Belirsizliği, puslu havayı kurtlar sever…


Ya mevcut sorunları çözeceğiz, ya da sorunlar bizi çözecek!

belirsizlik


Son gelişmelerin hatırlattığı hayati öneme sahip üç şey; belirsizliğin mahsurları, kişilerden bağımsız sağlam kurumsal yapılar ve parlamenter sistemin çalışır ve çözüm üretir olması… Demokrasinin organlarının işleyişine ilişkin belirsizliklerin acilen giderilmesi elzemdir. Çünkü hayat belirsizliği sevmez. Kurumların, iyi ve etkin çalıştığı bir sistemde, kurumun başında kimin olduğu önemsizleşir. Öyle ki, isimler değişse de, naçiz bedenler bir gün toprak olsa da, oluşturulan modelin gücü sayesinde kurumlar dimdik ayakta kalır. Her ne olursa olsun, özgür düşünceden korkmayan, özgüveni olan bir Türkiye’den yana olmalıyız.

© photocredit

***

_13A2299

12 Mayıs 2016 – Ekonomiyi hukuktan, hukuku terörle mücadeleden, terörle mücadeleyi dış politikamızdan, dış politikamızı evrensel demokratik değerlerden ve elbette ülkemizin refah ve huzurundan bağımsız düşünemiyoruz.

On gün sonraki Adalet ve Kalkınma Partisi kurultayından sonra kurulacak yeni hükümetin reform gündemine aynı heyecan ve kararlılıkla devam edeceğini umuyoruz. Somut olarak eylem planı çerçevesinde ortaya konulan ve 172 maddeden oluşan programın etkili bir şekilde uygulanmasını bekliyoruz.

Halen görevde bulunan ve 22 Mayıs’taki Adalet ve Kalkınma Partisi kurultayından sonra görevi devredecek olan hükümet AB ile ilişkilerde yeni bir ivme kazanılması için çaba gösterdi.

Türkiye ile AB arasında uzun zamandan beri donan temaslar, yürümeyen üyelik müzakereleri nedeniyle kopmuş gözüken ilişkinin yeniden tesisi için tali bir kanal açılmış oldu.

Sonuçta, mülteci krizinin atlatılması için taraflar müzakerelere başladılar. Toplumumuzun, uzun süredir beklediği ve aslında AB ile ilişkilerimizde ciddi bir haksızlık örneği olarak duran vize zorunluluğunu kaldıracak anlaşma bir bakıma AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması’na eklemlenerek imzalandı.

Avrupa Komisyonu raporuna göre Türkiye bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi için gereken 72 şartın ezici çoğunluğunu yeterli ölçüde ve hızla yerine getirdi. Burada gerekli adımların süratle atılmış olması küçümsenmeyecek bir başarıdır.

Hepinizin bildiği gibi, anlaşmayı onaylaması gereken son merci Avrupa Parlamentosu, terörün tanımı konusundaki anlaşmazlık nedeniyle katı bir tutum takındı. Son iki günün gelişmeleri Türk vatandaşlarının AB’ye vizesiz seyahat etmesini sağlayacak anlaşmanın onaylanması ve dolayısıyla uygulanması hakkında taraflar arasında ciddi pürüzlerin
sürdüğünü açıkça bizlere gösterdi. Sorunun ilişkileri kopma noktasına getirmeden çözülebilmesini diliyoruz. Ancak ülkemizin terör tehdidi ile karşı karşıya bulunduğu bir ortamda AB’nin terörle mücadeleyi aksatacak bir beklenti içinde olmaması gerekir.

Vize anlaşmasının koşulu olan diğer maddeler içerisinde özellikle, yolsuzlukla mücadele programının uygulanması ve Avrupa Konseyi’nin bu alandaki organı GRECO’nun, (Türkiye’nin de imzacısı olduğu Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu) tavsiyelerine uygun yasal düzenlemelerin yapılmasını önemsiyoruz. Bu yönde alınacak her türlü önlem ve uygulanacak programların önemini özellikle belirtmek isterim.

Benzer şekilde, kişisel verilerin korunması kanununun AB standartlarıyla uyumlu hale getirilmesi ve uygulamada bu kanunun lafzına ve ruhuna riayet edilmesi de hak ve özgürlükler alanında bir ferahlamaya yol açacaktır.

Suriye ve terör

Mülteci sorununun asıl ve köklü çözümü Suriye’de beş yılı aşkın süredir devam eden ve yüzbinlerin canına mal olan iç savaşın bitmesidir. Uluslararası sistemin ve bölge ülkelerinin bu savaşı bitirecek nihai adımları atamamaları önümüzdeki dönemlerde de acısı çekilecek pek çok sorunun kronikleşmesine yol açtı.

Bunlardan birisi de hiç kuşkusuz terör sorunudur. Geçen sene bu zamanlarda Türkiye seçimlere hazırlanıyordu ve ülkede iki yılı aşkın süredir devam eden çatışmasızlık ortamı bozulmamıştı. Neredeyse bir yıla yakındır ülkemiz PKK’nın terör taarruzu ile karşı karşıya.

Güneydoğu’daki pek çok il ve ilçemizde yüksek düzeyde can ve mal kaybına yol açan çatışmalar halen şiddetle devam ediyor. Her gün gelen, tahammül sınırlarımızı zorlayan şehit haberleri, şehit olan güvenlik gücü mensuplarının haberleri, perişan ailelerin hikayeleri hepimizi derinden sarsıyor. Terör yüzünden Türkiye içerisinde yer değiştirmek zorunda kalan on binlerce vatandaşımızın durumu da içimizi acıtıyor.

Terörle mücadeleye kesin destek verirken, güvenlik güçlerimizin kayıp vermemesi ve gelişmelerden sivil halkın etkilenmemesi için her türlü önlemin alınması öncelikli olmak üzere, bu mücadelenin özgürlüklere halel getirmeden yapılması gerektiğine inanıyoruz. Bu çerçevede, çözüm arayışı ortamına dönülebilecek koşulların en kısa zamanda sağlanabilmesini ümit ediyoruz.

Güvenlik, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının güvenceye alınmasını her durumda önemsiyoruz. Her ne olursa olsun, özgür düşünceden korkmayan, özgüveni olan bir Türkiye’den yana olmalıyız.

Dış Politika

Bu terör eylemleri, Suriye’deki vahşi savaşın ne zaman biteceğinin hala kestirilememesi Türkiye’nin dış ilişkilerini de etkiliyor. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin dış politikasında yeni bir değerlendirme ihtiyacı olduğunu, geçmiş dönemin muhasebesinin olabildiğince nesnel şekilde yapılmasının gerekliliğini bize gösteriyor.

Türkiye’nin dünya sistemi içinde etkili bir konumda olmasında, dünyanın diğer bölgeleriyle yakın ve verimli ilişkileri kurabilmesinde, çevresinde etkili olabilmesinde, Batı ittifakı içindeki varlığının önemini biliyoruz. Buna karşılık, Batılı müttefiklerle her konuda tam olarak anlaştığımız da söylenemez. Bu nedenle diyalog yollarının açık tutulmasının, iletişime ve diplomatik işbirliğine özen gösterilmesinin önemini bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Muhataplarımızdan da, Türkiye’nin meşru güvenlik kaygıları hakkında daha duyarlı bir tutum içinde olmalarını, söylemlerini de bir müttefikle dayanışma çerçevesinde kurgulamalarını bekliyoruz.

Rusya ile ilişkilerimizin bu denli gergin bir şekilde sürmesinin her iki ülkenin çıkarlarına uygun olmadığı aşikar. O nedenle Moskova ile Ankara arasında yumuşamaya imkan sağlayacak bir diyaloğun tesisinden yanayız.

Bunun ötesinde, AB’nin halen içinde bulunduğu kriz durumuna rağmen, üyelik perspektifini muhafaza ederek içeride bir dizi adımı da atmalıyız. Avrupa’daki olumlu ve olumsuz gelişmeler Avrupa’nın bir parçası olan Türkiye’yi yakından ilgilendirir ve etkiler.

Gerek AB gerekse de ülkemizdeki siyasi gündemin değişkenliğine rağmen, bu ilişkilerin mümkün olduğunca yapıcı şekilde ve karşılıklı saygıyla yürütülmesi konusunda; sanırım, iki tarafta da soğukkanlı düşünebilen, herkes hemfikirdir.

Laiklik

Türkiye laik, demokratik, piyasa ekonomisini uygulayabilen, Müslüman çoğunluklu nüfusa sahip bir NATO üyesi ve AB üyelik adayıdır. Dünyada bu özelliklerin hepsini bünyesinde taşıyan başka bir ülke yoktur. Uluslararası düzenin ihtiyaç duyduğu sentezi üretebilecek kapasite, tarihinden gelen birikim nedeniyle Türkiye’de vardır. Osmanlı modernleşmesi ve Cumhuriyet devrimi toplumumuza bir sekülerleşme perspektifi vermiştir. Bu perspektif ülkemizde toplumsal barış ve huzurun güvencesidir. Laiklik ilkesinin geçmişte katı ve otoriter bir yorumla uygulanmış olması bu ilkenin gerekliliğini tartışmayı asla meşru kılamaz. Doğru olan, laikliğin, çağdaş normlar ve demokratik ilkeler çerçevesinde uygulanmasıdır. İlkenin kendisinden vazgeçmek Türkiye’nin çağdaşlaşma iddiasından vazgeçmek anlamına geleceği gibi, bundan da daha vahim şekilde toplumumuzun dengelerini bozacak, ayrımcılık ve gerginlikleri artıracaktır.

Laiklik konusu özünde Türkiye’nin çağdaşlığıyla, demokratik düzeninin sağlığıyla, toplumsal ahengiyle ilgilidir.

Siyasette popülizm

Dünyada, giderek daha sert esen popülizm dalgası karşısında, yerleşik kurumlar hemen her demokratik ülkede kendilerini baskı altında hissediyor. Popülizmin yükselişi, küresel ekonomik krizin, gelir dağılımındaki eşitsizliğin, siyasi yansıması olarak görülmelidir. Dünya,
bir bakıma farklı bir küreselleşme anlayışının şekillendirilmesi gerektiğini hatırlatan bir hareketle karşı karşıya. Küreselleşme, toplumsal sonuçlarına yeterince odaklanılmadığından gereğince yönetilemedi, ekonomik büyüme kapsayıcı olamadı.

Bireysel hakların korunması, yolsuzlukların üzerine gidilmesi ve yönetimde şeffaflık talepleri giderek daha güçlü dile getiriliyor, gelir dağılımı konusu çok daha vurgulu tartışılıyor.

Türkiye demokrasisinin de sağlıklı gelişmesi bu taleplerin siyaset alanında yankı bulmasıyla yakından ilişkilidir. Ülkemizin refahı bu değerlere sahip çıkmamıza bağlıdır.

Hukuka bu kadar sarılmamız, şeffaflığı bu denli ısrarla talep etmemiz, demokrasimizi daha sağlıklı hale getirme arzumuz, ülkemizin refahı ve huzuru ile ilgilidir. Vatandaşlar olarak korku içinde yaşamadan, geleceğe ve çocuklarımızın istikbaline güvenle bakabilmek için benimsediğimiz ilkeler bunlardır. İnanıyoruz ki, yeni kurulacak hükümet de bu ilkeler
doğrultusunda çalışacaktır. [TÜSİAD Başkanı Cansen Başaran-Symes’in konuşmasının tam metni]

_13A1957

Geçen haftanın olayları 3 şeyin hayati önemini bir kez daha hatırlattı:

belirsizliğin mahsurları,

kişilerden bağımsız sağlam kurumsal yapıların önemi

parlamenter sistemin çalışır ve çözüm üretir halde olması.

Geçen haftadan beri siyasi belirsizlik bir kez daha gündemlerimizde ilk sırayı işgal eder oldu. Fakat şu anda en büyük belirsizlik hükümette yer alacak isimlerin kimler olduğu değil. Tabi ki Türkiye hükümetsiz kalmayacak. Önemli olan Türkiye’de demokratik sistemin sağlıklı işleyişinin devam etmesidir.

Bu nedenle en öncelikli konu demokrasinin organlarının işleyişine ilişkin belirsizliklerin giderilmesidir. Hayat belirsizliği sevmez. Belirsizliği, puslu havayı, kurtlar sever.

Dileğimiz, 21. yüzyıl Türkiye’sine yakışan bir anayasaya kavuşmamızdır. Kurumların, iyi ve etkin çalıştığı bir sistemde, kurumun başında kimin olduğu önemsizleşir. Öyle ki, isimler değişse de, naçiz bedenler bir gün toprak olsa da, oluşturulan modelin gücü sayesinde kurumlar dimdik ayakta kalır. Biz buna iş dünyasında kurumsal yönetişim diyoruz. Kurumsal yönetişimi hayata geçiremeyen şirketlerin büyük bölümü üçüncü nesilde tarih olup gidiyor. Bizler kendi şirketlerimizde kurumsal yönetim ilkelerini hayata geçirerek kurduğumuz şirketleri gelecek nesillere güçlü biçimde aktarmaya çalışıyoruz.

Dünya tarihinin önemli dönüm noktalarından birine hep birlikte şahitlik ediyoruz. Eşanlı olarak, bölgemiz ve ülkemiz de tarihi bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bu dönüşümü kavrayamayanlar, değişime ayak uyduramayanlar yok olma tehdidi ile karşı karşıyalar.

Geçmişin zengin batı ülkeleri, eski güçlerini korumakta zorlanıyor. Teknolojiler hızla eskiyor. Dünya ekonomisindeki yeni normal, ekonomi politikalarında eski ezberleri geçersiz kılıyor. Büyük şirketler, küçülüyor, parçalanıyor. Geçmiş dönemin yönetim modellerine körü körüne bağlı kalan yöneticiler başarısız oluyor. Birçok ülkede merkez partiler siyaset sahnesinden siliniyor, eski liderler unutuluyor.

Belli ki, yeni karşısında eski bünyenin hastalıklı yönlerini korumaya çalışanlar tasfiye oluyorlar. Oysa sorunlar karşısında aldıkları önlemlerle tasaffi olanlar, yani safralarını atıp saflaşanlar, bu değişimden daha kuvvetli, gelişmiş, büyümüş olarak çıkıyorlar. Dileğimiz ülke olarak bu büyük değişim ve dönüşüm sürecine ayak uydurmamız: bu türbulansın sonrasında ülkemizin artık yukarı doğru tırmanmaya başlaması.

Eskinin eskide kaldığı, yeninin ise henüz gelmekte olduğu bu değişim ve dönüşüm sürecini idare-i maslahat ile yönetemeyiz. Bize gereken yeni bir toplum sözleşmesi. Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını demokratik bir sistem içinde yukarıya taşıyacak bir yönetim yapısının tüm kurum ve kurallarıyla tesis edilmesi.

Modern dünyada anayasaların özellikleri bellidir. Evrensel normlara uygun olmayan bir çerçeve uzun vadede sıkıntı getirir. Laiklik, demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü ilkelerini tartışma dışı bırakmalıyız.

Uzun vadeyi düşünerek hareket etmek, temel ilkeler üzerinden yaklaşmak ve hukuk devletini tartışmasız biçimde tesis etmek, günün sonunda herkes açısından daha iyidir. Güncel sorunu çözmek için siyasi sistem ve toplumsal hayatı düzenleyen kurallarla oynamanın uzun vadeli sonuçları her zaman hüsran olmuştur. Bir bumerang gibi dönüp kısa vadeli çıkarı uğruna sistemin çarklarına çomak sokanları vurmuştur.

Yeni anayasa tartışmalarına da bu açıdan yaklaşmalıyız. Yeni anayasaya bir grubun nüfuz alanını bir diğer grup aleyhine genişletme mücadelesi olarak bakamayız. Yeni anayasa kavga ve kutuplaşmayı artırmaya değil, birlik ve beraberliği artırmaya hizmet etmeli. Farklılıklarımızla birlikte, bir arada, huzur içinde yaşamamız için bir çerçeve sunmalı. Herkes bunun için üstüne düşen fedakârlığı yapmalı. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunları çözmenin, belirsizlikleri ortadan kaldırmanın yegâne yolu budur.

Yeni anayasa yapım sürecinde en büyük güvencemiz tarihimizden kaynaklanan özellik. Bu özelliği kullanabilirsek, önemli bir sıçrama imkânı elde edeceğiz. Aksi halde bu süreç ya mevcut güç çekişmesi ile devam edecek ya da bir grubun toplum vizyonunu diğer gruba dayatması ile sonuçlanacak. Her iki halde de sorunlar daha da ağırlaşacak.

Belli ki, ya biz sorunları çözeceğiz, ya da sorunlar bizi çözecek. Türkiye’ye hep çok övündüğümüz jeostratejik önemini veren de bu tarihi arka plan. Türkiye’nin kuzey ve güney, doğu ve batı arasında olmasının anlamını coğrafyada değil, tarihte ve felsefede aramalıyız. Türkiye’yi geçmişte güçlü kılmış olan ve bugün de güçlü kılma potansiyeli olan yumuşak gücü. Hem Ortadoğu ve Arap coğrafyasıyla hem de Avrupa ile etkili bir işbirliği ancak bu sayede mümkün olabiliyor. Türkiye’yi batı açısından önemli kılan Ortadoğulu olması iken, doğu açısından önemli kılan ise Avrupalı olması.

Yeni anayasayı Türk tipi yapacak olan da işte tam bu özelliğimiz. Unutmayalım ki, yerli ve milli bir anayasa, Türk tipi bir model, biz öyle istiyoruz diye olmayacak. Zaman içinde ortaya çıkan, kendiliğinden gelişen bir model, bir bakmışız ki Türk tipi olarak anılmayı hak etmiş. Öte taraftan, masa başında hazırlanan model, olsa olsa sosyal mühendislik olur. Tecrübeyle biliyoruz ki, sosyal mühendislik uzun vadede mutlaka geri teper. Dolayısıyla bugün tarihimizden gelen hasletlerimizin bilincinde olarak, bizim için en iyi, en uygun yönetim modelini geliştirmek üzere hepimiz el birliğiyle çalışmalıyız. Yapacağımız anayasa, bir kez üzerinde anlaştıktan sonra hiç şüphemiz olmasın ki mutlaka yerli ve milli olacaktır.

Toplumsal uzlaşmayı sağlayabileceğimiz yegane yer Parlamento, yegane güç de siyasi partilerimiz. Buna rağmen, sorunları çözecek olan parlamentonun kendisinin sorunlara gömülmüş olduğunu görüyoruz. Bugün parlamentoya baktığımızda gördüğümüz manzara şu: muhalefet partilerinden biri, lider değiştirme sancıları yaşıyor; mevcut lider ve kadrolar arasında kıran kırana bir mücadele sürüyor. Diğer muhalefet partisi, dokunulmazlıkların kaldırılması tartışmasına kilitlenmiş durumda. İktidar partisi ise, yönetimde ortaya çıkmış değişimi yönetmeye çalışıyor. Maalesef siyasetteki bu tıkanmışlık yeni değil. 2007’den bu yana parlamentonun ve iktidarın gündemini kısır tartışmalar işgal ediyor. Ekonomik ve siyasi reformlar zamanında gerçekleşmedi. Parlamento sorunlara çözüm üretemedi.

Artık kısır siyasi çekişmelere bir son verme zamanı geldi de geçiyor. Fakat, meclisin çözüm üretemediği sorunlar arasında biri var ki tüm diğerlerini gölgede bırakıyor. Bütün yaşadığımız sorunlar bir tarafa, terör sorunu bir tarafa. Siyasetin temposu evet çok hızlı ama bu durum şehitlerimizin acısını unutturamıyor. Üst üste gelen şehit haberleri yüreklerimizi dağlıyor.

Daha fazla beklemeye takadımız kalmadı. Bu tüm partilerimize bir çağrıdır. Gün birlik ve beraberlik günüdür. Zaman uzlaşma zamanıdır. Parlamentodaki milletvekillerinin, temsilcisi oldukları halka, sorunları çözebilme kapasitesinde olduklarını göstermesinin sırası gelmiştir.
Vurdumduymazlık, bezginlik ve yılgınlık yapabileceğimiz en büyük hata olur. Bıkmadan, usanmadan, “bir şey olmuyor” demeden, birlik, beraberlik ve huzurumuzu tesis edeceğimize olan inancımızı koruyarak, sorunları çözmek için elimizden ne geliyorsa yapmaya devam etmeliyiz.
Konuşan toplumlar ilerler. Bildiğimizi, inandığımızı her fırsatta yüksek sesle söylemeye devam edeceğiz. [TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan’ın konuşmasının tam metni]

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: