Şiir Pazarı : Time Running Out…


Yorgun atım dolaştırılmak isterken hâlâ, dinginliğin son durağına kadar!

Her defasında derdimize çare olacaktın hani?
Biz hep sana sığındık.
Renkler anlamını yitirdi bazen.
Hepimiz hayatı daha az anlar olduk.
Kimi anlar hep soru sorduk;
cevabını kendimiz bile bulamadık.
Her fırtınadan, ağlayıp sızlamadan sonra
yine sana geldik. Time_Running_Out
Çünkü sen; incinen ruhlarımıza tek çareydin…
Ama işte; sen de bizi yaraladın…
Gözyaşlarımızı silmek için hiç uğraşmadın;
hüzünlerimizi hiç paylaşmadın!
Söz vermiştin;
Ama bunların hiçbirini yapmadın!
Oysa biz her şeyi sana bırakmıştık…
Sen de diğerleri gibi yaralarımıza tuz bastın,
hep gözlerimizden yaş akıttın.
Hiçbir şeyi unutturmadığın gibi
gün geçtikçe hatalarımızı ve nefretlerimizi karşımıza çıkardın.
neden yaptın bunu bize zaman?!

© photocredit

***

Sonsuz çöllerin ortasında şekilsiz kayalar
ve soğuk kilden, tekdüze evler.
İki ya da üç gözlü, girişlerinde beyaz kireçten geometrik şekiller ve yemen çamurundan kızıl testiler…
Kuzeyin daha özgür kadınlarından
kutsal yıldız ve gelincik desenli eprimiş yazgılar…
Tozdan kirlenmiş…
Sonsuz bir çığlık ve uçarı bir yalnızlık birikimi soğuk gecenin… Çıplak, beyaz ve siyah atlar
tek renkli, kokusuz, vücutsuz kadınlardan;
sudan daha değerli.
İzler, işaretler, çok tanrılı gelenekler,
külrengi duman, dağlar belirliyor sınırları, sürüleri
ve hep bir yere ait olmak zorundalıklarını arzusuz kadınların… Günbatımı dağlarında zehirli çiçekler ve vahşi at sürüleri;
aşiret reislerinin, isimsiz tanrıların, kötü ruhların sarı taştan görkemsiz evleri…
Silindir gölgeli, hasır şapkalı, bakır yel tılsımlı
baştan ayağa kırmızı,
yeşil, siyah ve diğer tek renkler içinde bir şeyleri
–belki namusu- koruyan, gizleyenler(su ve kudret krallığı hiçliğinde)…
Çöl sürülerine karışan hayvanları için çok uzaklardan yonca ve su taşıyan bedensiz,
değersiz çarşaf kadınlar çölü…
Doğu, doğum; sonsuzluğun-ölümsüzlüğün bronz dogması,
ateş kuşları…
Doğanın, ölümün sonsuza at süren çok tanrılı esareti…
Kılıçların ve gölgesiz kumulların o kuşluk uykusu,
o güneş, o sakınan utanç av hayvanlarından…
(ve sanki bir mağrip gülüdür o hissizlik kanar saba melikesinin burak atı, kerim yeşili gözlerinde…)

sığırtmaç …
dökülür yaprakları sesinin, gecenin taş yontulu bahçelerine
bilinmezdir o,
uzaktan geçer ışıkları
yoksul, pervane yüzler yıkılır
soluk dönemeçlerine kurak ırmakların
ve usul söylencelerin ezilir
akşam kuşağında son kuşlar
kadın elleri bir çift yürek sessiz,
ayrık otları içinde saklanır
ezgiler incir ağacının serin seyrüseferinde
gölgeli şehirlerde;
iştar’ın kutlu kuşları, kızıl hayat ağacı…
pul pul dökülmüş,
yalnızlığın yeşil harmanisinden gece sanrıları,
geçkin izler, geyik motifli yol geçer hanlar, halılar…

Fatih Buğra Yener : Dogma – Sığırtmaç

*

Bakışlarım şiirleştirir seni
Ömrümle çoğalır anlamın
Dinmez dilimden esen rüzgâr
Koltuk altlarında
-o ıslak kuruot kokusu
Rengini günbatımlarından alır
Göğüslerin Şeytan Sofrası
Sapho iki adım ötemdeki güneş
Harmaniyesinde savrulan
-o beden lodosu
Sonra böğürtlenlerini kanatır
Bir o, bir bu doruktadır dilim
Yorgun atım dolaştırılmak ister
Dinginliğin son durağı
-o midye kuytusu
Ah o ıslak kuruot kokusu
Ah o iki bedenin lodosu
Ah o iki kişilik midye kuytusu
Hele zamanın anaforunda savrulan
-o ebemkuşağı coşkusu

Tahsin Şimşek – Lodos

*

nar’dan dökülen taneler sanıyorduk kendimizi,
kim bilir kimin için
düpedüz oyalanıyorduk hüzün ve kederle
dilini ısırıyordu ağaç bizi görünce
hayatın yalanını yüzüne vurmamak için sustuk.
sabrımız sınadı dilimizi.
meğer içimiz bir deniz gibi gidip gelirmiş
acının yüreğine adını bilmediğimiz taneler
sessizce birer çocuk gibi düş evimizden çıkıp gidermiş dip odalarda sevişen kelebekler
hangimiz aşk burada yoktur dese de inanmaz bize.
bunun için ağaçlar
kuşsuz sokaklar
uykusuz birer çocuktur bu yüzden
gelip bizi bulan hüznün durağı yoktur
ona çıkılan her yolculuk insanın içinde başlayıp
içinde son bulur
bu kupkuru yağmur, ıslatır insanı bazen…
bazen de insan nar’ın ta kendisi olur ve arar bulur yalnızlığını kalabalık bir yerde

Mehmet Sadık Kırımlı – Taneler

*

Yağmur yağdı…
Hoyratça içimizi acıttın sen!
Her defasında derdimize çare olacaktın hani?
Biz hep sana sığındık.
Okyanuslarda kaybolduk bazen
ama ne olursa olsun hep sana demir attık.
Renkler anlamını yitirdi bazen.
Hepimiz hayatı daha az anlar olduk.
Kimi anlar hep soru sorduk;
cevabını kendimiz bile bulamadık.
Her fırtınadan, ağlayıp sızlamadan sonra
yine sana geldik.
Çünkü sen; incinen ruhlarımıza tek çareydin…
Yağmur yağdı ve biz yine üşüdük.
Gökyüzü de bizden yana değildi.
O da soldu diğerleri gibi…
Bizi kollarına alacaktın;
belki sen de ağlayacaktın bizimle birlikte.
Masal anlatacak, bizi hayatın sandığımız kadar fena olmadığına inandıracaktın.
Sonra; tüm anaçlığınla yaklaşacaktın bize,
gece yarısı açık kalmış üstümüzü örtecektin,
ardından alnımıza bir öpücük kondurup
sana ihtiyacı olan diğerlerine gidecektin.
Ama işte; sen de bizi yaraladın…
Gözyaşlarımızı silmek için hiç uğraşmadın;
hüzünlerimizi hiç paylaşmadın!
Söz vermiştin;
geçmişteki hüzünleri, gözyaşlarımızı ve verdiğimiz değeri haketmeyenleri unutturacaktın.
Ama bunların hiçbirini yapmadın!
Oysa biz her şeyi sana bırakmıştık…
Sen de diğerleri gibi yaralarımıza tuz bastın,
hep gözlerimizden yaş akıttın.
Hiçbir şeyi unutturmadığın gibi
gün geçtikçe hatalarımızı ve nefretlerimizi karşımıza çıkardın.
Biz umutsuzlukları ve gözyaşlarımızı karanlığa hapsetmişken;
sen de yaraladın bizi.
Biz hep her acıdan sonra sana koşmuşken,
her derdin çaresini sende bulmaya çalışırken;
neden yaptın bunu bize zaman?!

Neşe Tekin – Neden yaptın bunu bize

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: