Türkiye «tuzağa» mı çekilmek isteniyor?


ABD’nin güven sarsıcı son davranışları!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

ABD, «müttefikim, dostum, stratejik ortağım» dediği Türkiye’ye karşı hukuksal açıdan, NATO da dâhil, Türkiye ile aralarındaki uluslararası düzenlemelerin lafzında ve ruhunda ifadesini bulmuş gerekleri yerine getirmediği gibi, suriye_himars_incirlikTürkiye’yi milli ve coğrafi bütünlüğü konusunda endişeye sevk eden ve bu gereklerden söz edilmesine yol açan PYD/YPG’nin yanında yer almakta, ona destek vermektedir. Daha da öteye; davranışları ile Türkiye ile oyun oynandığı âdeta «dalga geçildiği izlenimi yaratmaktadır. Peki ilişkilerin geriye dönüşü ve giderek zorlaşan ciddi bir bozulma sürecine girmiş olduğu sırada, Gaziantep’te, Yüksek Hareket Yetenekli Topçu Roket Sistemi HIMARS’ın konuşlandırılmasına Türkiye niçin izin verdi? Bu konuşlandırmanın zamanlamasının da Ankara-Moskova-Pekin ve Tahran ilişkilerinin giderek arttığı bir döneme rastlaması da ayrıca soru işaretleri yaratmaktadır. Bir diğer önemli gelişme de Ankara’nın kendi tesisi olan İncirlik’e Almanya için giriş izni vermesidir. [Report: German military to invest at Incirlik] Bu da hukuksal, siyasal ve askeri açılardan üzerinde durulması gereken önemli bir olaydır. Almanlar «kalıcı misafirliğe» mi geldiler? Ermeni Soykırım Yasası’nın Alman Parlamentosu’nca kabulü, Ankara tarafından bir tür «ödüllendirme» anlamına gelmiyor mu?

***

SURİYE KRİZİ BAĞLAMINDA ABD İLE İLGİLİ SON GELİŞMELER ÜZERİNE

I. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner’İn geçtiğimiz gün basına yaptığı açıklamada, Ankara-Washington ilişkileri bağlamında dikkatimizi çeken bazı hususlar yer almıştır. Bunlar; [i]ABD Başkanı Obama’nın IŞİD ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un, PYD yönetimindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ne dâhil grupların liderleri ile Suriye’nin kuzeyinde görüştüğüne, [ii]Menbiç’in IŞİD’dan temizlendiğine, [iii]SDG içindeki Kürt unsurların Fırat Nehrinin doğusuna geçtiğine dair ifadelerdir.

a. Bilindiği üzere, Türkiye, ısrarla ve en yetkili ağızlardan, her vesileyle şu iki hususun altını çizmekte ve dile getirmektedir. Bunlardan birincisi, PYD’nin/YPG’nin Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef almış PKK terör örgütünün Suriye kolu (uzantısı), yani terör örgütü olduğudur. İkincisi de, güneyinden algıladığı tehdit nedeniyle, Azez-Cerablus hattının Türkiye için hayati önemi haiz bir hat olduğu ve PYD/YPG unsurlarının Fırat Nehrinin batısına geçmesine asla izin verilmeyeceğidir.

ABD ise, açıkça PYD’ye/YPG’ye destek vermekte ve PYD’yi/YPG’yi kullanmaktadır. Bu, artık herkesçe bilinen bir husus haline gelmiştir.

Türkiye, ABD’nin, “müttefikim”, “dostum” ve “stratejik ortağım” dediği bir ülkedir. İki ülke, NATO’da birliktedirler ve aralarında NATO şapkası altında imzalamış anlaşmalar vardır. Bunlar, hem savunma ve güvenlik konusunda karşılıklı yardımlaşmayı öngören uluslararası düzenlemelerdir, hem de tarafların biri birlerine karşı uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülükleri olduğuna işaret eder. Taraflar arasında uluslararası hukuka konu geçerli ve yürürlükte olan böyle bir tablo var, Türkiye milli ve coğrafi bütünlüğü konusunda ciddi bir endişe taşıyor ve bu endişesi PYD’den (YPG’den) kaynaklanıyor ise; normal olarak ABD’ye düşen, bu endişesinin izalesinde Türkiye’nin yanında yer almaktır. Bu, NATO da dâhil, Türkiye ile aralarındaki uluslararası düzenlemelerin lafzında ve ruhunda ifadesini bulmuş bir hukuksal gerekliliktir.

ABD, hukuksal açıdan kendisini bağlayan bu gereği yerine getirmediği gibi, Türkiye’yi milli ve coğrafi bütünlüğü konusunda endişeye sevk eden ve bu gereklerden söz edilmesine yol açan PYD’nin (YPG’nin) yanında yer almakta, ona destek vermektedir.

Bu durum, hedefinde IŞİD’ın olduğu kadar PYD’nin/YPG’nin de olduğu Fırat Kalkanı Operasyonuna ABD’nin müzahir olmasını ve/veya bu yöndeki gelişmeleri sorgulamayı gerektirmektedir.

b. ABD Sözcüsünün Menbiç’in IŞİD’dan temizlendiğini ifade etmesinden, “artık Menbiç’e dokunulmasın” anlamı çıkarılmaktadır. Niçin Sözcünün açıklamasından bu mesaj çıkarılabilmektedir? Çünkü Menbiç, Fırat Nehrinin batısındadır ve Menbiç’te PYD/YPG unsurları vardır. Türkiye, “15 Temmuz” olayını yaşar ve bu olay nedeniyle bir süreliğine içeriye odaklanmış iken, ABD’ye güvenerek ve ABD’nin sağladığı destekle, PYD/YPG unsurları Fırat Nehrinin batısına geçmişler ve Menbiç’te konuşlanmışlardır. Menbiç, güneyden (Türkiye-Suriye sınırına biraz uzak, Türkiye’nin uzaktan atış alanına girmeden), batıdaki Afrin Kantonu ile en kısa ve en kolay birleşme avantajı sunmaktadır. Menbiç ve Afrin Kantonunun birleşmesi demek, üç yönden (batıdan, güneyden ve doğudan) kuzeye (Türkiye sınırına) doğru ilerleyip Türkiye’nin güney sınırlarına bitişik “Kürt Koridorunun” tamamlanması demektir. Eğer ABD’nin yıllardır bölgede müstakil bir Kürt kartına sahip olma peşinde koştuğu ve bugün bu amacına çok yaklaşmış olduğu düşünülürse, ABD’nin niçin “Menbiç’e dokunma” mesajını verdiği daha iyi anlaşılacaktır. Ancak burada dikkati çeken bir diğer husus da, Menbiç’in IŞİD’dan temizlendiği ifadesinin, aynı zamanda Ankara’ya adeta “parmak sallanmış” olduğu çağrışımına yol açmasıdır. Şöyle düşünülebilir: Fırat Kalkanı Operasyonunun amacı IŞİD’ı temizlemek olduğu ve Menbiç IŞİD’dan temizlendiği için, Menbiç’e artık yönelmeye gerek yoktur, yönelinirse bu operasyonun amacı dışına çıkma anlamına gelir ve bu da Türkiye’nin aleyhine olarak ABD’nin müdahalesine yol açar.

c. ABD Sözcüsünün açıklamasında geçen Kürt unsurların Fırat Nehrinin doğusuna geçtiği yolundaki ifadenin ise, çok daha vahim bir ifade olduğu düşünülmektedir. Çünkü gerçeği yansıtmadığı değerlendirilmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G-20 Zirvesi için Türkiye’den ayrılmadan önce yaptığı basın toplantısında kullandığı ifadeler vardır. Bu ifadeler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil eden, bu Devletteki en yetkili makamdan gelen ifadelerdir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin elinde PYD/YPG unsurlarının Fırat nehrinin doğusuna geçmediğine dair güvenilir veriler bulunduğu anlamına gelir. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonunu güneye doğru “derinleştirmeye” yönelik son hamleleri, bir yönüyle Türkiye’nin elindeki verilere, diğer yönüyle ABD Sözcüsünden gelen açıklamaların gerçeği yansıtmadığına işaret eder.

Bir bütün olarak yukarıda belirtilenlerden; [i]öncelikle Türkiye’nin ciddiye alınmadığı, [ii] tarafların Suriye krizine ilişkin yaklaşımlarının örtüşmek bir yana çatıştığı, [iii]Türkiye-ABD ilişkilerinin geriye dönüşü giderek zorlaşan ciddi bir bozulma sürecine girmiş olduğu ve [iv]Türkiye ile oyun oynandığı (adeta “dalga geçildiği” ) çıkarsamalarına ulaşılmaktadır.

Seversiniz, sevmesiniz o ayrı bir konudur. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fırat Kalkanı operasyonuna ilişkin “mevcut” duruşu, Türkiye için, yerinde ve olması gereken bir duruştur. Fırat Kalkanı Operasyonu, IŞİD’ı olduğu kadar, PYD’yi/YPG’yi de hedef alan bir operasyon olmak durumundadır.

Türkiye’deki sığınmacılardan ülkelerine dönenlerin olması ve Kurban Bayramı için ülkelerine geçenlerin sayısının önceki yıllara göre bu yıl çok daha fazla olması, Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu ile açıklanabilecek bir durum olarak görülmektedir. Yasadışı göç endişesi içindeki Batı, bunu görmek ve Fırat Kalkanı Operasyonunda Türkiye’ye destek vermek durumundadır. Şam Yönetimi ile de koordine edilmek suretiyle, Türkiye-Suriye ortak sınırının Suriye tarafında bir güvenli bölge oluşturulması ve bu bölgede Suriyeli sığınmacılar için bütünlük arz edecek yerleşim yerleri oluşturulması, hem Türkiye’nin üzerindeki yükü, hem de Batının da endişelerini hafifletecektir.

II. Önceki yazılarda da ifade edildiği üzere; Suriye krizi, Kürt hareketini taşıdığı nokta üzerinden, Orta Doğu’da kaosun yeni adı olma yolunda ilerlemektedir. Görülen, bu ilerleyişin küresel politikaları da etkilemeye başlamış olabileceğidir. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonunun ve bu operasyonun Ankara ile Moskova ve Tahran arasındaki yakınlaşmanın bir işareti ve sonucu olarak görülmesinin, bu tabloyu belirginleştirdiği düşünülmektedir.

Rusya’nın, Ukrayna krizinin yanında, Suriye krizini de sürdürebilecek güce, imkân ve yeteneğe sahip olduğu az-çok belli olmuştur. Suriye’de krizi başlatan, ABD; kontrolü büyük ölçüde ele geçiren, Rusya olmuştur. Ankara-Moskova ilişkileri, düzelme yoluna girmiş gözükmektedir. Çin’in Hangzhou’da ev sahipliği yaptığı G-20 Zirvesinde yaşananlar ve bu zirveden kamuoyuna yansıyanlar, küresel politikada Çin gerçeğini adeta Dünyanın gözünü sokmuştur. Zirvede Türkiye’nin Çin ile imzalamış olduğu anlaşmalar ve toplu kapanış töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ayrılan yer, Ankara-Moskova ilişkilerinden sonra, Ankara-Pekin ilişkilerinin de olumlu bir mecraya kaydığının işareti olmuştur. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in, AB’nin Dış Politikadan ve Savunma Politikasından sorumlu Yüksek Temsilci Federica Mogherini ile yine AB’nin Komşuluk Politikasından ve Genişlemeden sorumlu Komiseri Johannes Hahn’ın, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil El Cubeyr’in, hemen hemen aynı günlere denk gelen Ankara ziyaretleri, Suriye krizinde ifadesini bulduğu düşünülen, Ankara ile Moskova ve Pekin (+İran) arasındaki yakınlaşmanın ne denli önemli ve tedirgin edici bulunduğuna işaret ettiği düşünülmektedir. (Bu noktada, Soğuk Savaş yıllarında, NATO üyesi Yunanistan’ın Sovyetler Birliği ile olan yakın ilişkileri akla gelmektedir. ) Söz konusu ziyaretlerin Fırat Kalkanı Operasyonunda ifadesini bulan Türkiye’nin güncel duruşunda bir değişikliğe yol açmaması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın buna izin vermemesi, Türkiye’nin devlet olarak ciddiyetini besleyecek ve hakkındaki “güvensizliğin” izalesine hizmet edecektir.

Ankara’nın Moskova ve Pekin ile yakınlaşma sinyalleri vermesinin, önümüzdeki 08 Kasım (2016)’da yapılacak Başkanlık seçimi öncesinde, bu seçimi de etkilemiş olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık birkaç hafta öncesine kadar, Demokratların adayı Hillary Clinton’un seçimlerin sonucu garantilemiş olduğu yolunda kamuoyunda bir kanaat mevcut iken, son birkaç bir-iki hafta içinde bunun değiştiği ve Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump’ın Hillary Clinton’un iki puan önüne geçtiği yazılıp konuşulmaya başlanmıştır. Bu, bana göre, Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonunun Putin’i öne çıkarması ve ABD’nin Suriye politikasının başarısız olduğuna işaret etmesi ile de ilişkilendirebilecek bir durum olarak görülmektedir. Bu noktada, Türkiye’nin Rusya ve Çin (+İran) ile yakınlaşmasının, küresel dengeleri ne denli ABD’nin aleyhine değiştirebileceğinin değerlendirildiği ve bundan tedirgin olan “ABD derin devletinin” Cumhuriyetçilerin Başkan adayı Donald Trump’ın rüzgârına katkı sunmuş olabileceği de akla gelmektedir. Suriye krizi konusunda ABD’de -tabir hoş görülür ise- “her kafadan” (CIA’den, Pentagon’dan ve Dışişleri Bakanlığı’ndan) farklı sesler çıkması, yani Washington’un Suriye krizinin yönetiminde birliği sağlayamaması, bu düşünceyi beslemektedir. Ancak Demokratların koşullardaki değişimi dikkate alan ve kontrollü değişimi öngören ılımlı yaklaşımları yerine, Cumhuriyetçilerin Bush dönemlerini çağrıştırır müdahaleci ve saldırgan yaklaşımının, ABD’yi ve Dünyayı nereye götürebileceğini, bölgelerin/ülkelerin paylarına bundan ne düşeceğini de ayrıca oturup sakin kafayla düşünmekte yarar olduğu değerlendirilmektedir.

Bu tabloya bağlı olarak, ABD’nin Suriye krizinde birliği sağlayamamasının etkisinde, Suriye’de müstakil hareket edebileceği varsayılabilecek ABD unsurlarının, “oldu-bitti” peşinde olması ve krizde üstünlüğün ABD’ye geçmesi sonucunu doğurabileceğini düşündükleri adımları atması; bunların da, bölgeyi sıcak bir çatışma ortamına dönüştürmesi, bir ihtimal olarak dışlanamamaktadır. ABD’ye ait HIMERS Bataryalarının Gaziantep’te konuşlandırılması; Rusya’nın Karadeniz ve Hazar havzalarında başlattığı, halen devam eden, 10 Eylül (2016)’e kadar devam edeceği açıklanan, geniş katılımlı [“Kafkas 2016” tatbikatı;] Basra Körfezi’nde, ABD Donanma unsurları ile İran Devrim Muhafızlarına bağlı Donanma unsurları arasında tırmanan gerilim, bu ihtimal ile ilişkilendirilebilecek hususlar olarak görülmektedir. ABD’nin, Menbiç’e “dokunamazsın”, fakat El Bab’a, hatta daha güneydoğudaki (Suriye’nin derinliklerindeki) Rakka’ya “dokunabilirsin” yaklaşımının da; Türkiye’yi adeta “tuzağın” içine çekme anlamına gelmenin ötesinde, yine bu paragrafta değinilen ihtimal ile ilişkilendirilebilecek bir başka husus olduğu değerlendirilmektedir.

Türkiye, Azez-Cerablus hattını güneye doğru derinleştirmede dikkatli olmak zorundadır. ABD’nin Suriye krizine ilişkin yaklaşımının Türkiye’nin yaklaşımı ile “çatıştığı” açıkça görüldüğü/bilindiği için; Ankara, derinleşmeyi Moskova ve Tahran ile koordine etmek, Şam Yönetimini ihmal etmemek, ancak her hal ve şart altında “ihtiyatı” elden bırakmamak durumundadır.

Suriye krizindeki tablo yukarıda izah edilmeye çalışılan durumu yansıtırken, Türkiye’nin, güçlü ve güvenilir “yol arkadaşlarına” ihtiyacı olduğu (olacağı) izahtan varestedir. Bu bağlamda, G-20 Zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden kamuoyuna yansıyan Ankara-Pekin ilişkilerine dair olumlu havanın sürdürülmesi ve beslenmesi Türkiye için oldukça önemlidir. Daha somut bir ifade ile, Suriye krizinde gelinen nokta nedeniyle, Ankara’nın Pekin’in desteğine ihtiyacı olduğu değerlendirilmektedir. Buna bağlı olarak, geçtiğimiz günlerde Çin’in Bişkek (Kırgızistan)’teki Büyükelçiliğine yapılan saldırının Türkiye’de olduğu ileri sürülen faillerinden birinin bulunmasına ya da yapılacak samimi bir araştırma ile bu iddianın doğru olmadığının ortaya konulmasına Türkiye’nin özel bir önem atfetmesinde yarar görülmektedir. Bu, G-20 Zirvesi sırasında kamuoyu ile paylaşılan, iki ülkenin terörizmle mücadele konusundaki ortak duruşlarının da bir gereği olacak ve taraflar arasındaki ilişkilerde “güveni” besleyecektir.

Ve son olarak, hedefin Türkiye olabileceği senaryolar asla ihmal edilmemelidir.
08 Eylül 2016.

***

GAZİANTEP’E HIMARS KONUŞLANDIRMASI

Medyada geçen haberlerden, geçtiğimiz haftalarda, ABD’ye ait [HIMARS] (High Mobility Artillery Rocket System) Bataryalarının, yani Yüksek Hareket Yetenekli Topçu Roket Sisteminin, Gaziantep’in Şahinbey İlçesine bağlı Almalı köyüne konuşlandırıldığı ve ilk atışın 03 Eylül 2016 Cumartesi günü yapıldığı öğrenilmiştir. Bataryaların, IŞİD’a karşı kullanılmak üzere Türkiye’de konuşlandırıldığı ifade edilmiştir. Bu bataryaların 50-200 kişilik ABD askeri personeli içerdiği ve Türkiye’nin “irtibat” işlemleri için bataryalarda sınırlı sayıda personel bulundurduğu ileri sürülmüştür.

HIMARS Bataryaları, 92 km. menzilli, iki araçtan oluşan, 30 namlulu, iki farklı sürümü olduğu ileri sürülen bir silah sistemidir, taktik araçtır. Hâlihazırda ABD dışında, Singapur’da, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’nde ve Ürdün’de kullanıldığı bilinmektedir. Teknik özellikleri, imkân ve kabiliyetleri konusunda elde (en azından ASCMER’in elinde) fazla bilgi bulunmamaktadır. Keza Bataryalarda görevli Türk askeri personelin, söz konusu bataryaların imkân ve yetenekleri konusunda yeterli bilgiye sahip olup olmadıkları da bilinmeyen hususlardandır.

Türkiye-ABD ile ilişkilerindeki bozulma ve tarafların Suriye krizinde farklı yaklaşımlara sahip olduğu her geçen gün biraz daha kendisini belli etmesi nedeniyle, ABD’ye ait HIMARS Bataryalarının Gaziantep’te konuşlandırılmasına eğilme ihtiyacı duyulmuştur. Gerek bu konuşlandırmanın zamanlaması, gerekse yakın geçmişte yaşanmış “S-300 olayı”, bu ihtiyacı ayrıca beslemiştir.

Öncelikle Türkiye ile ABD’nin Suriye krizine ilişkin yaklaşımlarının örtüşmediğini, hatta bunun da ilerisine gidilerek “çatıştığını”, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğü hedef alan PYD (YPG) terör unsurlarının ABD tarafından desteklendiğinin artık “aleni” olarak göründüğünü dikkate almak gerekir. Buna bağlı olarak, çok net olan iki husus vardır. Bunlardan birincisi, Türkiye’nin, Fırat Kalkanı Operasyonu ile Azez-Cerablus hattını IŞİD ile PYD (YPG)’den temizleme işine girişmiş olduğu; ikinciside, HIMARS Bataryalarının, ABD liderliğindeki Koalisyon Güçlerinin IŞİD’a karşı yürüttüğü mücadele kapsamında Gaziantep’te konuşlandırılmış bulunduğudur. Bu veriler ışığında, akla şu sorular gelmektedir: Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonunun münhasıran PYD(YPG)’ye dönmesi, acaba HIMARS Bataryalarının işlevini nasıl etkileyecektir?

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonunun münhasıran PYD(YPG)’ye döneceği önceden bilinen ya da az-çok tahmin edilen bir husus olduğuna göre, HIMARS Bataryaları PYD’ye/YPG’ye karşı kullanılmayacaksa niye konuşlandırılmıştır, buna niye izin verilmiştir?

HIMARS Bataryalarının teknik özellikleri ile imkân ve kabiliyetleri, yukarıda belirtilen sorulara ve benzeri diğer sorulara verilebilecek cevapların sayısını ve içeriğini etkileyebilecektir. Bu noktada, 1990’lı yılların sonuna doğru yaşanan [“S-300” olayı] akla gelmektedir. O tarihlerde, Yunanistan’a ve Kıbrıs Adasında Güney Kıbrıs Yönetimine [S-300] füze sistemlerinin konuşlandırılması gündeme gelmiş ve bu vesileyle bu sistemlerinin belli bir çapta dinleme imkânına sahip olduğu fark edilmişti. Yani S-300 füze savunma sisteminin imkân ve kabiliyeti, hava savunması ve saldırısı ile sınırlı değildi, istihbarat amaçlı kullanımlara da elverişliydi. S-300’lerin Rus teknisyenler tarafından kullanılacak olması Moskova’ya ilave istihbarat imkânı sağlayacaktı ve bu da konunun bir başka boyutu idi. HIMARS Bataryalarının ilave böyle bir imkân ve yeteneğe sahip olup olmadığı, bilinmemektedir. Varsa, istihbarat açısından nüfuz alanı önemli olacaktır. [i]Türkiye’nin Azez-Cerablus hattına ilişkin duruşu, [ii] Suriye’ye karadan girişlerin yapıldığı yerler, [iii]Fırat Kalkanı Operasyonunun muhtemel komuta merkezleri ve [iv]HIMARS Bataryalarının Gaziantep’in Şahinbey ilçesine bağlı Almalı köyünün konuşlandırıldığı düşünüldüğü ya da dikkate alındığında, söz konusu bataryaların imkân ve yeteneklerinin sorgulanması gereği ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’nin (algıladığı tehdidin etkisinde), yukarıda da ifade edildiği üzere, Fırat Kalkanı Operasyonunda IŞİD’dan çok PYD’ye/YPG’ye yöneleceği, az-çok bilinen ya da tahmin edilen bir husustur. Nitekim operasyonun giderek daha çok bu mecraya kaydığı da görülmektedir. Türkiye, 24 Ağustos (2016)’ta başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu ile birkaç gün içinde Azez-Cerablus hattını IŞİD’dan temizlemiş, yüzünü PYD’ye/YPG’ye dönmüştü.

Yani HIMARS Bataryaları 03 Eylül (2016) günü Almalı köyünden Suriye’ye yönelik ilk atışını yaparken, Türkiye sınırlarına bitişik Suriye topraklarında IŞİD temizliği tamamlanmıştı. Bu durumda ister istemez insanın aklına, IŞİD temizlenmişse, IŞİD ile mücadele için HIMARS Bataryalarının Gaziantep’e konuşlandırılmasına niye gerek duyulmuştu sorusu gelmektedir.

Yukarıda belirtilenlere bağlı olarak, bu konuda akla gelen başka hususlar da var. Bunlardan biri, “kazara” maruz kalınmış “dost ateşleri”; diğeri de, HIMARS Bataryalarının yeni/değişik sürümlerinin “denenmesi”… Medyada yer alan konuya ilişkin haberlerin yol açtığı, tamamen birikime dayalı “sezgisel” bir temelde akla gelen konuya ilişkin bir başka husus da, HIMARS Bataryalarının konuşlandırılmasında Türkiye’nin bir “oldu-bitti” ile karşı karşıya bırakılmış olup olmadığıdır. Eğer böyle bir durum söz konusu ise, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle, bunun, evleviyetle ve büyük bir ciddiyetle soruşturulması gerektiği düşünülmektedir.
08 Eylül 2016.

***

ALMANYA’NIN TSK İNCİRLİK TESİSİ’NE YATIRIM YAPMASI

Almanya’nın ABD liderliğindeki Koalisyon Güçlerine dâhil unsurlarının, bir süredir, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın [92/1 maddesi] uyarınca TBMM’den istihsal edilmiş, 03 Eylül 2015 tarihli ve [1098] sayılı Karara istinaden TSK’ne ait İncirlik Tesisi’nde bulunduğu bilinmektedir. [i] Medyada çıkan haberlerden; [i]Almanya’ya ait bu tesisteki keşif uçaklarının ABD’nin kullanımına ayrılmış pistlerde konuşlandırıldığı, [i]bu uçakların keşif uçuşları için müttefik ülkelerin teknik desteğine ihtiyaç duyduğu ve [iii]burada görevli Alman askerlerin kalacak yer sorununun bulunduğu ifade edilerek, Berlin’in, bunlara bir çözüm getirmek amacıyla 58 milyon avroluk bir bütçeyi serbest bıraktığı; bu bütçe ile, Alman uçaklarına özel uçuş pisti ve Alman askerlerine barınma yeleri yapılacağı ifade edilmiştir.

Bu gelişme, hukuksal, siyasal ve askeri açılardan üzerinde durulması gereken bir husustur.

Konuya hukuksal açıdan bakıldığında şunlar kendisini belli etmektedir: [i]Almanya’nın TSK İncirlik Tesisi’nde yapacağı yatırımlar, “kalıcı” nitelikte yatırımlardır. Oysa Almanya’nın bu tesiste askeri varlık bulundurmasına vücut veren düzenleme, geçicidir. Almanlar, Türkiye’nin Irak’tan ve Suriye’den algıladığı tehdit nedeniyle, birer yıllık sürelerle istihsal edilmiş TBMM Kararlarına istinaden bu tesiste bulunmaktadırlar. [ii]Tehdit ortadan kaldırıldığında, TBMM’den yeni bir karar istihsal edilmesine ihtiyaç duyulmayacaktır; bu da, Almanya’nın bu tesisteki varlığını hukuksal dayanaktan yoksun bırakacaktır. [iii] Bu takdirde, kalıcı yatırımlar, taraflar arasında anlaşmazlık konusu olacaktır. [iv] Yapılacak yatırımların “kalıcılığa” işaret edecek olması nedeniyle, ilgili TBMM Kararına yollama yapılarak (buna dayalı olarak), taraflar arasında münhasıran bu konuda ikili bir düzenleme yapılması da, hukuken mümkün görülmemektedir. Çünkü ilgili TBMM kararlarının lafzı ve ruhu, buna cevaz vermemektedir. [v]Almanların söz konusu kalıcı yatırımları bu tesiste yapabilmeleri için, taraflar arasında, usulüne uygun olarak, ayrı bir anlaşmanın yapılmasına ihtiyaç vardır. [vi] “Kalıcı” yatırımların, “geçici” varlıklara süreklilik kazandırma işlevini yerine getirme, bu amaçla kullanılabilme potansiyelini içerdiklerini görmek uygun olacaktır. Yatırımların “kalıcılığı”, Almanya tarafından, ileride, “geçici” statüdeki varlığına “kalıcı” statü kazandırmada hukuksal bir dayanak olarak kullanılabilir.

Konunun siyasal boyutuna ilişkin olarak da şu hususlar akla gelmektedir. [i]Yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması Anayasa’da ayrı/özel düzenleme konusu yapılmıştır ve bu, başka birçok ülkede de böyledir. Bu yaklaşımın arkasında, egemenliğin korunmasına gösterilen hassasiyet vardır. Yabancı silahlı kuvvetlerin kolay ve/veya tartışmalı yollardan ülkede bulunması, o ülkenin egemenliğine sahip çıkmada hassas/kıskanç davranmadığı algısına yol açabilecek ve bu algı da benzer talepleri/girişimleri teşvik edecektir. [ii]Asılsız Ermeni iddiaları konusunda Almanya’da Parlamento tarafından alınmış bir karar ortada duruyor iken Türkiye’nin bu yatırımlara izin vermesi, Ankara’nın (genel olarak ve özelde de söz konusu Ermeni iddiaları ile ilgili olarak) ciddiyetine halel getirecektir ve bu, asılsız Ermeni iddialarının başka yerlerde de kabulünü kolaylaştıracaktır. [iii]Keza, Alman Parlamenterlere daha önce verilmeyen TSK İncirlik Tesisini ziyaret izninin, 58 milyon avroluk bütçenin serbest bırakılmasından sonra verilmiş olduğunun anlaşılması da, siyasal açıdan tezekkürü gerektirmektedir. Ortada ABD üzerinden elde edilmiş ciddi bir birikim var iken bunun dikkate alınmaması ve sırf bugünün ihtiyaçları için gelecekte büyük sorunlara kapı aralama potansiyeli içeren adımlar atılması, birçok açıdan rasyonel bir yaklaşım olmayacaktır. [iv]Almanya’nın Çin ve Rusya ile olan özel/yakın ilişkileri ile, Ankara-Washington ilişkilerindeki bozulma çıkış noktası alındığında, söz konusu yatırımların amacının, ABD’nin bu tesisteki imkan ve kabiliyetini kısıtlama ve müteakiben terk etme sürecini hızlandırma olabileceği düşünülebilir. [v] Ya da tam tersi olarak, Suriye krizi üzerinden Kürt hareketinin geldiği nokta ile, ABD’nin ve Almanya’nın Kürtlere duyduğu ilgi (aralarındaki bağ) çıkış noktası alınarak, söz konusu yatırımın amacının, ABD’yi desteklemek, ABD ile birlikte Kürt kartını bir an evvel hayata geçirme olabileceği de düşünülebilir. Bu nokta ile bağlantılı olarak, ülkesindeki ciddi Türk varlığı nedeniyle, Almanya’nın “güçlü Ankara’dan” duyduğu rahatsızlık da akla gelmektedir. [vi] ABD’den sonra Almanya’nın da TSK İncirlik Tesisi’nde kalıcı yatırımlara gitmesi, sıkça bu tesisi kullanma isteği kamuoyuna haber olarak yansıyan ve halen icra edilmekte olan Fırat Kalkanı Operasyonunun önünü açtığı düşünülen Moskova’yı incitebilir, dolayısıyla Ankara-Moskova ilişkileri bundan etkilenebilir. [vii] Bugün ve görünür gelecek itibarıyla Orta Doğu’daki kaosun Suriye krizi üzerinden Kürtler ile ilgili olacağı yolundaki değerlendirme hatırlanır ise, TSK İncirlik Tesisi’nde yapmak istediği yatırım ve bunların “kalıcı” niteliği, Berlin’in Orta Doğu’da daha çok olmak istediği anlamını taşıdığı da düşünülebilir.

Askeri açıdan bakıldığında ise şu hususların ileri sürülebileceği değerlendirilmektedir: [i]Tesisin bir TSK Tesisi olduğu hususunu sıkça ABD’ye “hatırlatmak” ihtiyacını duyduğu bilinen Türkiye, bu yatırımlar ile, ABD’nin yanına Almanya’yı da koyup, ileri de aynı hatırlatmayı Almanya’ya da yapma durumunda kalabilecektir ki; bu, (kendi tesisi olmasına rağmen) fiilen tesisin kontrolünde ve kullanımında Türkiye’nin pozisyonunu zayıflatabilecektir. [ii]Türkiye bu tesiste etkin “kontrol” bağlamında ABD ile sorun yaşıyor ve bu durum Türkiye için potansiyel risk ihtimali olarak kendisini belli ediyor iken, söz konusu yatırımlar, aynı şeylerin Almanlar ile ilgili olarak da gündeme gelmesine neden olabilecektir. Bu tesiste konuşlu Amerikan uçaklarından sonra, Alman uçaklarının da, kalkış yapılan (ev sahibi) ülke Türkiye olduğu için, Türkiye’yi istemediği kriz, gerginlik ya da sıcak çatışmaların tarafı olma pozisyonuna itme ihtimali söz konusu olabilecektir.

Yukarıda arz edilen hususlar nedeniyle, Almanya’nın TSK İncirlik Tesisi’nde kalıcı yatırımlarda bulunmasının çok iyi değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Sadece bugüne (Suriye krizine) değil, görünür geleceğe de bakılmalıdır. Bugünü kurtarırken, görünür geleceği karartmamak gerekir. Suriye krizine ilişkin son gelişmeler Türkiye’nin dış politika anlayışında ve uygulamasında değişim işaretleri verir iken, Ankara, başlattığı bu değişimi, kendi eliyle zora sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. İçinde bulunduğu koşullar, Türkiye’ye, “güvensizlik” algılarını besleyecek tasarruflardan uzak durmayı, hareket serbestisini artırmayı, süratle “yalnızlıktan” kurtulmayı öngörmektedir.
08 Eylül 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: