Bir ucundan, öteki ucuna…


Kıtamız Asya! – IV

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Rusya, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki hava operasyonlarından endişeli olduğunu açıkladı. Suriye’den de, hava sahalarına girecek Türk savaş uçaklarının düşürüleceği açıklaması geldi. dirty_war_in_syria
Türkiye’nin PYD/YPG hedeflerini vurarak ABD’yi karşısına alması, Ankara’yı Moskova’nın El Nusra talebine olumlu cevap vermek zorunda bıraktığı anlaşılıyor. Çünkü Ankara, ABD’den sonra Rusya’yı da karşısına almayı ve ilişkiler düzelme yoluna girmiş iken Moskova’yı yeniden kaybetmeyi çıkarına görmüyor. Moskova da, hem fırsatı kaçırmamış, hem de Türkiye’nin kendisi için güvenirliğini test etmiş oldu. Ancak Türkiye’nin PYD’ye (YPG’ye) yönelik hava operasyonu için, hemen arka arkaya Moskova’dan ve Şam’dan gelen söz konusu açıklamalar, sadece ABD’nin değil, Moskova’nın ve Şam’ın da PYD/YPG ile bağlarının olduğuna işaret ediyor. Şam Yönetimi ret etse de, Suriye’nin PYD’ye/YPG’ye silah verdiği ileri sürülüyor. Şam’ın inkârı diplomatik ilişkilerin doğasından sayılırsa, 1988 yılında Türkiye ile Suriye arasında imzalanan “Adana Protokolü” nün açık ve net ihlali anlamına geliyor. Son gelişmeler aynı zamanda, bölgedeki diplomatik ikiyüzlülüğün, güvensizliğin, güven bunalımının yaygınlığını da gösteriyor. Masum sivillerin kaybına yol açan Halep’e yönelik hava saldırıları için Rusya suçlanırken, Belçika askeri uçaklarının da Halep yakınlarında sivillerin ölmesine yol açan saldırıları yaptığı anlaşıldı. Bir başka varsayım da; Quetta’da polis akademisine yapılan intihar saldırısında Türkiye’nin parmağı olabileceği yönünde. IŞİD’ın Quetta’daki eyleminin Türkiye tarafından İran’a verilmiş bir mesaj olabileceği de ileri sürülüyor. Demek ki, bölgede müthiş bir oyun oynanıyor. Diğer bir deyişi ile; İşler çok karmaşık, risk çok yüksek, mevcut durum sürprizlere çok açık…

***

ASYA’DAN GÜNCEL GELİŞMELER VE KISA YORUMLAR
27 Ekim 2016

north-korea-coal-dec14-2012

1. Yaptığı nükleer ve füze denemeleri nedeniyle Kuzey Kore’ye uygulanacak yaptırımların, Çin’in Kuzey Kore’den yaptığı kömür ithalatını durdurmasına yol açacağı, ancak durdurmanın olağan yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan kömürün ithalatını engellemeyeceği açıklanmıştır. Kömür üreticisi Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımlar, kömür üreticisi ülkeler olarak, Endonezya’yı, Avustralya’yı ve Moğolistan’ı öne çıkaracaktır. Bu gelişme, İran’a 1979’dan 2015’e kadar uygulanan yaptırımları hatırlatıyor. İran’ın yaptırımlara rağmen bugün geldiği nokta ortadadır. Nükleer program sahibi olmuştur. Petrol ve doğal gazına, “düşük fiyat” ile alıcı bulmuştur. Kuzey Kore’nin kömür satımına kısıtlama getirmesi, doğal olarak, kömür piyasasında yukarıya doğru bir fiyat hareketliliğine yol açacaktır. Böyle bir ortamda, tıpkı İran gibi, Kuzey Kore de, düşük fiyatla kömürünü satabilecektir.

world_flags

2. Kulağa garip gelecek olsa da, Çin ile Hindistan arasındaki ilişkilerin sorunlardan arındırılıp geliştirilebilmesi için, daha fazla casusa (espiyonaj faaliyetine) ihtiyaç olduğu ileri sürülmüştür. Biri birlerinin stratejilerden habersiz iki nükleer güç sahibi ülkenin arasında ciddi sorunlar vardır. Halklar arasında normal/yakın bir ilişki bulunmamaktadır. Çin, hem Hindistan ile, hem de Japonya ile sorunlar yaşamaktadır. Fakat her yıl Japonya’ya giden Çinli turist sayısı 2,4 milyon iken, Hindistan’a giden Çinli turist sayısı sadece 175 bindir. Çin’in toplamda 4 milyar dolar seviyesinde olduğu belirtilen Hindistan’daki yatırımlarının bu seviyesi, Çin’in Polonya’daki yatırım seviyesinin gerisindedir. Diplomatik personel sayısı da, karşılıklı olarak azdır. Hindistan’ın Çin’de sadece 30 kadar diplomatı görev yapmaktadır. Çin’de öğrenim gören Hintli öğrenci 9200’dür ki, Hindistan’ın nüfusu dikkate alındığında bu oldukça düşük bir rakamdır. Bu veriler, Dünyanın iki büyük uygarlığı arasındaki ilişkilerin tatmin edici olmaktan uzak olduğuna işaret eder. Ancak bu durumun telafi edilebilmesi ve iki ülkenin aralarındaki ilişkileri geliştirebilmesi, kısa sürede sağlanacak gibi gözükmemektedir. Oysa iki ülkenin de bir anlayış birliğine ihtiyaç vardır ve bu ihtiyaca cevap verebilecek bir zemin bulunmaktadır. İki devletin istihbarat birimleri bunu sağlayabilir. Çin istihbaratının büyük/yaygın bir örgüt olduğu, parçaları birleştirme üzerine çalıştığı; Hindistan istihbarat yapılanmasının ise, Çin’e göre daha küçük olduğu; tarafların biri birlerini anlamakta zorlandığı; Hintçe ile Urduca dillerinin biri birine çok yakın olmasının, tarafların Pakistan ile olan ilişkilerini gözden geçirmeye itebileceği belirtilmiştir. İngiltere’de 24 ve Japonya’da 14 Konfüçyüs Enstitüsü [Confucius Institute]var iken, Hindistan’da birkaç tane olduğu ileri sürülmüştür. Hindistan’daki ayrılıkçı Bodoland Ulusal Demokratik Cephesi [ National Democratic Front of Bodoland]Çin ile bağlantılıdır. Çin’deki ayrılıkçı Tibet hareketine, [Tibetan independence movement] Hindistan ev sahipliği yapmaktadır. Sri Lanka ile olan ilişkileri, Çin ile Hindistan arasında yer alan bir başka sorundur. Dışarıdan bakıldığında, Çin ile Hindistan arasında, gerçekten çok ciddi ve büyük sorunlar olduğu görülür. Ancak yapıcı ve olumlu bir bakış açısı ile biraz eğilince, bu büyük ve ciddi sorunların aşılabileceği; dışarıdan bakılınca görülenlerin, bu iki büyük gücün bir araya gelmesini istemeyen aktörlerin etkisinde ortaya çıkmış bir görüntü olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Bir an için, Çin ile Hindistan’ın biri birleri ile yakın ilişki içinde iki komşu ülke olduğu düşünüldüğünde, varılan yer, ortaya çok ciddi ve büyük bir gücün çıkması ve uluslararası politikadaki dengelerin bu güç lehine değişmesi olmaktadır. Onun içindir ki, Çin’in ve Hindistan’ın, istihbarat örgütleri üzerinden biri birlerine yaklaşması düşüncesi, müthiş bir fikir gibi gelmektedir. Birlikte Dünya nüfusunun 1/3’ne sahip bu iki ülkenin yakınlaşması, Dünyanın mevcut düzenini derinden etkileyecek; küresel ölçekte oldukça farklı bir ekonomik, politik ve güvenlik tablosu ortaya çıkacaktır. Ayrıca bu iki büyük uygarlığın yakınlaşması, “medeniyetler çatışması” tezi bağlamında da anlamlı olacaktır. Konunun bir başka boyutu da, kaçınılmaz olarak, istihbarat örgütlerinin bilinen işlevlerinde değişimin olacağıdır. Herhalde, bu işlev değişimi, istihbarat örgütlerinin yapıcı, barışa ve istikrar hizmet edici yanının öne çıkması şeklinde olacaktır. Tabiatıyla, buna bağlı olarak, istihbaratta kaynak kullanımı/tahsisi de bir sorun olmaktan çıkabilecektir.

eurofighter_typhoon

3. Japonya ile İngiltere, Hokkaido Adasının kuzey doğusunda yer alan Misawa Hava Üssünde ortak hava harekâtı tatbikatı yapmışlardır. Bu, birçok açıdan dikkat çekici bir gelişmedir. [i] İkinci Dünya Savaşından sonra, Japonya ile İngiltere, ilk defa ortak hava tatbikatı yapmıştır. [ii] Japonya’nın ABD dışında Batılı bir başka ülke ile bu tür bir tatbikatı yapması da, bir ilktir. [iii] Tatbikat yeri, hem Japonya ile Rusya arasında sorunlu Güney Kurillere (Rusya’nın ifadesi ile) /Kuzey Topraklarına (Japonya’nın ifadesi ile), hem de Rusya’nın en doğudaki topraklarına (Mançurya’ya ve Sahalin Adasına) yakın bir yerdir. Hem Japonya’nın hem de İngiltere’nin Rusya ile sorunlar yaşadığı dikkate alındığında, tatbikat yeri, özel bir anlam kazanmaktadır. [iv] Önümüzdeki dönemde Arktika kıyılarında işlemeye başlaması beklenen yeni “kuzey deniz ticaret yolu” hatırlandığında ise, İngiltere’nin ve Japonya’nın bu yolun iki başını tuttuğu ve bunun da bu deniz yolunu kullanacak ülkelere nezdinde bu iki ülkeye avantaj sağlayacağı akla gelmektedir. [v] Keza bir taraftan Rus savaş uçaklarının son dönemde öne çıkan Manş Denizi’ndeki ve Kuzey Denizi’ndeki taciz edici ve tehlikeli uçuşları dikkate alındığında, İngiltere’nin tatbikat üzerinden Rusya’ya bunun cevabını verdiği düşünülebilir. [vi] İngiltere, bu tatbikata katılmakla, Rusya’ya, Japonya’nın Kuril Adaları sorununda yalnız olmadığı mesajını vermiş olacağı da ileri sürülebilir. [vii] Tatbikatın farklı bir başka boyutu daha vardır ve bu da savunma sanayi ile ilgilidir. İngiltere’nin bu tatbikat için Japonya’ya gönderdiği AB yapımı Eurofighter Typhoon [Türkçe ayrıntı] tipi savaş uçaklarının görücüye çıkarılmış olduğu da düşünülebilir. Çünkü tatbikat, Japonya’nın, hava kuvvetlerini, çeviklik ve gelişmiş elektronik sistemleri ile bilinen bu uçaklar ile yenilemesinin gündemde olduğu bir sırada icra edilmiştir.

china-christians1

4. Çin, ülkesindeki Katolik Çinlilerin dinsel ihtiyaçları konusunda, 2016 yılı Nisan ayından bu yana Vatikan ile bir anlaşmaya varmak için görüşmeleri sürdürürken, Pekin Yönetiminin din işleri konusunda yeni bir düzenlemeye gitmesi, tedirginliğe yol açmıştır. Hâlihazırda Çin’de, Katolik Kilisesine mensup yaklaşık dört milyonluk bir nüfusun bulunduğu ve Katolik Çin vatandaşlarının biri resmi diğeri gayri resmi iki kiliseye sahip olduğu bilinmektedir. Mevcut uygulamada, bu kiliselerin piskoposları, Vatikan’ın onayı olmadan Pekin Yönetimi tarafından atanmaktadır. Söz konusu anlaşma sürdürülen görüşmelerde, Çin’de Katolik Kilisesi piskoposlarının tayinlerinin nasıl yapılacağı konusuna odaklanıldığı ileri sürülmektedir. Çin ile yapılacak anlaşma, Vatikan için oldukça önemlidir. Çünkü Katolik Çin vatandaşlarının dinsel statüsünün açıklığa kavuşması ve Vatikan ile bu suretle resmi bir bağ kurulması, kalabalık nüfusa sahip Çin’de Katolik mezhebinin yayılmasına imkân ve fırsat verecektir. Katolik Dünyasının ruhani lideri Papa’nın 2014 yılı Aralık ayında Dalay Lama’nın görüşme isteğini geri çevirmesinin arkasında, bu mülahazanın yer aldığını ileri sürmek mümkündür. Öyle anlaşılmaktadır ki, Pekin Yönetimi, kalabalık nüfusu nedeniyle, ülkesinin bütün dinlerin yayılma alanı olarak görüldüğünün farkındadır ve bu durumun neden olabileceği muhtemel riskleri karşılayabilmek için din işleri konusunda yeni bir düzenlemeye gitme ihtiyacı duymuştur. Ancak yeni düzenleme çalışmaları, özellikle Çinli Hıristiyanlar nezdinde endişeye yol açmıştır. Endişeye yol açan hususlardan bir tanesi, henüz üzerinde çalışılmasına rağmen, düzenlemenin yasadışı dini faaliyetler için 300 bin yuan (yaklaşık 36 bin dolar) para cezasını öngördüğünün ileri sürülmesidir. Hıristiyanlık Çin’de hızla yayılırken; ev kiliselerinin açılması, kaçak basılan İncillere el konulması, kiliselerin çatısındaki haçların kaldırılması, polisin belirtilen yerlere baskınlar düzenlemesi ve kiliseleri hedef aldığının konuşulması, Pekin Yönetiminin üzerinden çalıştığı düzenlemenin muhtemel içeriği konusunda bir fikir vermektedir ki, bu da endişeye yol açan hususlardandır. Pekin Yönetiminin dinsel faaliyetlere ilişkin söz konusu yaklaşımı, zulüm ve “İkinci Kültür Devrimi” yorumlarına neden olmaktadır ki; bu söylemin amacının, üzerinde çalışılan din işleri düzenlemesini ekileme olduğu ileri sürülebilir. Ancak din işleri konusundaki mevcut düzenlemelerin belirsizlikleri ve tereddütleri içerdiği ve bunun uygulamada sorunlara yol açtığı da bir gerçektir. Üzerinden çalışılan düzenlemede, dini kuruluşlar ve faaliyetler için önceden izin alma zorunluluğunun getirileceği, ileri sürülen bir başka husustur. Belirtilenlere ve doğan endişeye rağmen, Pekin Yönetiminin din işleri konusunda yeni bir düzenlemeye gitmesinin eşyanın tabiatından sayılması gerekeceği düşünülmektedir Çünkü Çin’in nüfusu 1,375 milyardır ve bunun yarısından biraz fazlası herhangi bir dine bağlı değildir. Bu durum, semavi dinleri Çin’de yayılmaya itmektedir. Dinin uluslararası politikada oldukça işlevsel bir unsur/araç olduğu, herkesin bildiği bir husustur. Çin’in uluslararası politikada yeni bir kutup olarak görülmesi ve bunun yol açtığı küresel rekabet ortamı, dinin işlevselliğini Çin açısından ayrıca öne çıkarmaktadır.

china-ph-1

5. Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, ABD ilişkilerin bozulduğu bir sırada, 18 Ekim 2016 Salı günü başlayan Çin ziyaretini gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret kapsamında 20 Ekim 2016 günü Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile bir araya gelen Rodrigo Duterte, hem Lahey’deki Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin [ Güney Çin Denizi Anlaşmazlığı: La Haye Tahkim Mahkemesi Kararı] Güney Çin Denizi anlaşmazlığı konusunda Filipinler lehine verdiği kararın bir “kağıt parçası”ndan ibaret olduğunu ifade etmiş, hem de Çin“tarihsel hakları”ndan söz etmiştir. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Duterte’nin ziyareti ile ilgili olarak, tarafların diyalog ve istişare yoluyla toprak anlaşmazlığını çözüme yolunu tercih etmesinden memnuniyet duyulduğunu açıklamıştır. Taraflar arasında, uyuşturucu ve terörizmle mücadele dâhil, çoğunluğu ekonomik işbirliğine dair, toplam değeri 13 milyar dolar olan, 20’ye yakın anlaşmanın imzalandığı ifade edilmiştir. Filipinler, sadece altyapı yatırımları için Çin’den 3 milyar dolar kredi almıştır. Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin söz konusu kararından birkaç ay sonra Filipinler’in dış politikasını tersine çevrilmiş olduğu, Duterte’nin Çin ile Filipinler’i hizaya soktuğu ve ABD’nin kaybettiği yorumları yapılmıştır. Filipinler, Duterte’nin Çin ziyaretinde, Güney Çin Denizi anlaşmazlığında adeta “çark” etmiş ve Duterte, ziyaret öncesi yaptığı açıklamaları (verdiği sözü) tartışmalı hale getirmiştir. Ziyaret sırasında, Duterte; Filipinler’in ABD ile yollarının ayrıldığını açıklamış; Çin-Rusya-Filipinler ortaklığından söz etmiş, bunun tek yol olduğunu belirtmiştir ki; Duterte’nin bu suretle, Çin’e ve Rusya’ya adeta “ayar” vermeye çalıştığı da ileri sürülmüştür. Duterte’nin Çin’de Xi Jinping ile bir araya geldiği ve söz konusu açıklamaları yaptığı sırada, Filipinler’in başkenti Manila’daki ABD Büyükelçiliği önünde, Mindanao Adasındaki ABD askerlerinin Filipinler’den çekilmesini isteyen gösterilerin yapılması, Duterte’nin ABD çıkışının kişiye bağlı olmadığına, örgütlü olduğuna işaret etmiştir. Duterte’nin, Uluslararası Tahkim Mahkemesi tarafından verilmiş bir karar var iken, Çin’in “tarihsel haklarından” söz etmesi; Güney Çin Denizi anlaşmazlığında, Filipinler’in ve diğer kıyıdaş ülkelerin Çin karşısındaki pozisyonlarını olumsuz etkileyecek, Çin’e güç verecektir. Duterte’nin, bu sonucu nasıl karşılamış (dengelemiş) olduğu gelecek günlerde anlaşılacaktır. Bu noktada, Duterte’nin Haziran 2016’da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının arkasında Pekin Yönetiminin olup olmayacağı hususu da gelmektedir. Acaba Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin süreçte, Çin’in dolaylı olarak bir etkisi (rolü) olmuş mudur?

6. Suudi Arabistan’ın uluslararası piyasalarda 17,5 milyar dolar tutarında tahvil satarak, tarihinin en büyük tahvil borçlanmasını yaptığı ileri sürülmüştür. Bir taraftan petrol fiyatlarındaki düşük seyir, diğer taraftan son dönemde angaje olduğu ciddi sorunlar üzerinden artan savunma harcamaları, Riyad Yönetimini ciddi bütçe açığı ile karşı karşıya bırakmıştır. Konunun uzmanları, küresel ölçekte faizlerin genelde düşük olması nedeniyle, Suudi Arabistan tahvillerine yönelik talebin oldukça yüksek olduğunu açıklamışlardır. Satın alma gücü paritesi ile 2015 yılı GSYİH’sı 1.7 trilyon dolar olarak tahmin edilen Suudi Arabistan’ın, yine 2015 yılı tahmini bütçesi (gelir+gider) 520 milyar dolar seviyesindedir. Bütçenin gelir kalemi 160 milyar dolar, gider kalemi ise 260 milyar dolar olarak gözükmektedir ki; bu, sadece 2015 yılı için beklenen (tahmin edilen) bütçe açığının 100 milyar dolar civarında olacağına işaret eder. Suudi Arabistan’ın savunma harcamalarına bakıldığında, 2011 (GSYİH’nın % 7.25’i)-2015 (GSYİH’nın % 12.6’sı) döneminde, yaklaşık % 58 oranında artmış olduğu görülür ki; bu da, sadece 2015 yılındaki savunma harcamalarının 214 milyar civarında olduğu anlamına gelir. Savunma harcaması olarak, bu, oldukça büyük bir rakamdır. Ve bu durum, münhasıran son dönemde Suudi Arabistan ile İran arasında görülen ciddi rekabet (mücadele) ile ilgilidir. İran’a bakıldığında; 2015 yılı verileri ile, satın alma gücü paritesi üzerinden GSYİH’sı 1.4 trilyon dolar olarak tahmin edilen İran’ın savunma harcamaları konusunda kamuoyuna yansımış çok net bir bilgi ile karşılaşılmamıştır. Bununla beraber, İran’ın savunma harcamalarının Suudi Arabistan’ın savunma harcamalarının oldukça gerisinde olduğunu ve bunda, 1979’dan yakın zamana kadar uygulanan ambargonun ve yaptırımların etkisinde İran’ın asimetrik mücadele imkân ve kabiliyetini geliştirmiş olmasının ciddi payının olduğunu ileri sürmek mümkündür.

7. Endonezya’nın başkenti Cakarta’da 14 Ocak 2016 tarihinde bir Starbucks kafeye yapılan, sekiz sivilin hayatını kaybettiği, bombalı ve silahlı saldırı ile ilgili olarak yapılan yargılamada, IŞİD ile bağlantılı iki kişi, terör eylemlerinde bulunmak ve yeni eylem hazırlığı içinde olmakla suçlanarak hapis cezasına çarptırılmıştır. Hapis cezası alan Endonezyalılardan birinin gazetecilere gülümsemesi, tekbir getirmesi medyanın dikkatini çekmiştir. Endonezya içinde daha önce de çeşitli saldırı eylemlerinde ya da eylem teşebbüslerinde bulunun IŞİD bağlantılı militanların bugüne kadar ülkede ciddi eylem yapamadıkları; ancak Endonezya’dan yüzlerce kişinin IŞİD saflarında savaşmak için Suriye’ye gittiği ileri sürülmüştür. Endonezya, Dünya’da en çok Müslüman nüfusa sahip bir ülkedir. Ülkenin jeopolitiği çok önemlidir ve Çin’in uluslararası politikada yükselişi bu önemi daha da artırmaktadır. Endonezya ve Malezya gibi Güneydoğu Asya ülkelerinde görülen bu tür olaylar, Orta Doğu’daki İslami aşırıcılığın ve mezhep çatışmasının, Güneydoğu Asya’ya yayılması riskine işaret eder ki; bu, muhtemel etkileri bağlamında, sadece bölgesel açıdan değil, küresel politika (küresel dengeler) açısından da görülmesi gereken, çok önemli bir husustur.

8. Türkiye’nin, Suriye’de Fırat Nehrinin batısında kalan PYD/YPG hedeflerini havadan vurduğu ve bu unsurlara ciddi zayiat verdiği açıklanmıştır. Türkiye’nin PYD’yi (YPG’yi) kendisinin milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı olarak görmesi, ABD’nin ise PYD’yi (YPG’yi) kendisinin Suriye’deki “kara unsuru” ve “müttefiki” olarak nitelemesi, yani Türkiye’nin karşısına aldığı PYD’yi (YPG’yi) ABD’nin sahiplenmesi, Türkiye’nin PYD/YPG hedeflerini havadan vurması olayını önemli kılmaktadır. Nedeni de, söz konusu sahiplenme nedeniyle, Türkiye’nin PYD’yi (YPG’yi) vurmasının ABD’yi vurma anlamına gelecek olmasıdır. Bu olay ile eş zamanlı diğer bazı gelişmeler, üzerinde durulmaya değer görülmektedir. Bu gelişmeler şunlardır: [i] Musul’un eski Valisi ve önceki adı “Haşdi Vatan” olan “Ninova Muhafızları”nın komutanı olan Esil Nuceyfi ve kardeşi Usama El Nuceyfi hakkında, Irak Federal Mahkemesi tarafından, Türkiye ile işbirliği yapmak suçlaması ile, gözaltına alma (yakalama) kararı verilmiştir. [ii] Türkiye’nin, Rusya’dan gelen El Nusra’yı Halep’ten çıkarma talebine olumlu cevap verdiği konuşulmuştur. [iii] Rusya, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki hava operasyonlarından endişeli olduğunu açıklamıştır. [iv] Suriye’den de, hava sahalarına girecek Türk savaş uçaklarının düşürüleceği açıklaması gelmiştir. Öyle anlaşılmaktadır ki; Türkiye’nin PYD/YPG hedeflerini vurarak ABD’yi karşısına alması, Ankara’yı Moskova’nın El Nusra talebine olumlu cevap vermek zorunda bırakmıştır. Ankara, ABD’den sonra Rusya’yı da karşısına almayı ve ilişkiler düzelme yoluna girmiş iken Moskova’yı yeniden kaybetmeyi çıkarına görmemiştir. Böyle bakınca, Moskova’nın, hem fırsatı kaçırmamış olduğu, hem de Türkiye’nin kendisi için güvenirliğini test ettiğini düşünmek mümkündür. Ancak Türkiye’nin PYD’ye (YPG’ye) yönelik hava operasyonu için, hemen arka arkaya Moskova’dan ve Şam’dan gelen söz konusu açıklamalar, sadece ABD’nin değil, Moskova’nın ve Şam’ın da PYD/YPG ile bağlarının olduğuna işaret etmiştir. Şam Yönetimi hemen ret etse de, geçtiğimiz günlerde Şam Yönetiminin PYD’ye/YPG’ye silah verdiği de gündeme gelmiştir. Eğer Şam’ın bu ret edişi diplomatik ilişkilerin doğasından sayılır ise, Şam Yönetiminin PYD/YPG ile söz konusu tasarrufu, 1988 yılında Türkiye ile Suriye arasında imzalanan “Adana Protokolü” nün açık ve net ihlali niteliğindedir. Ve Türkiye’nin, bunu, delilleri ile bir kenarda tutması beklenecektir. Yukarıda belirtilenlerden çıkarılacak tablolar, aynı zamanda, bölgedeki diplomatik ikiyüzlülüğün, güvensizliğin, güven bunalımının ne kadar yaygın ve yoğun olduğunun işaretleri olacaktır. Bu işaretler, Kürtlere ve Türkmenlere yönelik olarak sergilenen ya da sergilenmiş olan yaklaşımlar üzerinden somutlaştırılabilir. Söz konusu işaretlerin en somut ve en güncel bir başka ifadesi, masum sivillerin kaybına yol açan Halep’e yönelik hava saldırıları için Rusya suçlanırken, Ürdün’ün El Azrak Hava üssünden havalanan Belçika askeri uçaklarının da Halep yakınlarında sivillerin ölmesine yol açan saldırıları yaptığının anlaşılması ve açıklanmasıdır. Belçika’nın Moskova’daki Büyükelçisi, bu konu için Rusya Dışişleri Bakanlığına çağrılmıştır.

musadan

9. Güney Kore, Kuzey Kore’nin bu kez orta menzilli Musadan tipi füze [Hwasong-10]denemesinde bulunduğunu ancak, denemenin başarısız olduğunu açıklamıştır. Son dönemde, nükleer ve füze denemeleri ile adından sıkça söz ettiren Kuzey Kore’nin, 2016 yılı başından bu yana sekiz adet füze denemesinde bulunduğu bilinmektedir. Kuzey Kore’nin bu tutumu, bir taraftan provokasyon olarak algılanırken, diğer taraftan da bölgede ve küresel ölçekte endişeye yol açmaktadır. Ekonomisi halkının ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz olan Kuzey Kore’nin, para demek olan, bu denemeleri ve denemelerin arkasındaki nükleer ve füze programları nasıl yürüttüğü, çözülmesi gereken bir bulmaca gibidir. Kuzey Kore’nin söz konusu faaliyetleri, ABD’nin Asya’nın bu bölgesinde “Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi” kurması girişimine yol açmıştır ki; Çin, buna karşı çıkmaktadır. Ancak Çin’in bu karşı çıkışına bakarken, aynı Çin’in birkaç yıl öncesine kadar Kuzey Kore’ye teknoloji transferinde bulunduğunu da hatırlamak gerekir. Yani bugün ABD’yi bölgeye çeken Kuzey Kore’nin söz konusu faaliyetlerinin arkasında Çin’in Kuzey Kore’ye yaptığı teknoloji transferleri vardır. Burada cevabı kritik önemde olduğu değerlendirilen soru, Çin’in Kuzey Kore’den ne kadar emin olduğudur. Japonya ile Çin arasında Doğu Çin Denizi’nde yaşanan anlaşmazlık nedeniyle, Kuzey Kore’nin söz konusu faaliyetlerinin ABD’yi bölgeye çekmesi Çin karşısında Japonya’nın işine geleceği için, Kuzey Kore’nin bahse konu faaliyetleri Japonya ile de ilişkilendirilebilir ise de, Çin’in Kuzey Kore’den ne kadar emin olduğu sorusuna verilebilecek cevap yine de önemli bulunmaktadır.

10. Irak Başbakanı Haydar el-Abadi, Musul operasyonunun başladığı ilk günlerde, operasyonda hızlı ilerlenildiğini açıklamıştı. Tersinden okunduğunda, bunun anlamı, IŞİD’ın zayıf ve güçsüz olduğudur. Ancak Musul’da üç yönden kuşatılmış iken IŞİD’ın Kerkük’e saldırması, adeta hem Irak Başbakanı’nı yalanlamış hem de saldırı IŞİD’ın Irak Başbakanı’na cevap/mesaj olmuştur. Bu mesaj, sadece Bağdat Yönetimine değil, Musul’u hedef alan diğer bütün aktörlere yönelik olmuş; onların dikkatini, Musul operasyonunda cephenin nasıl bir derinliğe sahip olduğuna çekmiştir. Gerçekte de Kerkük, mesafe olarak, Bağdat’a Musul’dan daha yakındır ve Kerkük ile Bağdat arasında, Bağdat’a yakın, IŞİD kontrolünde çok sayıda küçük yerleşim yerleri vardır. Kerkük saldırısı, Musul saldırısında cephenin derinliğine dikkat çekmek suretiyle, IŞİD’ı Musul’dan çıkarmanın zorluğuna işaret etmiş olduğu değerlendirmesine neden olmaktadır. İlerleyen, bugüne daha yakın günlerde, Peşmergenin Musul operasyonunda cepheden yayın yapılmasına yasak getirmesi söz konusu zorluğu çağrıştıran ve değerlendirmeyi besleyen bir gelişme olarak görülebilir.

uss-decatur

11. ABD’ye ait USS Decatur güdümlü füze destroyerinin [ USS Decatur (DDG-73)]Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlık konusu bölgeye girmesi, ABD ile Çin arasında yeni bir söz düellosuna yol açmıştır. Çin, kışkırtıcı ve uluslararası hukuka aykırı tutumu ile Güney Çin Denizi’nde soruna yol açan asıl tarafın ABD olduğunu açıklamıştır. ABD ise, denizde seyrüsefer özgürlüğünü kullandığını ve bunu sağlama sorumluluğunun bulunduğunu ileri sürmüş ve Çin’i, hak iddialarını güçlendirmek için söz konusu denizde yapay adacıklar oluşturmak ve bunlar üzerinde alt yapı faaliyetlerine girişmekle suçlamıştır. Anlaşmazlık konusu bölge, hem enerji kaynakları yönünden zengindir, hem de deniz taşımacılığı bağlamında çok önemli bir bölgedir. Zamanlama olarak bakıldığında, söz konusu gelişmenin, Filipinler’in ABD’den uzaklaşıp Çin ile yakınlaşma sinyalleri verdiği bir sırada yaşandığı anlaşılır. Filipinler, Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkta Çin’in karşısında yer alan ve ABD ile birlikte hareket eden, bu denize kıyısı olan bir ülkedir. Bunlar hatırlandığında ABD Destroyerinin sorunlu bölgeye girişi, Filipinler’deki tutum değişikliğinin ABD’yi etkilemeyeceği mesajı olarak görülebilir. Mesaj da, sadece Pekin’e değil, Manila’ya da verilmiştir. ABD, bu gelişme üzerinden, biraz da proxy unsurları bir kenara iterek Çin’in karşısında doğrudan yer almış bir görüntü vermiştir diye düşünülebilir ki; bunun da, özellikle yaklaşan Başkan seçimi ile ilişkilendirilmesinin uygun olacağı belirtilebilir.

12. ABD’nin Hindistan Büyükelçisinin Hindistan ile Çin arasında anlaşmazlık konusu olan, Yeni Delhi’ye bağlı Arunaçal Pradeş’i ziyaret etmesi, ABD ile Çin arasında gerginliğe yol açmıştır. Hindistan’ın kuzey doğusunda yer alan Arunaçal Pradeş, doğusundan Myanmar’a, batısından ve kuzeyinden de Çin’e (Tibet’e) açılmaktadır. Yani jeopolitiği önemlidir, değerlidir. Arunaçal Pradeş, Hindistan’ın Bangladeş’in doğusunda kalan topraklarının elde tutulması açısından Yeni Delhi için son derece önemlidir. Çin, İngiltere’nin Hindistan’dan çekilmesinden sonra, bu bölgenin kendisine ait olduğunu ileri süre gelmiştir. Hindistan ise, Çin’in Arunaçal Pradeş’in Hindistan’a ait olduğunu kabul etmesi karşılığında, kendisinin de Keşmir’in doğu kesimini teşkil eden Çin kontrolündeki “Aksai Çin” ile ilgili hak iddiasından vazgeçeceğini, burasının Çin’e ait olduğunu kabul edeceğini ileri sürmektedir. ABD’nin Çin ile rekabet içinde olması ve bu bağlamda Çin’i çevreleme politikası izlemesi, ABD’nin Çin ile sorunlar yaşayan Hindistan ile yakınlaşmasına neden olmuştur. Esasen ABD, Çin’i çevreleme politikasının gereği olarak, Asya’da Çin ile ilgili sorunların hepsinde Çin’in karşısında yer alan aktörlerin yanında olmayı öngören bir yaklaşım izlemekte; bu yaklaşımı da, ABD’nin Çin’i çevreleme politikasının maliyetini aşağıya çekmesine hizmet etmektedir. ABD’nin Asya’daki bu yaklaşımı, Çin ile ilgili sorunları daha karmaşıklaştırmakta ve çözümünü güçleştirmektedir. Dolayısıyla barışa ve istikrara zarar vermektedir.

pakistan-attack

13. Pakistan’ın İran’a komşu Belucistan eyaletinin başkenti olan Quetta’da polis akademisine yapılan intihar saldırısında en az 59 kişinin hayatını kaybetmiştir. Uzmanlar, saldırının iyi düzenlenmiş bir saldırı olduğu yolunda yorumlar yapmışlardır. Saldırıyı IŞİD’ın üstlendiği ileri sürülmüş; sonradan, Pakistan Talibanı’na bağlı “Cemaat-ül Ahrar” da saldırıyı üstlendiğini açıklamıştır. Olayın, görülenin çok ilerisinde bir boyutu içerdiği düşünülmektedir. Quetta, Pakistan’ın İran’a komşu Belucistan eyaleti sınırları içinde, Afganistan sınırına (Kandahar’a) daha yakın bir şehirdir. Pakistan’ın Belucistan eyaleti ile İran’ın Sistan-Belucistan eyaleti, burada biri birlerine komşudur. Pakistan-İran sınırı, Belucistan’ı Pakistan ile İran arasında ikiye bölmüştür. Belucistan’ın nüfus ve toprak olarak, büyük kısmı Pakistan tarafındadır. Belucistan’ın genel özelliği nüfusun çoğunluğunun Sünni olmasıdır. Mevcut tabloda; İran, Pakistan’ın Belucistan eyaletindeki Şii azınlığa ilgi duyarken; Pakistan da, İran’daki Sünni Beluçların ayrılıkçı hareketine ilgi duymaktadır. Saldırı, eğer IŞİD işin içine girmemiş olsaydı, Afganistan Yönetiminin Taliban ile yürüttüğü görüşmeler ve bu görüşmelerin Pakistan tarafından bir şekilde sabote edildiği yolundaki iddialar ile ilişkilendirilebilirdi. Bu bağlamda, hem Pakistan’ın bu yaklaşımının ABD’yi rahatsız ettiği, hem de ABD ile IŞİD arasındaki dolaylı (örtülü) bağ iddiasıakla gelmektedir. Pakistan Talibanı’na bağlı “Cemaat-ül Ahrar”ın IŞİD ile ilişkisinin olup olmadığı bilinmemekle beraber, Sünni kimlikleri bunların ortak yanlarından biridir. Cemaat-ül Ahrar’ın ortaya çıkışı, “payelenme” amaçlı olarak görülmekte ve eylemin IŞİD tarafından gerçekleştirildiği değerlendirilmektedir. Çünkü akla gelen birçok husus, bunu çağrıştırmaktadır. [i] Eylemin, Afganistan’da ve Pakistan’da güç gösterisi yaparak, bu gösteri üzerinden Musul’da IŞİD saflarına savaşçı çekme amacının güdülmüş olacağı düşünülebilir. [ii] Musul’a yönelik operasyona dahil olan Şii milisler ve Tahran’dan gelen Türkiye’yi dışarıda tutmaya yönelik açıklamalar dikkate alındığında, yukarıda Belucistan ile ilgili olarak belirtilen hususlar hatırlandığında, Quetta’daki saldırının Belucistan’ı karıştırma ve bu karışıklığı İran’a sirayet ettirme amaçlı bir saldırı olduğu akla gelmektedir. Sistan-Belucistan eyaleti İran için çok önemlidir. İran’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını tolere etmektedir. Buradaki Çabahar limanı, enerji kaynakları da dâhil İran’ın dış ticareti için son derece önemlidir. Onun içindir ki, Belucistan’ın karışması, Tahran’ın yüzünü buraya dönmesine neden olacak, ilgi ve kaynaklarının bölünmesine yol açacak; bunlar da, İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki duruşlarını etkileyecektir. [iii] Nasıl ABD’nin IŞİD ile bağlantılı olduğu iddiaları varsa, Türkiye ile ilgili olarak da bu tür bir iddia vardır. Türkiye ile ilgili bu iddia ve Tahran’dan gelen Türkiye ile ilgili son uyarılar/çağrılar hatırlandığında, ister istemez insan, IŞİD’ın Quetta’daki eyleminin Türkiye tarafından İran’a verilmiş bir mesaj olup olmayacağını düşünebilmektedir.. Eğer öyle ise, bölgede müthiş bir oyun oynanıyor demektir. [iv] Musul’da üç yönden kuşatılmış iken, IŞİD’ın Kerkük’e saldırabilmesi Quetta’daki saldırıyı üstlenebilmesi, Ürdün sınırına yakın Rutba’ya saldırı düzenleyebilmesi ve bunlar olurken dün cepheden poz veren Peşmergenin bugün Musul operasyonunda cepheden yayın yapılmasına yasak getirmesi, durup üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. [v] İran’dan gelen ve hedefinde Türkiye’nin olduğu çıkarılabilen mesajlar ve geldiği yerler dikkat çekicidir. Önce İran’ın Dışişleri eski Bakanı ve Rehber’in dış ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti’den açıklamalar gelmiştir. Arkasından İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, Türkiye’nin Musul operasyonunda yer alma girişimlerine tepki göstermiştir. Daha yakında ise, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, yabancı ülkelerin Irak ve Suriye’ye izinsiz müdahalesinin tehlikeli sonuçları doğurabileceği uyarısında bulunmuştur. Bunlara bakınca, İran’ın asıl muhataplarının IŞİD üzerinden İran’a cevap verdikleri akla gelmektedir. [vi] Bu arada, ABD’nin de, İran ile Türkiye arasında arabulucu olması gerekirken, Irak ile Türkiye arasında arabulucu olacağı açıklanıyor. Irak’ın, Tahran’ın ağzına baktığı ya da Tahran’ın istediklerini söylediği göz ardı ediliyor. İşler çok karmaşık, risk çok yüksek, mevcut durum sürprizlere çok açık…

us-third-seventh-fleet

14. ABD, San Diego’daki3. Deniz Filosundan [ United States Third Fleet] Güney Çin Denizi’ndeki tartışmalı adaların yakınına destroyer göndermiştir. Bu, 3. Deniz Filosunun sorumluluk alanının nereye kadar uzatıldığını ortaya koymuş ve ABD’nin bölgedeki deniz gücünü takviye edeceği anlamına gelmiştir. San Diego’daki 3. Deniz Filosu ile, karargahı Tokyo yakınlarındaki Yokosuka’da olan 7. Deniz Filosu [ United States Seventh Fleet] arasındaki görev/sorumluluk sınırlarının kaldırılmış olduğu ileri sürülmüştür. Bu, bölgeye daha fazla gemi gönderilmesi anlamına gelecektir. Daha önce Japonya’da konuşlu 7. Deniz Filosu üzerinden yürütülen Güney Çin Denizi’ndeki faaliyetlerin artık San Diego’da konuşlu 3. Deniz Filosu tarafından da yürütülecek olması, ABD’nin her iki filoyu da Asya’nın güneydoğusuna tevcih edeceği, burada kullanacağı anlamına gelmiştir. İkinci Dünya Savaşından bu yana 3. Deniz Filosunun bu tür görevlerde kullanılmamış olması nedeniyle, söz konusu görevlendirme ayrıca dikkati çekmiştir. ABD, 3. Filoyu Asya’ya yöneltmekle, eş zamanlı olarak Kore Yarımadası’nda ve Güney Çin Denizi’nde (Çin, Filipinler karşısında) operasyon icra etme imkân ve yeteneğini güçlendirmiş olacaktır. 7. Deniz Filosu, 80 gemi ve önden konuşlandırılmış USS Ronald Reagan uçak gemisini [ USS Ronald Reagan (CVN-76)] içermektedir. 3. Deniz Filosu ise, dört uçak gemisi dâhil, 100’den fazla gemiden oluşmaktadır. Her iki deniz filosu birlikte mütalaa edildiğinde, toplamda 180’den fazla gemi ve 5 uçak gemisi ortaya çıkmaktadır ki; bu, muazzam bir deniz gücü demektir. San Diego, Hindistan’ın uzak güneyinde, Afrika’nın uzak doğusunda, Hint Okyanusu’nun ortasına yakın bir yerdedir. San Diego, bu konumu ile, Çin karşısında Hindistan’a destek ve Çin’in doğudan Afrika’ya girişini-çıkışını kontrol açılarından son derece önemlidir. İki filonun görev alanının örtüştürülmesi, ortaya çıkan muazzam deniz gücü ile, Çin’in çifte kıskaç (iki yönden kıskaç) altına alınmasına ve Hindistan’ın bu kıskaca katkısının daha çok hissedilmesine hizmet edecektir. Ayrıca Güney Çin Denizi’nin de, bu deniz gücünden etkileneceğini kabul etmek gerekecektir. Çin, uçak gemileri üzerinden, adeta ABD’ye karadan komşu olmuş gibi görünecektir ki; bunun, Filipinler Devlet Başkanı Duterte’nin son çıkışları bağlamında da anlamlı olacağı değerlendirilmektedir. ABD, akıllıca bir karar almış; Asya’daki deniz gücünü yeni bir komuta/kontrol yapısı ile daha işlevsel bir hale getirmiştir.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: