III.Dünya Savaşı’na adım adım sürüklenme mi?


Yoksa amaç yeni «Umacı»lar sayesinde daha çok silâh satmak mı?

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

NATO Savunma Bakanları Toplantısında; Rusya’yı çok yakından ilgilendiren, Türkiye’yi etkileyen ve Ankara-Moskova ilişkilerini ciddi şekilde etkileme potansiyelini içeren konular ele alındı.. NATO’nun kriz durumlarında hızlı hareket edebilmesi, NATO üyesi ülkelerin siber saldırılara karşı savunma yeteneklerinin geliştirilmesi, NATO’nun Karadeniz bölgesindeki varlığının daha hissedilir bir pozisyona getirilmesi ve Baltık Ülkeleri ile Polonya’ya dört çok uluslu taburun konuşlandırılması, ele alınan temel konulardı. Rusya’nın; Polonya ile Baltık ülkeleri arasında kalan toprağı Kaliningrad’da belirgin bir askeri hareketlilik gösterdiği ve hatta burada, yeniden nükleer silah konuşlandırmasına gittiği ileri sürülüyor. ABD-Rusya rekabetinde Karadeniz’in yeniden öne çıktığı da görülüyor. [ayrıntı_ing] Türkiye’nin durumu nedeniyle, Karadeniz Bölgesi de hareketlenme potansiyelini içeriyor. NATO’da kararların oy birliği ile alındığı ve bu nedenle NATO’nun bu kararlarına Türkiye’nin de evet dediği hatırlanırsa, bundan Ankara-Moskova ilişkilerinin etkilenebileceği gibi bir sonuç çıkarılabilir. Türkiye, hem tabur konuşlandırmasına, hem de NATO’nun Karadeniz’de daha çok varlık ve güç göstermesine evet demiştir ki; bunların her ikisinin de Rusya’yı hedef aldığı açık. Karadeniz Bölgesindeki NATO varlılığının ve hareketliliğinin artması, Ankara-Moskova ilişkilerinin ötesinde, buna ilave ve bundan bağımsız olarak, doğrudan Türkiye’yi de etkileyecek. Milli ve coğrafi bütünlüğünü çok yakından ve ciddi şekilde tehdit eden Irak ve Suriye’deki gelişmelere angaje olmuşken, üye ülkeleri bu tür tehditler karşısında koruma yükümlülüğü bulunan NATO eylemli olarak Ankara’nın yanında yer almamış iken, şimdi de Karadeniz Bölgesinde Türkiye’yi sıkıntıya sokacak yeni bir durum yaratma kararı almış oluyor. Akla şu sorular geliyor. Türkiye NATO’da bunlara nasıl evet diyor? Türkiye katılmıyor ise, NATO bu kararları nasıl alıyor? Türkiye, NATO’da alınan bu kararların kendisini kuzeye çekeceğini ve bunun da güney sınırlarındaki duruşunu olumsuz etkileyeceğini görmüyor mu? Ankara’nın, samimiyeti, ciddiyeti ve kararlılığının iç ve dış kamuoyu nezdinde sorgulanması gerek miyor mu?. Bir güven bunalımından söz edilmesini normal karşılamak mı gerekecek?.

© photocredit

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR, 03 Kasım 2016

1. Malezya Başbakanı Najip Razak’ın altı gün sürecek, 06 Kasım 2016 Perşembe günü Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile bir araya gelmesinin beklenildiği Çin’i ziyaretinin daha başlangıcında, tarafların; Güney Çin Denizi anlaşmazlığındaki görüş farklılıklarını daraltmayı taahhüt ettikleri ve sahil güvenlik hizmetlerinde kullanılmak üzere, Çin Donanmasından dört geminin Malezya’ya satılması konusunda mutabık kaldıkları açıklanmıştır. Ayrıca tarafların; savunma işbirliği konusunda ikili ilişkilerini geliştirmede istekli oldukları, çeşitli konularda 13.1 milyar dolar tutarında çok sayıda anlaşmayı imzaladığı, Malezya’nın Çin’de inşaat faaliyetlerine katılmasını öngördüğü belirtilmiştir. İmzalanan anlaşmalar üzerinden, Çin’in, Malezya’daki en büyük yabancı yatırımcı konumuna geldiği ifade edilmiştir. Çin ile ASEAN arasında koordinatör ülke işlevini yerine getirten Singapur’un Güney Çin Denizi anlaşmazlığında ABD’ye müzahir bir tavır sergilemesi Çin’i rahatsız ettiğinden, söz konusu ziyaret sırasında, Çin’in ASEAN ülkeleri ile yakınlaşması konusunda Singapur’a yüklenen bu işlevin Malezya tarafından yerine getirilmesinin de gündeme geldiği ileri sürülmüştür. Bununla beraber eğer, Malezya Başbakanı Najip Razak’ın ziyareti öncesinde Vietnam Başbakanı Nguyen Phuc ile Filipinler Cumhurbaşkanı Rodrigo Duterte’nin Çin’i ziyaret etmiş olduğu hatırlanırsa, Singapur’dan duyulan rahatsızlığa rağmen, Çin’in ASEAN ülkeleri ile ilişkilerinin gelişme yolunda olduğunu söylemek mümkündür. Diğer taraftan ASEAN üyesi söz konusu üç ülkenin Pekin ziyaretleri, ABD’nin ASEAN (ve “ASEAN bölgesi” ) nezdindeki nüfuzunda gerileme anlamına geleceği açıktır. Söz konusu üç ülkenin Güney Çin Denizi anlaşmazlığında Çin karşısındaki duruşları ile öne çıkan ülkeler olduğu hatırlanırsa; bu ülkelerin Pekin ile yakınlaşması, ABD’nin Güney Çin Denizi anlaşmazlığı üzerinden Çin’i hedef alan pozisyonunda bir gerileme olacağı anlamına da gelecektir. Söz konusu ziyaretler, Güneydoğu Asya bölgesinde, dengelerin, ABD’nin aleyhine, Çin’in lehine gelişmekte olduğu bir sürecin işlemekte olduğuna işaret eder. Bu sürecin, salt politik olmadığı, ekonomik ve güvenlik (askeri) boyutlarını da içerdiği şüphesizdir.

2. Lübnan Parlamentosu, 29 ay sonra, nihayet Cumhurbaşkanını seçti. Parlamentonun Cumhurbaşkanı seçmek için 31 Ekim 2016 tarihinde yapılan, 46. Oturumun 2. turunda, oylamaya katılan 127 milletvekilinden 83’nün oyunu alan Ulusal Özgürlük Hareketi’nin lideri Mişel Aun, Lübnan’ın 13. Cumhurbaşkanı olmuştur. Seçim, Müstakbel Hareketi ile Hizbullah‘ın Ulusal Özgürlük Hareketi’ne destek vermesiyle gerçekleşmiştir. Geçmişte Genelkurmay Başkanlığı, Başbakanlık ve bakanlık yapmış, Beyrut’un kuzeyinde yer alan Cuniye bölgesindeki Marunî Hıristiyanlarından olan, 81 yaşındaki Mişel Aun, Suudi Arabistan’ın gayretleriyle Ağustos 1989’da ortaya çıkan, Lübnan İç Savaşını sona erdirmeye yönelik Taif Anlaşması’na muhalefeti ile hatırlanan bir isimdir. Mişel Aun; anlaşmanın Lübnan’daki Suriye Ordusunun durumuna açıklık getirmemesi ve Suriye Ordusunun Lübnan’dan çekilmesini istemesi nedeniyle Taif Anlaşması’na muhalefet etmiş ve bu muhalefeti birkaç yıl sürmüştür. Mişel Aun, bu muhalefeti nedeniyle, Ağustos 1991’de Lübnan’dan ayrılıp Fransa’ya gitmek zorunda kalmış, Mayıs 2005’de Lübnan’a dönmüş, Ulusal Özgürlük Hareketi listesinden Lübnan Parlamentosuna girmiştir. Mişel Aun, aynı zamanda, Şubat 2006’da Hizbullah ile işbirliği protokolü imzalaması ve Aralık 2008’de da Suriye’ye giderek Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşmüş olması ile de hatırlanan bir isimdir. Bugün Cumhurbaşkanı seçilmesinde, Hizbullah ve Beşar Esad ile ilgili geçmişteki bu tasarruflarının etkisi olduğunu ileri sürmek mümkündür. Mişel Aun’un seçildikten sonra yaptığı ilk açıklamalarda, Hizbullah’ın kurulduğu 1982 yılından bu yana silahını (!) hiçbir zaman içeriye (Lübnan’a) doğrultmamış olduğunu ifade etmesi dikkati çekmiştir. Mişel Aun; ilk açıklamalarında, ayrıca, Suriye’de ve Irak’ta yaşananlara işaret ederek olayların Lübnan’a sıçramasına engel olacağını, terörizmle mücadele edeceğini, ülkesinde yaşayan 1.5 milyondan fazla Suriyeli sığınmacıya dikkat çekerek Suriye krizine bulunacak çözümün Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmesini içermesi ve Suriyelilere ait sığınmacı kamplarının “teröristlerin sığınağı”na dönüşmemesi gerektiğini belirtmiştir. Mişel Aun, Lübnan’ı ve bölgeyi iyi tanıyan, deneyimli bir Cumhurbaşkanı olmasına rağmen; seçimine imkân veren partiler arası mutabakatın, görev yapmasında sıkıntı nedeni olacağı değerlendirilmektedir. Lübnan’ın “İran yayı”nın bir parçası olması ve Tahran’ın Doğu Akdeniz kıyılarına çıkma hedefi, önümüzdeki dönemde Mişel Aun’un üzerinde baskıya yol açacak gözükmektedir. Mişel Aun’un Hizbullah’a bakışının ve Hizbullah’ın desteği ile Cumhurbaşkanlığı makamına oturmasının, güney komşusu İsrail tarafından nasıl algılandığı (algılanacağı) ya da söz konusu mutabakatın örtülü taraflarından birinin İsrail olup olmadığı önümüzdeki günlerde kendisini hissettirecektir diye düşünülmektedir. Lübnan; Irak’taki ve/veya Suriye’deki gelişmeleri “maskeleme”, “dengeleme” ya da “kontrol altında tutma” işlevlerini yerine getirme potansiyelini içeren bir ülke olarak gözükmektedir.

3. İran Devrim Muhafızları’ndan emekli olmuş, emekli olduktan sonra Suriye Ordusuna danışmanlık yapmak için gönüllü olarak bu ülkeye gittiği ifade edilen, emekli General Zakir Haydari’nin Suriye’nin Halep kentindeki çatışmalarda hayatını kaybettiği açıklanmıştır. Suriye’deki bu tür kayıplar yeni değildir. Daha önce de, İran Devrim Muhafızları’nın önceki yöneticilerinden olan birkaç general daha Suriye’deki çatışmalarda hayatını kaybetmişti. Medyaya yansıyan haber ve yorumlardan, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de Şii milislerin olduğu ve Devrim Muhafızları unsurlarının örtülü olarak (bir şekilde) bu ülkede faaliyette bulunduğu bilinmektedir. Bunlar ortada iken, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinden çekilmesini isteyen açıklamaların Tahran’dan gelmesi, hem dikkati çekmektedir, hem de sahadaki mücadelenin ne kadar ciddi olduğuna işaret etmektedir diye düşünülmektedir.

4. Rusya‘nın, Suriye’de Halep’in doğusuna yönelik geniş çaplı bir saldırıya hazırlandığı öne sürülmüştür. Rusya’nın tek uçak gemisi olan Amiral Kuznetsov’un, kendisine eşlik eden destroyerler ve denizaltılar ile birlikte Doğu Akdeniz’e doğru hareket etmesi, söz konusu saldırı ile ilişkilendirilmiştir. Amiral Kuznetsov uçak gemisinin Kasım (2016) ayının ilk hafta sonuna doğru Suriye kıyılarında olabileceği ve saldırı ile Rusya’nın Suriye’deki pozisyonunu güçlendirmeyi amaçladığı ileri sürülmüştür. Rusya’nın hâlihazırda Suriye’de Hmeymim hava üssünü kullandığı ve hava operasyonları düzenlediği hatırlandığında, uçak gemisindeki savaş uçakları, doğal olarak akla, hem Rusya’nın Suriye’deki hava operasyonlarının yoğunluk kazanacağını, hem de daha önce icra etmediği hava operasyonlarına girişeceğini ve bu yeni hava operasyonlarının ciddi riskleri içereceğini akla getirmektedir. Yani Amiral Kuznetsov uçak gemisinin, sadece Halep’in doğusuna yönelik saldırı ile ilişkilendirilmesi gerçekçi bulunmamaktadır. Ya Halep’in doğusuna yapılan saldırıların ciddi inikâsları olduğunu, ya Suriye’de Rusya’nın varlığını ve çıkarlarını tehdit edebilecek derecede ciddi bir saldırının beklenildiğini, ya da Rusya’nın kendisinin Halep’i de içeren daha büyük saldırıyı başlatacağını düşünmek uygun olacaktır. Bölgede; [i] Türkiye, Musul operasyonuna katılmak istemiş, Bağdat’tan ve Tahran’dan buna sert ve tehdit dolu cevaplar gelmiştir. [ii] Türkiye’nin operasyona katılma isteğinin, bütün bölgeyi kapsayacak bir savaşa yol açabileceği ifade edilmiştir. [iii] Irak, gerekirse Türkiye ile bir savaşı göze alabileceğini açıklamıştır. Bölgede bunlar olurken Rusya’nın Doğu Akdeniz’e kuvvet yığması, Rusya ile ilgili yukarıdaki mülahazaların bölgedeki durum ile ilgili olduğu, bölgedeki durumun gerçekten ciddi olduğu anlamına gelmektedir. Rusya için önemli olan, Suriye’deki deniz ve hava üslerini koruma altına almak, bölgeye ilişkin hak ve menfaatlerini güvenceye kavuşturmaktır. Bize göre, Rusya, bu önceliğine eğilirken, Türkiye ile olan ilişkilerini ihmal etmeyecektir. Yine bize göre bölgede Rusya için sorun olan, İran ve ABD’dir. Son dönemde İran’ın Hamedan hava üssünü yakıt ikmali için kullanabilecek derecede Tahran ile yakın gözükmesine rağmen, son tahlilde, iki ülkenin çıkarlarının bölgede çatıştığı ya da çatışacağı değerlendirildiği için, Rusya’nın Doğu Akdeniz’e kuvvet yığması İran ile ilişkilendirilebilir diye düşünülmektedir. Diğer taraftan Halep’in doğusu demek, daha çok IŞİD, biraz da YPD/YPG demektir. Şu anda savaşıyor gözükmesi, ABD ile IŞİD arasında bağlantı olduğu iddialarını dışlamaya gerektirmemektedir. PYD/YPG-ABD bağlantısı ise, alenidir. Yani ABD’nin Irak ve Suriye konusunda hedefine ulaşması, Rusya’nın bölgedeki varlığını ve çıkarlarını tehdit edecektir ve bunlar, Rusya’nın Doğu Akdeniz’e kuvvet yığmasının ABD ile ilişkilendirilmesine imkân vermektedir. Rusya, Doğu Akdeniz’e kuvvet yığmakla, muhataplarına, önce caydırıcılık üzerinden, bu olmaz ise sıcak çatışma üzerinden, istediklerini elde etmek isteyeceği mesajını vermekte, kararlılığını ortaya koymaktadır. Rusya’nın Doğu Akdeniz’e kuvvet yığarken Karadeniz’i ve Hazar Denizi’ni göz önünde bulundurduğunu varsaymak gerekmektedir ki; bu varsayım da, yine İran’ı ve ABD’yi çağrıştırmaktadır.

5. Musul operasyonu devam ederken Batıda Musul’un IŞİD’dan kurtarılmasından sonra ne olacağı sorgulanıyor. Irak’ın tahrip edilen şehirleri yeniden inşa edecek kaynaklardan yoksun olduğuna ve uluslararası toplumun bu boşluğu doldurma konusunda söz vermediğine dikkat çekiliyor. Irak’ın yolsuzluk, mezhepçilik ve işlevsiz yönetişim ile uğraşırken, şimdi de Şii milis grupların öne çıkması ile uğraşmak zorunda kaldığı ifade edilmiştir. 2014 yılında Irak Ordusunun IŞİD karşısında çökmesi üzerine, ortaya çıkan boşluğu doldurmak, ülkelerini savunmak ve IŞİD ile savaşmak için, Ayetullah Sistani’nin seferberlik çağrısı üzerine 100 binden fazla Şii milis ortaya çıkmıştır. Sünni Araplar da bu çağrıya istinaden milis yapılanmasına gitmiştir. Bütün Dünyada, devlet dışı aktörlerin meydan okudukları ve bunun da devletlerin egemenliğini zayıflattığı bilinmektedir. IŞİD, Orta Doğu’da ulus devletlerin sonunun geldiğini ilan etmişti. Şii milisler ile yerel Şii nüfus ve Irak devleti arasında kültürel, dinsel ve politik bir örtüşme söz konusudur. Şii milisler, ordu ve polis gücü işlevini yerine getiriyor ve bazılarının kafasında bakanlık var. Bunlar ağır silahlı, zengin kaynaklara sahip, müstakil hareket ediyorlar ve zaman zaman da devlete meydan okuyorlar. Eğer milisler üstünlük sağlarlarsa Irak devleti ayakta kalmaz ve mezhepsel vahşet yaşanır. Şii milislere ödün verilmesi şiddetin ve aşırıcılığın gelişmesine yol açacak ki; bu da, IŞİD’ın yeniden canlanmasına hizmet edecektir. Irak’ın ve ABD’nin, IŞİD ile mücadelede Şii milisler dışında başka seçeneklere yönelmesi gerektiği ifade edilmektedir. İran destekli ve İran’ın etkisine açık Şii milislerin otoritesinin nerede başladığı nerede bittiği belli değildir ve bu ciddi bir sorundur.

6. Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Japonya ziyareti sırasında, Filipinler’in Güney Çin Denizi’ndeki karasuları içinde, ülkesinin Japonya ile ortak tatbikat yapabileceğini, ortak devriye görevine çıkabileceğini belirtmiştir. Geçtiğimiz Çarşamba (26 Ekim 2016) günü Japonya Başbakanı ile yaptığı görüşmede, ABD’nin Filipinler’e yaptığı muameleyi “tasması elinde köpek” gibi gördüğünü belirtmiştir. Duterte, Çin ziyareti sırasında, ABD’den ayrıldığını ve bunun daha bağımsız bir dış politika anlamına geldiğini açıklamıştı. Duterte’nin Japonya programında yer alan İmparator Akihito (82 yaşında) ile olan görüşmesi, amcası Prens Mikasa’nın (100 yaşında) vefatı nedeniyle iptal edilmiştir. Görüşmede geçen Japon askerlerinin Filipinlerde konuşlandırılmasının ABD ile görüşülmediği ifadesi, bunun gündemde olduğu anlamına gelmektedir. Duterte, bunun sonraya bırakılması, ortak tatbikatlar yapılabileceğini, Çin’in buna bir itirazının olmayacağını söylemiştir. Duterte’nin son çıkışlarının Tokyo Yönetimi için baş ağrısı olduğu ifade edilmiştir. Duterte’nin “tasmalı köpek” nitelemesi, çok ağır bir nitelemedir. Filipinler halkının ve Filipinler’in önceki yöneticilerinin buna tepki verecekleri düşünülmektedir.

7. Pakistan ile Türkiye’nin, geçtiğimiz günlerde, Umman Denizi’nde ortak deniz tatbikatı yaptığı; tatbikata, su üstü gemileri ile helikopterlerin, uçakların ve TCG Büyükada Firkateyni’nin katıldığı ifade edilmiştir. TCG Büyükada Firkateyni’nin; önce Afrika’nın doğusundaki Somali’ye ve Etiyopya’ya insan yardım malzemesi taşıyan bir gemiye (deniz haydutluğuna karşı bir önlem) olarak Aden Körfezi’ne kadar eşlik ettiği, müteakiben Aden Körfezi, Arap Denizi ve Hürmüz Boğazı üzerinden Basra Körfezi’ne geçerek, burada sırasıyla Bahreyn’e (13-16 Ekim 2016) ve Kuveyt’e (17-20 Ekim 2016) liman ziyaretlerinde bulunduğu ve bu vesileyle küçük çaplı ortak deniz tatbikatları icra ettiği; geçtiğimiz günlerde ise, Hürmüz Boğazı’ndan çıkış yaparak Umman Denizi’nde, bu kez Pakistan ile ortak tatbikat yaptığı açıklanmıştır. TCG Büyükada Firkateyni’nin liman ziyaretinde bulunduğu ve ortak tatbikat yaptığı, Bahreyn’in, Kuveyt’in ve Pakistan’ın coğrafi konumlarına ve İran karşısındaki duruşlarına bakıldığında ve son dönemde Irak’taki Türk askeri varlığı ile ilgili olarak Tahran’dan gelen doğrudan ve dolaylı olarak Türkiye’yi hedef alan açıklamalar hatırlandığında; özellikle Pakistan ile yapılan ortak tatbikat üzerinden, Ankara’nın Tahran’a mesaj verdiği izlenimi edinilmektedir.

8. Çin Komünist Partisi’nin Devlet Başkanı Xi Jinping’in politik gücünü genişlettiği ve yaydığı, bunun da 2017 yılının ikinci yarısında yapılacağı anlaşılan parti kongresinin hazırlık çalışmalarının başladığı ve Xi Jinping’e parti yönetimini istediği gibi yeniden düzenleme imkânı vereceği ileri sürülmüştür. Geçtiğimiz hafta içinde gerçekleşen Merkez Komite’nin dört günlük toplantısının sonunda (27 Ekim 2016 günü), Xi Jinping’in, “liderliğin çekirdeği/merkezi” olarak, Parti içindeki statüsünün yükseltildiği ve bunun, nihai onay veya veto yetkisi vererek, Xi Jinping’e parti yönetiminde daha fazla etkili olma imkânı vereceği belirtilmiştir. Merkez Komite toplantısının sonunda parti üyelerine, Xi Jinping ve onun Merkez Komitesi etrafında birleşme çağrısında bulunulmuştur. Merkez Komite’nin Xi Jinping için kullandığı bu ifade, geçmişte, Deng Xiaoping döneminde (1978-1992) Mao Zedong’u tanımlamak için kullanılmış olduğundan Xi Jinping için kullanılması adeta Xi Jinping’in Parti tarafından “kutsanması” olarak görülmüştür. Gelecek yılki parti kongresinde, seçimlerin yapılacağı (Merkez Komite, Politbüro, Politbüro Daimi Komitesi) düşünülürse, Xi Jinping’e “liderliğin çekirdeği/merkezi” ifadesi ile parti içerisinde kazandırılan yeni ve yüksek statünün ne anlama geleceği daha iyi anlaşılacaktır. Bu ifadenin, Parti Genel Sekreteri olmanın çok ilerisinde ve üstünde bir statü anlamına geldiğini görmek gerekir. Bu, Xi Jinping için aynı zamanda sorumluluğunun atması anlamına gelecek ki; Xi Jinping’in bu sorumluluğunu yakınında yer alacak ekibi ile paylaşacağı varsayılırsa, yakın ekibinin önemli olacağı anlamına gelecektir. Eğer, Çin, uluslararası politikada yeni bir kutup olarak görülüyorsa, ABD ile rekabet içinde ise, eş zamanlı olarak birden fazla krize angaje olmuş ve ilave yeni sorunlar ile karşı karşıya ise; bunların hepsinde mesafe alabilmek için yönetimin güçlendirilmesi, uygun (rasyonel) bir çözüm olacaktır. “Yönetimde birlik ilkesi” nin, başarı için gerekli olan ilkelerden olduğu bilinmektedir.

9. Rusya, Dünyanın birçok bölgesindeki eş zamanlı askeri angajmanlarının yanısıra, yeni silahları üzerinden de uluslararası politikada askeri gücünü öne çıkarmaya devam ediyor. Bunlardan bir tanesi, 40 megaton ağırlığında savaş başlığı taşıyabilen, ABD’nin İkinci Dünya Savaşının son günlerde Japonya’ya karşı kullandığı atom bombasından iki bin kat daha güçlü olduğu ifade edilen, saniyede yedi km hızla yol alabilen, 10 bin km. menzilli “Stan 2” termonükleer füzesidir. Rusya geçtiğimiz günlerde, ilk defa olarak, bu füzenin görüntülerini medya ile paylaşmıştır. Üretimine 2011 yılında onay verildiği ifade edilen bu füzenin, 16 nükleer başlık taşıma kapasitesine ve radardan kaçma özelliğine sahip olduğu, Rusya’ya Avrupa’nın bütün başkentlerini vurma kapasitesini kazandırdığı belirilmiştir. Söz konusu silahlardan/teçhizatlardan bir diğeri de, ilk kez Suriye’de görüldüğü ifade edilen, Ka-31CB tipi helikopterdir. En gelişmiş radar sistemiyle donatılmış, otomatik idare sistemine sahip, farklı ve zorlu hava koşullarında karadaki ve havadaki durumu kontrol edebilen Ka-31CB tipi helikopter, bu özellikleri üzerinden Rusya’nın askeri harekât yapma imkân ve kabiliyetine ciddi katkı sunmaktadır. Söz konusu helikopterin “ölüm radarı” olarak anılması, belirtilen katkının derecesine işaret eden önemli bir nitelemedir. Eğer Rusya’nın Manş Denizi’nde, Kuzey Denizi’nde ve Ukrayna’nın doğusunda (Karadeniz’in kuzeyinde) Batı ile karşı karşıya kaldığı, Asya’nın doğusunda Japonya ile ciddi sorunlar yaşadığı, Asya’nın bu bölgesinde Çin ile ortak askeri tatbikatlar yaptığı, Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de sahaya inmiş olduğu hatırlanırsa, yeni silahların bir şekilde medyanın adeta “gözüne sokulması” ile, güç gösterisi üzerinden caydırıcılığın sağlanması, yani “eşiğin yüksek tutulması” amacının güdüldüğü ileri sürülebilmektedir. Bunu, hâlihazırda Rusya’nın sıcak çatışmaya taraf olduğu tek yerin Suriye olması nedeniyle, Suriye’deki çatışmaların görünenden daha büyük bir boyuta sahip olduğu ya da daha büyük bir boyut kazanma potansiyelini içerdiği anlamına almak da mümkündür.

10. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen (26 Ekim 2016 tarihinde başlayan) NATO Savunma Bakanları Toplantısında; Rusya’yı çok yakından ilgilendiren, Türkiye’yi etkileyen ve Ankara-Moskova ilişkilerini ciddi şekilde etkileme potansiyelini içeren konular ele alınmıştır. NATO’nun kriz durumlarında hızlı hareket edebilmesi, NATO üyesi ülkelerin siber saldırılara karşı savunma yeteneklerinin geliştirilmesi, NATO’nun Karadeniz bölgesindeki varlığının daha hissedilir bir pozisyona getirilmesi ve Baltık Ülkeleri ile Polonya’ya dört çok uluslu taburun konuşlandırılması, söz konusu toplantıda ele alınan temel konular olarak medyaya yansımıştır. Eğer NATO’nun reaksiyon gösterdiği güncel uluslararası politikaya ilişkin gelişmelere bakılırsa, bunların çoğunun Rusya ile ilgili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ukrayna krizi üzerinden kendisini karşısına alan Batıya karşı Rusya’nın, Baltık Denizi ve Kuzey Denizi üzerinden Avrupa ülkelerini taciz ettiği, bu ülkelerin hava sahalarını ihlal ettiği, bu bölgedeki Avrupa ülkelerinin hava ve deniz sınırlarına tehlikeli bir şekilde yaklaştığı, bölgedeki askeri varlığını artırdığı ve takviye ettiği görülür. Rusya, bu meyanda, Polonya ile Baltık ülkeleri arasında kalmış toprağı olan Kaliningrad’da özellikle belirgin bir askeri hareketlilik içine girmiş; hatta burada, yeniden nükleer silah konuşlandırmasına gittiği ileri sürülmüştür. Keza ABD’deki Başkanlık seçimi üzerinden Rusya’nın siber saldırı imkân ve yeteneğinin gündeme geldiği de bilinmektedir. ABD ile Rusya arasındaki gerginliğin giderek tırmandığı bir süreç gözlemlendiği için, bu durum doğal olarak, ani ortaya çıkabilecek krizlere aynı hızla müdahale etme gereğini de öne çıkarmıştır. Gerek Ukrayna krizi, gerek ABD-Rusya rekabetinde Karadeniz’in yeniden öne çıkması, [ayrıntı_ing] gerekse Türkiye’nin durumu (tutumu ya da duruşu) nedeniyle, Karadeniz Bölgesi de hareketlenme potansiyelini içermektedir. Eğer NATO’da kararların oy birliği ile alındığı ve bu nedenle NATO’nun bu kararlarına Türkiye’nin de evet dediği hatırlanırsa, bundan Ankara-Moskova ilişkilerinin etkilenebileceği gibi bir sonuç çıkarılabilecektir. Çünkü Türkiye, hem tabur konuşlandırmasına, hem de NATO’nun Karadeniz’de daha çok varlık ve güç göstermesine evet demiştir ki; bunların her ikisinin de Rusya’yı hedef aldığı açıktır. Karadeniz Bölgesindeki NATO varlılığının ve hareketliliğinin artmasının, Ankara-Moskova ilişkilerinin ötesinde, buna ilave ve bundan bağımsız olarak, doğrudan Türkiye’yi etkileyeceği şüphesizdir. Türkiye, milli ve coğrafi bütünlüğünü çok yakından ve ciddi şekilde tehdit ettiği mülahazası ile Irak’taki ve Suriye’deki gelişmelere angaje olurken, üye ülkeleri bu tür tehditler karşısında koruma yükümlülüğü bulunan NATO bu konularda eylemli olarak Türkiye’nin yanında yer almamış iken, şimdi de Karadeniz Bölgesinde Türkiye’yi sıkıntıya sokacak yeni bir durumu yaratma kararı almış gözükmektedir. Bu nokta akla şu üç soru geliyor. Türkiye NATO’da bunlara nasıl evet diyor? Türkiye katılmıyor ise, NATO bu kararları nasıl alıyor? Türkiye, NATO’da alınan bu kararların kendisini kuzeye çekeceğini ve bunun da güneyindeki (Suriye’deki ve Irak’taki) duruşunu olumsuz etkileyeceğini görmüyor mu? Bu koşullarda, Ankara’nın, samimiyetinin, ciddiyetinin ve kararlılığının iç ve dış kamuoyu nezdinde sorgulanmasını ve bir güven bunalımından söz edilmesini herhalde normal karşılamak gerekecektir.

11. Medyaya yansıyan haberlerin satır aralarından, Katar’dan sonra, Suudi Arabistan’ın da TSK İncirlik Tesisi’nde savaş uçağı bulundurduğu anlaşılmıştır. Eğer bu doğru ise; bu, dün Orta Doğu ülkelerinin hedefinde olan TSK İncirlik Tesisi’nin, bugün de Orta Doğu ülkeleri tarafından kullanıldığı anlamına gelmektedir. TSK İncirlik Tesisi’ni kullanan bu iki ülke ile Türkiye’nin Sünni kimlikleri ve bölgede yaşanan Sünni-Şii rekabeti hatırlandığında, İran’ın söz konusu kullanımlardan ciddi şekilde rahatsız olduğunu varsaymak yanlış olmayacaktır. Bu durumda, batısından algıladığı tehdide güç katacağı için, TSK İncirlik Tesisi’nin İran’ın öncelikli hedefleri arasında olacağını varsaymak yanlış olmayacaktır. Türkiye’nin İran karşısında bu suretle üstlendiği ilave riski nasıl dengelediği ya da dengelemiş olabileceği üzerinde durulmaya değer bir konu olarak görülmektedir.

12. Hindistan’ın Hava Kuvvetlerini güçlendirmek için en az 200 savaş uçağı satın alacağı, ancak uçakların Hindistan’da üretimini şart koştuğu ileri sürülmüştür. Hindistan Hava Kuvvetlerinin Çin ve Pakistan karşısında operasyonel gücünün düşmekte olduğu ve bunu telafi etmeye çalıştığı belirtilmiştir. Hava Kuvvetleri yetkililerinin alınacak (ortak üretime konu olacak) uçak sayısının 300 olabileceğini belirtiyor. Hindistan Hava Kuvvetlerinin bugünkü gücünün Sovyetler döneminden kalma uçaklar olduğu ifade edilmiştir. Uzmanlar, savaş uçağı alım projesinin13-15 milyar dolar değerinde olduğu ve projenin, hava kuvvetleri bağlamında Hindistan için bir fırsat olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Geçtiğimiz ay (Eylül 2016) Fransa’dan 36 adet Rafale savaş uçağının alınmasını öngören bir anlaşma imzalandı ama, Hindistan Hava Kuvvetleri bunu yeterli görmemektedir. Uçak sayılarının, Çin’in ve Pakistan’ın gerisinde kaldığı ve bunun da operasyon kabiliyetlerini azalttığı, endişeye yol açtığı ifade edilmiştir. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin, savaş uçaklarının yerli bir ortakla Hindistan’da imal edilmesini savunduğu belirtilmiştir. Medyaya yansıyan haberlerden, Hindistan Hükümetinin uçak üreticisi firmalara konuyla ilgili olarak bir mektup gönderdiği anlaşılmaktadır. ABD’den Lockheed Martin’in F-16 savaş uçakları için, İsveç’ten Saab’ın JAS-39 Gripen savaş uçakları için, bu projeye ilgi duydukları ileri sürülmüştür. Ayrıca 2016 yılı başında, ABD’den Boeing firmasının, çift motorlu F/A-18 Hornet savaş uçaklarını Hindistan’a önerdiği belirtilmiştir. Uçak üreticisi firmaların hâlihazırda, Hindistan Savunma Bakanlığı’ndan ortak üretim konusunda ihtiyaç duydukları bilgiyi alma peşinde koştukları ifade edilmiştir. Hindistan’ın bugün itibarıyla 45 operasyonel filoya ihtiyaç duyduğu ama filo sayısının 42 olduğu açıklanmıştır. Hindistan’ın devlete ait havacılık şirketi olan HAL’in, hâlihazırda Su-30 da dâhil Rus savaş uçaklarının Hindistan’da montajını yaptığı ifade edilmiştir. Karşı karşıya bunduğu tehditler ve riskler nedeniyle, Hindistan’ın hem hava kuvvetlerini, hem de donamasını geliştirmeye ve güçlendirmeye ihtiyacı olduğu görülebilmektedir. Ancak söz konusu uçak alımına ilişkin olarak iki husus dikkati çekmekte ve önemli bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, uçak alımı için Rusya’nın isminin geçmemesi; ikincisi de, Çin ile Pakistan karşısında Hindistan’ın ABD’ye ihtiyaç duyduğu ve bu nedenle kuvvetle muhtemel uçak alımının ABD’li üreticilerden birinden yapılacağıdır. Yani Hindistan’ın alım tercihinin siyasal nitelikli olacağı, hatta savaş uçağı alımının arkasında teknik gerekler kadar ABD ile yakınlaşma mülahazasının ağırlıklı bir yere sahip olduğu bile ileri sürülebilir. Bu, Moskova-Yeni Delhi ilişkilerini olumsuz etkileyecek bir durumdur. Çünkü Hindistan enerji yönünden Rusya’ya bağımlıdır ve Rusya’nın ABD ile olan ilişkilerinde gerilim her gün biraz daha artmaktadır. Bu noktada Soğuk Savaş yıllarında “Bağlantısızlar Hareketi” üzerinden hiçbir bloka yanaşmadan varlığını sürdürebilmiş Hindistan’ın bu yolla edinmiş ciddi bir deneyime sahip olduğu ve bunun Moskova-Yeni Delhi ilişkilerinin etkilenmemesinde işe yarayacağı düşünülebilir. Ancak Hindistan’daki ABD’ye kayış eğiliminin, dengeleri Rusya’nın aleyhine olarak etkileyeceği de açıktır. Hindistan’daki ABD’ye kayış eğilimi, sadece Rusya’yı etkilemeyecek, Çin’i de etkileyecek, Çin’i ile Rusya’yı biri birine itecek ve bu durum küresel ölçekteki yeni kutuplaşmayı hızlandıracak, yeni kutuplaşmaya ciddiyet katacak, küresel barış ve istikrar açısından endişeye yol açacaktır. Bu durumun tersine çevrilmesi, Çin-Hindistan yakınlaşmasına bağlıdır ve bu da, şimdilik pek mümkün görülmemektedir.

13. Kuzey Kore’den, ABD’ye ve Japonya’ya yönelik nükleer bir saldırıyı gerçekleştirmeye hazır oldukları, kendilerine yönelik en küçük bir kışkırtmaya “uyarıcı nükleer saldırı” ile cevap verileceği açıklaması gelmiştir. Pyongyang’dan gelen açıklamada, ayrıca, Japonya’nın Kuzey Kore halkının “baş düşmanı” olduğu ve Tokyo Yönetiminin füze/nükleer silah denemeleri nedeniyle Kuzey Kore’ye yönelik yaptırım yanlısı tutumunun kınandığı da yer almıştır. Tehdidin zamanlaması, Asya’nın bu bölgesindeki mevcut koşullar ve küresel koşullar dikkate alındığında, Kuzey Kore’nin maksatlı olarak kışkırtılmasının zayıf bir ihtimal olmadığı akla gelmektedir. Eğer [i] Kuzey Kore’nin füze/nükleer silah denemelerine en büyük tepkinin ABD’den ve ABD’nin Asya’nın bu bölgesindeki müttefiklerinden geldiği, [ii] ABD’nin Çin ve Rusya ile olan ilişkilerinin güncel durumu ve [iii] Kuzey Kore’nin uyarıcı nükleer saldırısının sadece bu ülkeleri değil Çin’i ve Rusya’yı da etkileyeceği çıkış noktası alınırsa, Pyongyang’dan gelen açıklamanın kışkırtma yönündeki istihbarata dayalı bir açıklama olduğu varsayımında bulunulabilmektedir. Füze/nükleer silah denemeleri gerekçe gösterilerek Kuzey Kore’ye yapılacak bir müdahale, küresel ölçekte beklenen bir müdahale olarak karşılanacaktır. Bir an için ABD’nin Kuzey Kore’ye müdahale ettiği düşünüldüğünde, meydana gelebilecekler konusunda ilk akla gelenler şunlar olmaktadır. [i] Çin ve Rusya, Kuzey Kore karşısında ABD ile birlikte hareket etmek durumunda kalabileceklerdir. [ii] Rusya’nın ve Çin’in Dünyanın birçok yerinde ABD karşısında olan duruşlarında bir zafiyet ortaya çıkacaktır. [iii] Coğrafi konum olarak yakınlığı (komşuluk) nedeniyle, Çin ve Rusya, Kuzey Kore’ye odaklanmak durumunda kalacaklardır. [iv] Bunlar, Çin ve Rusya karşısında ABD’yi rahatlatacak, uluslararası kamuoyu nezdinde ABD’nin imajını olumlu yönde etkileyebilecek hususlardır. Buradan varılmak istenen husus, Kuzey Kore konusunun istismara açık olduğudur.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: