MHP’nin içine sokulduğu tehlikeli Kurultay Süreci…


…ve mevcut çizgisinin değiştirilmesinin yaratacağı rizikolar!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

İç ve dış politikada gelinen mevcut nokta, Türkiye’nin gidişatından memnun olmayan kesimlerin gözünde MHP’nin cazibesini artırıyor. Çünkü; Ülkenin milli ve coğrafi bütünlüğü ciddi risk ve tehdit altındadır. Devlet, zaafa uğratılmış ve bu kritik süreçte güç kaybetmiştir. Hassasiyet sahibi kesimler, ülkenin geldiği noktanın farkındadır. Mevcut tablo, MHP’yi potansiyel çekim merkezi yapmakta. Bu potansiyel, MHP’ye, siyasal iktidar olma şansını sunmakta. MHP, Türk siyasal hayatında gerçekte bir “kök/gövde/merkez” partisidir. devlet_bahceliMHP, kuvvetle muhtemel, terörizmle mücadeleye ilişkin politikasını ve söylemini de gözden geçirecek, değiştirecek. Devlet Bahçeli, bazı açılardan eleştirilebilir olsa da, MHP’yi, çizgisini koruyarak bugünlere taşıdığı için Türkiye’nin geçmekte olduğu kritik süreçte, hem bir ümit kaynağı olarak görülüyor. İçine düşürüldüğü “kurultay süreci”, MHP’den çok, diğer partilerin ve Türkiye’yi bölgesel çıkar ve hedeflerinin önünde bir engel olarak gören bölge dışı aktörlerin işine geliyor. MHP’nin “çizgi” değiştirmesi Türkiye için ciddi “risk”anlamına gelecek. “çizgi” değişikliği olmayacaksa, kurultay süreci ve lider değişikliği niye sorusunu sormak gerekiyor. Kurultay sürecinde, ülkenin içinde bulunduğu koşulların dikkate alınması zorunluluktur. MHP lehine doğmuş konjonktür boşa çıkarılmamalıdır. Adaylar, kendi elleriyle ne kendilerinin, ne de partinin ayağını bağlamalıdır.

***

GÜNCEL TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE MHP’DEKİ KURULTAY SÜRECİ
17 Haziran 2016

Türk siyasal hayatında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile ilgili oldukça tartışmalı bir kurultay süreci yaşanmaktadır. Özellikle Türkiye için son 15-20 yıldır iç politikanın münhasıran dış politika üzerinden yürütülüyor/işliyor olması, bu sürece güncel Türk Dış Politikası bağlamında bakma gereğini ortaya çıkarmıştır.

Sovyetler Birliğinin dağılması, yakın zamana kadar, uluslararası politikada yumuşak gücü öne çıkarmış ve bu öne çıkış, ülkelerin iç politikalarına çeşitli yollarla dışarıdan daha çok müdahale edildiği, iç ve dış politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkinin dış politika lehine oldukça değişmiş olduğu bir sürece yol açmıştır. Gerek Ağustos 2001’de kurulmuş bir parti olmasına rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin Kasım 2002’de yapılan ilk genel seçimde en çok oyu alarak siyasal iktidar koltuğuna oturması, gerekse o tarihten bugüne yapılmış seçimlerden bu partinin hep önde çıkması, bu süreç ile de açıklanabilecek bir durum olarak görülmektedir. Aradan geçen 14 yıl içerisinde, AKP, önce ABD destekli olarak AB “trenine” binmiş, Batı’ya yakın durmuş; iktidarını sağlamlaştırdıkça, giderek Batıdan uzaklaşarak Orta Doğu’ya ve İslam Dünyasına yönelmiş, bu yöneliş içinde de Riyad’a ve veya Doha’ya yakın durmuştur. Buradan hareketle, AKP’nin bugünlere gelmesinde, önce ABD’nin ve AB’nin, günümüze doğru da Riyad’ın ve Doha’nın ciddi pay ve rol sahibi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu duruma (yani iç politikanın dışarıdan müdahalelere oldukça açık hale gelmesine) işaret etmesi açısından 2011 yılı oldukça dikkat çekici gelişmelere sahne olmuştur. Bugün Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan; Başbakan olduğu 2011 yılının Şubat ayında, Suriye Başbakanı Naci Itri ile birlikte, Asi Nehri üzerinde “Dostluk Barajı”nın temelini atmış, yıllara yayılı ortak bir yatırım projesini başlatmıştır. Eğer Asi Nehrinin Türkiye ile Suriye arasında anlaşmazlık konusu olduğu ve Suriye’nin Hatay konusundaki bilinen yaklaşımı hatırlanır ise, “Dostluk Barajı”nın Türkiye için siyasal açıdan oldukça önemli ve başarılı bir proje olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak “bir ay içinde” ne oldu ve gibi gelişmeler yaşandı bilinmemekle beraber, Mart 2011’de, Türkiye Suriye’yi karşısında almış ve Ankara-Şam yakınlaşması yerini çatışmaya/düşmanlığa bırakmıştır. Ankara-Şam ilişkilerinin “bir ay içerisinde” 180 derece değişmesi, nedeni bugüne kadar ortaya konulmamış olduğu için, yukarıda değinilen süreç ile, yani “dışarıdan müdahale” ile açıklanabilmektedir. Bu bağlamda “veren elin buyuran el olacağı” sözü de akla gelmektedir.

2011 yılına ilişkin bu husus, MHP Genel Başkanı ve 57. Hükümette Başbakan Yardımcısı olan Devlet Bahçeli’nin Temmuz 2002’de aldığı ani bir kararla Kasım 2002’deki genel seçimlerin önünü açmasına anlam yüklemesi yapılması açısından anlamlı bulunan bir husustur. Devlet Bahçeli de, bugüne kadar söz konusu kararı alma gerekçesini kamuoyu ile paylaşmamıştır. Ancak AKP’nin Ağustos 2001’deki kuruluşu ve Kasım 2002’deki ilk genel seçimden önde çıkması dikkate alındığında, 57. Hükümet’in o tarihlerde dışarıdan ciddi müdahaleye (baskıya) maruz kaldığı; Devlet Bahçeli’nin, müdahalenin (baskının) dozu/mahiyeti ve hükümet ortaklarının bu müdahaleyi/baskıyı savuşturmada kendisi ile anlaşmazlığa düşmesi karşısında, ani bir kararla Kasım 2002’deki seçimlerin önünü açtığı değerlendirmesine yol açmaktadır. Gerek 2001’de yaşanan finansal kriz, gerekse Devlet Bahçeli’nin ani kararı sonrasında aynı ay içinde (Temmuz 2002) yaşanan istifalar sonrasında Demokratik Sol Parti (DSP)’nin milletvekili sayısının 128’den 64’e düşmesi ve istifa edenlerin Yeni Türkiye Partisi (YTP)’ni kurmaları, Devlet Bahçeli’nin ani kararı ile ilgili yukarıdaki değerlendirmeyi besleyen hususlardır. Bu değerlendirmeye bağlı olarak, eğer o tarihlerde Hükümet ortağı diğer partiler dışarıdan gelen müdahaleye/baskıya direnmiş ve Devlet Bahçeli’yi yalnız bırakmamış olsalardı bugün bu noktaya gelinmezdi, gibi bir sonuca ulaşmak da mümkündür. Devlet Bahçeli’nin söz konusu ani kararını değerlendirirken, bir başka etken olarak, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in duruşunun da hatırlanması uygun olacaktır.

Geriye dönülüp Kasım 2002’den bu yana geçen, 14 yıla yakın bir süredir AKP’nin izlediği dış politikaya bir bütün olarak bakılırsa; (i)Türkiye’nin Batıdan uzaklaştığını, (ii)hızla Ortadoğululaşmakta olduğunu, (iii)münhasıran Sünni İslam kimliğini öne çıkararak bu kimlik üzerinden İslam Dünyasında yer edinmeye (alan yaratmaya) çalıştığını, (iv)Türk Dünyasının ihmal edilmesi ile kalınmayıp komşu coğrafyalarda yaşayan Türkleri hedef alan politikalara dolaylı yoldan müzahir olunduğunu, (v)Balkanlar’da güveni ve istikrarı tehdit eden bir yaklaşım sergilendiğini, (vi)mevcut iyi komşuluk, dostluk ve müttefiklik ilişkilerinin ciddi şekilde zedelendiğini, (vii)iç ve dış güvenliğe ilişkin tehdit ve risklerin (eş zamanlı karakterleri belirginleşmiş ve muhtemel cephe sayısı artmış olarak) öne çıktığını, (viii)artan yalnızlığın söz konusu tehdit ve risklere ayrıca ciddiyet kattığını, (ix)etnik, dilsel ve dinsel ayrışmayı besleyen politika, söylem ve uygulamalar üzerinden içeride birlik, bütünlük ve beraberliğin ciddi şekilde zedelenmiş olduğunu, (x)Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğü ile ilgili endişenin arttığını, (xi)bu belirtilenler ile ters orantılı olarak Türkiye’nin ulusal gücünde ciddi bir gerilemenin yaşanmakta olduğunu, (xii)sonuçta doğrudan kendisi ile ilgili bölgesel konularda bile dışlanan (görüşlerine başvurulmayan, dikkate alınmayan) bir Türkiye görüntüsünün ortaya çıkmış olduğunu, söylemek yanlış olmayacaktır. Görünen budur.

Görünen bu tablo, Osmanlının son dönemini hatırlatmaktadır. Osmanlının son döneminde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kendisini gösteren Ermeni ve Kürt isyanları, Osmanlıyı parçalama ve paylaşma emelleri ile, “Sevr” akla geliyor. O yıllarda, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlayan ve zaferle sonlanan Milli Mücadele, söz konusu emellere sahip olanların heveslerini kursaklarında bırakmıştı. Ancak bugün görünen ve yukarıda değinilen mevcut tablo, adeta Milli Mücadelenin boşuna yapılmış olduğu ve aradan geçen bir yüzyıldan sonra yeni aynı koşullara dönüldüğü algısına yol açmaktadır. Bölgedeki Kürt hareketinin geldiği nokta ve Türkiye’deki bölücü/ayrılıkçı Kürtçülüğün güncel durumu, bu algıya yol açan (bu algıyı besleyen) en ciddi faktörlerdendir. AKP’nin içeride ve bölgede izlediği politikanın da etkisinde, bugün, bir taraftan Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye’nin kuzeyi üzerinden gelip Hatay’a dayanan ve buradan Doğu Akdeniz’e açılmayı öngören bir “Kürt Koridoru” belirmiş, diğer taraftan da kuzeyden bu koridora bitişik komşu Türk topraklarını ve Hatay’ı Türkiye’den koparmaya yönelik ciddi bir risk/tehdit ortaya çıkmıştır.

Eğer (i)Kürtlerin bölgede Irak, Suriye, Türkiye ve İran’da yaşadıkları, (ii)Irak’taki ve Suriye’deki Kürtlerin dış destekli olarak Bağdat’tan ve Şam’dan kopma noktasına çok yaklaşmış oldukları ve (iii)nükleer programının aleniyet ve meşruiyet kazanması ve ambargodan kurtulması ile İran’ın oldukça güçlenmiş olduğu düşünülür ise, geriye Türkiye kalmaktadır. Osmanlının son döneminde kendisin gösteren ve bugünlere kadar gelen Kürt hareketi, bugün daha önce hiç olmadığı kadar güçlenmiş; Kürtler müstakil bir devlete kavuşmaya, arkasındaki aktörler de bölgede etkin olarak kullanabilecekleri “Kürt Kartına” sahip olmaya çok yaklaşmışlardır. Gelinen nokta itibarıyla, bunun önündeki en büyük engel, Türkiye’dir. “Türkiye engeli” aşılabilirse, müstakil Kürt Devleti kurulabilecek ve Kürt Kartına sahip olunabilecektir. Ancak görünen o ki, Kürtlerin geldiği bu nokta, Ermenileri de hareket geçirmiş; tıpkı Osmanlının son döneminde olduğu gibi, Kürtler ile iş bitmeyecek, hemen arkasından sıra Ermenilere gelecek, Ankara daha ciddiyet kazanmış bir Ermeni sorunu ile karşı karşıya kalacaktır. Avrupa’daki Kürtlerden Ermenilere yönelik olarak gelen bazı açıklamalar ile Almanya’nın asılsız Ermeni iddialar konusunda attığı son adım, buna işaret etmektedir. Türkiye’nin içeride güçlü olması gereken bir süreçten geçmekte olduğu bir sırada, başta Çerkesler olmak üzere diğer bazı unsurların Kürtleri ve Ermenileri takip etmesinin güçlü bir ihtimal olarak kendisini belli etmesi, AKP’nin aradan geçen 14 yıl içinde Türkiye’yi nereden nereye getirdiğinin anlaşılması açısından son derece anlamlı bulunmaktadır.

AKP, bu ülkenin içinden çıkmış bir partidir. Tavanı ve tabanı, bu ülkenin bir parçasıdır. Bu, Türkiye’nin geldiği noktanın, doğal olarak, bu partinin tavanı ve tabanı tarafından da görüldüğü varsayımında bulunulmasına yol açmaktadır. Nitekim AKP’nin terörle mücadelede yaklaşım değişikliğine gitmesi, görüldüğünü teyit etmekte, varsayımı doğrulmaktadır. Buna, söylem ve kadro değişikliklerini eklemek de mümkündür.

Ancak AKP’deki bu değişimin, esasa yönelik bir değişiklik mi, yoksa taktiksel bir değişiklik mi olduğu konusunda bir tereddüt söz konusudur. Bu partinin bugüne kadar gelmiş dış müdahalelere (etkilere) açık görüntüsü ve gelinen nokta nedeniyle, değişimin; taktiksel olabileceği ve “iki adım ileri bir adım geri” stratejisinin “geri adım” bölümünü teşkil edebileceği akla gelmekte, bu bir ihtimal bile olsa dışlanamamaktadır. Çünkü AKP’nin “iki adım ileri, bir adım geri” stratejisinin bir parçası olarak attığı “geri adım”; içeride Kürt hareketinin geldiği (getirildiği) noktaya karşı olan kesimlerin, terim yerindeyse “gazını almaya”, onları güçsüzleştirmeye ve bu hareketin önünde bir engel olmaktan çıkarmaya yönelik “taktiksel” bir adım olarak görülebileceği değerlendirilmektedir. İçerideki tablonun bu değerlendirmeyi beslediğini ileri sürmek mümkündür. İçeriye bakıldığında, (i)Halkların Demokratik Partisi (HDP)’nin, Türkiye partisi olamadığı; ayrılıkçı/bölücü Kürt hareketi ile ilişkili bir parti görüntüsü vermeyi tercih ettiği anlaşılmaktadır ki, partinin içinden gelen eleştiriler de bunu teyit etmektedir. (ii)Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin, misyonundan uzaklaştığı, “altı ok” ile kabili telif olmayan bir yapılanmaya gittiği ve politika izlemeye başladığı, iç politikanın dış politika üzerinden yürütüldüğü gerçeğinin farkında olarak “dışarıya” adeta “AKP’den ne istiyorsanız ondan daha fazlasını ben size vereceğim” yaklaşımı içinde hareket ettiği anlaşılmaktadır ki, bu da CHP için kullanılan “Yeni CHP/Y-CHP” nitelemesinin arkasındaki eleştirilerde ifadesini bulmaktadır. (iii) Geriye bir tek MHP kalmaktadır.

İç politikadaki bu tablo, ülkenin yukarıda değinilen gidişatından memnun olmayan kesimlerin gözünde, MHP’nin cazibesini artırmaktadır. Ülkenin milli ve coğrafi bütünlüğü ciddi risk ve tehdit altındadır. Devlet, zaafa uğratılmış ve bu kritik süreçte güç kaybetmiştir. Dünyanın küçülmesi ve iletişim/bilişim teknolojisinde gelinen nokta nedeniyle, ne kadar engellenirse ve gözden kaçırılmak istenirse istensin, bu tablonun görülmesi engellenememektedir. Manevi değerler kadar bayrak, vatan, millet ve devlet gibi milli değerler konusunda hassasiyet sahibi kesimler, ülkenin geldiği noktanın farkındadırlar. Bu kesimlerin içinde, bugüne kadar AKP’ye oy verenlerin olduğu gibi, bir Türkiye partisi olması için HDP’ye oy verenlerin de olduğu değerlendirilmektedir. Tarihi misyonu nedeniyle, CHP’ye oy verenlerin de bu kesimlerin içinde fazlasıyla yer aldığından şüphe duyulmamaktadır. İç politikadaki bu tablo, MHP’yi potansiyel çekim merkezi yapmaktadır. Bu potansiyel, MHP’ye, siyasal iktidar olma şansını sunmaktadır.

MHP, gerçekte “milliyetçi-toplumcu” bir partidir. Milliyetçiliği, Türkiye’nin ülkesi üzerinde yaşayan herkesin güçlü devlet çatısı altında, bu devletin sağladığı huzur ve güven ortamında, mutlu, hür ve müreffeh yaşamasını öngören bir milliyetçilik anlayışıdır. Geçmişin düşünce kalıplarına takılıp kalmış olanların gözünde hala öyle olsa da, MHP, ırkçı ve faşist bir parti değildir. Türkiye’nin siyasal bağımsızlığına dışarıdan müdahalelere geçit vermemiş, toprak bütünlüğüne hassasiyet göstermiş, etnik ve dinsel kökenine bakmaksızın yüzlerini Türkiye’ye dönmüş herkese kucak açmış bir partidir ki, bu da (görülmese/görülmek istenmese de) MHP’nin anti-emperyalist kimliğine işaret eder. MHP, sadece İslam ahlak ve faziletini değil, Türklük gurur ve şuurunu da esas alan; Türklüğü, başta mevcut anayasa olmak üzere, cari mevzuatta geçtiği şekilde anlayıp kabul eden, Türklüğe hukuksal, siyasal ve sosyolojik bağlamda yaklaşan bir partidir. Bunlar, yine geçmişin düşünce kalıplarına takılıp kalmış olanlar tarafından bir “uç parti” olarak görüp nitelense de, MHP’nin Türk siyasal hayatında gerçekte bir “kök/gövde/merkez” partisi olduğuna işaret eder. MHP; bu özellikler ile, içeride dışlayıcı değil kucaklayıcı olan; dışarıda ise, dostluk, kardeşlik ve işbirliğine önem veren, ülkelerinin egemenliğine saygı duyan bir partidir. Bu özellikleri nedeniyle, MHP ile, Türkiye’nin, dostluğu aranan, varlığına ve sözüne güven duyulan bir ülke olarak görüleceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

MHP, kuvvetle muhtemel, terörizmle mücadeleye ilişkin politikasını ve söylemini de gözden geçirecek, değiştirecektir. Keza aynı şeyi, ülkenin geldiği noktanın ve aradan geçen süre içerisinde koşullarda meydana gelen değişmenin etkisinde, AB’ye bakışını da güncelleyecek; NATO’ya girişe yüklenen işlev gibi, bugün de AB’ye, “geriye” gidişi önlemede bir “dış çıpa” işlevini yükleyebilecektir.

MHP; bu özellikleri ve bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle, siyasal iktidar olma potansiyeli oldukça yüksek bir partidir. Başta AKP olmak üzere, diğer partilerden MHP’ye bir yöneliş (kayış) olması söz konusudur. Bunun gerçekleşmesi demek, içeride diğer partilerin mevcut konumlarını kaybetmeleri ve bir “erime”yi yaşamaları, dışarıda ise bölge dışı aktörlerin bölgesel çıkar ve hedeflerine ulaşmalarının başka bir “bahar”a kalması anlamlarına gelecektir. Bu da, MHP’yi ve mevcut Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi hedef yapmaktadır.

MHP’deki “kurultay süreci”ne bu mülahazalar ile de yaklaşılabileceği değerlendirilmektedir.

Devlet Bahçeli, bazı açılardan eleştirilebilir olsa da, MHP’yi, yukarıda değinilen kimliği ile, çizgisini koruyarak bugünlere taşımış; O’nun taşıdığı MHP, Türkiye’nin geçmekte olduğu kritik süreçte, hem bir ümit kaynağı olmuş, hem de cazip ve iktidara yakın bir parti olarak görülmeye başlanmıştır.

Hal böyle iken, MHP’nin içine düşürüldüğü “kurultay süreci”, MHP’den çok, diğer partilerin ve Türkiye’yi bölgesel çıkar ve hedeflerinin önünde bir engel olarak gören bölge dışı aktörlerin işine gelmiştir.

Geçmekte olduğu (içinde bulunduğu) kritik süreç nedeniyle, MHP’nin ve dolayısıyla Türkiye’nin sürprizlere tahammülü olmadığı;

MHP’nin “çizgi” değiştirmesinin Türkiye için ciddi “risk” anlamına geleceği şüphesizdir. O zaman, eğer bir “çizgi” değişikliği olmayacaksa, kurultay süreci ve lider değişikliği niye sorusunu sormak gerekir.

Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin yanısıra, diğer Genel Başkan adayları için de, bir “çizgi” değişikliği söz konusu değil ise, partinin değerlerine ve misyonuna sadakat esas ise; yapılması gereken, mevcut konjonktürde MHP’nin öne çıkmış cazibesini hep birlikte değerlendirmek olduğu; Genel Başkanlık yarışına giren adayların, sahip oldukları enerjilerini, imkan ve yeteneklerini, partinin enerjisini, gücünü, imkan ve yeteneklerini boşa çıkarmakta değil, bunları beslemekte kullanmayı düşünmelerinin, daha uygun, daha samimi, daha gerçekçi, daha kabul edilebilir bir yaklaşım olacağı; Kurultay sürecinin, sadece MHP’yi değil, MHP’yi sığınılacak yer olarak gören diğer partilerin seçmenlerin tavrını da etkileyeceğinin dikkate alınması gerektiği düşünülmektedir. Bu arada, AKP’nin, dışarıdan destekli olarak, “demokrasi” ve “özgürlük” söylemlerini istismar üzerine kurulu bir strateji üzerinden Türk siyasal hayatında ortaya çıkıp bugünlere geldiği de hatırlanmalıdır. Bu hatırlama, MHP’deki kurultay sürecine demokratik söylemler üzerinden bakılmasında istifhama yol açmaktadır.

Kurultay sürecinde, ülkenin içinde bulunduğu koşulların dikkate alınması bir zorunluluk olarak kendisini göstermektedir. MHP lehine doğmuş konjonktür boşa çıkarılmamalıdır. Adaylar, kendi elleriyle ne kendilerinin, ne de partinin ayağını bağlamalıdırlar.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: