“Ölümcül kimlikler…”


…veya; “Milliyetler Çağı”nın günbatımı!

g

“… neden evrim Batı’da bu kadar gelişti de, Müslüman dünyasında bu kadar düş kırıcı oldu? Evet, vurguluyor ve ısrar ediyorum: uzun bir hoşgörüsüzlük geleneği olan, ‘Öteki’yle yan yana yaşamaktan her zaman rahatsızlık duymuş olan Hıristiyan Batı ifade özgürlüğüne saygılı toplumlar ortaya çıkarabilmişken, uzun zaman yan yana birlikteliği uygulamış olan Müslüman dünyası neden artık fanatizmin kalesi olarak görülüyor?”

© photocredit

***

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk – Yapı Kredi Yayınlarından çıkan, çevirmen Aysel Bora’nın Türkçe’ye kazandırdığı, Lübnan asıllı, Fransa/Paris’te yerleşik Amin Maalouf ’un “Ölümcül Kimlikler” başlıklı kitabı, ilk baskısı Haziran 2000’de yapılmış, 133 sayfalık küçük hacimli bir kitap. Yazarın Hırıstiyan olması, Orta Doğu’da doğup Batı’da yaşaması, birçok pencereden “kimlik” konusunda yaklaşmasına imkân veriyor.

0000000077206-1

Sovyetlerin dağılmasından sonra, küreselleşme bağlamında gündeme gelen, Dünyanın küçük bir köye döndüğü yolundaki görüşler, doğal olarak “kimlik” karşılaşmalarına yol açmış; bu karşılaşmalar da, “kimlik” çatışmalarını beraberinde getirmiştir. “Ölümcül kimlikler” nitelemesi, bu çatışma ile ilişkilendirilmiştir ya da ilişkilendirilebilir. Bu noktada, söz konusu çatışmanın neden olduğu zorunlu göçlerin ve nüfus hareketliliğinin, “kimlik” karşılaşmalarını ve çatışmalarını besleyici etkisini ayrıca görmek gerekir.

Kitaptaki birçok anlatımda “lafın dolandırılmış” olması ve “örtüşmeyen” görüşler, kitabın, yazarın romanlarının etkisinde giriştiği bir “deneme” olduğu algısına yol açıyor.

Başlangıçta sıkıcı gelen kitap, sayfalar geride kaldıkça anlam kazanıyor, güncel önemi anlaşılıyor. Kitapta güncel ve anlamlı olduğu düşünülen bazı hususlar, aynen “alıntı” olarak müteakip paragraflarda sunulmuştur.

“… anahtar sözcük karşılıklılıktır: eğer ben benimsediğim ülkeme katılıyorsam, onu kendi ülkemmiş gibi görüyorsam, artık onun benim bir parçam olduğuna, benim de onun bir parçası olduğuna inanıyorsam ve buna uygun davranıyorsam, o zaman benim onun her veçhesini eleştirmeye hakkım var demektir; buna koşut olarak, eğer bu ülke bana saygı duyuyorsa, benim katkımı kabul ediyorsa, beni farklılıklarımla birlikte artık kendinden biri olarak görüyorsa, o zaman benim kültürümün onun yaşam biçimiyle ya da kurumlarının ruhuyla bağdaşmayacak bazı veçhelerini reddetme hakkına da sahiptir.” (s. 39) Karşılıklılığın bu ifadelerde geçtiği gibi anlaşılmasının ve alınmasının, farklılıkları, birlikte yaşamının önünde bir engel olmaktan çıkaracağını söylemek mümkündür.

“XX. Yüzyıl bize hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olmayacağını, hepsinin, komünizmin, liberalizmin, milliyetçiliğin, büyük dinlerden her birinin, hatta laikliğin kontrolden çıkabileceğini, hepsinin yozlaşabileceğini, hepsinin elinin kana bulaşmış olduğunu öğretecek. Hiç kimse fanatizmin tekeline sahip değil ve tam tersine hiç kimse de insanlığın tekeline sahip olamaz.” (s. 46) Eğer “gerçek” bir madalyon gibi düşünülürse, bu ifadeler, madalyonun her iki yüzüne işaret eden ifadeler olacaktır. Yine bu ifadelerden, sahip oldukları güç nedeniyle hep “ötekileştirme” çabası içinde olanların değer sistemlerinin ve düşünce kalıplarının sorgulandığı çıkarsamasında bulunmak da mümkündür.

“… neden evrim Batı’da bu kadar gelişti de, Müslüman dünyasında bu kadar düş kırıcı oldu? Evet, vurguluyor ve ısrar ediyorum: uzun bir hoşgörüsüzlük geleneği olan, ‘Öteki’yle yan yana yaşamaktan her zaman rahatsızlık duymuş olan Hıristiyan Batı ifade özgürlüğüne saygılı toplumlar ortaya çıkarabilmişken, uzun zaman yan yana birlikteliği uygulamış olan Müslüman dünyası neden artık fanatizmin kalesi olarak görülüyor?” (s.52) Kitaptaki bu soruya verilebilecek cevabı düşünürken, herhalde aradan geçen süre içerisinde yaşananları çıkış noktası almak gerekir. Soruya bu şekilde yaklaşıldığında üç şeyin özellikle kendisini gösterdiği düşünülmektedir. Birincisi, Müslüman coğrafyasının (özellikle Orta Doğu’nun) zenginliğini kendi halkı ile paylaşmak yerine iktidarlarına süreklilik kazandırmak için sırtını dayadığı Hıristiyan Batı ile paylaşan Müslüman ülkelerin yöneticileridir. Müslüman ülkelerin yöneticilerinin gücü ve zenginliği elinde tutma arzusunun “esiri” olmaları ve bu esaretin, onların kendi halklarına ihanet etmesine yol açmasıdır. İkincisi, Batılı güçlü sermayenin ve Batılı büyük devletlerin doymak bilmeyen açlıklarıdır. İlerlemenin sınır tanımaması nedeniyle, Batının daha sık “açlık” içine düşmesi ve geçen her gün doymasının daha fazla kaynağı gerektirmesi, Müslüman dünyasının enerji zenginliğini ve jeopolitiği değerli coğrafyasını hedef yapmış; bu da, yaşananlar nedeniyle, Batı için “vahşi kapitalizm” nitelemesine yol açmıştır. Üçüncüsü de, Müslüman dünyasındaki fanatizmin, ilk iki husus ile ilişkilendirilebilmesidir. Bu, Müslüman dünyası için yapılan fanatizm nitelemesinin arkasında Hıristiyan Batı’nın da yer aldığı anlamına gelir. Bir an için, yukarıda belirtilen ilk iki husustaki rollerin değişmiş olduğunu düşünelim, yani Batılı ülkelerin yöneticileri sırtlarını güçlü Müslüman Dünyasına dayamış olsunlar ve “vahşi kapitalizm” nitelemesi Müslüman dünyası için kullanılmış olsun; böyle bir durumda da, fanatizm nitelemesi Hıristiyan Batının üzerine yapışmış olacaktır. Denilmek istenen husus, Müslüman Dünyasının bugün olumsuz bir noktaya gelmiş olmasında Hıristiyan Batının ciddi payının olduğudur. Kitapta yer alan “… dinlerin halklar üzerindeki etkisi fazlaca abartılırken, tersine halkların dinler üzerine olan etkisi dikkate alınmıyor.” (s. 53) yargısı da bu görüşü beslemektedir. Aynı şekilde, yine kitapta yer alan “… eğer Hıristiyanlık Avrupa’yı şekillendirmişse, Avrupa’nın da Hıristiyanlığı şekillendirdiğini söylemeye çalışıyorum.” (s. 53-54) ifadesinin de bu görüşü besleyen bir başka ifade olduğu ileri sürülebilir. Bu noktada, kamuoyunda sıkça dile getirilen Osmanlın “hoşgörüsü” bağlamda hatırlanabilir.

Bir önceki paragrafta yer verilen kitaptaki alıntılara özellikle günümüz Orta Doğu’su açısından bakıldığında; (i)gücü ve zenginliği elinde tutma arzusunun esiri olmuş bölge ülkelerinin yöneticilerinin Batıya yakın duruşlarının Orta Doğu’da dinin şekillenmesini halka bırakılmasına yol açtığını; (ii)halkların sahip olduğu dini anlayış ve uygulamaların bölgedeki bu koşulların etkisinde şekillendiğini ve (iii)fanatizm nitelemesinin de böyle bir ortamda Orta Doğu üzerinden Müslüman dünyasına yapışmış olduğunu ileri sürmek mümkündür. Kitapta yer alan “Araplar zafer kazandıkları dönemlerde, dünyanın kendilerine ait olduğu duygusunu yaşadıkları dönemlerde inançlarını bir hoşgörü ve açıklık ruhu içinde yorumlamışlardır.” (s. 54) ifadesinin de, Orta Doğu’nun bugün içinde bulunduğu durum ile ilgili bu düşünceyi ayrıca beslediği düşünülmektedir.

“Müslüman toplumu kendini güvende hissettiği her defasında açık olmayı başarmıştır. … Kendilerinden emin olan toplumlar yansımalarını güven verici, huzur dolu, açık bir dinde bulurlar; güvensiz toplumlarsa korka, bağnaz, çatık kaşlı bir dinde. … Üçüncü Dünya Müslümanları’nın Batı’ya şiddetle hınç duymalarının, sadece kendilerinin Müslüman, Batı’nın Hıristiyan olmasından değil, aynı zamanda onlar yoksul, baskı altında, küçümsenmişken, Batı’nın zengin ve güçlü olmasından ileri geldiğini düşünüyorum. … Bu hareketler (militan İslamcı hareketler) Müslümanlık tarihinin saf bir ürünü değil, bizim çağımızın, çağımızın gerginliklerinin, çarpıklıklarının, uygulamalarının, umutsuzluklarının ürünüdür.” (s. 56-57) Kitaptaki bu ifadelerin de, hem yine günümüz Orta Doğusu açısından anlamlı olduğu, hem de bizi bugün Müslüman dünyasındaki (ya da Orta Doğu’daki) fanatizmin ya da militan İslamcı hareketlerin kaynağının ya da itici unsurunun uluslararası politikada gücü elinde tutan Batılı ya da Müslüman olmayan güçlü ülkeler ile büyük ölçüde ilişkili olduğu sonucuna götürdüğünü söylemek mümkündür. Keza kitapta yer alan “… İslam tarihinde bana Humeyni’yi hatırlatan hiçbir figür göremiyorum.” (s. 57) ifadesinin de, bu yönde bir işaret olarak görülebileceği düşünülmektedir.

“… çoğu zaman dinlerin halklar üzerindeki etkisine çok fazla yer veriliyor, halkların ve tarihlerinin dinler üzerindeki etkisine ise yeterince yer verilmiyor. Etkileşim karşılıklı, biliyorum; toplum dini biçimlendirir, din de toplumu; buna rağmen belli bir düşünce alışkanlığının bizi bu diyalektiğin sadece bir yüzünü görmeye sürüklediğini, … fark ediyorum.” (s. 58). “Engizisyoncuların odun ateşinin ya da ilahi hakka sahip monarşinin Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası olmadığı nasıl ortaya çıktıysa, Cezayir’de, Afganistan’da, az çok her yerde karşımıza çıkan şiddet, gericilik, zorbalık, zulümle dolu bu manzaranın da İslam’ın özüne has olmadığı kanıtlanıncaya kadar zaman, çok zaman, belki de birkaç kuşak geçmesi gerekeceğine inanıyorum.” (s. 58). “… Batı’da toplum dinini modernleştirmiştir; Müslüman dünyasında, olaylar aynı şekilde gelişmemiştir.” (s. 59). Kitapta yer alan bu ifadeler, Hıristiyan Batı toplumları ile Müslüman dünyasına dâhil toplumların bugün içinde bulundukları farklı koşulları çağrıştırmakta ve dolayısıyla söz konusu farklılığı açıklamaktadır diye düşünülmektedir.

“Batı her yerde! Vladivostok’ta, Singapur’da, Boston’da, Dakar, Taşkent, Sao Paulo, Numea, Kudüs ve Cezayir’de… Yarım bin yıldan beri insanların düşüncelerini ya da sağlıklarını ya da manzaralarını ya da günlük yaşamlarını kalıcı biçimde etkileyen her şey Batı’nın eseri. Kapitalizm, komünizm, faşizm, psikanaliz, çevrecilik, elektrik, uçak, otomobil, atom bombası, telefon, televizyon, bilgiişlem, penisilin, doğum kontrol hapı, insan hakları ve gaz odaları… Evet, bütün bunlar, dünyanın mutluluğu ve felaketi, bütün hepsi Batı’dan geldi.” (s. 61) Bunlar, Hıristiyan Batı’ya bir madalyon gibi yaklaşılarak, madalyonun her iki yüzüne de işaret eden ifadelerdir ve bu ifadeler, yazarın objektifliğini çağrıştırmaktadır.

“Birkaç yıldır, Fransa’da en yakın dostlarımdan bazılarında küreselleşmeden bir afetmiş gibi söz etme eğilimi gözlemliyorum. … onların gözünde küreselleşme Amerikalılaşma’yla eşanlamlı; kendi kendilerine, hızla tektipleşmeye doğru giden bu dünyada yarın Fransa’nın yerinin ne olacağını, diline, kültürüne, saygınlığına, parıltısına, yaşam biçimine neler olacağını soruyorlar; mahallelerine bir fast food açılınca sinirleniyor, Hollywood’a, CNN’e, Disney’e ve Microsoft’a veryansın ediyor ve gazetelerde İngilizceden alındığı şüphesi uyandıran en küçük bir dil kullanımının peşine düşüyorlar. … Bu örneği vermemin nedeni, … Batı’da bile, … egemen bir yabancı kültürün Truva atı olarak algılandığı an nasıl kuşkulu hale geldiğini göstermesidir.” (s. 64) Kitapta yer alan bu ifadeler, egemen kültüre bakışa ilişkin bir örnektir. Egemen kültüre bakış bu iken, buna bir de egemen kültürün bir “dayatma” olarak toplumların önüne konulması eklenirse, fanatizmin ya da kaosun durduk yere ortaya çıkmadığı daha iyi anlaşılmış olacaktır. Fransa gibi güçlü ülkelerin egemen kültüre bakışı bu iken, Fransa kadar güçlü olmayan -dolayısıyla kendilerini güvende hissetmeyen- ülkelerin egemen kültüre bakışının bunun ilerisine geçmesi olağan sayılacak, beklenen bir durum olarak görülecektir. Bu belirtilenlerin özellikle Orta Doğu açısından anlamlı olduğu düşünülmektedir.

“Araplar’ın … çıkardıkları sonuç, Batı’nın kendisine benzemesini istemediği ve sadece kendisine itaat edilmesini istediği şeklindedir.” (s. 66) Kitaptaki bu ifadenin, sadece Araplar için değil, küreselleşmeyi Amerikalılaşma olarak gören Fransızlar için de geçerli olduğu pekâlâ düşünülebilir.

“Akdenizli Müslüman dünyası din adına değil ulus adına yönetildi. Ülkeleri bağımsızlığa götürenler milliyetçilerdi; onlar vatanın babaları oldular, daha sonra onlarca yıl dizginleri ellerinde tutan onlardı ve bütün bakışlar beklentilerle, umutla onlara yönelmişti.” (s. 69-70) Kitaptaki bu ifadeler, bazı sorulara neden olmaktadır. En önemli soru, eğer (i) “kavim” olgusu, (ii)farklılıkların içinde saklı olan “ben-biz” olgusunun er ya da geç yol açacağı ayrımcılık/ufalanma, (iii)akılcılık, (iv) “paylaşılabilir paydalar üretme” olgusu gibi hususlar hatırlanırsa, acaba ülkelerin münhasıran din adına yönetilmesi ne kadar isabetli görülebilir sorusudur. Din karşısında ulus kimliğinin aşağıya doğru bastırılması, ülke yönetimlerini ulus kimliği avantajından yoksun bırakmaz mı? Bırakınız avantajdan yoksun kalmayı, ulus kimliğinin yok varsayılması ya da aşağıya doğru bastırılması, ülkenin gücünü bölmez mi, potansiyelini aşağıya çekmez mi? Eğer böler ve aşağıya çeker ise, ülke yönetiminin münhasıran din adına yapılması ne anlama gelir ya da bu kimin/kimlerin işine gelir?

“… balkonunun altında bir limuzinle doğmamış olan herkes, kurulu düzeni sarsma arzusu duyan herkes, yozlaşmaya, devlet zorbalığına, eşitsizliklere, işsizliğe, gelecek endişesine isyan eden herkes, çok çabuk değişen bir dünyadaki yerinin neresi olduğunu bulmakta zorlanan herkes İslamcı hareketin etkisine kapılıyor. Orada hem kimlik ihtiyaçlarını, … hem de eylem ve başkaldırı ihtiyaçlarını gideriyorlar…” (s. 77) Kitaptaki bu ifadelerin sadece “İslamcı hareketin etkisine” kapılma ile ilgili olarak kullanılmayacağı ya da görülemeyeceği açıktır. Hıristiyan Batı’da “balkonunun altında limuzinle doğmamış” olanlar yok mudur; bunlar söz konusu arzuyu duymaz ve isyan etmezler mi? Hıristiyan Batı’daki radikal ve yasadışı dinsel örgütlenmeler, tarikatlar ve diğer suç örgütleri ne olacak?

“Hızlı küreselleşmenin kimlik ihtiyacının güçlenmesi gibi bir tepkiye yol açtığına hiç kuşku yoktur. Bu arada, bu kadar ani değişimlere eşlik eden varoluş sıkıntısı yüzünden maneviyat ihtiyacının çoğalmasında da. Oysa bu iki ihtiyaca sadece dinsel aidiyet cevap verebilir ya da en azından cevap vermeye çalışabilir. … bana göre dinselliğin yükselişinde basit bir tepkiden daha fazlası, belki kimlik ihtiyacıyla evrensellik talebi arasında bir sentez girişimi var gibi. … Milliyetler çağının şafağında değil günbatımındayız. … Bu yüzden, bir dine ait olma duygusunun önceliği, gelip geçecek tarihi bir an gibi elinin tersiyle küçümseyerek geri çevrilemez.” (s. 80) Kitaptaki bu ifadeler, bir taraftan tartışmaya oldukça açık olan, diğer taraftan da yukarıda yer verilmiş alıntıların bir kısmı ile örtüştürülmesinde güçlük çekilen ifadelerdir. Söz konusu ifadelerdeki “evrensellik vurgusu” ve “milliyetler çağının günbatımı” ifadeleri son derece önemlidir. Eğer (i)Fransızların küreselleşmeye bakışı, (ii)Semavi dinler, semavi dinlerden birine mensubiyet ve bu bağlamda kimlik ihtiyacı ve (iii)Çin hatırlandığında, evrensellik vurgusu ile milliyetler çağının gün batımı konusunda neler söylenebilir?

“Ben dinsel aidiyetin aşılmasından söz ederken dinin kendisinin de aşılması gerektiğini söylemeye çalışmıyorum. Bana göre, din asla tarihin zindanlarına gömülemeyecek, ne bilim tarafından, ne bir doktrin, ne de siyasal bir rejim tarafından. … maneviyat ihtiyacı ifadesini mutlaka bir inanç cemaatine ait olmada bulmamalıdır. … ama maneviyat ihtiyacının aidiyet ihtiyacından ayrıldığı bir dünya hayal ediyorum.” (s. 81) Kitaptaki bu ifadeler karşısında, yazarın evrensellik vurgusuna, semavi dinler bağlamında nasıl bir açıklama getireceği merak konusu olmaktadır.

“Dümen başındaki insan rüzgârın nereden eseceğine karar veremez, ne şiddette eseceğine de, ama kendi yelkenini yönlendirebilir. Ve bu da kimi zaman inanılmaz derecede fark eder. Aynı rüzgâr deneyimsiz ya da ihtiyatsız ya da yanlış karar veren bir denizciyi felakete sürüklerken, bir başkasını sakin bir limana ulaştıracaktır.” (s. 84) Kitaptaki bu ifadeler, güzel olmakla beraber, genel sistem kuramını görmezden geldiği düşünülmektedir. Çünkü süper güçlerin geldiği nokta nedeniyle, amacın sakin bir limana erişmesini önlemek ya da sağlamak olmasına bağlı olarak, rüzgarın nereden ve hangi şiddette eseceğine artık “karar” verilebilmektedir. Böyle bir tabloda, deneyim sahibi ve ihtiyatlı olma ya da doğru karar verme anlamını yitirmiş olmuyor mu?

“… öteki dünyaya dair görüşümüzün beş yüz yıl önce yaşamış olan ‘din kardeşlerimizin’kiyle artık hiçbir ilgisi kalmamıştır. … Eğer bugünkü davranışlarımızla onların arasında yaşayacak olsaydık, hepimiz zındıklıktan, zinadan, sapıklıktan ya da büyücülükten sokaklarda taşlanır, bir zindana atılır ya da ateşte yakılırdık. Toparlarsak, içimizden her biri iki mirasa sahip; ‘dikey’ olanı bize atalarımızdan, halkımızın geleneklerinden, ait olduğumuz dini cemaatten geliyor; ‘yatay’ olanı ise çağımızdan, çağdaşlarımızdan. Bana göre en belirleyici olanı sonuncusu ve her geçen gün biraz daha belirleyici oluyor.” (s. 86-87) “… birincisi, dillerin, geleneklerin, kültürlerin yavaş yavaş yok olduğunu görmek; ikincisi, tehdit altındaki bu kültürlerin taşıyıcılarının gitgide daha radikal, daha kendi kendini yok edici tavırlar benimsediğini görmek. … Dünyalılaşma gitgide kültürlerin, dillerin, törenlerin, inançların, geleneklerin yok edicisi gibi, kimliklerin yok edicisi gibi görünecek olursa, gelecek on yıllarda hangi atmosfer içinde gelişecektir? Eğer her birimizden, tanımlandığı şekliyle ve tanımlanacağı şekliyle modernliğe ulaşmak için kendini inkâr etmesi istenecekse, gerici tepkiler ve elbette şiddet genelleşmeyecek midir?” (s. 96) “… bir toplum modernlikte ‘yabancı eli’ görüyorsa, onu reddetmeye ve ondan korunmaya eğilimli oluyor.” (s. 99) Kitaptaki bu ifadeler de, yine “evrensellik” vurgusunu hatırlamakta, “evrensellik” vurgusu ile birlikte mütalaa edilmesi gereken hususlar olarak görülmektedir.

“İki topluluk farklı diller konuştuğunda, ortak dinleri onları bir araya getirmeye yetmez. … İsrailliler bugün bir ulus oluşturmuşlarsa, bunun tek nedeni, ne kadar güçlü olursa olsun, onları birleştiren din bağı değildir, kendilerini modern İbranice sayesinde gerçek bir ulusal dille donatmayı başarmış olmalarıdır; kırk yıl İsrail’de kalıp da sinagoga adımını asla atmamış bir kişi bir anda toplum dışına atılmayacaktır; orada kırk yıl yaşayıp da İbraniceyi öğrenmek istemeyen birisi içinse aynı şey söylenemez.” (s. 108) Kitaptaki bu ifadeler, ülkelerin münhasıran din adına yönetilmesi ya da din karşısında ulus kimliğinin aşağıya doğru bastırılması (yok varsayılması) konusunda yukarıda belirtilmiş görüşleri teyit ettiği düşünülmektedir. Bu ifadeler, kitaptaki “evrensellik vurgusu” ve “milliyetler çağının günbatımı” ifadelerinin sorgulanması ihtiyacını da artırmaktadır. Yani, yapılan vurguya rağmen evrenselliğin önünde ciddi engeller bulunmaktadır ve bu da milliyetler çağının günbatımında olunduğu yolundaki yargıyı tartışmaya açmaktadır.

“Yarın tek paraya ve tek tip mevzuata ek olarak, tek bir ordu, tek bir polis ve tek bir hükümet olabilir; ama diller en cüce haliyle es geçilmeye kalkışılırsa, en tutkulu, en kontrolden çıkmış, tepkilere meydan verilmiş olacaktır. … bugün herkesin açıkça üç dile ihtiyacı vardır. Birincisi kendi kimlik dili; üçüncüsü İngilizce. Bu ikisi arasında, özgürce seçilmiş, genellikle ama her zaman değil, bir başka Avrupa dili mutlaka ikinci bir dil haline getirilmelidir.” Dilin önemi konusunda kitapta geçen ifadeler ile kitaptaki “evrensellik” vurgusu hatırlandığında, bu paragrafta yer alan dil konusundaki öneriyi, acaba nasıl anlamak uygun olacaktır?

“… ölümcül kimlikler ya da panter nasıl evcilleştirmeli? … pantere ne işkenceyle ne de merhametle davranılmaması, ama serinkanlılıkla gözlemlenmesi, incelenmesi, anlaşılması sonra dizginlenmesi, evcilleştirilmesi gerekir.” (s. 117) Bu ifadeler, ayrılıkçı hareketlere karşı izlenebilecek bir stratejinin esasları ve aşamaları gibi gelmektedir.

“Formül” ya da “Lübnan Formülü”… “… iktidarın çok sayıda dini cemaat arasında paylaşılmasını esas alan düzenlemeyi belirtmek için bu sözcük sık sık kullanılır. Hala ‘mezhep’ olarak adlandırılan, kendi yollarıyla, çok eskiye dayanan korkularıyla, kanlı çatışmaları ve şaşırtıcı barışmalarıyla yirmi küsur cemaatin envanterini değil, ama sadece dengelere saygının titiz bir kota sistemiyle güvence altına alınmasına dayanan kurucu fikri. … iktidarı olduğu gibi cemaatlerden birine vermek ve ötekileri boyun eğmeye ya da yok olmaya mahkum etmek yerine, her cemaate bir yer vermek saygıya değer; … saygıya değer bir düşünceden yola çıkan Lübnan formülü, buna rağmen yozlaşmıştır. … benimsenen çözüme göre çeşitli üst düzey görevler önceden dağıtılacak, böylece rekabetin hiçbir zaman iki cemaat arasında değil, ama aynı cemaate mensup adaylar arasında geçmesi sağlanacaktı. … gerçekte olan, önemli her mevkiin tek bir cemaatin ‘mülkiyeti’ haline gelmesi oldu.” S. 118-119) “Çok kültürlülüğün korunması ve demokrasinin temel ilkelerine saygı konusunda iki yol bana özellikle tehlikeli görünüyor: … bir kota sistemi, … hiçbir sınır çizmeden çoğunluk yasasını dikkate alan sistem. … Ama (kota) sistemin(in) mantığı bambaşka bir yöne doğru kayıyor: ‘pasta’nın paylaşılması söz konusu olduğunda, her cemaatte kendi payının çok ince olduğunu, apaçık bir haksızlığın kurbanı olduğunu ileri sürme eğilimi baş gösteriyor ve bu hoşnutsuzlukları propagandalarında sürekli işleyen politikacılar ortaya çıkıyor. Kendilerini boş vaatlere kaptırmayan politikacılar yavaş yavaş bir kenara itiliyor. O zaman da farklı ‘kabilelere” ait olma duygusu zayıflayacağına güçleniyor, ulusal cemaate ait olma duygusu büsbütün ya da neredeyse yok olacak kadar azalıyor. Hep bir burukluk, bazen de kan gölü içinde. Bu sistem Batı Avrupa’ya geldiğinde Belçika’yı yaratıyor.” (s. 121) Bu ifadeler, özellikle bugünün Irak’ını çağrıştırıyor. Irak’ın 2005 yılında yapılmış yürürlükteki Anayasası öngörmese de, bugün Irak’ta “fiilen” kota sisteminin uygulandığı; önemli mevkilerin Şiiler, Sünni Araplar ve Kürtler arasında paylaştırıldığı bilinmektedir. Lübnan’ın, Belçika’nın ve Irak’ın bugün içinde bulunduğu durum, yazarın kota sistemine bakışını teyit etmektedir.

“Ulusal birlik içinde belli sayıda aidiyetlerin -dilsel, dinsel, bölgesel vb.- tanınması çoğu zaman gerginlikleri hafifletebilir ve farklı yurttaş grupları arasındaki ilişkileri sağlıklı bir hale getirebilir; ama bu, … öyle rasgele kalkışılmayacak nazik bir süreçtir. Bir azınlık grubunun bütünlüğe katılmasının kolaylaştırılması istenmiş, yirmi yıl sonra ise bu grubun artık içinden çıkmayı başaramayacağı bir getoya kapıldığı fark edilmiştir; ve farklı yurttaş grupları arasındaki havayı düzeltmek yerine, varoluş nedenlerini ve sermayelerini buna bağlayan politikacılarla artık düzelemeyecek bir hale gelen boş vaatlerden, karşılıklı suçlamalardan ve hırçın taleplerden oluşan bir sistem ortaya konmuştur.” (s. 121-122) Kitapta yer alan bu ifadeler de, “biraz” güncel Türkiye’yi çağrıştırmaktadır. İç ve dış kamuoyunun Kürt kökenli “Türk vatandaşları” ile ilişkilendirdiği HDP’nin Türkiye’de siyasal sürece katılışı yürürlükteki “olağan” mekanizma içinde gerçekleşmiş olsa da, bugün gelinen nokta, bu paragrafta yer verilen alıntılar ile örtüşüyor gözükmektedir. Bugün anlaşılmaktadır ki, /b> “dağdan düz ovaya iniş”, esaslı/kapsamlı bir stratejinin ürünü değildir. Güdülen amaca ulaşmak için, ne söz konusu iniş her açıdan düşünülmüş bir alt yapı üzerinde gerçekleşmiştir, ne de bu inişin muhtemel sonuçları üzerinde çalışılmıştır. Partilerden/parti liderlerinden hala gelen “biz iktidara gelirsek altı ayda çözeriz” mealindeki sözler, Türkiye’de değişen fazla şey olmadığına işaret ediyor. “Göze batarcasına” ortada duran IRA sorunu bile doğru-dürüst görülemiyor.

Kitap, Orta Doğu’nun toplumsal ve siyasal yaşamına içeriden ve dışarıdan bakabilme imkanı veriyor. İçerdiği bu “bütüncül” yöntem, hem Orta Doğu’nun toplumsal ve siyasal yaşamını, hem de küresel sistemin işleyişini anlamayı kolaylaştırıyor. Kitabın, Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezi bağlamında anlamlı olduğu da düşünülmektedir. Kitap ile tezin ortaya çıkışındaki eş zamanlılık bu düşünceyi beslemektedir. Kitabın, baştan sona uyum içinde ele alınmış bir düşünceyi işlediğini söylemek güçtür. Yazar, “uyumlu olma” endişesinden uzak olarak, “kimlik” konusundaki görüşlerini samimi olarak dile getirmiştir. Bu çalışmanın başlangıcında da ifade edildiği üzere, kitap, yazarın romanlarının etkisinde giriştiği bir “deneme” olduğu algısına yol açmıştır.
10 Nisan 2016

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: