İçeride “onarım” sürecini tamamlamadan Ankara’nın dış politikada başarılı olma gayreti!


ABD’den ‘elini taşın altına sokmasını’ isteyip, başının taş altında ezilmesine razı olmak!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

ABD’nin Suriye krizine ilişkin başarısız görüntüsünün nedenlerinden biri olarak proxy unsurlar üzerindeki kontrol yetersizliğinden/zayıflığından söz edilmesi, biri genel, diğeri özel iki açıdan görülebilir. tas_el Genel olanı, Sovyetlerin dağılmasından sonra, ABD’nin bir rehavete kapılması ve tek süper güç olmasına rağmen küresel koşulları düzenleme konusunda ağır kalmasıdır. Özel olanı da, bu genel tablonun, Amerikan Yönetiminde “birliğe”zarar verip “çok başlılığa” yol açmasıdır. Bu noktada kritik soru, ABD’nin Suriye krizinde inisiyatifi eline almak için yüksek bir maliyeti göze alıp almayacağıdır! Uluslararası politikanın Asya’ya doğru kaydığı ve Batı kıyılarının tehlikeye tehdide daha açık hale gelmeye başladığı mevcut konjonktürde, ABD, acaba Suriye krizine ne kadar eğilebilir? Türkiye’nin Suriye krizinde ABD ile olan birlikteliğini, bu hususu da dikkate alarak değerlendirmesi gereklidir. Suriye krizinde ABD ile yola çıkıp bu krizde ABD ile yola devam etmek isteyenlerin bu hususu da dikkate almaları gerekecek. Peki Suriye krizinde, ABD+Rusya+Çin denklemi kapsamına giren, geçmişteki ve günümüzdeki hangi tarihsel örneklerden ders çıkarılması zorunludur?!

***

ABD’YE SURİYE KRİZİ İÇİN TİBET’TEN DERSLER ÇIKAR MI? PEKİ YA AFGANİSTAN’DAN?

I. Batılı araştırma kurumlarında ABD’nin Suriye krizine ilişkin yaklaşımını ve fiili durumunu inceleme konusu yapan çalışmalar yayınlanıyor. CSS [Center for Security Studies-ETH Zurich]’in yayınladığı, Steve Ferenzi’nin, “Want to Build a Better Proxy in Syria? Lessons from Tibet” başlıklı çalışması [full text]bunlardan biri.

Ferenzi, çalışmasında; Suriye’de, ABD ile ilgili olarak, proxy unsurların iyi araştırılmadan seçildiği, gerektiği gibi denetlenmediği ve başarısız oldukları, buharlaşan yerel politik/silahlı dinamikler, politik yatırım yetersizliği (ABD’nin siyasal duruşunun zayıf ve belirsiz olması, kararsızlığı) gibi hususlara dikkat çekerek, ABD’nin ne yapması gerektiğini irdelemektedir. ABD’nin, Suriye’de kazanmaya istekli ise, proxy unsurlara daha çok eğilmesi gerektiği; ancak bu eğilmenin, proxy unsurlar ile ABD arasındaki bağı belirginleştireceği ve bunun da, şeffaflık ve uluslararası hukukun uyulması zorunlu gerekleri ile birlikte ABD’yi sıkıntıya sokabileceği ileri sürülmektedir.

Çalışmada, Suriye krizi ile ilgili olarak, ABD’nin, amaçlarını sınırlandırmak ya da yatırımlarını artırmak seçenekleri ile karşı karşıya bulunduğu belirtilmekte; Tibet’ten çıkarılabilecek dersler ile ABD’nin bugün ve gelecekte hatalar yapmasının önlenebileceğine işaret edilmekte; Amerikan halkının Suriye krizi (IŞİD) ile meşgul edilmesi, Başkanlık Seçimi ile ilişkilendirilmekte ve Tibetliler için “Soğuk Savaşın değerli fakat bahtsız yetimleri” ifadesi kullanılmak suretiyle, bugün Suriyelilerin de ABD ile Rusya arasındaki “yeni Soğuk Savaşın bahtsız yetimleri” olup olmayacağı sorulmaktadır.

Çalışmada Türkiye’ye de değinilmiştir. Türkiye’nin Suriye krizinde birden çok rakip unsuru dengelemeye çalıştığı ve bunun için kaynaklarını böldüğü belirtilmiştir. Türkiye’nin, [i] güney sınırına bitişik Kürt yayılmacılığını önlemeye, [ii] Halep’te Esad karşıtlarını desteklemeye ve [iii] IŞİD ile mücadeleye etmeye çalıştığına; kaynakları bunlar arasında bölünmüş olmasına rağmen Türkiye’nin, Azez-Cerablus hattında ABD’nin proxy unsurlar üzerindeki etkisini azalttığına dikkat çekilmiştir. Ayrıca ABD’nin Türkiye (ve Ürdün) ile olan ilişkilerini ciddi şekilde değiştirerek (düzelterek) bölgedeki çıkarlarını ve nüfuzunu büyük ölçüde koruyabileceği de ileri sürülmüştür.

II. Suriye krizinin nasıl ortaya çıktığı ve bugün geldiği nokta, az veya çok herkesçe bilinmektedir. Suriye krizi, başlangıçtaki mecrasından oldukça uzaklaşmış bir görüntü vermektedir. Suriye krizinin bu görüntüsü, Steve Ferenzi’yi, Tibet sorununu ile Suriye krizi arasında bağ kurmaya itmiştir.

Tibet sorunu, bugünkü görünümü ile, 1949 yılında Çin’de Komünist Partinin iktidarı ele geçirmesi ve Mao’nun yönetime gelmesi üzerine baş göstermiş bir sorundur. O yıla kadar Pekin’in etkisinden oldukça uzak ve geniş bir özerkliğe sahip olarak yaşam süren Tibet halkı, Mao’nun iktidara gelmesinden hemen sonra, Ekim 1950’de Çin’in ağır askeri müdahalesine maruz kalmıştır. O tarihlerde, ABD, hem komünizm ile mücadele politikası izlemektedir, hem de Çin’in Komünist Yönetimini tanımamaktadır. Asya’nın doğusunda Kore Yarımadası’nda ise, Sovyetler ile ABD arasında cereyan eden savaş vardır ve henüz Sovyet-Çin yarışmasının söz konusu olmadığı Ekim 1950’de Çin de ABD karşısında bu savaşa dâhil olmuştur. Bu tablo, Çin karşısında, Tibetlileri ve Amerikalıları aynı paydada buluşturmuştur. Ve ABD,1950’li yılların ilk yarısından ABD ile Çin arasında diplomatik ilişkilerin tesis edildiği 1970’li yılların ilk yarısına kadar olan dönemde, Çin karşısında, Tibetlilere müzahir dolaylı/örtülü bir politika izlemiştir. Daha açık bir ifade ile, bu süre içerisinde Tibet halkı, ABD’nin Çin’e karşı kullandığı proxy unsur olmuştur. Bu, Çin karşısında Tibetlilerin de işine gelmiştir.

ABD, o yıllarda, Komünist Çin’e direnen Tibet’i desteklemek için münhasıran CIA tarafından yürütülen gizli bir eylem planını yürürlüğe koymuştur. ABD, bu kapsamda, farklı amaçlarla, Tibetlilerden oluşan proxy unsurlar oluşturmuş; Tibet direniş hareketinin kabiliyetini değerlendirmek için “pilot timler ve radyo timleri” kurmuş, istihbarat toplamış, sabotajları yönetmiş, kitle eylemlerini desteklemiş, Tibetlilere danışmanlık hizmeti vermiştir. ABD Tibetliler üzerinden bunları yapmak suretiyle; [i] Çin’in bölgesel planlarını bozmada orta dereceli bir başarı elde etmeyi, [ii] Çin Ordusunun Tibet’e (bölgede benzeri diğer yerlere) kolayca yerleşmesini (yani Çin’in/komünizmin) yayılmasını önlemeyi ve [iii] Tibet konusundaki anlaşmazlığı kendisine göre şekillendirmeyi amaçlamıştır. Ancak gerek Çin-ABD ilişkilerinde baş gösteren yakınlaşmanın, gerekse Tibetlilerden oluşan proxy unsurların etkin ve verimli olamamasının etkisinde, ABD bu operasyonu 1970’li yılların ortasına doğru durdurmuştur. ABD’nin bu operasyonda belirgin bir başarı elde edememesinin nedenleri olarak çalışmada birçok husus ileri sürülmüştür. [i] Tibetli unsurlar, sürekli operasyonlar için isteksiz olmuşlardır. [ii] Direnişçiler, Tibet’te kalıp kalıcı operasyonlar için varlıklarının güçlendirmek yerine sınırı geçip Nepal’e sığınmışlardır. [iii] CIA’nin gerilla savaşı vurgusuna ve köylerde yer altı direniş hücreleri kurmasına rağmen, Tibetliler, Çin Ordusu ile konvansiyonel (geleneksel) çatışmayı seçmiş ve bu ABD/Tibet aleyhine ağır sonuçlara yol açmıştır. [iv] Görevlendirilen danışmanların yetersiz olduğu anlaşılmıştır. [v] Proxy unsurlara yönelik doğrudan tavsiyeler ve kontroller, yetersiz/zayıf olmuştur. [vi] Bu yetersizlik/zayıflık, “açığa düşme” endişesi ve politik riskler nedeniyle telafi edilememiştir.

Tibet konusu ele alınırken, 1962 yılı sonbaharında, sınır savaşı niteliğinde, yaklaşık bir ay süren, Çin-Hindistan çatışmasına da değinilmiş; Çin’in karşısında Tibet direniş hareketini desteklemek için, CIA ve Hindistan istihbaratının, birlikte “Tibet Özel Sınır Kuvvetleri” birimini kurduğu da belirtilmiştir. Ancak Hindistan’ın bu yapılanmayı Çin ile tekrar çatışma ihtimaline karşı Hindistan sınırlarını korumak için kullanmak istemesi ve Hindistan’ın bu yaklaşımının Tibet’teki direniş için eğitilen Tibetlileri kendisine çekmesi nedeniyle, o zamanki bu proxy girişim de başarılı olamamıştır.

Steve Ferenzi; Tibet’teki başarısızlığın bir benzerinin Suriye’de yaşanmaması ve Suriye krizinde daha etkili bir proxy savaş yürütülebilmesi için, yukarıda belirilen hususlar ışığında, Tibet sorunundan dersler çıkarılmasına ihtiyaç olduğunu ve proxy unsurların etkinliğinin maksimize edilmesi gerektiğini belirtmiştir.

III. Steve Ferenzi; söz konusu çalışmasında, Suriye krizine ilişkin olarak bazı tespitlerde bulunmuş ve ABD için söz konusu olabilecek tehlikelere/risklere de dikkat çekmiştir. Her şeyden önce, [i] ABD’nin Suriye krizine müdahalesinin zamanlanması sorgulanmış, [ii] Suriye krizi için proxy unsur seçimine özen gösterilemediğine ve bunun ABD için maliyeti artırdığına vurgu yapılmış ve [iii] politikacılardaki (siyasal karar vericilerdeki) kararsızlığın krizin tırmanmasına ve istenmeyen sonuçlara yol açtığı belirtilmiştir.

Ferenzi’ye göre, ABD’nin Suriye krizine ilişkin bu yaklaşımı halen devam etmektedir ve proxy unsurları kontrol etmeye odaklanması gerekmektedir. Proxy unsurlara odaklanılırken, bir yönüyle onlara daha fazla ödeme yapılması, diğer yönüyle de onlara verilen materyal ve hava desteğinin kesilmesi seçenekleri dile getirilmiştir. (Bu meyanda, Tibet’te hava desteğinin koşula bağlanmış olduğu hatırlatılmıştır. ) Çalışmada, Suriye’nin güneydoğusundaki durum için “başarısızlık” ve kuzeybatısındaki operasyonlar için “tutarsızlık” nitelemelerinde bulunulmuş, bu iki durumun yetersiz danışmanlık (kontrol) ile ilişkilendirilmiş, bu durumun sürmesinin proxy savaşın “marjinal” kalmasına neden olabileceği belirtilmiş ve etkin bir kontrol olmadığı için ABD destekli proxy unsurların evlerine döndükleri ve ellerindeki teçhizatı El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi’ne verdikleri tespiti yapılmıştır. ABD’nin proxy unsurlara ilişkin kontrol zafiyetinde, sahadaki diğer aktörlerin proxy unsur kullanmalarının payı olduğu da belirtilmiştir. Türkiye ile Ürdün’ün Suriye krizinde ABD’nin “yerel ortakları” olduğu; bu iki yerel ortağın, [i] savaşçı toplama, [ii] sığınmacı kabulü, [iii] “eğit-donat” programını yürütme ve [iv] operasyonel koordinasyon işlevlerini yerine getirdiği, çalışmada belirtilen bir başka husustur. (Bu meyanda, Türkiye ile Ürdün’ün Suriye krizi nezdindeki durumu, 1962’de Hindistan’ın Tibet direniş hareketi nezdindeki durumuna benzetilmiştir.) Ferenzi, Suriye’de devam eden proxy savaş ile ilgili olarak, ABD’nin, ne büyük “politik yatırım” yaptığını ne de amaçları yeniden değerlendirdiğini de ileri sürmüştür.

Çalışmada, doğrudan ya da dolaylı olarak Kürtler ile ilgili hususlar da yer verilmiştir. Bu meyanda, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içindeki unsurların bağlılıklarının, uyumlarının ve cesaretlerinin farklılık arz ettiği, ABD’nin SDG içindeki bu unsurlara güvenmekle görevini yapmamış olduğu, ancak bunda Türkiye ile olan hassas dengeleri bozma endişesinin payı olduğu ifade edilmiştir. Kürtlere ne olacağı sorulmuş ve Kürtlerin Araplardan tepki gelene kadar “Arap topraklarında” ilerlediğine işaret edilmek suretiyle bir bakıma Kürtler SDG içindeki diğer unsurlardan ayrı bir yere konulmuştur. Kürtlerin ABD’nin sahadaki özel operasyon güçlerine büyük katkısı olduğu, Menbiç’in IŞİD’ın fiili başkenti Rakka’yı Türkiye’ye bağlayan hat üzerinden stratejik bir nokta olduğu ve Suriye’nin kuzeyinin IŞİD’dan alınmasında (ve sonrasında) ciddi “istihbarat paylaşımı” yapıldığı belirtilmiştir. Belirtilen diğer hususlar ise; ABD’li danışmanların SDG’ye (Kürtlere) eşlik etmesinin ABD’nin isyancılara olan desteğini açığa düşürdüğü; YPG ile birlikte hareket eden ABD’li danışmanların da, “YPG PKK ile bağlantılı olduğundan”, Türkiye ile ilişkilerin gerginleşmesine yol açtığı; ABD’nin Kürtler ile “ortaklığı” nedeniyle sık sık Türkiye ile karşı karşıya kaldığıdır.

Çalışmada yer verilen bazı hususlar, Suriye krizinin bugüne kadar olan geçmişinin daha iyi (doğru) anlaşılması ve geleceği konusunda oldukça anlamlıdır. [i] Özellikle ABD’nin IŞİD ile mücadele için seçtiği proxy unsurların niteliğine ve güvenirliğine eğilinmiştir. [ii] ABD’nin, bu unsurlar üzerinden, siyasal/stratejik hatalar, tehlikeler ve utançlar ile karşı karşıya kalabileceğine işaret edilmiştir. [iii] Suriye konusundaki ABD ulusal güvenlik hedeflerine ulaşılması için, (doğrudan) kara operasyonlarının tercih edilebilir bir seçenek haline geldiği belirtilmiştir. [iv] Ancak doğrudan operasyonların yüksek maliyeti ile Amerikan iç hukukunun ve uluslararası hukukun uyulması zorunlu gerekleri dikkate alındığında, Proxy savaşın daha tercih edilebilir olacağına; arkasına konulacak siyasal kararlılık ve isteklilik ile, güvenilir, sağlam ve yetenekli proxy unsurların istenen sonuca sağlayacağına vurgu yapılmıştır.

IV. ABD’nin Suriye krizinin önemli aktörlerinden bir tanesi olması ve bu kriz nezdindeki durumunu ele alması nedeniyle, çalışma önemlidir. Çalışmanın konusunun Suriye krizi ile bağlantılı diğer ülkeleri de ilgilendirmesi, çalışmayı önemli kılan bir başka husustur.

Elbette ki, Suriye krizine ilişkin olarak Tibet sorunundan çıkarılacak dersler vardır. Ancak çıkarsamalarda bulunurken, zamanın ve mekânın farklı olduğunun, koşullar arasındaki farkın ihmal edilmemesi gerekir.

[i] Suriye ile kıyaslandığında Tibet’teki direniş hareketinin insan unsuru (savaşçı, direnişçi, muhalif ya da proxy unsuru) daha homojendir. Suriye’de çok sayıda grup/aktör vardır. [ii] Tibet’ten farklı olarak, Suriye’deki proxy unsurlar farklı önceliklere/hedeflere sahiptirler. [iii] Tibet’te Çin ve Çin’in karşısındaki aktörler (proxy unsurlar) var iken, Suriye’de karşı karşıya gelen aktörlerin ve proxy unsurların sayısı oldukça fazla olup, bunların örtüşmeyen hedefleri/amaçları, sahada kontrol sorununa yola açmakta ve birinin yaptığını diğerinin boşa çıkardığı ya da etkisini azalttığı durumlar ile yoğun olarak karşılaşılmaktadır. [iv] Tibet’in Budist direnişçilerinin ABD’nin liberal demokrasisi ile herhangi bir sorunları yok iken, Suriye’deki direnişçiler genelde az veya çok ABD’nin değerleri ile kavgalı çeşitli İslamist grupların kontrolündedir. Bunların önemli bir kısmı, ABD’yi İslamiyet’in düşmanı olarak görmekte, hatta “Büyük Şeytan” olarak nitelendirmektedir. [v] Yukarıda daha önce ifade edildiği üzere, ABD’nin Tibetli direnişçilere destek vermesinin arkasındaki nedenler az-çok bellidir. Fakat ABD’nin Suriye krizine ilişkin yaklaşımında, Tibet’tekine benzer bir belirginlik bile yoktur. ABD, Suriye’de (krizin başlangıcında olmayan) Rusya’nın hareket alanını sınırlamayı mı öngörmektedir? Yoksa görünür geleceğe yönelik olarak Suriye krizini kendisine göre şekillendirmek mi istemektedir? [vi] Tibet’teki direniş Soğuk Savaş yıllarının ideolojik boyutunu yansıtırken, Suriye’de bu türden bir ideolojik “çatışma” söz konusu değildir. Rusya’nın Batılılaşma yolunda ilerlemesi, Suriye’deki durum için kullanılan “yeni Soğuk Savaş” nitelemesini tartışmalı kılmaktadır. ABD ile Rusya arasındaki güncel rekabet ideolojik olmaktan çok, hegemonik güç yarışı niteliğindedir. Bu ve benzeri hususlar, Tibet sorunundan Suriye krizi için dersler çıkarırken dikkatli olmayı öngörmektedir.

V. Türkiye açısından çalışmaya bakıldığında ise, akla birçok husus gelmektedir.

a. Suriye krizi ve IŞİD ile mücadele, önümüzdeki 08 Kasım (2016)’da ABD’de yapılacak Başkanlık Seçiminin sonucunu yakından etkileyecek bir mahiyet arz etmeye başladığı için, içinde bulunduğumuz (önümüzdeki) günlerde ABD’nin Suriye krizine daha etkin ve yoğun olarak müdahil olma ihtimali güçlenmiş gözükmektedir. ABD, hava unsurlarına ve sınırlı sayıdaki özel kuvvetler unsurlarına ilave olarak, daha belirgin bir kara gücü ile Suriye krizine müdahil olabilir. Rusya’nın, Doğu Akdeniz’de bulunan mevcut donanma unsurlarına Kuznetsov uçak gemisini dâhil etme kararı alması (ve Asya’nın doğusunda Çin ile yeni bir ortak deniz tatbikatı yapması) bu ihtimal bağlamında değerlendirilebilir. Çalışmada ABD’nin Suriye krizi nezdindeki durumu için, siyasal açıdan “utançtan” söz edilmesi, bu ihtimali besleyen bir başka husus olarak görülmektedir.

b. ABD’nin Suriye krizine ilişkin başarısız görüntüsünün nedenlerinden biri olarak proxy unsurlar üzerindeki kontrol yetersizliğinden/zayıflığından söz edilmesi, biri genel, diğeri özel iki açıdan görülebilir. Genel olanı, Sovyetlerin dağılmasından (1991’den) sonra, ABD’nin bir rehavete kapılması ve tek süper güç olmasına rağmen küresel koşulları düzenleme konusunda ağır kalmasıdır. Özel olanı da, bu genel tablonun, Amerikan Yönetiminde “birliğe” zarar verip “çok başlılığa” yol açmasıdır. Bugün Suriye konusunda, CIA’nin farklı, Pentagon’un farklı yaklaşımlar içinde olduğunun konuşulması, bu iki hususun somut bir işareti olarak görülebilir. Bunların anlamı, ABD’nin küresel koşulların değişimindeki konumunun (gücünün) zayıflamış olduğudur. Bu da, ABD’nin Suriye krizinde inisiyatifi ele geçirme girişimlerinin kolay olmayacağı, en azından maliyetinin çok yüksek olacağı demektir. Bu noktada kritik soru, ABD’nin Suriye krizinde inisiyatifi eline almak için yüksek bir maliyeti göze alıp almayacağıdır. Bu sorunun cevabı, Suriye’nin jeopolitiğinin bugün ve görünür gelecek itibarıyla ABD için ne kadar önemli olduğu (olacağı) ile yakından ilgilidir. Uluslararası politikanın Asya’ya doğru kaydığı ve ABD’nin Batı kıyılarının tehlikeye (tehdide) daha açık hale gelmeye başladığı mevcut konjonktürde, ABD, acaba Suriye krizine ne kadar eğilebilir? Türkiye’nin Suriye krizinde ABD ile olan birlikteliğini, bu hususu da dikkate alarak değerlendirmesi yararlı olacaktır.

c. Baba-oğul Bush dönemlerinde, hem uluslararası politikanın Asya’ya kayışı, hem de ABD’nin Batı kıyılarının tehlikeye (tehdide) açık hale gelişi bugünkü kadar belirgin değildi ve o yıllarda, ABD’nin Orta Doğu’ya olan siyasal yatırımı (askeri güçle desteklenmiş olarak) çok belirgindi. O yıllardaki bu görüntü, Orta Doğu’dan başlayan ve küresel ölçekte kendisini belli eden bir Amerikan karşıtlığına yol açmıştı. Bugün uluslararası politikanın Asya’ya doğru kaymasının ve ABD’nin Batı kıyılarının tehlikeye daha açık hale gelmeye başlamasının etkisinde ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik siyasal yatırımının zayıflaması (yani aldığı/açıkladığı kararların arkasında duramaması), ABD karşıtlığına ilave olarak, ABD’ye yönelik giderek artan bir güvensizliğe de yol açmaya başlamıştır. Bunu, daha kapsayıcı bir ifade olarak, güvensizlik üzerinden ABD karşıtlığının bugün daha da güçlenmiş olduğu şeklinde almak mümkündür. Bunun da, Suriye krizi konusunda, Türkiye dâhil bölge ülkelerinin ABD ile olan ilişkilerini etkileyeceği düşünülmektedir.

d. Tibet’in ABD ile ilgili deneyimleri çok kısıtlıdır. Orta Doğu’nun ABD ile olan deneyimleri ise oldukça zengindir, çeşitlilik gösterir, çelişkiler içerir. ABD’nin Suriye krizinin başlamasından bu yana geçen süre içerisinde destek verdiği farklı proxy unsurları biri birlerine yaklaştırmayı başaramamasının arkasında bu zenginlik, çeşitlilik ve çelişkiler vardır. Orta Doğu’da, ülkelerin yönetimleri sırtlarını ABD’ye dayamış bir görüntü verirken, halklarının hedefinde genelde ABD olmuştur. En basiti ve bilineni, Orta Doğu’nun Müslüman ve Arap halklarının gözünde, İsrail’in bugün geldiği noktanın ve Filistin halkının çekmekte olduğu acı ve ıstırabın arkasında ABD’nin olduğudur. Orta Doğu’ya genel olarak hâkim siyasal kültür konusunda ne söylenirse söylensin, ABD ile ilgili bu algı genel kabul gören bir algıdır. ABD, Suriye krizi için ihtiyaç duyduğu yerel proxy unsurları, bu tür bir algının hâkim olduğu bir toplumun içinden seçmektedir. Bu, ABD’nin proxy unsurlar üzerindeki kontrol ihtiyacının çok yüksek olduğu/olacağı anlamına gelir, kontrolün sağlanması ABD için oldukça zordur. Yani Amerikalı danışmanların sayısı fazla olacaktır ve bu, ABD için, mali yönden ağır bir fatura anlamına gelecektir. Eğer danışman sayısının fazla oluşunun ABD’yi siyasal açıdan açığa düşüreceği dikkate alınırsa; bu, proxy unsurların kontrol dışı insan hakları ihlallerinin ve uluslararası hukuka aykırı fiillerinin de yine ABD’ye fatura edileceği anlamına gelecektir. Yani ABD sadece mali açıdan değil, siyasal açıdan da ağır faturalar ödeme ihtimalleri ile karşı karşıyadır. ABD’nin Suriye krizine ne kadar eğilebileceği konusuna bakılırken, bu hususun da göz önünde bulundurulması uygun olacaktır.

e. Yukarıda belirtilen hususların işaret ettiği bir diğer husus; gerek mevcut görüntüsünün, gerekse zamanın, mekanın ve koşulların Suriye krizinin uzun soluklu bir kriz olacağına işaret ettiğidir. Filistin sorununun geçmişi ve Kürtler ile bağlantılı olarak Suriye krizinin bu sorunun yerini alacağı yolundaki değerlendirme ve görüşler de, bunu teyit eder mahiyettedir. ABD, mevcut küresel koşullarda ve kendisinin içinde bulunduğu mevcut koşullarda, uzun soluklu böyle bir krize ileri derecede angaje olabilir mi? Böyle bir angajman, ABD için, rasyonel olur mu? Suriye krizinde ABD ile yola çıkıp bu krizde ABD ile yola devam etmek isteyenlerin bu hususu da dikkate almaları gerekecektir. Çünkü bu, ABD’nin yerel aktörleri için, Suriye krizine daha çok müdahil olmayı gerektirecek bir durumdur ve politik, ekonomik ve askeri açılardan daha çok yük anlamına gelecektir. Bir bölge ülkesi bu yüke ancak, Suriye krizinin kendisi açısından özel bir getirisi olacak ve bu yolda ABD’den yararlanabilecek (ABD’yi kullanabilecek) ise, katlanacaktır.

f. Geçmişte yapılanların gelecekte sizi bağlayacağı, bir çok boyutuyla, stratejinin genel kabul görmüş bir kuralıdır. Bu kural, eğer ABD’nin Suriye’ye girişi (söz konusu çalışmada geçtiği şekilde) “özürlü” ise, bu özrü bundan sonra Suriye’de ABD’yi bağlayacaktır anlamına gelecektir. ABD, başlattığı Suriye krizinde bir “boşluğa” yol açmıştır. Bu boşluk, sadece Rusya’yı değil, küçük çok sayıda unsurun da Suriye’de kendisine yer bulmasına hizmet etmiştir. ABD’nin ciddi bir hazırlık olmadan, arkasına ciddi bir siyasal destek koymadan, doğrudan/dolaylı iletişimle siyasal hedefi konusunda bir algı yaratmadan Suriye krizini başlatması, yukarıda değinilen güvensizlik, dolayısıyla ABD karşıtlığı bağlamında önemlidir. Bir an için ABD Yönetiminin, Başkanlık Seçimine yönelik etkisini dikkate alarak, Irak’ta Musul’u, Suriye’de Rakka’yı IŞİD’dan geri almaya yönelik ciddi bir kara harekâtını başlattığı düşünülür ise, bölge ülkelerinin böyle bir harekâtta ABD’nin yanında yer almaları, ne kadar doğru, yerinde ya da rasyonel bir adım olacaktır? Bu soruya verilecek cevap için, Suriye krizinin bugünkü mecrasının başlangıçtaki mecrasından farklı olduğunu da hatırlamak gerekir. Yani, benzetme yoluyla, Musul ve Rakka konusunda “taşın altına ellerini” koyarak ABD ile yola çıkacak bölge ülkeleri, yarın ABD’nin yanlarında olmaması nedeniyle “başlarını taşın altında buldukları” bir durumla karşılaşabileceklerdir.

g. Suriye krizinde ABD’nin bölge ülkelerine (yerel ortaklara) ihtiyacı vardır ve bunda kimsenin bir tereddüdü bulunmaktadır. Durum böyle olmasına rağmen, Suriye krizinin, ABD tarafından bölge ülkelerine karşı kullanılma ihtimali akla gelmekte ve bu ihtimal dışlanabilir olmaktan uzak görülmektedir. ABD’nin Menbiç konusundaki samimiyetten uzak ısrarcı yaklaşımı, bu ihtimal bağlamında Türkiye’yi çağrıştırmaktadır. Buna bağlı olarak, ABD kontrolündeki, Kürtler ağırlıklı SDG unsurlarının IŞİD’dan ele geçirdiği yerlerden elde edilen ve “istihbarat” değeri olan bilgilerin çok yönlü olarak Türkiye’ye karşı kullanılabileceği de akla gelmektedir. ABD’nin; Suriye krizinde, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan PKK terör örgütünün Suriye uzantısı olan PYD/YPG ile birlikte hareket etmesi, hatta YPG’yi ABD’nin kara unsuru ve müttefiki olarak görmesi, yukarıda söz edilen ihtimali ve çağrışımı ayrıca ve özellikle beslemektedir. Bunlar, ABD ile ilgili güvensizliğin ve bunun ayrıca beslediği ABD karşıtlığının durduk yere ortaya çıkmadığına işaret eder.

h. Türkiye, Suriye krizine ilişkin yaklaşımını, genel sistem kuramı ışığında, sürekli güncellemek durumundadır.

VI. Peki, ABD için Tibet sorunu ders çıkarılması gereken yer olurken, Afganistan niçin ders çıkarılacak yer olmuyor? Üstelik Tibet sorununda bir başarısızlıktan söz edilirken, Sovyetler 1989 yılında çekilmek zorunda kaldığı için Afganistan’da kazanılmış bir başarı da vardır. Afganistan’ın Sovyetler işgali altında olduğu yıllarda (1979-1989), CIA’nin, Pakistan istihbarat örgütü ISI ile birlikte Afganistan’da icra ettiği örtülü/dolaylı bir operasyon vardır. Suriye krizi bağlamında Afganistan’dan bahsedilmemesinin nedenleri olarak, üç husus akla gelmektedir. Birincisi, ABD’nin 2001 yılında girdiği Afganistan’da bugün oldukça olumsuz bir durumda bulunması ve Afganistan derslerinin, Sovyetler işgali altındaki dönemi değil de, bu dönemi çağrıştıracak olmasıdır. İkincisi, Afganistan nedeniyle Pakistan’ın geldiği olumsuz durum ve Afganistan’ın Suriye krizinde Türkiye’ye ve Ürdün’e Pakistan’ı çağrıştıracak olmasıdır. Nitekim Suriye ile Afganistan karşılaştırması yapılarak, Afganistan nedeniyle Pakistan’ın içine düştüğü duruma, Suriye nedeniyle Türkiye’nin düşeceği yorumları bir süredir yapılmaktadır. Üçüncüsü de, Afganistan’daki Sovyet işgal yıllarının, hem Moskova’nın deneyimlerini çağrıştıracak olması, hem de Suriye’de Rusya ile ABD arasındaki sınırlı işbirliğine zarar verebileceğidir.

Sovyetlerin işgali altında olduğu yıllarda ABD’nin Afganistan’da yürüttüğü örtülü operasyona bugün ABD’nin Suriye’de yürüttüğü örtülü operasyon açısından bakıldığında, anlamlı bulunan bazı hususlar öne çıkmaktadır. [i] Afganistan, “geniş anlamda” Orta Doğu’nun bir parçasıdır. Ancak 1979-1989 döneminde Afganistan’ın toplumsal ve siyasal yapısı, Orta Doğu’da genelde gözlemlendiği kadar parçalanmış ve politize olmuş bir görüntü vermekten uzaktır. Benzer bir görüntü olsa bile, ülkenin işgal altında olması, bu görüntüyü o yıllarda öne çıkarmamıştır. [ii] Afganistan’daki İslami direniş hareketi ile Suriye krizindeki İslamist gruplar arasında bağlar vardır. [iii] Afganistan’daki proxy unsur çeşitliliği ve bunların farklı önceliklere/hedeflere sahip oluşları, Suriye’de de görülmektedir. Belki, ülkenin işgal altında olmasına bakılarak, Afganistan’daki söz konusu çeşitliliğin Suriye’de görülen çeşitliliğin gerisinde olduğu ileri sürülebilir. [iv] Afganistan’daki Sünni ve Şii direnişlerin işgale rağmen arz ettiği “çatışmacı” görüntü, Suriye’de de kendisini göstermektedir. Belki dinsel ayrışmanın Suriye’de daha belirgin olduğu da ileri sürülebilir. [v] Washington’un, Moskova’nın ve Pekin’in Afganistan’ın Sovyetler işgali altında olduğu yıllardaki yaklaşımları ile bu üç başkentin bugün Suriye krizine ilişkin yaklaşımları arasında bir paralellik kurulabilir. Belki, bu noktada, Moskova’nın Suriye krizine ABD’den Afganistan’ın “rövanşını” alma işlevini yüklemiş olduğu da ileri sürülebilir. [vi] İran’ın Afganistan’a batıdan komşu olması, Afganistan’a olan ilgisi ve bu ilgi üzerinden geçen süre içerisinde kazanmış olduğu deneyim, Tahran-Şam dayanışması (ve Şii Yönetim altındaki Irak) üzerinden, İran’ı Suriye krizinde önemli aktör yapmaktadır. [vii] İran’ın söz konusu birikimi ve Moskova’nın Afganistan deneyimi ile, bugün Moskova’nın ve Tahran’ın Suriye krizinde birlikte hareket ettikleri dikkate alındığında, bu ikili karşısındaki aktörlerin Suriye’de fazla şanslarının olmadığı gibi bir sonuca ulaşılabilmektedir.

Türkiye; Suriye krizinde, ABD’ye fazla bel bağlamamalıdır. Nedeni, yukarıda belirtilen mülahazalar ışığında, ABD’nin bu krize ileri derece angaje olmasının beklenmemesidir. Başkanlık Seçimine dönük olarak ileri derecede angaje olmasına kapılmamalı, bunun “geçici” olacağı düşünülmelidir. Fırat Kalkanı operasyonunun derinliği, Moskova-Tahran-Şam üçlüsünün tepkisini çekmeyecek, gerekçeleri herkesçe kabul edilebilir, bir derinlikte tutmalı ve bu suretle ortaya çıkacak güvenli bölgede iskan çalışmalarını bir an evvel başlanılmalıdır. ABD ile birlikte, Irak’ta ve Suriye’de yeni ve farklı “maceralara” atılınmamalıdır.

Türkiye; ilgi ve kaynaklarının (gücünün) daha da ufalanacağı, dolayısıyla hiçbir adımının arkasında duramayacağı (başarı elde edemeyeceği) yeni dış politika tasarruflarından uzak durmalı ve dış politika çarkının dışarıdan “taşıma suyla” çevrilmeyeceğinin farkında hareket etmelidir.

Ve asıl önemlisi, içeride bir “onarım” sürecine girmeyi düşünmeli; bunu, biraz da dışarıda (dış politikada, savunmada ve güvenlikte) güçlü olmak için yapmalıdır. Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır.
28 Eylül 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: