ZİFİRİ KARANLIĞIN DERİNLİKLERİNDE YÖN DEĞİŞTİRİLMESİNİN ADI: “ILIMLI İSLAM”


Bir Hayatı Aşan Eserler Bırakmalı İnsan…
[Bölüm 3]

bircan_unver

© Bircan Ünver, IşıkBinyili.Org

Bir noktada, karanlıklar içinden ışığı aramak – görmek ve potansiyel gelecek yönleri öngörmeye çalışmanın da bir yansımasıdır. Zifiri bir karanlığın içinden, gün doğumunun ilk ışıklarını arıyor ve hemen görmek istiyorsunuz… Ağırlaştırılmış–katmerlenmiş Türkiye’nin siyasal gündeminde henüz aydınlığı görememiş olmaya da bir tepki, belki düşünsel boyutta bir kaçış ya da gerçek ışığın/aydınlığın yolunu görebilmenin de bir arayışıdır… Suyun yüzüne vurmuş olduğu kadarıyla ya da soyut olarak olup-bitene baktığımızda, Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en KARANLIK ve KARARTAN yüzü Fetö Örgütünün seçilmesi, desteklenmesi ve karanlıkların karanlığı bir güç olarak ülke ve dünya çapında ileri sürülmesi sadece bugünün işi midir?

* * * * *

Tırmanmış-gerilimli çok sıcak ve çok can yakan siyasi dalganmaların etkisi ve ortalıklara dökülüp saçılanların çağrışımları arasından…

Bu yazı dizisinin çıkış kaynağı, 2.nci bölümde belirtildiği üzere, hiç de zannettiğiniz gibi değil! Demiştik. Gerçekten tahmin edilememesi doğaldır da her kişinin – düşünüşün – yaşamın özgünlükleri de zaten bu noktalardadır…

Ancak, 15 Temmuz’un BAŞARISIZ DARBE KALKIŞMASI ’nın etkisinden çok ilişkisiz ve bağımsız da değildir…

 

Bir noktada, karanlıklar içinden ışığı aramak – görmek ve potansiyel gelecek yönleri öngörmeye çalışmanın da bir yansımasıdır. Zifiri bir karanlığın içinden, gün doğumunun ilk ışıklarını arıyor ve hemen görmek istiyorsunuz… Oysa, eski bir şarkıda olduğu gibi “her yer karanlık“.

Ağırlaştırılmış–katmerlenmiş Türkiye’nin siyasal gündeminde henüz aydınlığı görememiş olmaya da bir tepki, belki düşünsel boyutta bir kaçış ya da gerçek ışığın/aydınlığın yolunu görebilmenin de bir arayışıdır…

* * * * *

Geriye dönerek, suyun yüzüne vurmuş olduğu kadar ya da soyut olarak olup-bitene baktığımızda, Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en KARANLIK ve KARARTAN yüzü Fetö Örgütü’nün ülke çapında ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki taaa 1970’lerden itibaren “green belt/yeşil kuşak projesi” yle , ivme kazandırılmış olduğuna hep birlikte ve dünya nezdinde tanıklık ettik. Gerçekte bu süreç, çok daha öncesinden, taa Adnan Menderes (1950-1960) döneminden itibaren başlatılmış olan bir süreçtir de… Sözümona “kominizmle mücadele” adı altında, bu kez şekil değiştirerek ve “din” unsurları nın kullanılarak uygulanmaya konulmuş olmasının adıdır da, Amerika’nın Türkiye üzerindeki “yeşil kuşak” projesi…

Kanser gibi ülkenin her bir hücresine, toplumsal ve sosyal katmanına elli yıla yakın bir süreç içinde yayılarak ele geçirmenin, rejim değiştirme hedefinin yüzeye vuran somut bir atağıyla karşı karşıya kaldık, 15 Temmuz “başarısız Fetö Kalkışma’sı”yla… Sonuç itibariyle, kökü dışarıdan desteklenmiş, içeride işbirlikçilerini kolayca bulmuş, ülkeyi topyekün Orta Çağ’ın solucan deliklerinin içine çekerek, toplumun her kesitini köleleştirmenin ad ve tanımıdır da, Fetö… En baştan seçilip-desteklenip, palazlanması ve devasa karanlıkların karanlığı bir güç olarak ülke ve dünya çapında sürülmesi dahil, bunun iplerini kim tutuyor ve dilediği şekilde oynatıyor? Hacivat ve Karagöz kuklalarını oynatan ve ipi dilediği yöne hareket ettiren, dilediği sözcükleri ve mesajı yine Hacivat ve Karagöz’ün ağzındanmış kimi söyleten/söylettirenler, kimler?

Bunun adına da, hem içeriden hem dışarıdan, ”İslam’ın Ilımlaştırılması Projesi” ve “din özgürlüğü” denildi. Bir başka deyişle, modern, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin, modernleşme-demokratikleşme sürecinde yol almasına ve tamamlamasına destek yerine onun sekteye uğratılarak, “Orta Çağ”a doğru yön değiştirmesi, bu ideoloji ve planın merkezine alınmıştır.

Ülkenin insanı ve sosyal gelişmesi söz konusu olunca, ne içeriden ne dışarıdan destek, yatırım ve kaynaklara gelince yok, yok, yok!… Bölmeye, gerginliği tırmandırmaya, terörist örgütleri kurmaya, desteklemeye ve onların yıkıcı-öldürücü faaliyetlerini sürekli kılmaya ise hem içerden hem dışardan her türlü silah ve para kaynakları ise nedense açık… Açık, diyorum, çünki ne PKK ne İŞİD(Irak-Şam İslam Devleti) ne de diğer terör örgütleri, hem içeriden hem dışarıdan en başta silah teminatı, finansal ve lojistik destekler alamamış olsalardı, gerçekten terörün kökü çoktan kurutulmuş olurdu. Toplumsal barışın sağlanmasında da uluslarası ortak bir hedef olsaydı, bugüne ne PKK kalırdı, ne de ülke insanı yine PKK başta olmak üzere Fetö, IŞİD ve benzeri terrorist örgütlerin tehditleriyle ve her gün yaşatılmakta olan korkunç saldırılar, acı ve onlarca her yaştan sivil, kadın-erkek ölümleriyle karşı karşıya bırakılırdı…

Ortak amaç, görüleceği üzere ülkenin Orta Çağ’a çekilmesi olmuştur. En başta kız çocukları ve kadınların gelişmelerinin ve en temel demokratik haklarının önüne set çekilerek, insani gelişme kanalları daraltılarak ya da tamamen kapatılarak yola çıkılmış ve devam edilmiştir…

Çünki, bir ülkenin ve toplumun gelişmenin temeli ve kaynağı, kız çocuklarının iyi yetişmesinden, mesleki donanımlı, bilinçli kadınlardan oluşan bir toplum ve annelerden geçer… İşe, bir bakıma ülkenin belkemiği olan kadın-anne unsurunu köleleştirmek-işlevsizleştirmek veya militanlaştırmakla başlanmıştır.

Batı dünyası–bütün gelişmiş ülkeler “kız çocuğu-kadın hakları” na öncelik vermeyi çok iyi bilir ve uygular. Kendi ülke insani gelişme hedeflerin de, “kız çocuklarının” laik, erkek kardeş ve diğer erkek çocuklarla, kız çocuğunun eğitim-gelişmesi eşit bir çizgide ve kadın hakları da, en tepeye oturtulmuştur. Buna tabii ki kuruluş anayasası, ilkeleri ve hedefleri kadar, taa 1945’ten, kuruluşundan itibaren üye olduğu Birleşmiş Milletler nezdinde imzalamış olduğu uluslar arası kararnameler ve andlaşmalar çerçevesinde, Türkiye de dahildir…

Bu çerçevede, Türkiye, temel kuruluş ve gelişme hedeflerinden kız çocukları ve kadın hakları kökeninde, bu dönemin başlangıcından itibaren siyasal pratik ve uygulamalarla kazanılmış olan haklardan taviz vermiş ve açıkça, ““din özgürlüğü” adına ihanet edilmiştir. Özellikle de toplumsal algı ve siyasi söylemler ve onların körüklemiş olduğu, eğitim-meslek ve sosyal haklarda kasıtlı olarak geri bırakılmış erkek hegemonyasında, “kadın+erkek= insan” anlayışından hızla uzaklaşılmıştır. Bunun sonucu olarak “kadın”, çok daha fazla nesneleştirilmiştir. Üstüne üstelik, seçilmiş yoksul genç kızlardan, burslu eğitim olanakları adı altında, onlara öz de hiç bir seçme şansı da tanınmadan, özellikle de “yoksulluklarının” kullanılmasıyla, yine “din özgürlüğü” ve “demokratik haklar” adına da “din militanları” haline dönüştürülmüşlerdir.

Tüm bunlara rağmen üstelik de uluslararası işbirlikleri ve desteklerle, nasıl yarım yüzyılı aşkın bir sürece yayılmış olan ve hep karanlığa, daha karanlığa doğru Türkiye sürüklenmiştir?

Ve nasıl buna hep onlarca yıl ve milyonlarca-milyonlarca insan ya içinde yer almış ya da sadece seyirci kalmıştır?

* * * * *

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki kuruluş ilkeleri ve hedeflerinden itibaren en başta eşit eğitim, seçme-seçilme ve kadın hakları (23 Nisan, 19 Mayıs’lar da dahil olmak üzere) ile mevcut ve kazanılmış hakların da binbir manevrayla, aşama aşama geri çekilişine de, özellikle son on yılda Anayasa’ya rağmen, yine hep birlikte tanık olduk. 1923 Lozan Andlaşması çerçevesinde tanımlanmış Türkiye’nin sınır ve topraklarına da, zaten tarihin çöp sepetine çoktan atılmış olan Sevr Andlaşması’ndan (10 Ağustos 1920) itibaren göz konulmuştur. PKK ve Ermeni Sorunu da bunun maskelenmiş günümüzdeki birer uzantıları-
yüzleri, eylem araç ve kanallarıdır.

Hiç değişmeyen hedeflerinin değiştirilmiş adları ve yüzleri olarak Türkiye’nin başına, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren belâ edilmiştir. Sevr’i canlandırmak isteyenlerin ise ülkenin yumuşak karnı olan “din” unsurunu içerideki işbirlikçileriyle çok etkin ve en üst ve yaygın düzeyde kullanarak, tüm yer altı ve yer üstü kaynakları da dahil olmak üzere ülke toprakları üzerinde göz dikmiş olanların dilediği şekilde “at oynatmak” istenmesinin adı ve hedefidir de, kanımca “yeşil kuşak” ile birlikte resmen başlatılmış olan Türkiye’de “İslam’ın Ilımlaştırılması” projesi…

Sonuçta bedelini hep Türk halkı, Türkiye Cumhuriyeti ödüyor ve ödettiriliyor, tıpkı Sevr’in temel hedefi gibi… Kazanan: Bu politika ve stratejileri dışarıdan tasarlayanlar, ülke içindeki iş birlikçileri ve özellikle de PKK terörü başta olmak üzere IŞİD ve diğer terörist örgütlere silah ve istihbarat satan, onları destekleyen, işbirliği yapmakta olan uluslar arası silah ve lobi şirketleri, aracılar ve maalesef bunların siyasetin ve devletin içine kene gibi yapışmış unsurlarıdır.

Böylece, ülkenin topyekün kendi kuruluş hedef ve gelişme ray’ından çıkartılıp insan hakları, eşitlik ve sosyal gelişmede, yönünün orta çağlara çekilmesinin bir adı da, “ılımlı İslam“, ya da daha doğru bir tanımla, “Gülen Cemaati/Hizmet Hareketi” olmuştur. Oysa ne Suudi Arabistan’da, ne İran da ne de diğer müslüman ülkeler nezdinde, her nedense bu proje tutmamıştır. Üstelik, Antartika hariç ve dünyanın 101-120 kadar ülkesinde olmak üzere Fetö okulları aracılığıyla da onlarca yıldır faaliyet göstermesine ve kendi müritlerini/emir erlerini de, dünyanın her köşesinde yetiştirmiş Gülen okulları listesi olmasına rağmen!

* * * * *

Küresel boyutta bu kadar devasa bir ahtapotun–ve halen buz dağının görünen kısmında da olabiliriz…–, sistemin tüm kılcal damarlarına girilmiş ve en baştan zaten bu hedeflenmiştir. (17 Ağustos 2016 tarihli gazetelere göre; Fetö de aynen bu şekilde hedefini Türkiye çapında açıkça beyan etmiş Siyaset Meydanı ‘nda gösterilmiş olan 19 Haziran 1999 tarihli olan bir vidyoda. )

Sadece, Türkiye’nin değil, kanımca yeryüzünün en karanlık yüzlerinden biri olan Fetö unsurları, dalları ve küresel ağları ve bağlarının; kumdan bir şato gibi birden bire çöküşü; sizce rastlantı mıdır?

Elbette değildir!

Bunun politik-bilim ve uluslararası siyaset boyutları, güdümü ve etkileriyle ve tüm çıplaklığıyla da mutlak bir gün ortaya akademik-bilimsel bir araştırma olarak da çıkacaktır… Amerika, bu konuda kendi kurucu başkanı ve kurucularının, 1770’li yıllarda, kesinlikle Amerika’nın bağımsızlığının kazanılmasında anahtar rol oynamış en karanlık sırlar da dahil tüm detay ve çıplaklığıyla, 246 yıl sonra kablolu kanallarda belgeseller aracılığıyla yayınlıyor. Bunun sonucunda da ülkede ne şoklar yaşanıyor ne de kıyametler kopuyor!

Ancak, Türkiye açısından içinden geçilen zaman tünelindeki tanıklığa ve bu tanıklığın etkilerine değinmemek de mümkün değil, özellikle 15 Temmuz akşamın da, İstanbul da an be an süreci bir çok kanaldan izlemiş-yaşamış olmanın tanıklığıyla da…

Zifiri karanlıklar içinden daha karanlığa – daha da karanlığa derken geriye doğru katedilmiş onca mesafeden, çok şükür ki yeryüzünde hiç bir devletin ve ülkenin doğmasını engelleyemediği–engelleyemeyeceği güneş, doğmaya, yükselmeye ve Türkiye’yi ve de yeryüzünü aydınlatmaya, ümit ve yaşam sunmaya da devam edecektir…

Bu bilinç ile yükselen ve günü aydınlatan güneş ışıklarının, ülkemizde ve yeryüzündeki tüm insanların beyin ve yüreklerindeki en karanlık hücreleri aydınlatması ve karanlıklar çağının da, bir daha asla geri getirilmeyecek şekilde geride tarihin köhnemiş-küllenmiş sayfalarında topyekün unutulmuş ya da lanetlenmiş olmasıdır, tüm dileğim…

3.ncü ve son bölüm.

İKİNCİ BÖLÜM: Bir Hayatı Aşan Eserler Bırakmalı İnsan…

BİRİNCİ BÖLÜM: Bir Hayatı Aşan Eserler Bırakmalı İnsan…

Açıklama – 1: Amerikan Yeşil Kuşak Projesi (American Green Belt Project, Graham Müller) The Mobilization of Political Islam in Turkey
2: Internet ortamında yer alan bir bilgiye göre, Gülen Tarikatı, 1966 yılında İzmir Kestanepazarı ’nda kuruldu.

 

 

*

lightmillennium_ad

twitter

facebook

facebook

linkedin

sans-titre

isikbinyili_s2_09

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: