Su da var, sabun da var, kurna da..


Ama dokunmayacağım, söz!

münir_kebir

© Münir Kebir

Eflatun’un bir sözü var…su_sabun”Düşünüyorum o halde varım” Biz ne diyoruz?… ”Düşün düşün boktur işin” Uğur Mumcu ; “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmuşuz” demiş ve gitmiş. Yüce Allah milletimizi Romantik yandaşlıktan arif seçmenliğe, ariflerin oluşturduğu cumhur olmaya bir an önce yükseltsin. Aksi takdirde bugünü yaşayıp yarın, bugünü arayanların ulusu olmak hiç te akıl dışı değildir.

***

Suya Sabuna Dokunmadan…..

Decartes’in bir sözü vardı…
”Düşünüyorum o halde varım”
Biz ne diyoruz?…
”Düşün düşün boktur işin”
Uğur Mumcu ;
“Bilgi sahibi olmadan,fikir sahibi olmuşuz” demiş ve gitmiş. Allah rahmet eylesin.

Şimdi toparlayalım. Düşünme yetisi, Bilinç yetisinin zorunlu gereğidir. Çünkü Bilinç; yapacağımız eylemin sonucunu görerek/hesaplatarak, bize harekete geçme ya da vazgeçme kararını verdirir..
Yapacağımız eylemin sonucunu görebilmek için eylemden önce düşünce öne çıkar. Düşünmeden yapılan her eylem bilinçsiz, yani sonunu görmeden yapılan eylemdir. Ki, sonu hüsranla biter. Bu yüzden eşini, çocuğunu öldüren, kapkaççılık yapan, suç işleyen her kişi, kodese girince yaptığı eylemin sonucunu görür ve “Pişmanım “der.
Böylesi pişmanlığın adı “Hüsrandır.” Çünkü geriye dönülmesi imkansızdır. Allah hepimizi hüsrana düşmekten korusun.
Artık bu açıklamadan sonra “Düşün düşün boktur işin” tekerlemesinin bizi nereye götüreceğini varın siz düşünün.

Bilgi Mİ?
Bilgi önemlidir. Ama Bilinç için Düşünmek nasıl olmazsa olmaz ise, bilgi için de İrfan olmazsa olmazdır.
Suya sabuna dokunmayacağım ama yeri geldiği için söylüyorum. Hukuk devletinde iktidarın; ”Ne istediniz de vermedik” demesi yanında, Demokrasi, muhalefetin varlığı ile kendini gösterir kuralına karşın, muhalafete “namussuzdur, şerefsizdir” dedikten sonra, bugün geldiğimiz noktada, muhalefetin yanlışına karşı liderine; ”Beyefendi” sözünü kullanarak reddiyesini ortaya koyma davranışına gelmek, önceki söz ve eylemler açısından bir hüsran göstergesi değil midir? Bunu ariflere bırakıyorum.

*****
196

Ömer Seyfettin’in bir hikayesini anlatacaktım aslında.
Hikayenin kahramanı, Sermet Beyle Şişli’ye doğru giderlerken yolda Efruz Beyle karşılaşırlar. Efruz bey, yaklaşık on kilo ağırlığında kucağında taşıdığı kitapla Sosyoloji konferansına katılmaktadır amacı, kürsü profesörü olmaktır.
Efruz beyi, epey uğraştıktan sonra kendileriyle beraber yürümeye ikna ederler. Ama kitaplar gittikçe ağırlığını arttırınca , kağıthaneden Haliç’e indikleri yolda, kimsenin görmeyeceği bir yerdeki köprünün ayaklarından birinin bulunduğu yere, dönüşte almak üzere kitapları sakladıktan sonra, o bölgede bulunan bir köye doğru ilerler.
Efruz Bey, köye giriş sırasında birdenbire durur.

Şimdi göreceksiniz… bakın misafirperverlik nedir! Köylülerde, Adalet, İnsanlık, güzel duygu ne derece yüksek göreceksiniz. Der.

Uzun bir süre yürüdükleri için açlıktan bitap düşen üç arkadaş köyde kendilerini davet edecek birilerini bulma beklentisi içindeyken bu ümitleri suya düşer. Bu yüzden köylünün birine; “Burada oturulacak bir kahve yok mu?” diye sorarlar. Fakat köylü arkasını dönüp – cevap vermeden gider. Şaşıp kalırlar. İşte tam o sırada bir çocuk “Var amca var..” der.
Nerede?..
Öbür Sokakta.
Zahmet olmazsa bizi götürüver.
Ne zahmeti! Buyurun efendim.

Köy ziyaretinin gelişimini hikaye yazarına bırakıyorum.
‘Çocuğun kirli yüzü o kadar sevimli, o kadar güzel idi ki, üçümüzde de çok hoş bir tesir bıraktı. Kahvenin önüne gelince Efruz Bey çocuğa beş kuruş bahşiş vermek istedi. Fakat çocuk almadı.
İstemem Amca! Dedi.

Kahve,hayvanları kaçmış bir ahıra benziyordu. Beş on kişi vardı. Selamımıza karşılık dahi verilmedi. Hiç biri yüzümüze bakmadı. Kahve istedik..
Gayet aksi bir şey olduğu yüzünden belli olan kahveci nazlı nazlı kahve pişirmeye başladı. Efruzla Sermetin de karınları acıkmış olmalıydı.
Kahveciye ekmek sordular. Küfürü andıran bir eda ile;
Burası aşçı dükkanı değil cevabını aldılar. Fakat yarı çıplak çocuk yine imdada yetişti. Kapıda ayakta duruyordu.
Ben bulurum isterseniz,Amca! Dedi. Kahvelerimiz daha pişmemişti, çocuk ekmeği getirdi. Yine verdiğimiz bahşişi kabul etmedi. Efruz Bey bilimsel sosyoloji davasını azıcık kazanmış gibiydi.
Gördünüz ya, Allahım! diye tekrar köylüleri, köy ahlakını methe başladı.

Önce bize soğuk davranan köylüler yakın İstanbul’un fesada uğramış ahlakıyla bozulmuş zavallılardı! İşte asıl köylü , asıl Türk köylüsü bu esmer, bu yarı çıplak çocuktu. Son derece fakir olduğu halde bahşişi bile almıyordu.
Kahvecinin aynı zamanda bazı müşterilerine yoğurt sattığını görmüştük. Katık aldırmaya gerek yoktu. Okkasını on kuruştan satıyordu. Efruz Bey;
Bize bir okka yoğurt getir….dedi. Kahveleri bıraktık. Kahvecinin getirdiği kabın etrafında toplandık.
Birer de kaşık ver
Kaşık maşık yok burada….
Kahveci o kadar sert cevap verdi ki karşılık vermeye cesaret edemedik.
Kahvenin halkı anlamsız bakışlarla bize bakıyorlardı. Aralarında yalnız biz yabancıydık. Hepsi susuyor, gizli konuşuyorlardı.
Sıkılıyorduk…
Kalkalım dedim.
Efruz Bey kahveciye doğru yürüdü. Borcumuzu sordu. Yaşı belirsiz, köse, sıska, çirkin kahveci yerinden bile oynamadan ;
Seksen kuruş! Dedi.
Ne demek?…
Seksen kuruş demek bee!..
Efruz Bey döndü. Bize baktı. Sonra kendine gözlerini dikmiş olan köylüleri bir süzdü. Parayı ödedi. Ama kapıdan çıkarken kendini tutamadı.
Ağalar !.. Yazık, hepiniz bozulmuşsunuz! Dedi. Köylüler Misafirperver, doğru olurlar. Hiçbiriniz selamımızı almadınız. On paraya sattığınız kahveyi bize on kuruşa, on kuruşa sattığınız yoğurdu bize yarım liraya verdiniz. Evet… Siz saf, samimi, doğru, mert Türk köylüleri değilsiniz.
Sonra döndü.Kapının yanında ayakta duran yarı çıplak esmer çocuğu göstererek devam etti;
İşte, içinizde bozulmayan yalnız bu çocuk! Köyde ondan başka yüzümüze gülen, bize yol gösteren, ekmek bulan olmadı. Hatta verdiğimiz bahşişleri bile kabul etmedi. İşte Türk Köylüsü böyle olur…..

Bütün kahveyi çılgın bir kahkaha sarstı. Köse kahveci en çok gülendi.. Efruz tekrar hiddetlendi. Bu herife sert bakarak;
Gülecek ne var?..
O çocuk köylü değil bee! Dedi.
İstanbullu mu?…
Ne İstanbullusu?
Ya ne?
O Çingenedir be!

Efruz Bey hiç cevap veremedi. Sosyoloji Bilgini olmaya başlayan Efruz’un bu dehşetli görüşü, Damat İbrahim Paşa zamanında gerçekten en büyük sosyolog olduğunda hiç şüphe bırakmıyordu.

******

2016 yılında yaşamaktayım. Düşünüyorum. Varmıyım? Fiziken varım. Ay başında emekli maaşımla fiziki ihtiyaçlarımı yarı ac yarı tok nasıl gidereceğim düşüncesi bana yetiyor. Ötesini düşünmenin beni daha ağır durumlara düşüreceği korkusundan kendimi düşünmekten alı koymak için aklımın aldığı her düşünceye kapı kapatmakla geçiriyorum yaşamımı….Yaşam bununla sınırlı olduğu için ha varım ha yokum.

Bilgi Mİ?… Bilgi sonsuzdur. Bu cepheden bakarsak doğrusu bilgiden çok az nasibim var. Ama iyi kötü yirmi yılı aşkın bir tahsilim var. Günün şartları içinde birkaç sözüm olabiliyor. Arifliğe gelince.. Bu yazdığım makaleden öteye geçmiyor. Yüce Allah milletimizi Romantik yandaşlıktan arif seçmenliğe, ariflerin oluşturduğu cumhur olmaya bir an önce yükseltsin. Aksi takdirde bugünü yaşayıp yarın, bugünü arayanların ulusu olmak hiç te akıl dışı değildir.
Saygılarımla,

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: