«Amerikan karşıtlığı»nın kol gezdiği Müslüman Coğrafyası’nda…


Suudi Arabistan ve Filistin Sorunu !

palestine

***

SUUDİ ARABİSTAN VE FİLİSTİN SORUNUN ÇÖZÜMÜ ÜZERİNE…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk – Asya Çalışmaları Merkezi (ASCMER)’nin web sayfasında (www.ascmer.org) yayınlanan, “Türkiye: Filistin Sorunu Çözülür, Kürt Sorunu Yerini Alırsa!” başlıklı yazıdan sonra, bir vesileyle, Filistin sorununun çözümüne ilişkin bir başka boyut kendisini göstermiştir. Acaba Suudi Arabistan birden bire niye Filistin sorununun çözümüne eğildi? Ve Filistin sorununu çözmek gerçekten mümkün müdür? Bu yazıda da, Türkiye’den bağımsız olarak, bu konular üzerinde durulmuştur.

Geriye dönülüp Arap-İsrail savaşlarına bakıldığında, 1948 yılındaki savaş hariç, Suudi Arabistan, ne 1967 ve 1973 Arap-İsrail savaşlarında, ne de Süveyş Krizi üzerinden 1956 yılında çıkan savaşta, savaşa doğrudan taraf olmuştur. 1979 yılında İran İslam Devriminin gerçekleşmesinden sonra ortaya çıkan ve 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak savaşında da Suudi Arabistan savaşan değildir. 1948’den bugüne kadar olan döneme bakıldığında, Suudi Arabistan’ın İsrail-Filistin anlaşmazlığında genelde dolaylı bir yaklaşım içinde olduğu anlaşılmaktadır. Aradan geçen 70 yıla yakın bir süre içerisinde, İsrail-Filistin anlaşmazlığına ilişkin çizgisi genel olarak bu olan Suudi Arabistan, acaba niye şimdi bu anlaşmazlığa el atmış gözükmektedir? Bugün Suudi Arabistan’ı Filistin sorununu çözmeye iten nedenler neler olabilir?

Bu sorulara verilebilecek cevaba ilişkin olarak, önce İran (ve ABD), sonra da İslam-Batı çatışması akla gelmektedir.

ABD’nin, sorunlu gözükse de, İran ile bir yakınlaşmayı yaşadığı bir vakıadır. ABD, P5+1-İran görüşmelerinin önü açmış; geçtiğimiz Temmuz (2015) ayında yapılan anlaşma üzerinden, İran, yaptırımlardan kademeli bir şekilde kurtulma imkânına kavuşmuş ve nükleer programına meşruiyet kazandırmıştır. Bu, İran’ın “bölgesel” güç olma yoluna girmesi anlamına gelmiş; Bağdat’ın Tahran’ın nüfuz alanına girmesi ile, Suudi Arabistan Irak üzerinden bu “bölgesel güç” ile komşu olur bir duruma düşmüştür. Güçlenmesinin ve nüfuz alanını genişletmesinin İslam Dünyası nezdinde İran’a avantaj sağlaması, Suudi Arabistan’ı ayrıca rahatsız etmiştir. Bu koşullarda, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde bir gerileme ve soğuma baş göstermiş; bununla da kalmamış, Riyad ile Washington arasında, düşük petrol fiyatları politikasında ve “Terörizm Sponsorlarına Karşı Adalet” başlıklı yasa tasarısında ifadesini bulduğu düşünülen “karşı hamleler” de gündeme gelmiştir. Başkan Obama’nın geçtiğimiz hafta içinde Riyad’a yaptığı ziyaret sırasında Kral Selman tarafından karşılanmaması, Riyad-Washington ayrışmasında gelinen noktaya işaret eden bir başka gelişmedir. Eğer Riyad-Pekin yakınlaşması ve Riyad’ın petrol fiyatlarını aşağıda tutarak bir anlamda Çin’i “sübvanse” etmesi de hatırlanırsa, Riyad-Washington ayrışmasının düzeyi daha anlaşılır olacaktır. Bunlardan, ABD’nin İran’ın önünü açmasının Suudi Arabistan’ı ciddi şekilde rahatsız etmiş olduğu sonucu çıkarılabilmektedir.

Samuel P. Huntington’un 1996’da kaleme aldığı, “Medeniyetler Çatışması: Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” başlıklı kitabı, temelde, Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan boşluğun ABD merkezli Batı tarafından nasıl doldurulabileceğini öngören bir kitaptır. Bu nedenle, ABD’nin izleyeceği dış politikanın genel esaslarını belirten ve uluslararası politikada yaşanabileceklere işaret eden bir kitap olarak görülebilir. Kitaba göre, 21. Yüzyılda din-kültür ağırlıklı bir medeniyetler savaşı olacaktır. Kitapta, aralarında savaşın olacağı medeniyet grupları sayılmakta, bunlardan Batı ile İslam arasındaki çatışmanın en önce görülecek çatışma olacağı öngörülmektedir. Olaylar, ABD’nin Huntington’un bu tezini içselleştirdiğine ve uygulamaya koyduğuna işaret etmiştir. 11 Eylül hadisesinden hemen sonra dönemin ABD Başkanı George W. Bush’tan “İslam-Batı çatışması” söylemi gelmiştir. Büyük Orta Doğu Projesi (BOP)’ne konu coğrafya, Huntington’un kitabında çatışma coğrafyası olarak işaret ettiği coğrafya ile örtüşmektedir. Yine Huntington’un kitabındaki Batının erişilemez bir medeniyet olduğu görüşü, ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini’nde ABD’nin erişilemez, eşi ve benzeri olmayan devasa bir güç olduğu tanımlanması ile de örtüşmektedir. Batının “İslami terörizm” nitelemesi, bu bağlamda görülebilecek bir başka husustur. ABD’nin Huntington’un tezlerini içselleştirip uygulaması, özellikle Afganistan ve BOP üzerinden, Müslüman coğrafyasında ABD karşıtlığının adeta tavan yapmasına yol açmıştır.

ABD’nin İslam’ı karşısına aldığı böyle bir tabloda Suudi Arabistan’ın ABD’yi karşısına alması, Riyad’ın İslam adına Batıyı karşısına alması hamlesi olarak görülecek ya da takdim edilecektir. Bu şöyle de okunabilecektir: İslam Dünyasının hamiliğine soyunmuş İran, İslam’ı karşısına almış ABD ile yakınlaşırken; Suudi Arabistan, ABD’yi karşısına alarak, İslam Dünyasının hamiliği rolüne eylemli olarak soyunmuştur. Suudi Arabistan, ABD’yi karşısına almak suretiyle kendisini İslam Dünyası nezdinde yüceltirken, ABD’yi İran’a itmek suretiyle İran’ı aşağı görüleceği bir pozisyona itmiş, itibar kaybına uğramasına yol açmış olacaktır. Suudi Arabistan, İran’ın öne çıkışını bu yolla dengelemeyi amaçlamış gözükmektedir.

Suudi Arabistan’ın İsrail lehine Filistin sorununun çözümüne eğilmesi, işte bu noktada kendisini göstermektedir. İki açıdan bakılabilir. Birinci olarak, yıllardır süregelen Filistin sorununu çözmüş olması, Riyad’ı, İslam Dünyasının hamiliği rolünü oynamaya daha çok yaklaştıracaktır. Bunu, Riyad’ın, hem ABD karşısında İslam Dünyasından alacağı destek, hem de İran karşısında elde edeceği avantaj açılarından da görmek gerekir. İkinci olarak da, kurulma sürecinden bugüne kadar hep Batı ile iç içe bir görüntü vermiş olması, İsrail’in Musevi kimliğini arka plan itmiş, İsrail, Hıristiyan Batının bir parçası olarak algılanmıştır. Batının Filistin karşısında İsrail’in yanında yer alması, özellikle Orta Doğu’da egemen nüfus olan Müslümanlar nezdinde böyle bir algıya yol açmıştır. Bugün gelinen noktada, İslam-Batı çatışması tezi hatırlandığında, ABD İslam’ı karşısına almıştır, İsrail de Filistin üzerinden İslam ile karşı karşıyadır ve bu durum, ABD ile İsrail’i İslam karşısında bir araya getirmektedir. Eğer Filistin sorunu çözülürse, teorik olarak, İsrail’in ABD ile aynı paydayı paylaşmaya eskisi gibi ihtiyacı olmayacaktır. Bunun Suudi Arabistan açısından anlamı; İslam’ı hedef almış ABD’nin destekten yoksun kalması, şimdiye kadar fazla gündeme gelmemiş olan Musevi-Hıristiyan ayrışması ve Musevi-İslam yakınlaşmasının önünün açılmasıdır. Eğer ülke olarak ABD’nin himayesinde yaşamanın psikolojik “ağrılığı” ve Filistin sorununun değişen dozajlarda ABD (Batı) tarafından da istismar edilmiş olduğu kabul edilir ve İsrail halkındaki “bıkkınlık” dikkate alınır ise; Filistin sorununun çözülmesi ile birlikte, İran ile yakınlaşma sonrasında Tel Aviv-Washington ilişkilerinde baş gösteren soğumanın (gerilemenin) çok daha ileriye gideceğini söylemek mümkün olacaktır. Bu suretle ABD-İsrail bağının koparılması, Suudi Arabistan için, İslam-Batı çatışması bağlamında ABD’nin İslam’ı hedef alan politikası bağlamında bir kazanç olacak ve Riyad’a İslam Dünyası nezdinde ayrıca avantaj (prestij) sağlayacaktır.

Bu noktada iki husus kendisini belli etmektedir. Birincisi, Suudi Arabistan’ın, İsrail’i de yanına çekerek ABD’yi karşısına almasını nasıl dengeleyeceği hususudur. Çin’i düşük petrol fiyatları üzerinden “sübvanse” ediyor gözükmesi, Suudi Arabistan’ın ABD karşısında ihtiyaç duyacağı desteğin Çin’den gelmesine yol açar mı? İkincisi de, İsrail’in, ABD’nin kendisi için ifade ettiği anlamı Suudi Arabistan üzerinden karşılayıp karşılamayacağı hususudur.

Konu ile ilgili olarak akla gelen başka sorular da vardır. Filistin sorunu üzerinden yaşanmış acılar ne olacak? İsrail, Orta Doğu’nun Müslüman-Arap ülkeleri ile sorunsuz bir ilişki kurabilecek mi? Ya da onca yaşanandan sonra, İsrail, İslam Dünyası ile barışık olabilir mi? Filistin ve Afganistan sorunları üzerinden ortaya çıkmış “militan İslami aşırıcılık” dikkate alındığında, bunlar rahat durur mu, İsrail kendisini güvende hisseder mi? Belki en önemlisi, Suudi Arabistan’ın bu politikası, ekonomik açıdan ne kadar sürdürülebilir bulunacaktır? Suudi Arabistan’ın uluslararası piyasalardan borçlanma yoluna gitmesi ve yeni açıkladığı “Ekonomik Reform Planı”, bu bağlamda ne anlama gelmektedir?

İngiltere, AB’den ayrılmayı önümüzdeki aylarda oylayacak; Batı, Ukrayna krizi üzerinden Slav-Ortodoks medeniyet grubunu karşısına almış; ABD-Çin rekabeti nedeniyle, Batı, Konfüçyusluk ile zaten karşı karşıya; şimdi de, Hıristiyan Batının Musevi İsrail ile ayrışması konuşuluyor. Batı güç kaybediyor… ABD, bu güç kaybını telafi edebilecek mi? İran, güç kaybeden Batıya yakın bir görüntü mü verir, yoksa İslam Dünyasının hamiliği yolunda Suudi Arabistan’ı karşısına mı alır? İran ile Suudi Arabistan’ın biri birlerini “yiyip bitirmeleri-didişmeleri”, Batının da, İsrail’in de işine gelir de, peki ya Çin’in, Hindistan’ın? Adı fazla geçemeyen Hindistan, Suudi Arabistan-İran “didişmesinden” acaba nasıl etkilenir? Bu “didişme”, Güneydoğu Asya’daki, Müslüman nüfusa sahip ülkeleri nasıl etkiler? Yine bu “didişme” enerji piyasasına nasıl yansıyabilir?

Dünya küçülmüş olduğu için, akla gelen soru çok…

Filistin sorununun çözümü göründüğü kadar kolay bir konu değil…

Bakalım Suudi Arabistan bu işin altından kalkabilecek mi, yoksa altında mı kalacak…
26 Nisan 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: