Bilginin ve Ferasetin Yasaklandığı Ülke….


Katakulya!

münir_kebir

© Münir Kebir

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, iyi insandır, hoştur güzeldir ama, haklı iddiayla terörist ilan ettiği kişiyle önceden ortaklık kurduğunu gizlemekle (yokmuş gibi davranmakla), her gününü korku ve panikle geçirmekte ve ülkesini kötü bir akibete sevk etmektedir. kukla
Partisindeki FETÖ’cüler açısından hiçbir kovuşturmaya girişilmemesi ve daha nice benzer vakalar karşısında Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın sıkı sıkıya hamasete sarılması, sürdürdüğü iki arada bir derede mesaisinde görülmektedir. Nereden mi çıktı bu sonuç ortaya? Gelin bir öykü ile başlayalım önce…

***

Bir varmııışş…. Bir yokmuş. Evvel zaman içinde… bu kadar. Kalbur saman içinde demiyeceğim, çünkü yazacaklarım masal değil. Kişiler ve Mekan belli ise, artık anlatılan masal olmaz.

***

Tarihin çok öncelerinde yaşamış bir Baba varmış adı Nezar.
Ölümü yaklaşınca, dört oğlunu vasiyeti için çağırır. Büyük oğlu Mudar’a Kızıl Çadırı ve buna benzer ne varsa…., İkinci oğlu Rebia’ya (Rabia değil!. Rebia) Kır Atını ve benzeri ne varsa…., Üçüncü oğlu Yeman’a da Hizmetçisini emrine verir ve ; ”Buna benzer ne varsa senin olsun.” der. Nihayet, Dördüncü oğlu Eyar’a da kara döşeğini verdikten sonra der ki; ”Eğer aranızda bu bölüşümden dolayı bir ayrılık ve çekişme olursa, Bahreyn de, Adı EF’A olan bir Kâhin vardır. Ona gidin O size taksim etsin.”

Nezar ölür ve kardeşler anlaşamaz.

Bahreyn tarafına yöneldiler. Yolda giderlerken bir çayırlığa uğradılar.

Mudar : Buranın otunu bir deve otlamış; Bir gözü de körmüş. Kör olan gözü de sol gözmüş der.

Rebia atıldı söze ve dedi ki; Devenin sağ ayağı aksakmış…

Yeman : E, bu devenin kuyruğu da kesikmiş yaa!… der.

Eyar’a sıra gelmiş, o da; bu deve sahibinden kaçmış bir devedir der.

Az gittikten sonra, bir Arab’a rastladılar. Arap; devesini kaybettiğini, kendilerinin görüp görmediğini sorunca; her birisi deveye ait yaptıkları tanımlamayı belirterek, deven böylemiydi diyince, adam evet, evet ta kendisi … diyerek sevinir. Ama dördü birden;

Hade git deveni ara…derler.

Onların bu sözüne karşılık Arap ; “Benim devemin bütün vasıflarını saydınız, o halde devem sizdedir. Verin benim devemi..” der. Onlar da biz senin deveni görmedik deyip arkasından yemin ettiler. Bunun üzerine Arap; “Siz nereye gidiyorsunuz ben de sizinle geleceğim” der ve beş kişi olarak yola koyulurlar.

******

Bahreyn’de Kâhine vardıklarında, Arap birden feryad edip ardından; “Ben devemi kaybettim, bu adamlar benim devemi aldılar….” diyerek, Kâhine şikayet eder. Kardeşler deveyi görmediklerine dair yeminlerini tekrar ederler ama nafile….., Arap afallayarak; “E, o zaman benim devemin vasıflarını nerden bildiler? Diye sorar.

Önce Mudar anlatır; “Ben, devenin sol gözünün kör olduğunu şundan anladım. Gittiği yerin sağ tarafından otlamıştı” der. Diğer kardeş Rebai da ; “Devenin sağ ayağının aksak olduğunu şundan anladım. Sol ayağını yere kuvvetli basmış, sağ ayağının izi az belliydi hemen hemen yok gibiydi….” Yeman ise; Bizler hepimiz, halk olarak develerle iç içeyiz. Bilirsiniz ki, deve pisledikten sonra kuyruğu ile pisliğini yere dağıtır. Ama bu deve dağıtmamıştı. Bu yüzden anladım ki devenin kuyruğu yoktu” Eyar da dedi ki; “Ben devenin sahibinden kaçtığını şundan anladım.Deve bir yerden değil ordan burdan otlamıştı.”

EF’A bunların sözlerini pek beğenir ve Arab’a git deveni ara, bunlarda değil der ve dört kardeşi evine alır ve sorar.

Siz kimin nesi oluyorsunuz?

Biz Nezar’ın oğullarıyız.Aramızda anlaşmazlığımız var, işimizi gör, aramızı bul.

Onlar böyle deyince, kâhin izzet ikram eder ve şöyle der;

Bu gece benim misafirimsiniz, yarın işinizi görürüm.

Sonra, onlara pişmiş bir kuzu ve bir tulum şarap getirdi, yiyip içmekle meşgul oldular. Kendisi bunlarla otur-ma-dı. Gizli bir yerden;

Acaba bunlar neler söyleşecekler?… diyerek, onların konuşmalarını dinlemeye koyuldu.

*******

Dört kardeş yemek yerken feraset sohbetinde şunları konuştular.

Mudar ; Bu şarap gayet güzel; ama, teveği mezar üzerinde yetişmiş….

Rebia ; Yediğimiz bu kuzu gayet semiz ve lezetli ; ama köpek sütü ile beslenmiş.

Yeman; Yediğimiz bu ekmek pek güzel; ama hamurunu yapan kadın hayz (aybaşı âdeti) halindeymiş.

Eyar ise, şöyle dedi ; Bu Kâhin de iyi hoş bir adam ama piçtır. Yani: Haramzade…

EF’A bu sözleri işittikten sonra, önce şarap getirene sordu: Şarap getiren şöyle anlattı;

Başka şarap kalmadı. Bu şarabın üzüm teveği senin babanın mezarında yetişmiştir.

Çoban da dedi ki;

Bu kuzunun anası doğumdan hemen sonra öldü. Onu emzirecek başka kuzulu koyun da yoktu ki, onun sütünü emzirteyim. Bu yüzden onu köpek sütü ile besledim. Kuzular içinde bundan semizi bulunmadığı için, onu getirdim.

Bundan sonra evine gitti.Hamuru yoğuran cariyenin durumunu araştırdı ; hayz halinde olduğunu anladı.

Bundan sonra , anasına geldi ; şöyle sordu:

Doğru söyle: Benim babam kimdir? Ben haramzademiyim?..

Kadın şöyle dedi;

Senin baban bu vilayetin valisi idi. Malı da çoktu. Ama çocuğu olmuyordu. Korktum. O öldükten sonra, vilayetine başkası vali olur; oraya hakim olur. Bunu düşündükten sonra, eve bir misafir geldi; kendimi ona teslim ettim. Sen onun belinden geldin.

Bundan sonra EF’A,misafirlerine bir adam göndererek bunları nasıl bildiklerini sordu. Mudar şöyle dedi;

Şarabın durumu odur ki, içildiği zaman gamı kederi giderir. Bu ise, içtiğim zaman bana gam verdi; susuzluğumu da gidermedi. Bundan anladım ki, bu üzümün teveği kabristanda yetişmiştir.

Rebia şöyle anlattı:

Koyunun ve keçinin yağı etinin üstünde olur. Köpeğin yağı ise etinin altında olur. Bu kuzunun da yağı etinin altındaydı. Köpek sütü ile beslendiğini bundan anladım.

Yeman şöyle anlattı :

Ekmeğin durumu odur ki, yemeğe batırıldığı zaman yemeğin suyunu çeker. Bu ekmek ise… yemeği içine çekmedi. Hamuru yoğuran kadın hayz halinde imiş.

Eyar da şöyle dedi:

Bu rahibin haramzade olduğunu şundan anladım. Helalzade, misafirle birlikte yemeğe oturur, yemeği birlikte yerler. Ama bu; bizimle beraber oturmadı, birlikte yemek yemedi. Bundan anladım ki, haramzadedir.

*********

EF’A, bunların bu sözlerini yine gizliden dinledi. Onların bu hallerine, anlayışlarına, ferasetlerine hayran kaldı.

Aferin dedi …

Bundan sonra, onlar da Kâhine ;

Bizim davamızı gör

Deyince, kâhin onlara şöyle dedi.

Sizin gibi bilgin ve kâmil kimselerin ne müşkili olur ki, onu sizler halletmeyesiniz?..

Buna karşılık şöyle dediler.

Babamız bize vasiyet etti; bizim nizalı işimizi sen halledeceksin.

EF’A şöyle sordu.

Babanız size bir vasiyet etmedi mi?

Evet bize vasiyet etti. Birimize Kırmızı Çadır, birimize bir kır at, birimize hizmetçi bir köle, birimize de bir döşek verdi

Onların bu anlattıklarını dinledikten sonra,EF’A şöyle anlattı:

Bunun manası şudur:

Ne kadar kırmızı altın var ise… onu Mudar’a verdim.

Ne kadar sığır, deve, inek, at, eşek varsa…. onları da Rebia’ya verdim

Ne kadar ak akça , kumaş, bezler varsa… onları da Yeman’ verdim.

Yerden ve bağdan ne varsa … onları da Eyar’a verdim.

Kâhin böyle söyledikten sonra, hepsi de onun hükmünü kabul ettiler. Razı oldular

**************

Yukarıda nakletiğim öykü kitabı, bu öykünün sonunda İbn-i Abbas’tan rivayet edilen şu Hadis-i Şerifi bildirmeyi zorunlu saymıştır. Hadis Şöyledir ; “Siz, Mudar’a ve Rebia’ya sövmeyiniz. Onların ikisi de Müslüman oldular.

******

Konumuza gelirsek.

Kâhin, dönemin yargıcıdır. Kendisini evinde misafir ettiği kişi(ler), onu haramzade etmelerine karşın; O, Bilgi ve Ferasete verdiği önem nedeniyle, ters bir tavır, davranış koymamış, aksine saygınlık göstererek davalarını, babalarının gerçek iradesine sadık kalarak çözümlemiş ve müracaatçıları konuk etmekle birlikte selametle uğurlamıştır.

Feraset kelimesi bize, Hz.Osman’ın yanına gelen birisinin yolda gözünün bir kadına ilişmesi nedeniyle, nefsinin kabarmasını anladığı için, ”Git gusul abdesti al” demesiyle tanıtılmış ve anlaşılması imkansız hale sokulmuştur. Halbuki feraset, yukarıda da rahatlıkla anlaşılacağı üzere, maddi verilere dayanarak, bu verilerin kaçınılmaz sonucunu idrak edebilme yetisidir. Bu tarife, yukarıdaki örneklerden başka ben şahsen örnek veremem. Şundan dolayı; aşağıda iki örnek vereceğim. Arif olanlar neden kaçındığımı anlarlar. Tabi ezberci eğitimden sıyrılarak elini taşın altına sokanlara da saygı duyduğumu bilmelerini isterim.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, iyi insandır, hoştur güzeldir ama, haklı iddiayla terörist ilan ettiği kişiyle önceden ortaklık kurduğunu gizlemekle (yokmuş gibi davranmakla), her gününü korku ve panikle geçirmekte ve ülkesini kötü bir akibete sevk etmektedir.

Bunu şundan anlıyorum. Başkanı olduğu AKP ‘nin, parti kurucularının hepsi; terörist ve aynı zamanda münafık Fethullah Gülen’in müridleridirler. Kurucu heyetin bu vasfını da şundan biliyorum; partinin en önde gelen kurucularından ve kurmaylarından Bülent Arınç denilen kişi, Mavi Marmara olayının patlak vermesinden sonra, Bir gazetecinin; FG’nin, bu olayda Hükümeti suçladığını, kendisine ilettikten sonra, bu konuda görüş isteyen gazeteci karşısında tam bir şaşkınlık içine düştü. Açıklama yapamadı; ”Kardeşim Hoca efendi ne diyorsa doğrudur” diyerek FG’ne, gayet açık bir şekilde methu senada bulunarak ayrıldı….

Onun bu davranışı FG’ne biat ettiğinin açık kanıtıdır. Çünkü, bir kimse saygı duyduğu bir insan için, o insanın her sözünü doğru kabul etmesi, aklın icaplarının dışında bir saygı ortaya koyar ki, buna ”Biat” denir.

Şu anda ise, Sarayda Ekonomi Müşaviri Yiğit BULUT denilen kişi , o da okullar konusunda FG için methiyeler düzmüştü. Halbuki ekonomi konusunda müşavir olması gereken kişi Ali Babacan ismindeki kişidir.

AKP’nin, Sayın Recep Tayyip Erdoğan tekelinde olduğu ispata muhtaç bir iddia değildir.

15 Temmuz’dan sonra FG’ini bırakınız meth eden kişiyi, onun kitabını dahi evinde bulunduran tevkif olunurken, Bülent Arınç’ın ; evinde, devletten yirmi bin liranın üzerinde maaş alarak konforlu hayatına devam etmesi, Ankara Belediye Başkanı Melih GÖKÇEK hakkında bizzat Bülent Arınç’ın FETÖ’cü suçlaması varid iken, onlar açısından hiçbir kovuşturmaya girişilmemesi ve daha nice benzer vakalar karşısında Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın sıkı sıkıya hamasete sarılmasından dolayı biliyorum ki, iki arada bir derede mesaisini sürdürmektedir.

Siyasi Tarih; bu durumun, ülkelerin düçar kaldığı felaket örnekleriyle doludur.

İkinci olarak;

Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz, bilgi ve feraset hükümlerine takyidat (sınırlama) getirmiş bir Hukuk Devletidir (!?..)

Bunu şundan biliyorum.

Yargı Erki, daima üç ayak üzerine oturmuş bir sistemle faaliyetini sürdürür. İddia Makamı, Savunma Makamı ve Yargı Makamı. İddia makamını Savcılar, Savunma Makamını Barolar, Yargı makamını ise Yargıçlar oluşturur. Bunlardan biri eksik, ya da tarafsız ve bağımsızlığını kaybederse….,
O Devlet, Hukuk Devleti olma vasfını kaybeder.

Demokratik Cumhuriyetle yönetilen ülkelerde Hukuk, vatandaşların iletişim özgürlüğünü, temel haklardan saymıştır. Çünkü Demokratik Cumhuriyet bunu gerektirir….Bizler de bu haktan faydalanarak, görüş, düşünce, feraset, kanaat, eleştiri ve hüsn-ü takrirlerimizi biribirimizle paylaşıyoruz. Facebook yanında çeşitli kişisel bloglar ve bunlara gönderilen makaleler, ve ayrıca çeşitli konularda düzenlelen sempozyum, panel ve diyaloglar, hepsi hukukun koruduğu iletişim özgürlüğü sayesinde gerçekleşir.
Türkiye’de Savcılar ve Hakimler Tarafsız ve Bağımsız olmadıkları gibi, Yürütme erkinin kapıkulu statüsündedirler…

Bunu şundan biliyorum. 17 Temmuz’ da, FETÖ örgütünün hizmetinde olduğu iddiasıyla yaklaşık üçbin Hakim ve Savcı tutuklandı. Meslekten ihrac edilenlerin yanında, şüpheliler de ayrı bir grup olarak değerlendirildi.

Diğer taraftan, Ülke yönetimi hakkında eleştri bir yana hüsn-ü takrirde bulunan bloglara Savcılar takyidat (sınırlama) getirerek; iletişim özgürlüğü ayaklar altına alındı. Bunun en bariz örneklerinden biri, Word Press’te bulunan “YERELCE” dir. YERELCE’nin sahibi 70 yaşlarında, emekli bir subay (Kd.Albay) çocuğudur. Mehmet Ali BİRAND’ın ekibinde Belçika’da görev yapmış çok değerli bir gazeteci ağabeyimiz Nusret ÖZGÜL’dür. Nusret ÖZGÜL, Belçika uyruklu bir bayanla evli olup, iki çocuk babasıdır. Nusret ÖZGÜL İzmir doğumludur. Ve kendisi “home sick” diyebileceğimiz düzeyde memleket hastasıdır. Bu yüzden açtığı blogda üyelerin hukuk ve nezaket çerçevesinde objektif düşüncelerine yer vermekte ve hiçbir şekilde maddi bir menfaat beklentisine yer ver-me-mektedir.

Bu blog neredeyse iki yıldan beri İzmir Cumhuriyet savcısı tarafından bloke edilmiştir.Bunlardan anlıyorum ki, Türkiye’de Savcılar ve Hakimler Tarafsız ve Bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. Üç yıl cezası kalanların şartlı tahliye edildiği Türkiye’de İletişim Özgürlüğünün yasaklanması, Haramzade EF’A nın gösterdiği performansla kıyaslanırsa, Atatürk’ün; “Muhtac olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” tesbiti oldukça düşündürücülüğe sizleri sevketmez Mİ?….
Beni sevk ediyor…

Kaygılar ve Üzüntülerimle,

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: