Quo Vadis ‘Homo Sapiens?!’


Herkes gider ‘Mersin’e, kalkar biri gider tersine…

homo_sapiens1

Homo sapiens neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Para neden herkesin güvendiği tek şey? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? Güç elde etmekte böylesine yetenekli olan insanlar neden bu gücü mutluluğa dönüştürmekte başarısız? Geleceğin dini bilim mi? İnsanların miadı çoktan doldu mu? Yakın zamanda insanlar, dört milyar yıldır yaşama hükmeden doğal seçilim yasalarını esnetmeye başladılar. Artık sadece dünyayı değil, kendimizi ve diğer canlıları tasarlama becerisi de kazandık. Peki bu bizi nereye götürüyor, bizi neye dönüştürebilir?

***

KİTAP TANITIMI/DEĞERLENDİRMESİ: “SAPIENS”

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk – Oxford Üniversitesi’nden tarih alanında doktora derecesi almış, şimdilerde Kudüs İbrani Üniversitesi, Beşeri Bilimler Fakültesi, Tarih Bölümünde “Dünya Tarihi” alanında dersler veren Yuval Noah Harari tarafından kaleme alınmış, “Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara, İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi” başlıklı kitap, 411 sayfadan oluşmaktadır. Kitap, Ertuğrul Genç tarafından Türkçe’ye kazandırılmış, Eylül 2015’de beşinci baskısı yapılmış ve Kolektif Kitap (İstanbul) tarafından yayınlanmıştır.

homo_sapiens

Yazar, kitabında bazı soruların cevabını arıyor. Homo sapiens neden ekolojik bir katile dönüştü? Para neden herkesin güvendiği tek şey? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahip iken, neden çoğu toplum erkek egemen? Güç elde etmekte böylesine yetenekli olan insanlar, neden bu gücü mutluluğa dönüştürmekte başarısızlar? Geleceğin dini bilim mi? İnsanların miadı doldu mu? Yüz bin yıl önce yeryüzünde en az altı farklı insan türü vardı; günümüzde ise, sadece “ Homo Sapiens” var; diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak? gibi bir dizi soruya cevap arıyor.

Yazar, kitabında, tarihle bilimi bir araya getirerek kabul görmüş anlatımları yeniden ele alıyor. Bu da, kitabı, bir inceleme çalışması yapmaktadır.

“Homo” kelimesinin sözlük anlamı “insan” olup, “homo sapiens” ise “farkında olan insan” anlamına gelmektedir.

Yazar, kitabında, sapiensin tarihini, 1. “Bilişsel Devrim”, 2. “Tarım Devrimi”; 3. “İnsanoğlunun Birleşmesi”, 4. “Bilimsel Devrim”, 5. “Tanrılaşan Hayvan” başlıkları altında inceleniyor. Yazara göre; tarihin akışını, yaklaşık 70 bin yıl önce başlayan Bilişsel Devrim, 12 bin yıl önce bunu hızlandıran Tarım Devrimi ve tarihi sona erdirip bambaşka bir şeyi başlatabilecek ve yalnızca 5 bin yıl önce başlayan Bilimsel Devrim olmak üzere üç önemli devrim şekillendirmiştir.

150 bin yıl önce Doğu Afrika’da tıpkı bizim gibi görünen ve gelişmiş bir beyne sahip sapiensler yaşarken, aynı zamanda Dünyanın başka bölgelerinde de “homo soloensis”, “homo densova” , “neandertaller” gibi başka insan türleri de yaşamakta idi. Ancak homo sapiensin 70 bin yıl önce Dünyaya yayılmasıyla birlikte, diğer insan türleri yok oldular. Sapiensler birbirinden çok uzak ve ekolojik olarak çok farklı yerlere bu kadar hızla yerleşmeyi nasıl başardı ve diğer insan türlerinin hepsini nasıl yok oluşa itti sorusunun cevabı yazara göre sapiensin kendine özgü dili sayesinde gerçekleşmiştir. (Dilin önemi. )

Çoğu araştırmacıya göre, bu başarılar sapienslerin bilişsel yeteneklerinde gerçekleşen bir gelişmeye dayanmaktadır. Bilişsel devrim, 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına gelmektedir. Bilişsel devrim ile gelişen dil sayesinde, homo sapiens sanal olgulara inanma ve geleceği planlama gibi yeniliklere sahip olmuştur. Hıristiyanlık veya Kapitalizm insanların inandığı sanal düzenler arasındadır. Bu özelliklere sahip homo sapiensin bu şekilde ortak değerlere inanabilmesi sayesinde büyük sıçramayı başarabildiği kitapta değişik örneklerle de ortaya konulmaktadır. Bu örneklerden birinde, bir stadyuma binlerce şempanze konulduğu zaman ortaya çıkacak kaos ile aynı takımı tutan binlerce insan konulduğunda oluşacak uyumun, insandaki bilişsel devrimin yarattığı farktan kaynaklandığı belirtiliyor.

2,5 milyon boyunca insanların, müdahale etmedikleri bitki ve hayvanları yiyerek yaşadıkları, homo sapiensin Doğu Afrika’dan Ortadoğu’ya, Avrupa ve Asya’ya, son olarak da Avustralya ve Amerika’ya doğru yayıldığı ve her gittiği yerde yabani bitkileri toplayıp, hayvanları avlayarak yaşamını sürdürürken, bütün bunların 10 bin yıl önce insanın birkaç hayvan ve bitki türünün yaşamını değiştirmeye yönelmesi ile değiştiği; insanların tohum ekip, bitki sulayarak bundan daha çok meyve, tahıl ve et geleceğini düşünerek yaptıkları devrimin ise “ Tarım Devrimi” olduğu, ancak yazara göre bunun tarihin en büyük aldatmacası olduğu tezi işleniyor.

Yazar, tarıma geçiş kararının olumsuzluklarını etkin bir şekilde anlatıyor. Ancak burada ilginç bir yaklaşımı var; aynı zamanda bunun evrimsel açıdan bir başarı olduğunu söylüyor. Çünkü evrim teorisine göre, bir türün başarısı, genlerini çoğaltma derecesiyle ölçülüyor. Her ne kadar tarım devrimi ile insan nüfusunda büyük bir patlama yaşanmış ise de, tarım devrimi sonrasında genlerini en çok çoğaltan tür (insan değil) buğday olmuştur. Yani tarım devriminde en başarılı tür buğday olmuştur. Buğday, tarım devrimi öncesinde Dünyada sadece belirli bir bölgede yetişirken, devrimden sonra Dünyaya yayıldığı ve birey sayısını en fazla arttıran tür olduğu, hatta bu yaklaşıma göre insanı kendi yayılmacı amaçları için köle ettiği ileri sürülüyor. Yazara göre, evrim açısından elbette insan da başarılı bir türdür. Ancak evrimin genel kuralına göre, birey sayısının artmasının genelde tek tek bireylerin yaşam kalitesini kötü etkileyeceği belirtilmekte ve tarım devriminin insanın başına getirdiği felaketler sıralanmaktadır. Tarım devrimi ile avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde geniş çaplı besin kaynaklarını yiyerek gelişen insanların, tahıllara dayalı beslenme biçimi ile daha iyi bir beslenme çeşidine kavuşmadıkları, tek tip üretim nedeniyle ekonomik bakımdan daha güvensiz duruma düştükleri, şiddete karşı da güvencede olmadıkları, söz konusu felaketler kapsamında sayılıyor.

Kitabın üçüncü kısmında, insanoğlunun birleşmesini sağlayan olgulardan bahsedilerek, bunların emperyal vizyonlar, yani Dünyada kurulan büyük imparatorluklar, dinsel gelişmeler ve para olduğu belirtiliyor. İmparatorluklar ve dinsel gelişmelerin insanları nasıl bir araya getirdiği ve nasıl bir imparatorluk kültürü yarattığı yine değişik örnekler ve şablonlarla gösterilirken, emperyalizmin aslında tamamen kötü bir olgu olmadığı, para ve dinler ile birlikte emperyalizmin de gezegen üzerinde dağınık kümeler halinde bulunan insanlığın “tek bir insanlık” olması yolunda doğal bir katalizör görevi yaptığını belirtiyor. Ancak, yazarın tezine göre, insanların üzerinde birleştiği ve inandığı tek ve ortak değerin para olduğu; paranın, şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemi olduğu belirtilmiştir. Burada, El Kaidenin bile, ABD’yi düşman görse dahi, ABD dolarını çok sevdiği ve kullandığı örneğini veriyor.

Yazar, kitabının dördüncü bölümünde de; insanlığın orta çağdan itibaren cahilliğinin farkına varmasıyla birlikte bilim, sanayi ve keşifler konusunda çok büyük adımlar attığı; yaşadığı büyük savaşlara ve felaketlere rağmen, son beş yüzyıl içinde Dünyanın baş döndürücü devrimlere sahne olduğu; bilim ve sanayi devriminin, insana süper insan gücü ve fiilen sınırsız enerji sağladığı; toplumsal düzenin siyaset, gündelik hayat ve insan psikolojisiyle birlikte büyük bir dönüşüm geçirdiği; ancak tüm bu gelişmelere karşın insanların taş devri avcı toplayıcı atalarından daha mutlu olduğunun söylenemeyeceği sonucuna varıyor.

Kitabın genelinde insanlık tarihi anlatılırken, insanlığın gittiği her yerde diğer insan türleri, bitki florası ve hayvan çeşitlerini yok ettiği örnekleri ile verilmektedir. Bununla beraber, yazar, sapienslerin doğayı yok etme kapasitesine sahip olmadıklarını, ama yaptıkları en kötü şeyin doğayı değiştirmek olduğunu belirtilerek, şu çarpıcı örneği veriyor: “Bizim sayemizde en güzel dönemlerini yaşayan fareler ve hamam böcekleri, 65 milyon yıl sonra zekileştiklerinde bize teşekkür edecek. Biz ortaya çıkışımızı nasıl dinozorları yok eden meteorlara borçluysak, onlar da bizim sayemizde krallıklarını ilan ettikleri yeni düzeni bize borçlular.”

Öte yandan kitapta, doğru ailenin ve akrabalık bağlarının tüketim makinesi tarafından nasıl yok edildiği başarılı bir şekilde aktarılıyor. Kitabın “sapienler” için biraz iç karartıcı tahminler içeren son bölümleri ise, bilim kurgu öykülerini andırıyor, ama burada yazar da bunun farkında ve “sadece hayal gücünüzü beslemek istiyorum” diyor.

Sonuç olarak Sapiens, çok geniş bir zaman dilimine yayılan konuları akıcı ve anlaşılabilir bir şekilde özetlediği için okunması gereken bir kitap. Ancak, kitabın daha bilimsel tarafsızlık ilkesiyle ilerlemesi ve belirli siyasi ajandaların böyle güzel bir çalışma içine sıkıştırılmaması, tüm dünyaya hitap eden bir eser için daha uygun olacaktı diye düşünüyorum.

Son olarak, ilginç bulduğum ve okuyucuya da ilginç gelebileceğini düşündüğüm, “bunları biliyor musunuz” başlığı altında paylaşılabilecek, kitaptan bazı alıntılara yer vermek istiyorum.

Alüminyum elementi, kimyacılar tarafından 1820’ler gibi çok geç bir tarihte keşfedilmiştir. Ancak, madeni ayırmak çok zor ve masraflı olduğundan, uzun yıllar boyunca, alüminyum altından çok daha pahalı bir malzeme olarak kalmıştır. Öyle ki, 1860’larda III.Napolyon, en seçkin konuklarına alüminyum çatal bıçak takımıyla, daha önemsiz misafirlerine de altın çatal bıçak takımıyla servis yapılmasını emretmiş.19. yüzyılın sonlarında kimyagerlerin çok büyük miktarlarda ucuz alüminyum çıkartmanın yolunu bulmalarından sonra, alüminyum folyo, tencere vb. gibi günlük hayatımızda en çok kullandığımız materyallerden biri haline gelmiştir.

Bugün kullandığımız saat sistemi nasıl ortaya çıktı? Geleneksel tarım, doğal zaman ve organik büyüme döngülerine bağlıydı, işler zaman ve saat çizelgeleri olmadan yapılıyordu. Her şey güneşin hareketine ve bitkilerin büyüme döngüsüne göre belirleniyordu. İş günü gibi standart bir kavram olmadığından insanların günlük rutinleri de mevsime göre değişiklik gösteriyordu. İnsanlar güneşin nerede olduğunu biliyor, yağmur mevsimiyle hasat zamanını bekliyorlardı, ancak saatin kaç olduğu veya hangi yılda oldukları ile ilgilenmiyorlardı. Örneğin, ortaçağda bir ayakkabıcı, tabanından tokasına kadar ayakkabının tamamını kendisi yaptığından, ayakkabıcının işe geç kalması ayakkabı yapımında kimsenin işini engellemediği için zaman çizelgesinin bir önemi yoktu.

Hâlbuki modern sanayi toplumuna geçildikten sonra, modern bir fabrikada her işçi ayakkabının küçük bir bölümünü yapan bir makinenin başında durduğundan, başka bir bölümde çalışan işçinin uyuyakalması durumunda diğer makinelerde aksama olacaktır. İşte bu tür hataların çözümü için herkesin uyacağı kesin zaman çizelgeleri uygulamaya konulmuştur. Buna göre, tüm işçiler, işe tam olarak aynı saatte gelecek, aynı anda öğle yemeğine çıkacak ve ellerindeki iş bitmemiş olsa dahi herkes eve mesainin bittiği anonsu ile gidecektir.

Sanayi devrimi zaman çizelgesini ve üretim bandını, neredeyse tüm insan faaliyetleri için bir şablon haline getirmiştir. Fabrikaların geliştirdiği bu zaman anlayışı zaman içinde okullar, hastaneler, devlet daireleri vb. kuruluşlar tarafından da benimsenmiştir. Bu zaman çizelgesinin yaygınlaşmasında önemli bir adım da toplu taşımada olmuştur. İşçilerin işe sabah 8’de başlamaları gerekiyorsa otobüs veya trenin fabrikaya 7,55’de varması gerekiyordu, birkaç dakikalık gecikme üretimde azalmaya veya işe geç kalan işçilerin kovulmasına sebep olacaktır.1784’ de İngiltere’de, belli bir tarifeye göre çalışan bir taşıma firması faaliyete başlamıştı, ancak bu tarifede sadece kalkış saati yazılabiliyordu, zira o zamanlar İngiliz şehirlerinin ve kasabalarının kendi yerel saatleri vardı ve Londra saati ile aralarındaki farklar yarım saati bulabiliyordu. Mesela, Londra’da saat 12 iken Liverpool’da belki 12.20 olabiliyordu.

İlk ticari trenin Liverpool ile Manchester arasında 1830’ da faaliyete geçmesinden 10 yıl sonra, ilk tren tarifesi hazırlandı. Trenler eski araçlara göre daha hızlı olduğundan yerel saatler arasındaki farklar ciddi sıkıntı yaratıyordu. Bunun üzerine 1847’de İngiliz tren şirketleri o andan itibaren tüm tren çizelgelerinin yerel saatlere göre değil, Greenwich Gözlemevi saatine göre ayarlanmasını kararlaştırdılar, zaman içinde daha fazla kurumun bu kararı uygulamaya başlaması üzerine 1880’de İngiliz Hükümeti tarafından çıkarılan bir yasa ile İngiltere’deki tüm zaman çizelgelerinin Greenwich’e göre düzenlenmesi zorunlu kılındı.

Bu ufak başlangıç, saniyenin binde birlik bir dilimine kadar birbirleriyle senkronize olmuş küresel bir çizelge ağının doğumuna öncülük etmiş ve bugün kullandığımız ve Dünyanın her yerinde geçerli saat sisteminin kurulmasını sağlamıştır.
19 Nisan 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: