“Dışarıdan” kullanımlara açık hareket.


Paralel Devlet Yapılanması ve Hedefteki Türkiye!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Görünen, Türkiye’nin, etnik ve dinsel bir ufalanmaya itilmek istendiği ve yeni anayasaya da, kılıf olma işlevinin yüklendiğidir. Türkiye’yi federal bir cumhuriyete dönüştürmeyi amaçlayan dış baskılar artmaktadır. Kürt etnik bölücülüğünden sonra sırada, mezhepsel/dinsel parçalama senaryosunun devreye sokulması şaşırtıcı olmayacaktır. ahtapot Peki Fethullah Gülen Hareketi, mevcut iktidar bu ciddi ve oldukça vahim gidişatta ne yapmışlardır, ne yapıyorlardır, ne yapacaklardır? Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ve Belediyeler gibi kamu kuruluşlarının ellerindeki kamu arazilerini, cüzi fiyatlara Gülen Hareketi’ne satılmasına göz yumanlar, şimdi de Türkiye Cumhuriyeti topraklarını mı peşkeş çekmeye hazırlanmaktadırlar?

***

BİR SÖYLEŞİNİN YOL AÇTIĞI ÇAĞRIŞIMLAR

koru_oskay

I. Hürriyet Gazetesi’nin 03 Nisan 2016 tarihli nüshası ile birlikte verilen Pazar ekinde yer alan, Çınar Oskay’ın Fehmi Koru ile yaptığı söyleşinin içeriği, [tamamı] Türkiye ile bağlantılı olarak dış politika, uluslararası ilişkiler, savunma ve güvenlik açılarından çağrışımlara yol açmış ve işbu yazı, bu çağrışımların ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

II. Söyleşiden, (i)her şeyden önce, Gülen hareketi ile ilgili olarak ileri sürülen ve yargıya intikal etmiş bulunan, devleti ele geçirmeye yönelik sistemli, örgütlü ve örtülü bir hareket olduğu yolundaki iddiaları beslediği; (ii)Gülen’in bu harekete hakim olamadığı; (iii)hareketin “dışarıdan” kullanımlara açık bir hareket olduğu; algıları edinilmiştir.

Söyleşide yer alan, okul, dershane, üniversite ve yurt yapılmak üzere, Gülen hareketine, toplam değeri beş trilyon lira civarında olduğu iddia edilen arazilerin çok ucuza satıldığı yolundaki ifadeler özellikle önemli bulunmuştur. Bu ifadelerin içerdiği iddiaların, hukuken ve siyaseten çok ciddi olduğu ve üzerinde durulması gerektiği düşünülmektedir. Söz konusu ifadelere konu iddialar, hukuken çok ciddidir. Çünkü, (i)söz konusu “ucuza satış” işlerinin konusu, Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ve Belediyeler gibi kamu kuruluşlarının ellerindeki/kontrollerindeki kamu arazileridir; (i)bu durumda “ucuza satış”, hukuken devletin zarara uğratılması, dolayısıyla görevin kötüye kullanılması/ihmal edilmesi anlamlarına gelmektedir; (iii) bu anlam nedeniyle de, failler ve nezaret görevinde ihmali olanlar hakkında idari/adli işlem yapılması gerekmektedir. Bunlardan ayrı olarak, eğer Gülen hareketi “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” adı ile terör örgüt olarak nitelendirilmişse, yasadışı ilan edilmişse ve hakkında yasal kovuşturma başlatılmışsa, “terörizmin finansmanının önlenmesi” konusundaki Türk iç hukukundan ve uluslararası hukuktan gelen yükümlülüklerin bir gereği olarak, “ucuz satışa” konu olmuş arazilerin üzerine eğilinmesi, geri alınması, geri alınıncaya kadar bu arazilerin satışının ve devrinin önlenmesi için de tedbirler getirilmesi gerekmektedir. Ayrıca hem bu arazilerin fiili kullanım durumlarının ucuza satışın dayandırıldığı gerekçeler ile uyumlu olup olmadığına, hem de bu araziler ile ilişkilendirilmiş hizmetlerin “terörist bir yapılanma” olarak, Gülen hareketi ya da “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” ile örgütsel bir ilişki içinde olup olmadığına bakılmalıdır.

Siyaseten çok ciddidir; çünkü kamu arazilerinin “ucuza satışı” Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında gerçekleşmiştir. “Terörist bir yapılanma” olarak nitelendirilen Gülen hareketinin ucuza satılan araziler üzerinden güçlenmesi ve “paralel devlet yapılanması” noktasına kadar gelmesi, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında olmuştur.

Adalet ve Kalkınma Partisi, eğer tek başına iktidardaysa; eğer (i)Gülen hareketini “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” adı ile yasadışı terör örgütü olarak nitelemişse, (ii)bu örgütün kendisini “kandırdığını-istismar ettiğini” ileri sürüyorsa ve (iii)bu örgütle mücadelede “devleti” harekete geçirmişse, hukuken ve siyaseten gereğini yapmak bu partiye düşmektedir.

Bu noktada bir çağrışım olarak akla gelen bir başka husus da şudur: Gülen hareketi için kullanılan “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” ifadesinin, hareketin devleti ele geçirmeye yönelik ne denli sistemli, örgütlü, örtülü ve bir o kadar da güçlü bir hareket olduğuna işaret etmesidir. Eğer buradan yola çıkılırsa, “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” ile mücadelede bağlamında, sivil bürokraside -özellikle “emniyette” ve “istihbaratta”- ve yargıda bugüne kadar atılmış adımların, buzdağının sadece suyun üzerinde kalan kısmı ile ilgili olduğu gibi bir değerlendirmeye ulaşılmaktadır. Buna bağlı olarak da, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik “paralel devlet yapılanması” iddialarının/baskısının, mücadelenin buzdağının suyun altında kalan kısmına kaymasını önlemeye (bunu savuşturmaya) yönelik olabileceği akla gelmektedir. İyi düşünüldüğünde, böylece hem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin baskı altına alınmış olduğu, hem de “Paralel Devlet Yapılanması” nın suyun altında kalan asıl büyük kısmının korunmak istendiği sonucuna ulaşılabilmektedir.

Yukarıda belirtilenlere bağlı olarak, görünen; “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” adı ile terör örgütü olarak nitelenen ve yasadışı kabul edilen Gülen Hareketi ile mücadelede çok yüzeysel kalındığı, algının bu yönde olduğudur. Bu da yine, “Paralel Devlet Yapılanması” nın devleti ele geçirmeye yönelik ne denli sistemli, örgütlü, örtülü ve güçlü bir hareket olduğunun bir başka işareti olarak alınabilecek bir husustur.

III. Fehmi Koru’nun söyleşideki ifadelerinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve “Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi” ne müzahir bir eğilimi yansıttığı düşünülmektedir. Eğer Fehmi Koru’nun deneyimi, birikimi, sahip olduğu alt yapı ve çevresi düşünülürse, bu eğilimin hissedilmesi; Gülen Hareketi’nin geleceğinin olmadığı ve yasadışı terör örgütü nitelemesi üzerinden “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” ile mücadelenin daha ileriye taşınacağı algısına yol açmaktadır. Söz konusu eğilim eğer aynı zamanda bir “ikbal” tercihi olarak görülebilirse, bu, hem söz konusu algıyı ayrıca besleyecektir, hem de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” ile mücadeleye ilişkin hukuksal ve siyasal gerekleri yerine getirmesi yönündeki beklentiye güç verecektir.

IV. Söz konusu söyleşinin konusu, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” adı ile terör örgütü olarak nitelendirdiği ve yasadışı ilan ettiği Gülen hareketidir. Gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gerekse Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticileri, açıklamalarında, Gülen hareketinin ABD’den yönetildiğini söylemektedirler. Bu söylem, ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ele geçirmeyi amaçlayan “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” isimli terör örgütüne ev sahipliği yaptığı anlamına gelmektedir. ABD, yine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ile Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticilerinin PKK terör örgütü ile bağlantılı terör örgütleri olarak kabul ve ilan ettikleri PYD ve YPG ile de açıkça yakın ilişki içindedir; üstelik bu yakın ilişki, ABD tarafından gelen açıklamalara göre, “müttefik olma” derecesindedir. Yani, Ankara ile Washington, NATO içerisinde birlikte yer almalarına ve aralarında bu birlikteliklerini daha ileriye taşıyan ikili düzenlemeler yapmış olmalarına rağmen, hem PYD ve YPG, hem de “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” konusunda farklı yaklaşımlara sahiptirler. Tarafların her konuda aynı yaklaşımı göstermeleri beklenemeyeceği için, bu farklılığın normal olacağı düşünülebilir. Ancak PYD’nin, YPG’nin ve PDY ( Paralel Devlet Yapılanması)’nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hedef alması, bu düşünceyi anlamlı olmaktan çıkarmaktadır.

Bu durum, Türkiye-ABD ilişkilerinin hiç de iyi bir mecrada olmadığına işaret eden bir durumdur. ABD’nin Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerine ev sahipliği yapması, hem uluslararası hukukun himaye etmediği, hem de dostluk ve müttefiklik ilişkisi içinde bulunma ile bağdaşmayan, bir durumdur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ABD “ısrarı”, giderek kendileri için, iç ve dış kamuoyunda, maliyeti faydasını aşan bir mahiyet arz etmeye başlamıştır değerlendirmesine neden olmaktadır.

Türkiye-ABD ilişkilerindeki bu tablo karşısında, normal olarak, Rusya, Ankara için ABD karşısında bir dayanak noktası olarak kendisini göstermektedir. Ancak geçtiğimiz Kasım (2015) ayında Türkiye’nin bir Rus askeri uçağını düşürmesi, Ankara’nın (ABD karşısında) Moskova seçeneğini ortadan kaldırmıştır. Daha önce tarafımdan kaleme alınmış bir yazıda [RUSYA’NIN ÇEKİLME KARARI VE “KUZEY SURİYE FEDERASYONU”] ; Kasım 2015’de Rus uçağının düşürülmesinin Haziran 2012’de Suriye tarafından düşürülen Türk askeri uçağının gerçekte Ruslar tarafından düşürülmüş ve dolayısıyla buna verilmiş bir cevap olabileceği ihtimaline işaret edilmiş olsa da; bu çalışmaya konu söyleşiye bağlı yukarıdaki mütalaalar nedeniyle, bir süredir kamuoyunda kendisine yer bulan Kasım 2015’deki olayın arkasında PDY’nin (Paralel Devlet Yapılanması’nın) olduğu yolundaki iddialar anlam kazanmaktadır. Yani Rus askeri uçağının PDY (Paralel Devlet Yapılanması) tarafından düşürülmüş olabileceği yolundaki iddia, bütünüyle dışlanabilecek bir ihtimal olarak gözükmemektedir. Eğer (i) “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” adı ile terör örgütü olarak nitelendirilen ve yasadışı ilan edilen Gülen hareketi ABD’den yönetiliyorsa; (ii) “Paralel Devlet Yapılanması” ile Washington, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi ile karşı karşıya gelmiş gözüküyorsa; (iii)Ankara’nın Moskova ile yakınlaşması, hem “Paralel Devlet Yapılanması”nın, hem de Washington’un işine gelmiyorsa; Rus askeri uçağının -arkasında ABD olduğu halde- PDY (Paralel Devlet Yapılanması) tarafından düşürülmüş olabileceği yolundaki iddia, “boş” bir iddia olarak görülemeyecektir.

V. Bu noktada, geçtiğimiz haftalarda, daha önce Türkiye’de ABD Büyükelçisi olarak görev yapmış Marc Edelman ile Morton Abramowitz tarafından ortaklaşa olarak kaleme alınmış yazı akla gelmektedir. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan, istifa etmesi ya da reformlara dönmesi istenmişti. Yine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılmak üzere ABD’ye yapacağı ziyaret sırasında ABD Devlet Başkanı ile biraya gelmek istemesi, ancak Beyaz Saray’ın buna açık/belirgin bir isteksizlik içinde yaklaşması da akla gelmektedir. Daha önemlisi, Fethullah Gülen’in himayesindeki “medeniyetler buluşması” ile, “diyalog” ve “hoşgörü” temalı etkinlikler de bu vesileyle akla gelmektedir. ABD’nin Türkiye’ye dön dediği reformlar ile Gülen’in himayesinde icra edilen etkinliklerin ortak noktası, çok dinli, çok etnikli, çok kültürlü, dolayısıyla “çok başlı” bir Türkiye’dir. Böyle bir Türkiye için biçilen devlet modeli ise, geçtiğimiz günlerde Suriye Kürtlerinin Şam için önerdiği, “demokratik federalizm” modelidir. ABD işgali altında iken Irak’ta 2005 yılında kabul edilmiş halen yürürlükte bulunan Irak Anayasası ile, Irak’ın kuzeyindeki Kürt Özel Yönetimi üzerinden Irak, federal bir cumhuriyet haline getirilmiştir. Bugün Suriye’nin bölünmesi konuşulmasına rağmen, bir taraftan Suriye Kürtlerinden gelen “demokratik federalizm” çağrısı, diğer taraftan ABD’den gelen Suriye’nin bölünmesine karşı olduklarına dair açıklama, Irak’tan sonra Suriye’nin de, yine Kürtler üzerinden federal bir cumhuriyete dönüştürülmek istendiğine işaret etmiştir. Suriye’ye, adeta “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiği uygulanmaktadır. Ankara’nın Washington ile olan ilişkilerde geldiği noktanın ve Gülen Hareketine ilişkin güncel bakışının arkasında da, Türkiye’nin yine Kürtler ile bağlantılı olarak federal bir cumhuriyete döndürülmek istenmesine gösterilen tepki ve direnç olduğu değerlendirilmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tepkilerinin ve dirençlerinin ne oranda güvenilir bulunduğu tartışmaya açık bulunmakla beraber, son dönemde Türk Dış Politikası bağlamında yaşanan sıkıntıların Türkiye’nin federal bir cumhuriyete dönüştürülmesi ile ilgili olduğu düşünülmektedir.

Gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gerekse Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kasım 2002’den bugüne kadar uzanan süre içerisindeki söylemleri ve icraatları, bunların, Türkiye’nin federal bir cumhuriyete dönüştürülmesine ilişkin tepkilerinin ve dirençlerinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Nükleer Güvenlik Zirvesine katılmak üzere ABD’ye yapacağı ziyaret öncesinde, yeni anayasa çalışmalarının birdenbire hızlanması ve bu hızlanma sırasında Cumhurbaşkanlığı’ndan Türkiye’nin genişlediği ve mevcut Anayasanın artık dar geldiği mealinde açıklamalar gelmesi bu sorgulamaya canlılık kazandırmıştır. Çünkü kamuoyunda, Irak’ın kuzeyi ve/veya Suriye’nin kuzeyindeki bir bölge üzerinden Türkiye’nin toprak olarak genişlemesi ve buna istinaden federal cumhuriyete dönüştürülmesi; Musul ve Kerkük’ün bu suretle ve bir anlamda “koşullu” olarak Türkiye’ye “katılması” ile de federal cumhuriyete dönüşümün önündeki kamuoyu/halk engelinin aşılmasının düşünüldüğü konuşulmaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’nin federal bir cumhuriyete dönüştürülmesine yönelik “görünen” tepkilerinin ve dirençlerinin güvenirlik açısından tartışmaya açık bulunmasının, temelde bunlardan ileri geldiğini söylemek mümkündür.

Bu yaşananlar ile eş zamanlı olması nedeniyle, içinde bulunulan Nisan (2016) ayının başında Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ve Ermenistan güçleri arasında ortaya çıkan sıcak çatışmanın da, yine Türkiye’nin federal bir cumhuriyete dönüştürülmesi yönündeki çabaların bir parçası olabileceği akla gelmektedir. Amaç, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’nin federal bir cumhuriyete dönüştürülmesine yönelik “görünen” tepkilerini aşağıya çekmek ve dirençlerini kırmak olabilir. Eğer (i)Türkiye’nin Kürt kökenli nüfusunun, Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde, Fethullah Gülen’in himayesindeki “medeniyetler buluşması” ile, “diyalog” ve “hoşgörü” temalı etkinlikler üzerinden her açıdan güçlenmiş olduğu düşünülür ve (ii) ABD’nin Şah döneminde İran ile başlayan 1990’lı yılların başında Irak ile devam eden ve Türkiye’ye sirayet eden, 2011’de Suriye üzerinden kendisini iyice belli eden Kürtlere olan ilgisi, Orta Doğu’da “Kürt kartına” sahip olma çabası hatırlanırsa; hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ele geçirmeyi amaçladığı iddia edilen, “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” terör örgütü olarak isimlendiren, “yasadışı” Gülen hareketine ABD’nin niçin ev sahipliği yaptığı, hem de “Paralel Devlet Yapılanması” ile Washington’un, niçin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi ile karşı karşıya gelmiş gözüktüğü daha iyi anlaşılacaktır.

VI. Bu noktaya nasıl gelinmiştir sorusunun çağrıştırdığı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi, bu bağlamda, bu çalışmanın konusu dışında tutulmuştur.

VII. Türkiye’nin bugün geldiği noktanın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu 1923 yılından bu yana, karşılaşılan en ciddi tehdit ve tehlike olduğu değerlendirilmektedir. Çok büyük bir oyun oynanmaktadır.

PKK, PYD ve YPG terör örgütlerinden sonra, “Paralel Devlet Yapılanması-PDY” terör örgütü olarak isimlendiren, “yasadışı” Gülen hareketi ile Türkiye; hem içeriden, hem de dışarıdan hedef alınmış gözükmektedir. Arkasında ABD’nin yer aldığı, Türkiye’yi federal bir cumhuriyete dönüştürmeyi amaçlayan dış baskılar artmaktadır. Yeni anayasa çalışmalarının, başlangıçta bu mecrada gözükmese de, sonradan bu mecraya kayma ihtimali kuvvetli bulunmaktadır. Dağlık Karabağ’daki Azeri-Ermeni çatışmasına, bu yöndeki baskıyı pekiştirme işlevinin yüklenmiş olduğu düşünülmektedir. Bu koşullarda, Batı’da/Ege’de, Yunanistan’ın Türkiye’yi yeni bir oldu-bitti ile, yeni bir sorun ile, karşı karşıya getirmesi kimse için sürpriz olmamalıdır. İçeride ise, Kürt etnik bölücülüğünden sonra, mezhepsel/dinsel bölücülük ile, Türkiye’nin ulusal gücü boşa çıkarılmakta; Türkiye, izlediği/izleyeceği dış politikasının arkasına koyabileceği güçlü bir iç siyasetten yoksun bırakılmaya çalışılmak istenmektedir.

Görünen, Türkiye’nin, etnik ve dinsel bir ufalanmaya itilmek istendiğidir. Bu durumda, yeni anayasaya da, bu ufalanmaya kılıf olma işlevinin yüklenmiş olduğunu ileri sürmek mümkündür.

Bütün bunlar, Fehmi Koru ile yapılan söyleşinin bende yol açtığı birincil ve bağlı çağrışımlardır. Bakalım gelecek günler, bu çağrışımları ne ölçüde teyit edecek…
07 Nisan 2016.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: