İktidar Musul konusunda inandırıcı değil!


Müttefiklerin seni istemiyorlarsa, İncirlik niçin hizmetlerine açık?

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Ankara, Başika’daki Türk askeri varlığının Irak’tan gelen “davet” üzerine orada bulunduğunu “ısrarla” yineliyor. “Usulde paralellik” ilkesine göre; davette bulunanın iradesine “buyurucu”, ”belirleyici”, “üstün” bir konum bahşetmek sayılır. mosulBu ilke gereği, “gel” diyenin çağrısına uymuşsan, aynı iradenin “git” çağrısına da uyman gerekiyor. Ortada milli ve coğrafi bütünlüğü hedef alan ciddi bir tehdit varsa ve ciddi hak ve menfaatler söz konusuysa, böyle bir durumda, Türkiye’nin “davette bulunanın iradesine” üstün ve belirleyici bir statü tanıması ne kadar doğrudur? Türkiye, söylemlerinde, “davet” kavramı yerine asıl nedenleri, “önleyici savunma” kavramı çerçevesinde kullanabilir ki; bu kavram ABD ile öne çıkmıştır. Ankara’nın bunu özellikle Washington’a karşı kullanması pekâlâ mümkündür. Türkiye’nin, Başika da dâhil, Irak’ın kuzeyindeki varlığını “davet” ile ilişkilendirmekten süratle vazgeçip, üçüncü aktörlerin ve Dünya kamuoyunun hukuksal ve siyasal açıdan anlaşılır ve kabul edilebilir bulacağı nedenlerle ya da kavramlarla ilişkilendirmesi daha doğru olacaktır.

***

MUSUL OPERASYONUNA TÜRKİYE CEPHESİNDEN BAKIŞ!…

Medyada, Koalisyon Güçlerine dâhil ABD’ye ve Fransa’ya ait uçakların Musul’un doğusundaki IŞİD mevzilerini bombaladığı, Peşmergenin ve Irak Ordusunun da güneyden Musul’a yöneldiği haberleri yer alıyor ama, aynı zamanda Musul operasyonun henüz başlamadığı ifade ediliyor. Ancak Türkiye operasyona dâhil olmadığı ve Musul’un batısı IŞİD’ın kontrolünde olduğu için, yani Musul’a yönelik operasyonun (en azından başlangıçta) doğu ve güney cephelerinden başlatılması dışında bir seçenek zaten söz konusu olmadığı için, aksi ileri sürülse de, Musul’a yönelik operasyonun başlamış olduğunu kabul etmek gerekir. Irak’ın kuzeydoğusu, Suriye Kürtlerinin kontrolündeki bölgeye komşudur. Musul’un kuzeyindeki Zaho ve Duhok ile kuzeydoğusundaki Başika’da da Türk askeri varlığı vardır. Batı ve kuzey bu suretle çıkarıldığında, geriye doğu ve güney kalmaktadır ki, hareketlilik de bu iki yöndedir. Bu tablo, ister istemez Musul operasyonunun başlamış olduğu değerlendirmesine yol açmaktadır. Bu değerlendirme çıkış noktası alındığında, Türk Genelkurmay Başkanının da katıldığı Koalisyon Güçleri Genelkurmay Başkanlarının ABD’deki toplantısının konusu, gerçekten Musul olabilir mi? Ya da operasyonun başlamadığı söyleminin, Türkiye’nin tutumu/duruşu ile ilgili olduğu düşünülebilir mi?

Ankara, Başika’daki Türk askeri varlığının Irak’tan gelen “davet” üzerine orada bulunduğunu “ısrarla” işlemektedir. Bu; yönetimin, siyasetin ve hukukun içerdiği temel ilkelerinden biri olan “usulde paralellik” ilkesini hatırlatan bir durumdur. Bu ilke, söz konusu “davet” söylemine uygulandığında; anlamı, davette bulunanın iradesine “buyurucu”, ”belirleyici”, “üstün” bir konum bahşetmek olmaktadır. Bu belirtilenler nedeniyle, “davet” söyleminin, Başika’daki (ve genelde Irak’ın kuzeyindeki) Türk askeri varlığı konusunda Ankara’nın elini zayıflattığı değerlendirilmektedir. Çünkü bu ilke gereği, “gel” diyenin çağrısına uymuşsan, aynı iradenin “git” çağrısına da uyman beklenir. Oysa BM Şartı’na ve uluslararası hukukun “olan” kurallarına rağmen Türkiye’nin Başika’daki (ve Irak’ın kuzeyindeki) askeri varlığının hukuken ve siyaseten anlaşılır ve kabul edilebilir nedenleri vardır. [Bkz. Başika ve Musul Operasyonu Çağrışımları] Ortada milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan ciddi bir tehdit varsa ve ciddi hak ve menfaatler söz konusuysa, böyle bir durumda, Türkiye’nin “davette bulunanın iradesine” üstün ve belirleyici bir statü tanıması ne kadar yerinde ve doğru olur? Devletlerin varlıkları ve gelecekleri ile ilgili bu tür önemli konuları başka aktörlerin iradesine bırakmaktan kaçınmaları, uluslararası politikada ve uluslararası hukukta genelde tercih edilen bir yaklaşımdır. Bu bağlamda, Türkiye, söylemlerinde, “davet” kavramı yerine diğer nedenleri, en azından “önleyici savunma (preventive defense)” kavramını kullanabilir ki; bu kavram ABD ile öne çıkan bir kavram olduğu için Ankara’nın bunu özellikle Washington’a karşı kullanması pekâlâ mümkündür. Eğer (i) Musul/Başika konusunun daha uzun bir süre herkesi meşgul edeceği ve (ii) Türkiye’nin Başika’daki (ve Irak’ın kuzeyindeki) askeri varlığının Türkiye için gerçekten önemli olduğu çıkış noktası alınırsa; Türkiye’nin, Başika da dâhil, Irak’ın kuzeyindeki varlığını “davet” ile ilişkilendirmekten süratle vazgeçip, üçüncü aktörlerin ve Dünya kamuoyunun hukuksal ve siyasal açıdan anlaşılır ve kabul edilebilir bulacağı nedenlerle ya da kavramlarla ilişkilendirmesi daha doğru olacaktır.

Türkiye’nin, TBMM’den Irak ve Suriye konusunda istihsal edilen karara istinaden, bazı askeri tesislerini (örneğin TSK İncirlik Tesisi’ni) Koalisyon Güçlerinin kullanımına açtığı bilinmekle beraber, içinde bulunduğumuz günlerde Musul operasyonuna katılmak için Türkiye’nin hava üslerini Koalisyon Güçlerine açabileceği medyada yer almış [Musul’a Yoğun Bombardıman] ve bu nedenle bir tereddüt ortaya çıkmıştır. Eğer TSK İncirlik Tesisi Koalisyon Güçleri tarafından hâlihazırda kullanılıyorsa, medyada geçen ifadeyi yeni hava üslerinin Koalisyon Güçlerinin kullanımına açılması olarak almak mı gerekecektir?

Eğer hâlihazırda TSK İncirlik Tesisi Koalisyon Güçleri tarafından kullanılıyor ve Musul’un doğusundaki IŞİD mevzilerini bombalayan ABD uçakları bu tesisten havalanmış ise, Türkiye’nin Musul operasyonu dışında kalması ya da Ankara’nın bu operasyona katılma ısrarı ne kadar anlamlıdır? Musul’un doğusunu bombalayan ABD uçakları TSK İncirlik Tesisi’nden kalkmışsa, Türkiye zaten Musul operasyonun bir parçası olmuş demektir. Yine bu durumda Türkiye’nin, hem Musul operasyonuna katılmakta ısrar etmesi, hem de TSK İncirlik Tesisi’nin Musul’un doğusunu bombalayan ABD uçaklarına kullandırtması bir çelişki olmayacak mıdır? Türkiye, eğer gerçekten operasyona katılmak istiyorsa, TSK İncirlik Tesisi’nin kullanımını kendisinin katılımı gerçekleşene kadar pekâlâ askıya alabilir. Ankara, hem katılma isteğinin dikkate alınmamasının (geri çevrilmesinin), hem de katılımının istenmediği bir operasyonda kendisine ait bir hava üssünün kullanılmasının, üçüncü aktörler ve Dünya kamuoyu nezdinde, kendisi için ne anlama (anlamlara) geleceğini düşünmek durumundadır.

Türkiye, Musul operasyona ısrarla katılmak isterken, aynı zamanda PKK terör örgütünün ve bunların uzantısı olan PYD ile YPG’nin bu operasyona dâhil edilmemesini de istemektedir. Haklı olarak, NATO içinde birlikte yer aldığı “müttefiklerinin”, PKK terör örgütünün uzantıları olan PYD ve YPG ile birlikte hareket etmelerini sorgulamaktadır. Ancak bunun sorgulanma yeri, NATO Karargâhı olmak durumundadır. Koalisyon Güçlerinin oluşumu ve bu güce katılım konusunda NATO’nun alınmış bir kararı var mı, yok mu bilinmemektedir. Ancak eğer varsa, karine olarak Türkiye’nin; bugün sorguladığı hususları NATO Karargâhında kararın alınması aşamasında gündeme getirdiği ve o aşamada endişelerinin giderildiği, Ankara’nın bu koşulla karara “evet” dediği varsayılmak durumundadır. Bu yapılmamışsa, şimdi sorgulamanın bir anlamı ve değeri olmayacaktır.

Eğer Koalisyon Güçlerinin oluşumuna ve faaliyetlerinin tabi olacağı esas ve usullere dair NATO’da bir karar alınmış ya da NATO bir şekilde Musul Operasyonuna angaje olmuşsa ve Türkiye’nin bugün sorguladığı durumlar NATO’nun bu angajmanlarına uygun ise, bugünkü sorgulamanın yine bir anlamı ve değeri olmayacaktır. Çünkü NATO’da kararlar oybirliği ile alınmaktadır ve bu, NATO’nun söz konusu angajmanlarına Türkiye’nin daha önce “evet” dediğine işaret edecektir.

Bu noktada öne çıkan, kendisini belli eden, çok önemli bir husus vardır. O da şudur: NATO, Musul operasyonunda, hem bir terör örgütünün uzantıları ile işbirliğine gitmekte, hem de bu işbirliğini müttefiki Türkiye’nin katılımına tercih etmektedir. NATO’da kararların oybirliği alınıyor olmasına bağlı mülahazalar bir yana, bunun geldiği anlam çok önemlidir. Bu duruma, Türkiye’nin NATO’da istenmediği anlamını yüklemek pekâlâ mümkündür. Eğer öyle ise, bu takdirde, Ankara’nın, NATO şapkası altında müttefik ülkelere Türkiye’de sağladığı imkân ve kolaylıklar ne olacaktır? Musul operasyonunda kendisini aralarına almak istemeyen müttefiklerine imkan ve kolaylıklar sunmaya devam etmesi, acaba üçüncü aktörler ve Dünya kamuoyu nezdinde, nasıl bir Türkiye imajına yol açıyordur?

Ortada Türkiye’yi hedef alan teröre açıkça destek veren ya da bu tür terör örgütleri ile olan bağlantıları aleniyet kazanmış olan müttefikleri var ve Türkiye bunu en yetkili ağızlardan ifade ediyor iken, aynı zamanda bunlardan medet umulmaya devam edilmesi, bunlarla ilişkilerin gözden geçirilmemesi, bu duruma alternatif politikalar üretilmemesi, en azından bunlardan uzak durulamaması, anlaşılır gelmemekte; bu durum, söylem konuları üzerinden Ankara’nın inandırıcılığını içeride ve dışarıda aşağıya çekmektedir.

Peki, “Türkiye’yi Başika’ya ben davet ettim” diyen Erbil Yönetiminin, başladığı varsayılan Musul operasyonunda Bağdat ile birlikte hareket etmesine, ABD’ye ve Fransa’ya ait uçaklar Musul’un doğusunu bombalarken Peşmergenin de Irak Kuvvetleri ile güneyden Musul’a yönelmesine, ne demek gerekir? Erbil Yönetiminin, Irak Kuvvetlerine mensup araçların bir kısmındaki Şii mezhebini simgeleyen işaretleri kaldırtması Türkiye için yeterli midir? İşaretlerin kaldırılması, Şii milislerin IŞİD’ın bölgeyi ele geçirirken Şiilere yaptıklarına misillemede bulunma endişesini ortadan kaldırır mı?

Bu bağlamda kendisini hissettiren bir başka husus; Sünnileri koruma konusunda bugün bu kadar hassasiyet gösteren Ankara’nın, dün Türkmenler aynı zulme maruz kalırken nerede olduğudur. Hatta bugün bakıldığında ortaya öyle ilginç bir tablo çıkmaktadır ki; aynı insanlar, dün etnik kimlikleri söz konusu olduğunda başka, bugün dinsel kimlikleri söz konusu olduğunda başka yaklaşımlara konu olmuş gözükmektedirler. Acaba, bu görüntü, Ankara hakkında nasıl bir izlenim doğurmaktadır? Ve bu görüntü Türkiye’nin yararına mıdır?

Demek istenilen; dış politikaya ilişkin konularda fazla konuşulmasının, üstelik konuşulan hususların içinin uygulamada doldurulamamasının, hem içeride, hem de dışarıda Ankara’nın itibarını aşındırdığıdır. Bu nedenle, Ankara, hem bu yaklaşımından vazgeçmeli, hem de kamuoyunun dış politikaya katılımı ve katkısı için uygun bir kamu diplomasisi üretmelidir.

Musul Operasyonu konusu, bugün itibarıyla, Türkiye’nin dış politikada içinde bulunduğu (bize göre oldukça olumsuz) duruma işaret etmesi açısından son derece anlamlı bulunmaktadır.

Ankara, bir bütün olarak dış politikaya ilişkin yaklaşımını masaya yatırmalı; önce bir öz eleştiri yapmalı, sonra da gerekli düzeltmelere yönelmeli; düzeltmeleri de, öne çıkardıklarının ve ihmal ettiklerinin ayrı ayrı yapılacak maliyet/fayda analizlerinin sonuçlarına dayalı olmalıdır.

Ankara’nın dış politikaya ilişkin şu hususları hatırlamasında özellikle ve ayrıca yarar olduğu düşünülmektedir; susmak, demek istediğini eylemli olarak ortaya koymak ya da muhataplarının demek istediklerini yaptıklarından çıkarmasını sağlamak, stratejinin ve diplomasinin bir parçasıdır. Gizlilik, kararlılık ve kararlılığa bağlı inandırıcılık, yine strateji ve diplomasi bağlamında çok önemli olan hususlardır.
17 Ekim 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: