Türkiye’nin hayrına olmayan bir yakınlaşma!


«Ortadoğulaşma» Süreci’nde, Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Kürt hareketi ile bağlantılı olarak İsrail ile yeni bir yakınlaşma Türkiye’nin, Barzani odaklı politikada olduğu gibi, yine sonunu getiremeyeceği yeni bir mecraya yönelmiş olduğu algısına yol açıyor. tr_is Bu kez bedelin, öncekinin bedelinden çok daha ağır olacağı varsayılıyor. Bu yeni yöneliş üzerinden Türkiye, kuvvetle muhtemel, daha ileri derecede Ortadoğululaşacak. Türkiye, karşısında, daha büyümüş ve güçlenmiş ayrılıkçı bir Kürt hareketi bulacak. Ayrıca bugüne kadar güven konusunda ciddi soru işaretlerine yol açtığı muhataplarının endişelerini de güçlendirmiş olacak. İran ile de ilişkilerin bozulması ve yalnızlığının daha da derinleşmesi sonucunu da doğurabilecek. Dışarıdakilerin Türkiye engelini aşması ve artık Türkiye’yi, dikkate alınma ihtiyacı duyulmayan, sıradan bir Orta Doğu ülkesine dönüştürecek. Ve dahası…

***

TÜRKİYE’NİN İSRAİL İLE YENİDEN YAKINLAŞMASI ÜZERİNE

Hatırlanacağı üzere, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan; Ocak 2009’da, Davos’ta yapılan, “Gazze: Orta Doğu’da Barış” panelinde, dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in konuşmasına ve kendisinin konuşmasının kısıtlanmasına “one minute” diye başlayarak yüksek sesli bir tepki vermiş ve yaptığı tepki konuşmasında da açıkça İsrail’i hedef alan ifadeler kullanmıştı. Siyasal literatürde “one minute olayı” olarak kendisine yer bulan bu olay, Ankara-Tel Aviv ilişkilerinde soğukluğa yol açmıştı. Arkasından, Ocak 2010’da, Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı tarafından, diplomasinin yerleşik kuralları ile bağdaşmayan bir mekân düzenlemesi ve üslubu ile kabul edilmiş, görüşmeyi izleyen basın mensuplarının dikkati bu duruma özellikle çekilmişti. Bu olay, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki soğukluğu daha da artırmıştı. Kamuoyuna “alçak koltuk krizi” olarak yansıyan bu olay ile, İsrail; açıkça, kaba bir şekilde, kasıtlı olarak ve yerleşik diplomasi kuralları bağdaştırılması mümkün olmayan bir üslupla Türkiye’yi karşısına almıştı. Mayıs 2010’da ise, İsrail’in abluka uygulaması nedeniyle yaşam koşulları ağırlaşmış Gazze’deki Filistinlilere yardım malzemesi götürmek üzere Türkiye’den yola çıkan (içinde aralarında yabancılar da bulunduğu gönüllülerin ve aktivistlerin yer aldığı) bir grup gemi, İsrail tarafından, Gazze yakınlarında, uluslararası sularda durdurulmuş ve operasyon yapılmış, operasyon sırasında dokuz Türk vatandaşı hayatını kaybetmişti. Bu son olay sonrasında, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki soğukluk yerini ciddi bozulmaya bırakmış ve bu bozulma bugünlere kadar gelmiştir.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki “one minute” çıkışının ve bu çıkış ile başlayan Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın arkasında ABD’nin yer alıp almadığı bilinmemekle beraber, “eş zamanlı” bazı hususlar, bunun olabileceği algısına yol açmaktadır. O tarihlerde; (i)Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin arkasında, ciddi bir ABD desteği vardır ve Ankara-Washington ilişkileri gayet iyidir. (ii)Washington-Tel Aviv ilişkilerinde ciddi bir bozulma gözlemlenmektedir. (iii)Tel Aviv, özellikle Washington’un Tahran ile yaklaşmasından ciddi şekilde rahatsızdır. (lv)İsrail, bu yakınlaşmayı dengelemek üzere, ABD’yi bölgede sıkıntıya sokan ciddi bazı adımlar atmaktadır. O yıllardaki bu tablo nedeniyle, Recep Tayyip Erdoğan’ın “one minute” çıkışının ve izleyen olayların arkasında “bir şekilde” ABD’nin olabileceği; ABD’nin, Türkiye üzerinden İsrail’e mesaj vermek istemiş olabileceği akla gelmektedir. Bu ihtimali besleyen bir başka husus da, Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye Başbakanı ile birlikte, Şubat 2011’de, Asi Nehri üzerinde, yıllara sari, “Dostluk Barajı”nın temelini etmiş iken, çok değil bir ay sonra, beklenmedik bir şekilde ve 180 derece dönüşle, Mart 2011’de Beşar Esad’ı karşısına alması ve Suriye Krizinde adeta “fitili ateşleyen” rolünü oynamasıdır. Bu olay da, o tarihlerde Washington-Ankara ilişkilerinin içinde bulunduğu duruma işaret eder ki, bu da, Ankara-Tel Aviv ilişkilerindeki bozulmanın ABD ile ilişkilendirilebileceği yolundaki ihtimali (düşünceyi) ayrıca beslemektedir.

Bu ilişkilendirmeye rağmen, Ankara-Washington ilişkileri, giderek bu görünümünden uzaklaşmaya başlamıştır. Yukarıda belirtilen olayların yaşandığı yıllardan başlayan süreç içerisinde, AKP’nin Barzani üzerinden bölgedeki Kürt hareketini kontrol etme isteğinin işaretleri iyice belirginleşmiş; bu, ABD’nin Kürtler ile ilgili hedeflerini sekteye uğratıcı bir etkiye yol açtığı için, Washington bundan hoşlanmamış; Ankara-Washington ilişkilerinde bir soğuma, uzaklaşma baş göstermiştir. ABD ile İran arasında yakınlaşma girişimlerinin kendisini gösterdiği bu yıllar, Türkiye’nin Sünni İslam kimliğini giderek öne çıkardığı ve ABD’nin İran ile yakınlaşmasından rahatsızlık duyan Suudi Arabistan ile yakınlaştığı yıllardır ve bu tablo da, yine Ankara-Washington ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Ankara-Washington ilişkilerini olumsuz etkileyen bir başka etken de, Türkiye’nin yakınlaştığı Suudi Arabistan’ın, ABD-İran yakınlaşmasını dengeleyici bir çaba içine girmesidir. Bu ortamda, yavaş yavaş Washington’un kontrolünden çıkan ve Washington için sorun olmaya başlayan bir Ankara görüntüsü ortaya çıkmıştır.

ABD, İran ile yakınlaşmasına ve Irak’ta istediğini yapacak bir konumda bulunmasına rağmen, Tahran ve Bağdat yönetimlerinin Kürt hareketine ABD’den farklı bakmaları ve Ankara’nın Barzani üzerinden Kürt hareketini kontrol etme politikası izlemesi, Washington’u bölgede sıkıntıya sokmuş, bu koşullarda ortaya çıkan IŞİD ABD’nin sıkıntısını aşmasına hizmet (aracılık) etmiştir. Çünkü IŞİD’in birden bire ortaya çıkıp Suriye’de ve Irak’ta hızla mevzi kazanması, bir taraftan Tahran’ı ve Bağdat’ı ABD’nin desteğini aramaya ve etkisine açılmasına, diğer taraftan Kürtlerin IŞİD ile mücadelede devreye sokulup bu yolla güçlendirilmesine imkân ve fırsat vermiş; Kürtler yeniden ABD’nin yakın (etkin) kontrolüne girmiştir. Bu, doğal olarak, Türkiye’nin Barzani üzerine kurulu Kürt politikasını boşa çıkarmıştır.

AKP iktidarının (arkasında ABD olduğu halde) Mart 2011’de Beşar Esad yönetimini karşısına alması ile başlayıp bugüne kadar gelen Suriye krizine bu çalışmanın konusu itibarıyla bakıldığında görünen, Suriye Kürtlerinin öne çıkmış olmasıdır. Suriye Kürtlerinin öne çıkması; (i)Irak’ın kuzeyinde bağımsızlık söylemlerine güç vermiş, (ii)Suriye’nin kuzeyinde Kürt kantonal yönetimlerine yol açmış, (iii)Suriye için Kürtleri dikkate alan federasyon söylemini beraberinde getirmiş, (iv)Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına açılacak bir “koridor” üzerinden bağımsız Kürt Devletinin olabilirliğini beslemiş, (v)Barzani’nin kendi uhdesinde olacağını düşündüğü ancak bunun tartışmalı olduğu anlaşılan bağımsız Kürt devletinin kimin yönetiminde olacağı sorununu ortaya çıkarmıştır.

Bu belirtilen gelişmelerin ortaya koyduğu husus, Barzani üzerinden bölgesel Kürt hareketini kendi kontrolü altına almak isteyen AKP iktidarının, aynı zamanda ABD’nin etkisinde Suriye’de Kürtleri öne çıkaran bir sürecin parçası olduğudur. Yani, Ankara, aynı anda, biri diğerinden farklı iki politika takip etmiştir. Daha açık bir ifade ile; AKP iktidarı, hem ABD’nin çıkar ve hedeflerini gözeten, hem de ABD’nin çıkar ve hedeflerini boşa çıkaran, zıt yönlü bu iki politikayı iç içe geçmiş (eş zamanlı) olarak yansıtmıştır. Ankara-Washington ilişkilerinde güven sorununa yol açan bu “ikili” durum, IŞİD’a da uyarlanabilir diye düşünülmektedir. Bir tarafta ABD’nin bölgesel senaryolarında rol üstlenen ve bu rolü yerine getiren bir Türkiye, diğer tarafta da ABD’nin bu senaryolarını boşa çıkaran (dolayısıyla ABD’yi karşısına alan), müstakil oyunlar peşinde bir Türkiye…

Bu, bir yönüyle, Türkiye’nin, son 10-15 yıl içinde, ne kadar “Ortadoğululaşmış” olduğuna işaret eden bir durum olarak da görülebilir.

Bugünlerde sıkça konuşulan Türkiye ile İsrail arasındaki sorunların giderilmekte olduğu ve iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşeceği yolundaki haber ve açıklamalar, Türkiye’nin “Ortadoğululaşma” noktasında geldiği noktaya işaret etmesi açısından oldukça anlamlı bulunmaktadır. Türkiye, aynı bir konuda, iç kamuoyuna ve bölge halklarına başka, dışarıya başka, söylemler ve uygulamalar sergileyen bir ülke görüntüsü verir hale gelmiştir. Bu görüntünün arkasında, özellikle terörle mücadele ve ayrılıkçı Kürt hareketi konularında izlenen “çelişkili” politikaların yer aldığını söylemek mümkündür.

Dün Barzani üzerinden Kürt hareketini kontrolü altına almaya çalışan ve İsrail’i açıkça karşısına almış Türkiye’nin, bugün İsrail ile yeniden yakınlaşması son derece anlamlı çağrışımlara ve değerlendirmelere yol açmaktadır. Niçin anlamlı çağrışımlara/değerlendirmelere neden olduğu konusunda çıkış noktası olarak görülebilecek bazı hususlar vardır. (i)İsrail’in bölgedeki Kürt hareketine müzahir olduğu bilinmektedir. Medyada, İsrail’in görevde olan üst düzey yetkililerinin ve siyaset adamlarının bağımsız Kürdistan devletinden yana olduklarına dair açıklamalar ile karşılaşılmaktadır. (ii)ABD, yıllardır, bölgede bağımsız Kürt devletine dayalı bir “Kürt kartına” sahip olma peşindedir. (iii)Son dönemde Ankara ile oldukça yakın bir görüntü veren Suudi Arabistan’ın, İran ile yürüttüğü rekabete ve İran karşısında İsrail ile aynı paydada yer alma politikasına bağlı olarak, Kürt hareketine İsrail lehine müzahir olduğu konuşulmaktadır. (iv)Türkiye’nin merkezine Barzani’yi oturttuğu Kürt hareketini kontrol etme politikası boşa çıkmıştır. (v)Son gelişmeler bağlamında ortaya çıkmış (Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz’e açılması konuşulan “Kürt koridoru” üzerinde) müstakil Kürt devleti söylemi, gerek İran’ın ciddi şekilde güçlenmiş olmasının, gerekse söz konusu koridorun Türkiye’nin güney sınırına bitişik bulunmasının etkisinde, münhasıran Türkiye hedef alan bir riske ve tehdide dönüşmüştür. (vi)AKP iktidarının politika ve söylem değişikliklerinden çıkarılabileceği üzere, AKP’nin dış politikadaki yalnızlığı, iç politikaya da yansımaya başlamıştır.

Bu tablodan hareketle, Türkiye ile İsrail arasındaki güncel yakınlaşmanın, Kürt hareketi üzerinden Ankara’ya gösterilen “sopanın” bir ürünü olduğu; burada “havucun da”, Türkiye’nin bölücü/ayrılıkçı Kürt hareketi ile ilgili endişesinin zamana yayılmış (ötelenmiş) olduğu akla gelmektedir. Ancak gösterilen “havuç” için Türkiye’nin önüne aynı zamanda İran’ın konulduğunu; İran’daki Kürt hareketinin “kaşınmasına” Türkiye’nin de müdahil ve müzahir olmasının istenmiş olabileceği akla gelmektedir. İsrail ve Suudi Arabistan ile ilgili olarak yukarıda değinilen hususlar, bunları akla getirmektedir.

Kürt hareketi ile bağlantılı olarak İsrail ile yeni bir yakınlaşma içine girmesi, Türkiye’nin, Barzani odaklı politikada olduğu gibi, yine sonunu getiremeyeceği yeni bir mecraya yönelmiş olduğu algısına yol açmaktadır ki; bu mecranın bedelinin, önceki mecranın bedelinden çok daha ağır olacağı değerlendirilmektedir. Bu yeni yöneliş üzerinden Türkiye, kuvvetle muhtemel, daha ileri derecede Ortadoğululaşacaktır. Türkiye, karşısında, daha büyümüş ve güçlenmiş bölücü/ayrılıkçı bir Kürt hareketi bulacaktır. Ayrıca bugüne kadar muhataplarında güven konusunda ciddi soru işaretlerine yol açmış ve normal olarak bu işaretleri bertaraf etmesi beklenirken, bu işaretleri güçlendirmiş ve sayısını artırmış olacaktır. Arkasında İsrail ve Suudi Arabistan olduğu halde Türkiye’nin Kürtler üzerinden Tahran’ı (ve Bağdat’ı) hedef alması demek, bu kez İran ile de ilişkilerin bozulması ve yalnızlığının daha da derinleşmesi sonucunu doğurabilecektir. Bu öngörülerin devamı, bölgesel ve bölge dışı aktörlerin önündeki Türkiye engelinin aşılması; Türkiye’nin, dikkate alınma ihtiyacı duyulmayan, sıradan bir Orta Doğu ülkesine dönüşmesidir.

Burada da ayrıca ve yine, AKP iktidarının, “iki adım ileri, bir adım geri” stratejisi akla gelmektedir. Ankara’nın İran’a yönelik (Tel Aviv ve Riyad merkezli, İran Kürtleri üzerine kurulu) muhtemel politikanın bir parçası olması ve bu kez de bu politikanın Türkiye’nin ve bölgenin gündemine oturması, hem Kürt hareketindeki büyümenin (güçlenmenin), hem de Başkanlık sisteminin gözlerden kaçırılmasına imkân ve fırsat verecektir. (Böyle bir tablonun IŞİD’a nasıl yansıyabileceği üzerinde de durmak gerekir ki, bunu ayrıca irdelemek uygun olacaktır. ) Bu strateji, bu noktada, özellikle şu iki husus açısından görülebilir. Birincisi, mevcut sürecin Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’nin işine geldiği tespitine bağlı olarak İsrail ve Suudi Arabistan (Katar) destekli olarak İran’ın hedef alınması, MHP’nin bu konjonktürü değerlendirmesini önleyecek; MHP’yi bir yönüyle çekim merkezi olmaktan, diğer yönüyle de bir engel olmaktan çıkaracaktır. Ayrıca, Başkanlık sistemine yönelik muhalefeti aşmak ve ülkeye Başkanlık sistemini getirmek de mümkün olabilecektir. İkincisi de, eğer Başkanlık sistemi getirilir ise, ülke AKP iktidarının “tam” kontrolüne girecek; bu ise, AKP’nin yeniden kendi ajandasına (politikasına) dönmesine yol açacak; söz konusu güven bunalımı daha da artacak; Türkiye daha büyük riskler ve tehditler ile karşı karşıya kalacaktır.

Diğer taraftan, Rusya ile ilişkilerin bozulmasının maliyetinin daha yüksek olduğu her gün biraz daha anlaşılmasına rağmen, Ankara’nın Rusya ile ilişkileri normalleştirme yerine, İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye yönelmesi, buna öncelik vermesi, hem soru işaretlerine neden olmakta, hem de İsrail ile yakınlaşmaya (yukarıda işlenmeye çalışıldığı şekilde) şüphe ile yaklaşılmasına yol açmaktadır.

“İki adım ileri, bir adım geri” stratejisi, iç ve dış kamuoyunda kafa karışıklığına yol açmakla beraber, kamuoyundan gelen her türlü eleştiriye cevap bulma (eleştiriyi savuşturma) imkânı sunan, muhataplarında ciddi güven sorununa yol açan bir stratejidir. Bu stratejinin değerlendirilmesinde önemli olan, asıl amacın ne olduğuna odaklanılması ve bunun her durumda gözden kaçırılmaması, akılda tutulmasıdır. Bu, “geri” adımın, gerçekte “ileri” adımın bir parçası ve tamamlayıcısı olduğunun anlaşılmasına hizmet eder ki, İsrail ile yakınlaşmaya da bu bağlamda bakılabileceği değerlendirilmektedir.

Dış politika, asıl hedef ve çıkarlar dikkate alınarak, kısa, orta ve uzun vadeli yaklaşımlar sergilenmesini öngören bir alandır. Koşullardaki değişimin sürekli ve yakından izlenmesi ile, asıl hedef ve çıkarlara yönelişte koşullardaki değişime bağlı düzeltmelere gidilmesi, bir gerekliliktir. Yine dış politikada deneyim, son derece önemlidir. Süre gelen uluslararası ilişkilerin dışa vurduğu ya da bundan çıkarılabilecek niyetin ve maksadın, geleceğe yönelik olarak dikkate alınması gerekir. Basiret ya da ileri görüşlülük biraz da budur. Diğer bazı faktörler ile birlikte, o güne kadar olan ilişkilerden, o ilişkinin geleceğine yönelik olarak çıkarsamalarda bulunmaktır. Bu belirtilenlere, İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın İran’a yönelik politikasının bir parçası ya da bu politikaya müzahir olmanın muhtemel sonuçlarını anlamak/düşünmek açısından bakmak uygun olacaktır.

Türkiye, bölücü/ayrılıkçı Kürt hareketinden algıladığı tehdidi zamana yayarım düşüncesinin yanında, yaydığı zamanın sonunda karşısında daha büyümüş ve güçlenmiş bir Kürt hareketi bulabileceğinin hesabını yapmak durumundadır.

Konu çok karmaşık…

Bu karmaşıklık içinde görülen ve hissedilen, İsrail ile yakınlaşmanın, ilerde Türkiye’ye çok ağır bedellerinin olabileceği ve mevcut koşullarda yakınlaşmanın yanlış olduğudur. Bu değerlendirme ve kanaat, başkalarının “malum” İsrail karşıtlığından uzak, tamamen mevcut koşulları çıkış noktası alan, gerçekçi, Türkiye’nin çıkar ve hedeflerini gözeten, bir değerlendirme ve kanaattir.

İleride yeniden karşı karşıya gelme ihtimali çok yüksek görülen İsrail ile bugün yakınlaşmasında Türkiye’nin çıkarının olmadığı düşünülmektedir.

Eğer ABD faktörüne değinilir ise, niçin böyle düşünüldüğü biraz daha netlik kazanmış olacaktır. Arkasında İsrail ve Suudi Arabistan olduğu halde Türkiye’nin, Kürt hareketi ile bağlantılı olarak, İran ile karşı karşıya gelmesine ABD nasıl yaklaşabilir? Washington ile Tel Aviv ve Riyad arasındaki güncel soğuk ilişkiler hatırlandığında, bu, ABD’yi İran’a itebilir mi? Eğer iterse, Türkiye’nin ayrılıkçı/bölücü Kürt hareketinden kaynaklanan riskin ve tehdidin zamana yayılması mı, yoksa hemen belirginleşmesi mi söz konusu olabilir? ABD-İran birlikteliği, Kürt hareketinde üçüncü aktörlere ne kadar hareket alanı bırakır? Bırakılacak hareket alanı Türkiye için anlamlı (işe yarar) olabilir mi? ABD’nin NATO Antlaşması ve bu antlaşmaya bağlı olarak yapılmış ikili anlaşmalar üzerinden yıllardır Türkiye ile iç içe olduğu ve Türkiye’nin savunma/güvenlik yapılanmasına oldukça nüfuz etmiş olduğu varsayılır ise; Türkiye için, İran-ABD birlikteliği karşısında, İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye vereceği destek ne kadar anlamlı ve değerli olabilir? Kürt hareketinin kontrolü, İran-ABD ikilisinin eline geçmez mi? Geçerse, bu, Türkiye için, deyim yerinde ise, “yağmurdan kaçarken, doluya yakalanma” anlamına gelmez mi?

Eğer çalışmanın başlangıcında belirtildiği üzere Ankara-Tel Aviv ilişkilerindeki bozulma ABD ile ilişkilendirilebiliyorsa, bugün konuşulan Ankara-Tel Aviv yakınlaşmasında, ABD faktörünün ihmal edilmesi gerçekçi bir yaklaşım olur mu? ABD’nin, “Dimyata” pirince giderlerken, İsrail’i de, Türkiye’yi de, evlerindeki bulgurdan yoksun bırakabilecek bir avantaja kavuşabileceği düşünülmez mi?

Konunun karmaşıklığı soruları artırıyor…

Ancak bu karmaşıklığa ve akla gelen soruların çokluğuna rağmen, Suudi Arabistan destekli olarak İsrail ile yakınlaşmanın Türkiye’nin hayrına olmayacağı değerlendirilmesi yine de öne çıkmaktadır.
23 Haziran 2016

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: