Suriye, Kürtler ve «Büyük Kürdistan»’a çeyrek mi kaldı!


Geçmişin yanlış teşhise dayalı tedavilerinin açtığı yeni hastalıklar ve sorunlar!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz’e açılmayı öngören bir “Kürt Koridoru”nun belirginleşmesi ve bunun Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü tehdit eden bir mahiyet arz etmeye başlaması olduğu biliniyor. teshis_tedavi Kürt hareketinin bölgede nasıl güçlendiği kimlerin silahlandırdığı da … Kürtler; bölgede politik, ekonomik ve askeri açılardan daha önce olmadığı kadar güçlü bir pozisyona ulaştılar. “müttefik”, “dost”, “stratejik ortak”, “ortak değerler” gibi olguların dış politikada fazla anlamlı olmadığı da biliniyor. Bu olgular, kamuoylarının gözünde, asıl çıkarı ve asıl hedefi gizleme örtme araçlarıdır. En güncel örnek, ABD’nin hâlihazırda bölgede izlemekte olduğu politikadır. Türkiye’nin dış politika anlayış ve uygulamasındaki sorunlu tablonun büyük oranda ABD ile ilgili olduğu da sır değil. Peki ne yapması, nasıl bir politika izlemesi gerekiyor Ankara’nın?

***

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKA ANLAYIŞ VE UYGULAMASI SORUNLU

I. Türkiye’nin Azez-Cerablus hattına gösterdiği güncel hassasiyetin arkasında, güney sınırına bitişik, Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz’e açılmayı öngören bir “Kürt Koridoru” nun belirginleşmesi ve bunun Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü tehdit eden bir mahiyet arz etmeye başlaması olduğu bilinmektedir. Gerek Azez-Cerablus hattına ilişkin Ankara’nın güncel duruşu, gerekse bunun bir yansıması olan Fırat Kalkanı operasyonu, münhasıran Kürt hareketinin bölgede güçlenmesi ile ilgilidir.

Eğer [i] Irak Kürtlerinin ve Suriye Kürtlerinin bir koridor üzerinden birleşmesi ve [ii]bu koridor üzerinden Doğu Akdeniz kıyısından uluslararası enerji piyasasına açılması, [iii]IŞİD ile mücadele ettikleri için Kürtlerin eğitilmesi ve donatılması ile birlikte mütalaa edilir ise, Kürt hareketinin bölgede niçin güçlenmiş olduğu ve Türkiye’nin söz konusu duruşu/hassasiyeti daha iyi anlaşılacaktır. Bugün Kürtler; bölgede politik, ekonomik ve askeri açılardan daha önce olmadığı kadar güçlü bir pozisyona ulaşmışlardır. Irak ve Suriye Kürtleri üzerinden Kürt hareketinin geldiği bu nokta, ülkelerinde Kürt nüfusa sahip diğer iki bölge ülkesini (Türkiye’yi ve İran’ı) çok yakından etkilemektedir. Nedeni de, Kürt hareketindeki güçlenmenin, Türkiye’deki ve İran’daki Kürtleri kendisine çekmesi ve etkisine açmasıdır.

II. Kürt hareketinin nihai hedefinin “Büyük Kürdistan”ı kurmak olduğu; bunun da, ülkelerinde Kürt nüfusa sahip dört ülkeden (Irak, Suriye, Türkiye ve İran’dan) koparılacak nüfus ve toprakla olacağı bilinmektedir. Çok iyi bilinen bir diğer husus da, bölgenin jeopolitik değerinin her dönemde dikkat çekici olduğu ve bunun da yaklaşık 200 yıldan fazla bir süredir Kürtleri bölgeyi ilgi ve çıkar alanı içinde gören bölge dışı ülkelerin dış politikalarına konu yaptığıdır. Bugüne kadar olan süre içerisinde Rusların, Avrupalıların ve Amerikalıların Kürtlere göstermiş olduğu ilgi bunun çok somut işaretidir.

Bu bağlamda yine bilinmesi ya da hatırlanması gerektiği düşünülen bir başka husus da, “müttefik”, “dost”, “stratejik ortak”, “ortak değerler” gibi olguların dış politikada fazla anlamlı olmadığıdır. Bu olgular, kamuoylarının gözünde, asıl çıkarı ve asıl hedefi gizleme (örtme) araçlarıdır. Buna ilişkin en güncel örnek, ABD’nin hâlihazırda bölgede izlemekte olduğu politikadır. Türkiye bakımından söz konusu olgular ile ilişkilendirilen ABD’nin, terör örgütleri listesine dâhil PKK terör örgütü ile bağlantılı olduğu çoktandır bilinen bir husustur. Dün “Çekiç Güç” uygulamasına dair kayıtları [TBMM tutanağı] ve yakalanan ya da etkisiz hale getirilen PKK terör örgütü mensuplarından ele geçirilen silaha ve mühimmata ilişkin kayıtlar [Emniyet/güvenlik güçlerinin medyaya yansıyan yakalama ya da ele geçirme tutanakları.] üzerinden muttali olunan bu husus, bugün PKK terör örgütünün Suriye kolu olduğu ifade edilen YPG üzerinden ortadadır. ABD, Türkiye’nin PKK terör örgütünün bir uzantısı olarak gördüğü YPG’yi bölgede “müttefiki”, “kara unsuru” olarak görmektedir. Yani ABD’nin PKK terör örgütünü terör örgütleri listesine alması, uygulamada anlamlı değildir. Aynı durum, PKK terör örgütünün özellikle barınma, finansman ve lojistik ihtiyaçlarının karşılanmasına aracılık ettiği bilinen Avrupa’nın önde gelen bazı ülkeleri için de geçerlidir.

III. Farklı ve benzer yanları ne olursa olsun ülkelerin dış politikalarındaki en temel (en öncelikli) amaç, varlığı koruma, sürdürme ve geliştirmedir. Bu her ülke için değişmez bir gerçektir. Ancak bu gerçeğin bir de tamamlayıcı diyebileceğimiz bir unsuru vardır ki; o da, varlığı korumanın, sürdürmenin ve geliştirmenin milli ve coğrafi bütünlüğün korunarak gerçekleştirilmesi gereğidir. Bu işin küçülerek ya da parçalanarak sürdürülmesi düşünülemez. Çünkü bu başarısızlığa delalet eder ki; bunun iç politikada ağır bedeli olur. Sadece bununla kalmaz, imaj ve güç kaybına bağlı “domino” etkisiyle dış politikada yeni küçülme/parçalanma risklerini ortaya çıkarır ki, bunun sonu da ülkenin parçalanıp yok olup gitmesidir. Böyle bir tabloda, doğal olarak, dönemin siyasal karar vericileri de, buna uygun notlarla tarihin sayfalarında yerlerini alırlar.

IV. Yukarıda belirtilen hususlar, medyada yer alan [ayrıntı] Irak’ta IŞİD’a karşı mücadele ederken yaralanan 61 Peşmergenin tedavi amacıyla Türkiye’ye getirilmesine dair haber ile birlikte değerlendirme konusu yapıldığında, ister istemez, Türkiye’nin dış politika anlayış ve uygulamasının sorunlu olduğu algısı edinilmektedir.

Çünkü Kürt hareketinin “Büyük Kürdistan” ideali vardır. Bu ideal bağlamında, Kürt hareketi, dört bölge ülkesini kapsayan bir bütünlük arz eder. Türkiye’nin bir kısım nüfusu ve toprakları, bu bütünün (idealin) bir parçası olarak görülmektedir. Kürt hareketinin güçlenmesi demek, o oranda bütüne (söz konusu ideale) sahip çıkma iradesine güç verecektir. Somutlaştırıldığında, yaralı Peşmergelerin Türkiye’ye kabulünün söz konusu bütünlüğü (ideali) çağrıştırmak suretiyle beslediği ve “Türkiye’nin zayıf” olduğu algısının yaratılmasını öngören bir istismara (maksatlı algı yönetimlerine) kapı araladığı da değerlendirilmektedir.

Türkiye, bu kabil dış politika tasarrufları ile, nihai hedefi bilinen Kürt hareketi konusunda inisiyatif sahibi olup olamayacağını, gelinen noktada bir kere daha tezekkür etmek durumundadır. Tarih, bu tür tasarruflar ile, bu tür emellerin önüne geçilemediğine işaret eder. Bunun için Osmanlı Devletinin son dönemine bakılması yeterli olacaktır.

Ülkeyi yönetenler bakımından bu tür tasarrufların içerdiği bir başka risk de, içeride ve dışarıda yol açacağı güvenlik riski ya da güven sorunu/bunalımıdır. İçeride kamuoyunun desteğinin yitirilmesi ve dışarıda yalnızlığın artması (artacak dışlanma), Türkiye’nin ulusal gücünden çok şey alıp götürecek, zayıf düşürecek ve dolayısıyla ülkeyi ciddi tehlikelere açık hale getirecek bir durumdur.

V. Türkiye, dış politikaya ilişkin genel duruşunu, dış politika anlayış ve uygulamasını, içinde bulunulan konjonktürde özellikle gözden geçirmek durumundadır. Aksi takdirde, bunun ileride Türkiye için telafisi güç sonuçları olabilecektir.

Türkiye, hem Kürt hareketinin sahip olduğu söz konusu ideali ve bu idealin kapsamına dâhil olan coğrafyanın arz ettiği bütünlüğü, hem de Türkiye’deki bölücü/ayrılıkçı Kürtler ile mücadele edilirken Irak’taki Kürtlere sahip çıkılmasındaki çelişkiyi ve bu çelişkinin içeride ve dışarıda yol açtığı/açacağı istismara elverişli durumu görmek ve dikkate almak zorundadır. Kendi Kürtlerini karşısına alan ancak Irak Kürtlerine kucak açan bir anlayışın, Türkiye’nin yürütmekte olduğu terörizmle mücadelenin özü/ruhu ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir. Böyle bir yaklaşımın, Türkiye’nin kendi Kürtlerini kucaklama potansiyelini zayıflatacağı, yani kendisinden uzaklaşmasına yol açacağı ve sonuçta bir arada yaşamayı giderek zora sokacağı düşünülmektedir. Yukarıda değinilen güven sorununun (riskinin) Kürt kökenli Türk vatandaşları için de söz konusu olduğunu ve bunun, onları, bölücü/ayrılıkçı Kürt unsurların (PKK/PYD/YPG terör unsurlarının) etkisine açacağını görmek gerekir.

Türkiye, terörizmle mücadelesini, “terörizmin ucuz ve sıradan bir dış politika aracı olduğu” gerçeğini dikkate alan bir anlayış üzerine oturtmak durumundadır. Türkiye’nin yaşadığı ve Kürt hareketi ile bağlantılı terörizm tehdidini, sadece ülke içinde ve sınıra mücavir alanlardaki PKK terör örgütü militanlarının silahlı eylemleri ile sınırlı bir tehdit olarak görmek, doğru bir yaklaşım olarak gözükmemektedir. Söz konusu tehdit, Kürt nüfusun yaşadığı diğer bölge ülkelerini ve bölgeyi kendilerinin ilgi ve çıkar alanı içerisinde gören bölge dışı ülkeleri içine alan bir tehdittir. Bu tehdide bakarken, bölge ülkelerinin diğer bölge ülkelerine karşı ve bölge dışı ülkelerin de bölge ülkelerinin tamamına karşı Kürt nüfusu istismar ettiğini, kendi hedef ve çıkarları doğrultusunda kullandığını da görmek gerekir. Ayrıca bölge dışı ülkelerin, bölge ülkelerinin “terörist” dediklerine “özgürlük savaşçısı (ya da‘gerilla’)” dedikleri de hatırlanmalıdır. Durum böyle iken; Türkiye’nin ayrılıkçı/bölücü Kürtler ile bağlantılı terörizmle mücadelesi, bu durumu dikkate almış gözükmekten uzak bir görüntü vermektedir. Türkiye’nin terörizmle mücadelesi, benzetmede hata olmaz ise, batıklığı kurutmayı değil, sivrisinekleri hedef alan bir mücadeleye benzemektedir. Terörizm olgusu bir bütün olarak görülmeden yürütülecek mücadele, başarıyı getirmeyecektir. Yanlış “teşhis” ile doğru tedavi olamayacağı bir yana, yanlış teşhise dayalı tedavinin yeni hastalıklara ve sorunlara kapı aralayacağı gerçeğini hatırlamak da gerekir.

Bölgedeki Kürt hareketi güçlenmiş ve öne çıkmıştır. Bu, sadece Türkiye’nin değil, ilgili bölge ülkelerinin bütünlüklerini de tehdit etmektedir. Ancak bu tehdit, Türkiye de dâhil, bölge ülkelerindeki bütün Kürtleri içeren, bunların tamamını içine alan bir tehdit olma özelliğini de taşımamaktadır. Bu ülkelerde, olayların dışında kalan, bulundukları devlete sadakatle bağlı, ciddi bir Kürt nüfus da bulunmaktadır. [Türkiye’deki genel ve yerel seçimlerin sonucu, ileri sürülenin aksine, buna işaret etmektedir.] Türkiye eğer ayrılıkçı ve bölücü Kürtler ile bağlantılı olarak milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan bir tehdit algılamasına sahip ise, belirtilen mülahazalar ve koşullar ışığında, öncelikle aynı tehdide muhatap ilgili bölge ülkeleri ile (Tahran, Bağdat ve Şam ile) bir araya gelmeyi düşünmelidir. Bunun arkasından da, dört bölge ülkesinin, “Kürtleri istismar eden” bölge dışı aktörlere karşı izleyebileceği ortak bir yaklaşımın esaslarının belirlenmesi gelmelidir.

Geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nde, Senato Silahlı Hizmetler/Kuvvetler Komitesi (Senate Armed Services Committee)’nde ABD Savunma Bakanı Ash Carter ve ABD Genelkurmay Başkanı Joe Dunford tarafından Komite üyelerine yapılan Türkiye ile ilgili ve Türkiye’yi ilgilendiren [açıklamalar;] Türkiye’nin dış politika anlayış ve uygulamasındaki sorunlu tablonun büyük oranda ABD ile ilgili olduğu değerlendirmesine yol açmaktadır. Bu durum nedeniyle, Türkiye, diğer üç bölge ülkesi ile geliştirebileceği yaklaşımdan ayrı olarak, en azından, ABD ile olan ilişkilerini masaya yatırmayı ve bu bağlamda, ABD ile ilişkilerde uygulanacak angajman kurallarını içeren bir düzenleme geliştirmeyi düşünmelidir. ABD’nin hangi hareketine, hangi cevap, nasıl verilecek; bunları içeren, hafiften ağıra doğru giden ve politik, askeri ve ekonomik hususları bir bütün olarak öngören böyle bir düzenlemenin Türkiye’nin dış politika anlayış ve uygulamasındaki sorunlu görüntüsünü aşağıya çekebileceği değerlendirilmektedir. Böyle bir düzenleme için yola çıkıldığının bilinmesinin bile, yalnız başına Washington nezdinde gerekli etkiyi doğuracağı düşünülmektedir. Bu tür bir düzenlemenin hazırlığında ve uygulanmasında, bir taraftan kriz yönetimi olgusunun, diğer taraftan da ABD’nin özellikle son 10 yıl içinde Irak’ta ve Suriye’de elde ettiği askeri imkân ve kolaylıkların dikkate alınması, düzenleme ile umulan sonuca yaklaşılmasını sağlayacaktır.

Son bir husus, tarih, dış politikanın olmazsa olmazıdır. Dış politikada başarı için ve dış politikada kamuoyunun ciddi/büyük desteğine sahip olabilmek için, tarihten “doğru” dersler çıkarmak gerekir. Geçmişi olmayanın geleceği olmaz sözü, biraz da bununla ilgilidir.
24 Eylül 2016

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: