneminde Sovyetlerin çökmesi ile zirveye ulaşmış Orta Doğu’ya ilişkin politikayı sürdürmüş olduğu, Sovyetler döneminden gelen “Baassçı kalıntıları” temizlenmiş olduğudur. Böyle bakınca, ister istemez akla, Beşar Esad’ın sonunun Saddam’ın sonu gibi olup olmayacağı sorusu gelse de; Rusya’nın Suriye’deki varlığı ile Şam-Tahran bağlantısı, bugün itibarıyla bu soruyu anlamsız kılmaktadır.

Sonuç olarak gördüğümüz, İran’ın bir zamanların Mısır’ı olmadığı ve olmayacağıdır. Orta Doğu’nun etnik ve dinsel yapısı, İran için, Mısır’dan oldukça farklıdır. İran’ın Filistin konusunu sahiplenmede nereye kadar gidebileceği ve giderse bunun İran’a ne getirebileceği, şimdilik bilinmez gözükmektedir. Kürt konusunun ise, İran için böyle bir potansiyeli içermediği değerlendirilmektedir. Ayrıca Nasır dönemi Soğuk Savaş yıllarıdır ve Orta Doğu Soğuk Savaşın odağında yer almış önemli bir coğrafyadır. Bugün ise; hem o dönemdeki gibi bir soğuk (ve kutuplaşma) savaş söz konusu değildir, hem Orta Doğu’nun enerji kaynakları o günkü kadar çekici değildir, hem de Asya’da Çin öne çıkmış ve uluslararası politikada ilgi Asya’ya kaymaya başlamıştır.

Bakalım ABD’deki Başkan değişimi, bu çalışmada yer alan görüşleri ve değerlendirmeleri hangi yönde etkileyecek…

***

10 KASIM MESAJI

Vefatının 78. yılında Büyük Atatürk’ü rahmetle, şükranla ve özlemle anıyorum.

Mustafa Kemal Atatürk; atalarına yaraşır büyük işler yapmakla andığımız, güç ve ilhan kaynağımız, yolumuzu aydınlatan ışığımız, bir üyesi olmakla iftihar ettiğimiz Büyük Türk Milleti’nin son Atasıdır.

İçinden çıktığı, şanına şan, şerefine şeref kattığı Büyük Türk Milleti’nin güçlenerek ilelebet yaşaması ülkümüzdür; eseri Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bizlere emanetidir.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: