Çin’in yeniden «DİRİLİŞ» Süreci…


…ve Türkiye üzerindeki muhtemel etkileri!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

tiananmen_confucius

Çin’de; Marksizmden tamamen soyutlanmamış, ancak daha çok Konfüçyusluk temelinde kendisini belli edeceği anlaşılan bir ideolojik canlanma/diriliş eğilimi kendisini gösteriyor. Konfüçyus; istikrarın, zenginlik için gerekli olduğuna; zenginliğin artırılmasının da, “pastanın” büyütülmesine ve bazılarının mevcut paylarına dokunulmadan pastadaki payın artırılmasına imkân vermek suretiyle çatışmanın önlenebileceğine işaret ediyor. Konfüçyusluk ayrıca, ‘toplumsal uyum, hiyerarşi ve düzeni koruma’yı “doğru” davranışlar olarak tanımlıyor. Daha bir çok nedenden dolayı söz konusu ideolojik canlanmanın Konfüçyusluk temelli olacağı anlaşılıyor. Peki bütün bunları, Türkiye ile ne ilişkisi var, olabilir diye soracaklar olacaktır… Hele, dışa yansıdığı kadarıyla Ankara’nın Washington, Moskova ve Brüksel ile olan mevcut olumsuz ilişkiler döneminde!

***

ÇİN’İN İDEOLOJİK CANLANMASI/DİRİLİŞİ ÜZERİNE

3-5 Mart 2016 tarihlerinde yapılan Çin Halk Kongresi ve Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı, Çin’in ve dolayısıyla uluslararası politikanın geleceği açısından son derece anlamlı gelişmelere sahne olmuştur. Bu etkinliklerde, Marksizmden tamamen soyutlanmamış, ancak daha çok Konfüçyusluk temelinde kendisini belli edeceği anlaşılan bir ideolojik canlanma/diriliş eğilimi kendisini göstermiştir. Çin’in yaşamakta olduğu sürecin geldiği ve söz konusu etkinliklerde ifadesini bulan bu noktanın, Türkiye dâhil birçok ülke için, doğu ve güneydoğu Asya ile Orta Doğu için, ayrıca önemli olduğundan kuşku duyulmamaktadır.

Çin Halk Kongresi ve özellikle Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı, devlet ve parti olarak Çin’de önemsenen ve Çin’in siyasal sistemi içinde öne çıkan kurumlardır. Çin Komünist Partisi tarafından aday gösterilip seçilenlerin yanı sıra, bu imkândan yoksun kalanların ve kendilerini dışlanmış hissedenlerin, ayrı ayrı bir araya gelerek/getirilerek Pekin Yönetiminin izlediği politikayı ele alıp değerlendirdikleri; bu suretle onay, eleştiri, görüş, düşünce ve önerilerini sundukları, yönetim tarafından önemsenen zeminlerdir. [1a] [1b] Geçtiğimiz Mart (2016) ayında gerçekleşen söz konusu etkinliklerin anlamlı bulunması, sadece ideolojik canlanmaya/dirilişe işaret etmesinden ve bunun Konfüçyusluk ile bağlantılı olmasından ileri gelmemekte; bunda, bu etkinliklerin icrasının öncekilerden farklılık arz etmesinin de payı bulunmaktadır. Medyaya getirilen bazı kısıtlamalar, Politbüro üyelerinin sert duruşları, önceki etkinliklerden farklı olarak Politbüro üyelerinin aralarında fısıldanmamaları, protokoldeki oturma sırası gibi bazı hususlar dikkat çekici bulunmuştur.

Konfüçyusluk; Milattan Önce 551-479 yılları arasında yaşamış Konfüçyus’un ve ardılı öğrencilerinin yönetim/politika, ahlak ve din konuları ile, sosyal ve felsefi konulara ilişkin görüşlerinin derlenip toparlanması ile ortaya çıkmış, Doğu Asya’nın kültürünü ve tarihini binlerce yıl etkileye gelmiş, zaman içinde ihtiyaçlara bağlı olarak değişimler geçirerek bugünlere gelmiş, karmaşık bir sistemdir. Gezgin bir filozof olan Konfüçyus, Çinli Beylerin biri birleri ile savaştıkları, kaosun hâkim olduğu yıllarda, bu beylikleri dolaşarak onlara danışmanlık hizmeti vermiş; bu hizmetleri sırasında da iki hususa özellikle dikkat çekmiştir. Bunlar, istikrar ve zenginliğin artırılmasıdır. [2] Konfüçyus; binlerce yıl önce, istikrarın, zenginlik için gerekli olduğuna; zenginliğin artırılmasının da, “pastanın” büyütülmesine ve dolayısıyla bazılarının mevcut paylarına dokunulmadan pastadaki payın artırılmasına imkân vermek suretiyle çatışmanın (kaosun) önlenebileceğine işaret etmiştir. Bu şekilde bakılınca, bunların her ikisinin de, biri birlerine bağlı, biri birlerini tamamlayan hususlar olduğu çok net olarak görülebilmektedir. Özellikle üzerinde durduğu bu iki husus, bir taraftan Konfüçyus’un sınırlı kaynaklarla yönetim gerçeğinin farkında olduğu anlamına gelmekte, diğer taraftan da hem Çin’in ekonomik yükselişini hem de Çin Diplomasisinin Batının alışıldık diplomasisinden niçin farklı olduğunu açıklamaktadır.

Bu da bizi, Çin’in ideolojik canlanmasının/dirilişinin Konfüçyusluk temelinde kendisini göstereceğine ve dolayısıyla Konfüçyusluğu anlamanın uluslararası politikanın geleceği açısından önemli olduğuna götürmektedir.

Mao Zedung, 1949 yılında, Çin’de yönetimi eline alınca, Konfüçyusluğu hedef almış; bu hedef alış, 1966 yılında başlattığı ve 1976 yılında ölümüne kadar devam eden Kültür Devrimi sırasında oldukça “katı” bir mahiyet arz etmiştir. Mao’nun; bu yaklaşımı ile, Konfüçyusluğun içerdiği “aileye bağlılığı” Marksizmin öngördüğü “devlete bağlılığa” dönüştürmeyi amaçladığı kabul edilmektedir. Konfüçyusluğa yönelik bu bakış açısı, Mao’nun ölümü ile birlikte hız kesmiş; Mao’dan sonra fiilen Devlet Başkanı olarak kendisini gösteren Deng Xiaoping ile birlikte ideolojinden uzaklaşılmış, yavaş yavaş ekonomiye ilgi gösterilmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım, o yıllarda savunma konusunda bir zafiyete yol açabileceği eleştirilerine konu olsa da, Deng Xiaoping’den sonra gelen Jiang Zemin döneminde de sürdürülmüş; Hu Jintao ise, bu yaklaşımı sürdürmekle kalmamış, 2005 yılında Konfüçyusluğu Çin’in “milli değeri” olarak tanımlamış, ilan etmiştir. Hu Jintao’nun son döneminde, birkaç ay sonra kaldırılmış olsa da Mao Zedung’un mozolesinin bulunduğu Tiananmen Meydanı’na Konfüçyus’un heykeli de dikilmiştir. Kasım 2012’de Hu Jintao’nun yerini alan şimdiki Devlet Başkanı Xi Jinping ise, göreve gelişinin üzerinden daha bir yıl geçmeden (Ağustos 2013’de) verdiği bir demeçte, Çin Komünist Partisi’nin ideolojik sorunlar ile karşı karşıya bulunduğuna ve buna tepki vermek gerektiğine dikkat çekmiştir. Geçtiğimiz Mart (2016) ayında yapılan ve bu çalışmada sözü edilen etkinliklerden, bu tepkinin, temelde Konfüçyusluğa dayalı bir ideolojik canlanma (diriliş) olacağı anlaşılmaktadır.

Çin’deki ideolojik canlanmayı ya da dirilişi, Çin dışında, pragmatizmden uzaklaşma olarak yorumlayanlar vardır. Ve bu yorum, akla bazı hususları getirmektedir. Pragmatizm ile Konfüçyusluk arasında bir karşılaştırma yapılabilir mi, yapılırsa bu karşılaştırmadan acaba nasıl bir sonuç çıkar? Bu, ayrı/özel uzmanlık konusu olmakla beraber, acaba Çin’in ekonomik büyümesi ile Konfüçyusluğa yönelik artan ilgi arasındaki doğru orantıya (paralel ilişkiye) nasıl bir anlam yüklemesi yapılabilir diye bir soru sormak da mümkündür. Eğer Deng Xiaoping ile birlikte Marksist ideolojinin arka plana itildiği, ekonomiye yönelindiği ve bu yöneliş sonucu, bugün satın alma gücü paritesi itibarıyla GSYİH olarak Çin’in ABD’yi de geçip Dünyanın bir numaralı ekonomisi haline geldiği ve bu süreç içerisinde Konfüçyusluğun “milli değer” kabul edildiği çıkış noktası alınırsa; biri birleriyle çelişki gibi görünse de, hem Konfüçyusluğun pragmatizmle örtüştürülmüş olduğu, hem de Konfüçyusluktan dönüleceği anlamları çıkmaz mı? Yoksa söz konusu pragmatizmden uzaklaşma yorumunu, Konfüçyusluğun “zenginliğin artırılması” ya da ekonominin büyütülmesi ile ilgili bir boyuttan çıkarılıp bunu da içine alan daha geniş ve kapsayıcı – ideolojik- bir boyuta kavuşturulması olarak almak mı gerekir? Herhalde bu son husus daha kabul edilebilir görünmektedir. Niçin böyle göründüğü konusunda da iki temel nedenden söz edilebilir.

Birincisi, Marksist-Leninist Sovyet sistemi 1991 yılında resmen çökmüştür, dağılmıştır. Çökmüş/dağılmış bir sistemin, artık ne çekiciliği olacaktır, ne de buna uyma davranışı gösterilecektir. Ayrıca bu yönde bir ideolojik canlanmanın (dirilişin) Moskova’nın işine geleceğini, Moskova’yı işin içine katacağını ve Pekin’in bunu istemeyeceğini de görmek gerekir. Eğer Mao’nun Sovyetleri devrime ihanet etmekle itham etmesi ile başlayan sürecin, izleyen yıllarda Çin’in ABD ile diplomatik ilişki kurması, Afganistan işgali sırasında İslami direnişçilere müzahir örtülü bir politika izlemesi ile devam ettiği hatırlanır ve Rusya’nın doğudaki büyük topraklarının Çin’in “taşma/yayılma” alanı olma potansiyelinin giderek güçlendiği varsayımına iştirak edilir ise, Pekin’in niçin Moskova’nın işin içine girmesine yol açabilecek ideolojik bir açılımdan uzak duracağı daha iyi anlaşılacaktır. Bununla beraber, Marksizmden öğeler içerecek Konfüçyusluk temelli yeni bir ideolojik söylemin, Rusya da dahil, eski Sovyet coğrafyasının halkları nezdinde ilgiyi çekeceğini ve Pekin’in, bunu daha tercih edilebilir bulacağını da ifade etmek gerekir.

İkincisi de, Konfüçyusluğun yukarıda değinilmeyen özellikleridir. Bu özellikler, “doğru” davranışlar üzerinden toplumsal uyum, hiyerarşi ve düzeni korumadır. (i) Resmi ideolojinin gerektirdiği “doğru” davranışların öğrenilmesi ve bunlara uyulması, (ii) siyasal ve sosyal hiyerarşi ve bu hiyerarşinin gerektirdiği sadakat ve itaat, (iii)statüyü koruma; bunların üçü de, aile içi ilişkilerde, toplum içi ilişkilerde, toplum-devlet ilişkilerinde ve devlet-parti ilişkilerinde düzeni/istikrarı sağlayan ve son tahlilde devlete güç veren özelliklerdir. [3] Şimdiki Devlet Başkanı Xi Jinping döneminde “tek çocuk” politikasından dönülmüş olması, Konfüçyusluğun öngördüğü “sosyal hiyerarşi”nin kaybolduğunun ve buna bağlı olarak aile kurumundaki bozulmanın görülmesinin sonucudur. Tek çocuğun aile içindeki büyüklerin yükünü kaldırmada zorlanması, bunun aile kurumuna zarar vermesi ve bu zararın son tahlilde devlet yönetimine yük ve zayıflık olarak yansıması, Konfüçyusluğun “sosyal hiyerarşi” özelliğinin hatırlanıp devreye sokulması ile önlenmiştir. “Tek çocuk” politikasından vazgeçilmesi, Konfüçyusluğun içeriğine ve uygulanmasına işaret eden güncel bir örnektir.

Bu iki husus, bize, Çin’deki ideolojik canlanmanın ya da dirilişin, Konfüçyusluğun daha geniş ve kapsayıcı bir boyuta kavuşturulması üzerinden kendisini gösterme ihtimalinin kuvvetli olduğunu söylemektedir.

Sovyetlerin ömrü, 70 yıldan biraz fazla olmuştur. Osmanlı, yaklaşık 600 yıllık bir ömre sahip olmuştur. Çin ise, devlet olarak (arada gidişler-gelişler-bazı değişiklikler olmakla beraber) Milattan Önce 200’lü yıllardan başlatılıp bugünlere getirilecek, binlerce yılı kapsayan bir ömre sahiptir. Konfüçyus’un fikirleri de, bu binlerce yılı kapsayan süre içerisinde Çin’i, devlet ve toplum olarak etkileye gelmiştir. Bu tablo, önce Çin’in devlet olarak çok uzun bir ömre sahip olmasının Konfüçyusluk ile ilişkilendirilmesine, sonra da bugün Çin’de söz konusu olan ideolojik canlanmanın (dirilişin) Konfüçyusluk temelli olacağına ayrıca işaret etmektedir.

Çin’in ekonomik yükselişi ve bu yükselişin onun ABD karşısında yeni bir kutup olarak algılanmasına yol açması, Xi Jinping’in Ağustos 2013’de dile getirdiği, karşı karşıya kalınan ideolojik sorunlara bir tepki verilmesi gereği ile birlikte mütalaa edilmesi gerekmektedir. Çin, yeni bir kutup olmanın gerektirdiği ekonomik koşulları sağlamıştır ama, henüz içselleştirdiği ve “bayraktarlığını” yapabileceği belirgin bir ideolojiden yoksun gözükmektedir. Bu yoksunluk, Çin’in kendisi ile ilgili yeni kutup algısının “gerektiği gibi” hayata geçmesinin önünde engeldir. Eğer ideolojinin, Çin’e, içerideki mevcut ve muhtemel sıkıntılarını bir şekilde aşmasına aracılık edeceği ve izleyeceği dış politikada kendisine avantajlar sağlayacağı düşünülür ise, ideoloji yoksunluğunun Çin’in yeni kutup olmasının önünde niçin bir engel olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Çin, 1,36 milyar seviyesinde, oldukça kalabalık bir nüfusa sahiptir. Kalabalık nüfusu nedeniyle, gösterdiği ekonomik büyüme, genelde halka yansıtılamamıştır. Halkın daha iyi koşullarda yaşama isteği, büyüyen ekonomi ile birlikte artmıştır. Ancak bir taraftan küresel ekonomideki yavaşlamaya bağlı olarak Çin’in ekonomik büyümesinin gerilemesi, diğer taraftan angaje olunan uluslararası sorunlardaki artış nedeniyle askeri harcamalarının artması, Pekin Yönetiminin, halkın söz konusu beklentisini onların istediği gibi karşılamasını zora sokmuştur. İdeolojik canlanma; bu koşullarda, bir taraftan halkın beklentilerinin kontrol edilmesine ve ulusal güç bağlamında daha etkin/anlamlı bir demografik unsura kavuşulmasına imkân verecek; diğer taraftan da Çin diplomasisini yeni araçlara/avantajlara kavuşturacaktır. Çin diplomasisinin yeni araçlara/avantajlara kavuşması ise, hem dış politika ile savunma politikasında maliyetlerin aşağıya çekilmesine, hem de Çin ekonomisinin yeni açılımlar yapmasına ve rahatlamasına hizmet edecektir. İdeolojinin politik, ekonomik ve askeri açılardan Çin’e sunacağı imkân ve avantajlar, Pekin Yönetiminin küresel ölçekte sorumluluklar üstlenmesinin önünü açmak suretiyle, onu uluslararası politikada yeni bir kutup olma noktasına daha çok itecek ve Çin’in bu rolü hakkıyla oynamasına imkân ve fırsat verecektir.

Çin’in ideolojik bir canlanma içine girmesine, sadece yukarıda belirtilen genel bir konsept içinde bakmamak da gerekir. Eğer söz konusu ideolojik canlanmanın Konfüçyusluk temelli olmasının kuvvetli bir ihtimal olduğu ve Konfüçyusluğun Taoizm, Budizm ve benzeri doğu/güneydoğu Asya inançlarından/kültürlerinden öğeler içerdiği çıkış noktası alınırsa; bu, Çin’deki ideolojik canlanmanın çok geniş ölçüde doğu ve güneydoğu Asya’ya yansıyacağı anlamına gelir. Bu yansımayı; hem ABD’nin Çin’i çevreleme politikası, hem Çin’in bu bölgede taraf olduğu sorunlar, hem de Çin’in Hindistan, Rusya ve Japonya ile olan ilişkileri, açılarından görmek gerekir.

Çin’in ideolojik bir canlanma içine girmesine bakarken görülmesi gereken bir başka husus da, Batı sisteminin (kapitalizmin) yorulmuş, yıpranmış ve kendisini yenileyememiş olmasıdır. Sovyetler Birliği çökmüştür, dağılmıştır; Çin ise, “devlet kapitalizmi” olarak da ifade edilen “üçüncü” bir yolla, müthiş bir ekonomik büyümeyi yakalamış ve bu büyüme Çin’in ABD karşısında yeni bir kutup olarak algılanmasına yol açmıştır. Peki, Batı ya da kapitalizm, 1991’den bu yana koşullardaki değişimi dikkate alan yeni bir yapılanma ya da tanımlama içine girmiş midir? Bu soruya “evet” demek, en iyimser ifadeyle, güçtür. 1991 öncesinin düşünce kalıpları (değerleri) ile, 1991 sonrasının yürütülmek istenmesi, ne kadar rasyonel ve gerçekçi bir yaklaşımdır? Sovyetlerin dağılma sürecine girmesi ve dağılması ile gündeme gelen Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi ve “yeni Dünya düzeni” söylemleri tutmamıştır. 1991’den sonra Dünya yeni bir düzene kavuşmamıştır; hala devam eden, üstelik giderek ağırlaşan, bir düzensizlik söz konusudur. Huntington’un “medeniyetler çatılması” tezi ise, yeni bir düzeni öngörmekten çok, değişen koşullarda uluslararası politikada statükoyu sürdürmenin hangi koşullarda ve nasıl olabileceği ile ilgilidir; tezin adından da anlaşılacağı üzere, bir düzeni öngörmekten çok, çatışmayı, yani kaosu ve düzensizliği çıkış noktası almıştır. Bu noktada akla gelen, uluslararası ilişkilerde Batı tarafından üretilmiş “yaratıcı/yapıcı kriz ya da kaos” söyleminin de, yine bir düzeni öngörmediği, kaosu/düzensizliği çıkış noktası aldığı açıktır.

Bu belirtilenler, ideolojik bir canlanma içine girmesinin Çin’in cazibesini artıracağına işaret eden hususlardır.

ABD, Sovyetlerin dağılması ile birlikte tek süper güç kalmanın altında adeta ezilmiştir, altından kalkamamıştır. Bu tablo 1991’den günümüz doğru daha belirgin hale gelmiştir. ABD’nin, 11 Eylül 2001 tarihindeki saldırılardan sonra gündeme getirdiği “terörizmle savaş” konsepti, fazla işe yaramamıştır. Terörizmle mücadele adına atılan adımların gerçekte ABD’nin politik, ekonomik ve askeri hedef ve çıkarlarına yönelik olduğu kısa sürede anlaşılmıştır. Bugün bakıldığında, ABD/Batı karşıtlığının zirve yaptığı bir tablo ortaya çıkmıştır. Obama, bu tablonun farkında olarak, bir taraftan ABD karşıtlığının daha ciddi boyutlara ulaşmasını önlemeye, diğer taraftan da Batı (liberal/kapitalist) sistemi “yenilemeye” çalışan Başkan olarak gözükmüşse de, bunun, genel tabloda bir iyileşmeden söz edilmesine imkân verdiğini söylemek güçtür. Ancak Obama’nın en azından ABD (Batı) için tehlikeyi gördüğünü söylemek mümkündür.

Böyle bir tabloda, Çin’in ideolojik bir canlanma içerisine girmesinin uluslararası politikayı ve ülkeleri ciddi şekilde etkileyeceğinden kuşku duyulmamaktadır.

ABD’nin tek kutup olarak gözükmesi, AB’nin ve Almanya gibi AB’nin önde gelen ülkelerinin ve Rusya’nın ABD’ye alternatif olacak bir güç olarak gözükmemesi, Hindistan’ın bir “bölgesel güç” olmaktan çıkmakta zorlanması, bugün itibarıyla, ülkeleri ABD ile çalışmaya ya da ABD’yi karşılarına almamaya itmektedir. Ancak gerek ABD (Batı) karşıtlığının yükselmiş olduğu, gerekse ABD ile olan ilişkilerdeki yorgunluk ve yıpranmışlık bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Bu tablo, Çin’in ideolojik canlanma içine girmesi sonrasında, ülkeleri etkileyecek ve onların ABD ile olan ilişkilerini gözden geçirmelerine neden olacaktır.

İçinde bulunduğu durum nedeniyle, Türkiye de, pekâlâ bu grup ülkeler arasında mütalaa edilebilir. Hatta Ankara’nın Washington, Moskova ve Brüksel ile olan mevcut olumsuz ilişkileri dikkate alınırsa, Türkiye için bu potansiyelin hiç de zayıf olmadığı bile ileri sürülebilir.

Doğu ve güneydoğu Asya’nın yanı sıra, Orta Doğu, Çin’in ideolojik bir canlanma içerisine girmesinden en çok etkilenecek bölgelerdendir. Batının, sırtlarını kendilerine dayamış bölge ülkelerinin yöneticileri ile işbirliği içinde, Orta Doğu’daki halkları yıllardır istismar etmeleri ve yok varsaymaları, bölge ülkelerinin zenginliklerini ülke yöneticileri ile adeta paylaşmaları, bölgede ciddi bir Batı karşıtlığına yol açmıştır. Onun içindir ki, Çin’in ekonomik yükselmesi sonrasında, askeri gücünü artırması ve ideolojik bir canlanma içine girmesi, Orta Doğu’da Pekin’in çekiciliğini ciddi şekilde artıracaktır. Suudi Arabistan’ın Çin ile olan ilişkilerinde görülen canlanma bu bağlamda bir işaret olarak mütalaa edilebilir. Orta Doğu ve belki de Çin için en büyük tehlike, Çin’in Orta Doğu’ya “ABD’nin yerini almak” olarak görülebilecek, bununla sınırlı, bir giriş yapmasıdır. Çin’in güncel diplomasisine işaret eden uygulamalar ve yukarıda değinilen Konfüçyusluğun içeriği, bu ihtimali dışlamakla beraber, bu ihtimali tamamıyla ortadan kaldırdığı düşünülmemektedir.
05 Nisan 2016

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: