İran ile Türkiye arasında artmakta olan gerilim…


…ve Türkiye’nin giderek artan çaresizliği!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Türkiye ısrarla Musul operasyonuna katılmak istiyor, bu bir sır değil. Fakat, Tahran ve güdümündeki Bağdat Yönetimi reddediyor. Türkiye’nin dışarıda tutulması dayatmalarında görülmesi gereken en önemli husus; middle_eastİran’ın, Şii milis örgütlenmesi Haşdi Şabi’nin operasyonlara katılmasıdır. Bu durum pratikte, Irak’ın İran’a bırakılması, İran’ın Irak ile ilgili hedefine ulaşmada önünün açılması anlamına gelmekte. Böylece; Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına ulaşması kolaylaşacak. Doğu Akdeniz kıyılarında Lübnan’dan başlayıp İran’a ve buradan da Körfez ülkelerindeki Şii azınlık nüfus üzerinden Yemen’e kadar uzanan, merkezinde Tahran’ın yer alacağı, stratejik açıdan oldukça önemli bir “yay” oluşturulmuş olacak. Diğer bir deyişi ile; Türkiye’nin, doğusundan sonra, bütün güneyinden de İran’a komşu olması, mezhepsel farklılıkların aleyhine daha çok istismar edileceği uygun bir ortam tesis edilmiş ve de iç barışı, istikrarı ve kamu düzenini bozma, kaosa yol açma risklerini de beraberinde getirecek. Tehditlerin bu kadarıyla sınırlı kalmayacağı da kesin. Peki nedir bunlar?

***

İRAN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE ARTAN GERİLİM, MAHİYETİ VE MUHTEMEL İNİKÂSLARI
31 Ekim 2016.

I. Irak’taki ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’nin Irak ve Suriye üzerinden de İran’a komşu olma ihtimalini öne çıkarması; Türkiye de dâhil bölge ülkelerinin öne çıkan mezhepsel duruşlarının da etkisinde, Tahran-Ankara ilişkilerini olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Rusya’nın geçtiğimiz Eylül (2015) ayında Suriye krizine hava unsurları ile angaje olması, Tahran ile Moskova arasındaki yakın ilişkiler nedeniyle İran lehine bir gelişme gibi gözükse de, pratikte Tahran-Ankara ilişkilerini biraz gündemin arka sıralarına itmişti. Arkasından, Kasım 2015’de bir Rus askeri uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi, Tahran-Ankara ilişkilerindeki sorunlu görüntüden çok, Ankara’nın Tahran ile yakınlaşma ihtiyacının dışa vurmuş, bunun konuşulduğu bir süreç doğurmuştu. 17 Ekim 2016 tarihinde başlayan Musul Operasyonu ise, hemen öncesinde ve ilerleyen günlerde yaşanan gelişmelerin etkisinde, İran ile Türkiye arasındaki sorunlu görüntünün yeniden gündemin ön sıralarına çıkmasına ve iki komşu ülke arasındaki ilişkilerin giderek gerilmeye başlamasına neden olmuş gözükmektedir.

II. Türkiye ısrarla Musul operasyonuna katılmak isterken ve Türkiye açısından bunun haklı nedenleri mevcut iken, Tahran’ın güdümündeki Irak’tan ve İran’dan bunu ret eden, buna karşı çıkan açıklamalar gelmiştir. İran’ın dini lideri Rehber Hamaney’in dış ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti’den, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünden ve İran Cumhurbaşkanı’ndan gelen açıklamalarda, doğrudan ya da dolaylı olarak, Türkiye’nin Irak’ta askeri varlık bulundurmasına ve Irak’ta IŞİD’a yönelik operasyonlara katılmasına karşı çıkılmıştır. Bu noktada, Irak Başbakanı Abadi’den gelen Türkiye karşıtı açıklamalara bakarken, hem Irak’ın yönetsel yapısındaki bütün önemli mevkilerin etnik ve dinsel temelli olarak “paylaştırıldığını” ve Başbakanlığın bu paylaşımın bir sonucu olarak Irak Şiilerine tahsis edilmiş olduğunu, hem de Abadi’den gelen açıklamaların Tahran’dan gelen açıklamalar ile örtüştüğünü görmek uygun olacaktır.

Onun içindir ki, Türkiye’nin Irak’ta devam eden Musul operasyonunun dışında tutulmak istenilmesine bakarken görülmesi gereken en önemli husus, İran’ın; hem Türkiye’nin Irak’tan uzak tutulmasını istemesi, hem de Bağdat’taki Şii yönetim ve bugünlerde Musul operasyonu ile ilgili olarak ismi sıkça geçen Şii milisler (Haşdi Şabi milisleri) üzerinden Musul operasyonuna katılmasıdır. Bu, açıkça, İran’ın Irak’ı kendisinin nüfuz alanı -adeta “ön bahçesi”- olarak gördüğü anlamına gelir. Şii milislerin (Haşdi Şabi milislerinin), Tahran ile bağlantılı olduğu herkesçe bilinen bir husustur. Böyle bir tabloda, Türkiye’nin Musul operasyonuna dâhil edilmemesi ve Irak’ın kuzeyindeki Türk askeri varlığının buradan çıkmasının istenmesi, pratikte, Irak’ın İran’a bırakılması, İran’ın Irak ile ilgili hedefine ulaşmada önünün açılması anlamına gelecektir.

III. Ancak konu, sadece İran’ın Irak’ta hedefine ulaşıp ulaşmaması ile ilgili değildir. Musul operasyonu, bu gözle bakılabilecek derecede basit bir konu değildir. Bu yüzeysel bir bakış açısı olacaktır. Irak’ta istediğini elde eden İran’ın, bu başarısını Suriye’ye taşıması ve İran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına ulaşması söz konusudur. Bu ihtimal Türkiye’yi yakından ilgilendirmekle beraber, sadece Türkiye açısından görülebilecek bir durum olmaktan çok uzaktır. Çünkü böyle bir durumda, Doğu Akdeniz kıyılarında Lübnan’dan başlayıp Suriye ve Irak üzerinden İran’a ve buradan da Körfez ülkelerindeki Şii azınlık nüfus üzerinden Yemen’e kadar uzanan, merkezinde Tahran’ın yer alacağı, stratejik açıdan oldukça önemli bir “yay” demektir. “İran yayı” olarak alınabilecek bu yayın, Türkiye’nin yanısıra, Türkiye’den çok, başka birçok ülkeyi de ilgilendireceği ortadadır.

Çünkü “İran yayı” şunları ifade eder. [i] Bu yay, hâkim Şii karakteri nedeniyle, daha belirgin ve kanlı “İslam içi” çatışmadan (Sünni-Şii çatışmasından) söz edilmesine yol açacaktır. Ancak 1979 İran Anayasasının Tahran Yönetimine yüklediği küresel sorumluluk ve İran’ın 1979’dan hemen sonra rejim muhaliflerine uyguladığı “devlet terörizmi” hatırlandığında, bu yay, sadece “İslam içi” çatışma ya da Sünni İslam Dünyası açısından görülemeyecektir. Başta Hıristiyan Batı Dünyası olmak üzere, diğer dinler de (inançlar) bundan paylarına düşeni alacaklardır. [ii] Belirtilen yay, İran’ın Arap Yarımadası’nı kuşatması anlamına gelir ki; bu da, yine sadece Suudi Arabistan ile ilgili bir konu olarak görülmekten uzak olacaktır. Çünkü Arap Yarımadası demek, Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, Arap Denizi, Aden Körfezi, Babül Mendep Boğazı, Kızıldeniz, Akabe Körfezi, Tiran Boğazı ve Süveyş Kanalı demektir. Belirtilen yerler, deniz ticaretini ve enerji piyasasını akla getirmektedir ki; anlamı, deniz ticaretinin ve enerji piyasasının önemli bir kısmının söz konusu yay üzerinden İran’ın kontrolüne gireceğidir. Onun içindir ki; hem Rusya’nın Suriye’deki varlığı İran ile ilişkilendirilebilir, hem de Moskova-Tahran ilişkilerinin o kadar da yakın olmadığı düşünülebilir. [iii] Söz konusu yayın İran lehine olan etkisi, sadece Orta Doğu’da kendisini belli etmeyecektir. Eğer haritaya bakılırsa, bu etki; Afrika’nın doğusunda, Kuzey Afrika’da, Doğu Akdeniz’de, Güneydoğu Asya’da, Karadeniz Bölgesi’nde, Hazar Bölgesi’nde ve Güney Asya’da da görülecektir. Yani sıralanan coğrafyalardaki ülkeler ile bu coğrafyaları ilgi ve çıkar alanı içinde gören ülkeler de “İran yayın”dan etkileneceklerdir.

Sıralanan bu hususlara bakarak, bu noktada da, yine Rusya’nın Suriye’deki varlığı “İran yayı” ile ilişkilendirilebilir; yani Rusya’nın Suriye’deki varlığı, bu yayın Rusya’nın hak ve menfaatlerine olabilecek etkilerini önleme ve/veya kontrol altında tutma amaçlı olarak görülebilir. Yine söz konusu “İran yayı” çıkış noktası alındığında, ABD’nin Irak’taki ve Suriye’deki varlığının ve faaliyetlerinin bu yay ilişkilendirilmesinde ise, güçlük çekilmektedir. Çünkü ABD, bölgede, daha çok Kürt hareketi ile ilişkilendirilebilen bir görüntü vermektedir ki; bu, Rusya ile kıyaslandığında ABD’nin küresel pozisyonunun gerilemekte olduğunu, dolayısıyla Çin ile olan rekabette de başarı şansının zayıf olduğunu çağrıştırmaktadır.

IV. Türkiye’nin Musul operasyonuna katılmak istemesinin ve Irak’ın kuzeyinde askeri varlık bulundurmasının kendine göre haklı ve kabul edilebilir nedenleri vardır. Bunların önemli bir kısmına ayrıntılı olarak konuya ilişkin önceki yazılarda değinilmişti. Bu çalışmanın konusu itibarıyla hatırlanması gereken nedenlerden bazıları şunlardır. [i] Türkiye’nin, doğusundan sonra, bütün güneyinden de İran’a komşu olması, mezhepsel farklılıkların Türkiye’nin aleyhine olarak daha çok istismar edilmesine uygun bir ortama yol açacaktır. Bu, Türkiye’de iç barışı, istikrarı ve kamu düzenini bozma, kaosa yol açma risklerini çağrıştırmaktadır. [ii] Nükleer gücü, enerji zenginliği ve yaptırımları aşmak için eğildiği asimetrik mücadele konusunda geliştirdiği imkân ve yeteneği, doğudan sonra güneyden de Türkiye ile komşu olması ile birlikte, İran’ın Türkiye’ye bakışını etkileyecek; Türkiye, şimdiden hissetmeye başladığı baskıyı giderek daha ağır hissetme ile karşı karşıya kalabilecektir. [iii] İran’ın güneyden de Türkiye’ye komşu olması, İran’ın Kürtler üzerindeki nüfuzunu artırmak ve İran Kürtlerini gündem dışına itmek suretiyle, Kürt hareketinin önümüzdeki dönemde münhasıran Türkiye ile ilgili olarak gündeme gelmesine yol açacaktır. [iv] Bunun anlamı, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünden parça koparmaya yönelik Kürt ayrılıkçı hareketinin hız kazanabileceğidir. Çünkü Türkiye’nin güneyinden de İran’a komşu olduğu bir ortamda, Erbil’in Bağdat’tan kopması ile ortaya çıkacak müstakil bir Kürt devletinin hedefinde, İran (İran Kürtleri) değil, Türkiye (Türkiye’deki Kürtler) olacaktır. Bu noktada, İran-Irak Savaşı sırasında, Sünni Bağdat Yönetiminin karşısında, Şii Tahran Yönetiminin yanında yer almış Irak Kürtleri akla gelmektedir. (Bunu, ABD’nin de hatırlaması uygun olacaktır. ) [v] “İran yayı” üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına çıkacak İran, Türkiye’nin, hem Doğu Akdeniz üzerinden yaptığı ticaret için, hem de Doğu Akdeniz’deki güvenliği, hak ve menfaatleri için bir tehdit unsuru olabilecektir. [vi] İran’ın Doğu Akdeniz kıyılarına çıkması, Tahran’ın Hazar Denizi’ne kıyısı olan Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan ile olan ilişkilerini etkileyecek; bu etki, dolaylı olarak, Ankara’nın bu üç ülke ile olan ekonomik, politik ve/veya askeri ilişkilerine de yansıyabilecektir. [vii] Doğusundan ve güneyinden algılayacağı İran tehdidi, Türkiye’nin Karadeniz’e odaklanmasını önlemek suretiyle, Türkiye için burada bir zafiyete yol açabilecektir.

Bir kısmı önceki yazılarda, bir kısmı bir önceki paragrafta sıralanan nedenlerden de çıkarılabileceği üzere, Türkiye’nin Musul operasyonuna katılmak ve Irak’ın kuzeyinde askeri varlık bulundurmak istemesi; [i] ayrılıkçı Kürt hareketi, [ii] İran ve [iii] ilk iki unsurun Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü koruması konusunda yol açtığı endişe ile ilgilidir. Ancak Türkiye’nin kendisi için gösterdiği Musul’a (genel olarak Irak’ın kuzeyine ilişkin) duruşu, “İran yayı” ile ilgili yukarıda yapılan genel değerlendirme bağlamında ortaya çıkan riskleri karşılama potansiyelini de içermektedir. Yani İran yayından etkilenebilecek diğer ülkelerin de çıkarınadır. Her şeye rağmen, özellikle zaman zaman yaşanan küçük karşı karşıya gelişlere rağmen, Moskova’nın Ankara ile sürdürmeye çalıştığı diyalog zemini, Rusya’nın bu durumun farkında olduğunun işareti olarak alınabilir.

V. Bize göre; Türkiye IŞİD ile bir bağlantısının olmadığını ileri sürse de, Irak’taki ve Suriye’deki İran ve IŞİD gerçekleri birlikte mütalaa edildiğinde, ister istemez Türkiye’nin IŞİD ile bağlantısının olabileceği akla gelebilmektedir. Üstelik belirtilen gerçekler, sadece Türkiye’nin değil, Suudi Arabistan’ın, Pakistan’ın, İsrail’in ve ABD’nin de IŞİD ile ilişkilendirilmesine imkân ve fırsat vermektedir.

IŞİD, Musul’da kuşatma altında iken, [i] Kerkük’e saldırabilmiş, [ii] Musul’un uzak güneybatısındaki ve Bağdat’ın uzak batısındaki (Ürdün sınırına yakın) Rutba’da eylem yapabilmiş ve [iii] Pakistan’ın İran’a komşu Belucistan eyaletinde gerçekleşen çok kanlı bir saldırıyı üstlenebilmiştir. Eğer Belucistan’ın Pakistan-İran sınırı ile ikiye bölünmüş olduğu, Iran tarafında kalan Beluçların Sünni olduğu, Pakistan’daki Sünni Beluçlar ile birleşmek ve bunun için İran’dan ayrılmak istedikleri bilinirse, Pakistan’ın Belucistan eyaletinde IŞİD’ın yaptığı eyleme anlam yüklemesi daha kolay olacaktır. [iv] Bu gelişmeler ile eş zamanlı sayılabilecek bir zamanda, Türkiye’nin TCG Büyükada Firkateyni ile birkaç su üstü gemisi, Umman Denizi’nde, Pakistan Donanmasından gemileri ile ortak deniz tatbikatı yapmışlardır. [v] Aynı bağlamda anlamlı bulunan bir başka husus da, Türkiye’nin Fırat Nehri’nin batısında kalan Menbiç’teki PYD/YPG unsurlarını havadan vurmaya başlamasıdır. Türkiye’nin havadan vurduğu PYD/YPG unsurları, isterse Türkiye’ye Musul operasyonunun kapısını açacak olan ABD’nin Suriye’deki “kara unsuru”, yani müttefikidir.

Bu gelişmeler ve eylemler, doğal olarak, iki hususu beraberinde getirmiştir. Bunlardan birincisi, Musul operasyonunda, cephenin Musul ve çevresi ile sınırlı olmadığının, cephenin oldukça “derin” ve “geniş” olduğunun anlaşılmasıdır. Söz konusu gelişmelerden ve eylemlerden sonra, Peşmerge Yönetiminin Musul operasyonunda cepheden canlı yayın yapılmasına yasak getirmesi ve IŞİD karşısındaki uluslararası koalisyondan Musul’un kuzeyine ilerleyişin durdurulduğu yönünde açıklama gelmesi, bu birinci hususbağlamında görülebilir. İkincisi de, IŞİD ile ilişkilendirilebilen söz konusu gelişmelerin/eylemlerin bir tepkiyi doğurmasıdır. Belirtilen gelişmelerden ve eylemlerden sonra, Irak Ordusundan gelen Musul operasyonuna dâhil Şii (Haşdi Şabi) milislerin Telafer’e yönelik operasyonda da yer alacağı açıklaması ile Erbil Yönetiminden gelen “Musul operasyonu sonrasında bağımsızlığımızı görüşeceğiz” açıklaması ise, bu ikinci husus bağlamında görülebilir. Yukarıdaki varsayımlardan ve anlam yüklemelerinden yola çıkarak; Türkiye’nin, Musul operasyonuna dâhil edilmemesine ve Irak’ın kuzeyindeki varlığına karşı çıkılmasına cevap verdiği ve “karşı cevaplar” aldığı düşünülebilir.

Bu “karşılıklı cevaplaşma” ortamında, Türkiye’nin (Koalisyon Güçlerinden ayrı bir şekilde) IŞİD’a yönelik olarak Rakka’ya operasyon düzenleyebileceği algısı ortaya çıkmıştır. Bunun, dolaylı (örtülü) yeni bir çatışma mı, yoksa bir uyuşma mı oluğu, bize göre, hem tartışmaya açıktır, hem de henüz belli değildir. Fakat yukarıdaki görüşler ve değerlendirmeler ışığında, hem yeni bir çatışma, hem de bir uyuşma olabileceği düşünülebilmektedir. Ancak ister çatışma, ister uyuşma olsun, görünen bir husus var ki; o da, Moskova ile Ankara arasında daha yeni varıldığı ifade edilen mutabakat üzerinden tarafların Suriye’de diyalog zeminini geliştirdiği ve bunun giderek daha fazla olarak Suriye’de ve Irak’ta ifadesini bulabileceğidir. Medya üzerinden muttali olunan, Ankara ile Moskova’nın üzerinde vardığı bu yeni mutabakata göre, taraflar; Halep’i çıkış noktası alan, İdlip, Lazkiye, Rakka, Haseke ve Deyr Zor yerleşim yerlerini konu edinen, Rakka’da köşelerinden biri uç uca gelen iki farklı üçgen şeklindeki bölgeyi, nüfus yapılarını esas alınarak, şekillendirme konusunda anlaşmışlardır. Üçgenlerden bir tanesi Halep-(arada İdlip)-Lazkiye-Rakka üçgeni, diğeri de Rakka-Haseke-Deyr Zor üçgenidir. Haritaya bakarak ve çok genel olarak, birinci üçgenin içinde muhaliflerin, ikinci üçgenin içinde de IŞİD’ın kaldığını (bunların çoğunlukta olduğunu) söylemek mümkündür. Türkiye’nin, Azez-Cerablus hatları arasında kalarak El Bab’a kadar ineceği hat, her iki üçgenin dışında kalmaktadır ve Türkiye, henüz El Bab’a kadar inmemiştir.

Bizim doğruluğunu teyit etme imkânı bulamamakla beraber, Ankara ile Moskova arasındaki bu yeni mutabakatın; yukarıda Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına çıkabileceği belirtilen İran’ı (ve Kürt hareketini) nasıl etkileyeceği, onların bu mutabakat karşısında nasıl bir tavır alabileceği ve bu tavrın Moskova-Ankara ilişkilerini nasıl etkileyeceği önemlidir. Aynı şeyleri, ABD ve başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri açısından da düşünmek gerekecektir.

Başlangıçta Rakka operasyonuna eğilen ancak Türkiye’nin PYD/YPG konusundaki tavrının da etkisinde bundan vazgeçip Musul’a yönelen, Musul operasyonuna Türkiye’nin dâhil edilmemesine adeta seyirci kalan, ancak PYD/YPG unsurlarına (hatta PKK terör örgütü militanlarına) bir şekilde Musul operasyonunda yer veren ABD’nin; eğer başlarsa, Rakka operasyonunda da Türkiye’nin karşı çıktığı bu unsurlara yer vermesi beklenecektir. Bunun, Washington-Ankara, NATO-Ankara ilişkilerini derinden etkilemesi ve ABD için yeni, ancak daha ciddi bir “Filipinler örneği”nin ortaya çıkma potansiyeli zayıf görülmemektedir. Acaba Başkan Obama, yerine gelecek Demokrat bir Başkana böyle bir tablo bırakmak ister mi? Ya da Cumhuriyetçi bir Başkan’a böyle bir tabloyu bırakması, Demokratların Amerikan siyasetindeki geleceğini nasıl etkileyebilir?

VI. Denilmek istenen, mevcut koşullarda, Rakka operasyonun, sadece bölgede değil, bütün Dünyada kargaşa ve kaos anlamına geleceğidir. ABD, Okyanus ötesinden gelmektedir. İran, yayılma ve güçlenme peşindedir. Rusya, mevcut hak ve menfaatlerini korumayı amaçlamaktadır. Türkiye ise, milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan, çok yakın ve ciddi bir tehdit ile mücadele etmektedir. Bu durum, Türkiye’nin; hem mevcut Musul ve muhtemel Rakka operasyonlarına katılma/girişme isteğini açıklamaktadır, hem de bu operasyonlar bağlamında göze alabilecekleri konusunda bir fikir vermektedir diye düşünülmektedir.

Ve son olarak Çin: Nüfusu 1,375 milyar olan ve nüfusunun yarısından fazlası herhangi bir dine bağlı olmayan Çin, acaba “İran yayın”nın hayata geçmesinden nasıl etkilenebilir? Çin, kendisini Şii yayılmacılığı ile karşı karşıya bulabilir mi? Çin’de bugünlerde gündemde olan, din işlerini yeniden düzenlemeyi ve denetim altına almayı öngören düzenleme, acaba Çin’in olayların önünde olduğu anlamına gelir mi? Ve bunlardan İran ile Türkiye arasında artmakta olan gerilim konusunda ne gibi çıkarsamalarda bulunulabilir?

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: