‘Ekmek’ deyip geçme öyle hemen, tanı!


Dünyanın her yerinde insanlar, değişen doğal çevre koşullarına, bildikleri teknoloji ve sosyal alışkanlıklarıyla uyum sağlamışlardır. Ancak Yakındoğu’nun belirli bir bölgesinde bu dönüşüm dünyanın diğer yerlerinden farklı olmuş ve daha sonra tüm dünyayı etkileyecek olan yeni yaşam biçimini ortaya çıkarmıştır. Ekmek üzerine bina edilmiş bir medeniyet serüvenine çıkmaya ne dersiniz?

Dünyanın her yerinde insanlar, değişen doğal çevre koşullarına, bildikleri teknoloji ve sosyal alışkanlıklarıyla uyum sağlamışlardır. Ancak Yakındoğu’nun belirli bir bölgesinde bu dönüşüm dünyanın diğer yerlerinden farklı olmuş ve daha sonra tüm dünyayı etkileyecek olan yeni yaşam biçimini ortaya çıkarmıştır. Ekmek üzerine bina edilmiş bir medeniyet serüvenine çıkmaya ne dersiniz?
[photo credit]

***

buğday, ekmek, uygarlık konferans afişi 24.3.2016

© Prof.Dr.Tayfun Özkaya – 24 Mart 2016 Perşembe günü saat: 12.30’da Ahmet Uhri tarafından verilecek olan “Buğday, Ekmek ve Uygarlık” başlıklı konferansımız Ege Üni. Ziraat Fakültesi D Blok Fevzi Önder Konferans salonunda .
Bekliyoruz.

Aşağıda, Ahmet Uhri’nin konu ile ilgili bir yazısını da önceden okumak istersiniz diye gönderiyorum.

Konferans Tarım Ekonomisi Derneği, Tarım Ekonomisi Bölümü, öğrenci kuruluşları olan SKEÇ ve Tarım Topluluğu, Tarla Bitkileri Bölümü ve Tarla Bitkileri Bilimi Derneği tarafından düzenlenmiş ve öğrencilerin daha geniş katılımı amacıyla 12.30’da başlatılacaktır
Selam ve saygılarla.

***

EKMEK VE UYGARLIK

ahmet_uhri

Dr.Ahmet Uhri – Beslenme, insanın dünya üzerinde varolduğu, günümüzden yaklaşık 3,5 milyon yıl öncesinden beri temel dürtülerden biridir. Bu 3,5 milyon yıllık sürenin yaklaşık 3.485.000 yılı sadece avcılık ve toplayıcılıkla geçen, üretimin olmadığı bir dönemdir. Sonrasında ise başta buğday olmak üzere tahıllarla ve hayvanların evcilleştirilmesiyle başlayan ve bugünkü uygarlığı oluşturan bir süreç karşımıza çıkmakta. Bu süreci başlatan ise dolaylı da olsa ekmek ya da türevleri.

Eğer bu yazıyı bundan beş ya da on yıl önce yazmış olsaydım insanoğlunun yerleşik yaşama geçişi ve ardından tarıma başlaması için vereceğim tarih yaklaşık olarak günümüzden 11.000 ya da 10.000 yıl öncesi olurdu. Ancak Güneydoğu Anadolu’da 1990’lı yıllarda başlayan ve bir kısmı halen devam eden Hallan Çemi, Nevali Çori ve Göbeklitepe kazıları ile daha eski bir kazı olan Diyarbakır Çayönü’ndeki çalışmalar bugün artık Neolitik tanımını bile değiştirecek bilgiler vermekte ve ilk çiftçilerin günümüzden 12.000 yıl öncesinden itibaren yavaş yavaş ortaya çıktığını belgelemektedir. Konunun uzmanı ve Türk arkeolojisinin yüzakı bir bilim insanı olan Mehmet Özdoğan bakın bu konuda neler yazmış:

“Dar anlamıyla Neolitik dönem, beslenme, teknoloji ve yaşamı belirleyen öğelerin yeniden biçimlenme sürecini yansıtmaktadır. Sonuçları bakımından devrim niteliğindeki bu değişimin oldukça uzun bir süre içinde gerçekleştiği, yaklaşık olarak MÖ 10000 ile 6000 yılları arasındaki bir döneme yayıldığı bilinmektedir. Bu sürecin başlangıcı Son Buzul Çağı’nın yarattığı koşulların ortadan kalkması, bugünkü iklim kuşaklarının yerleşmesiyle ilişkilidir. Dünyanın her yerinde insanlar, değişen doğal çevre koşullarına, bildikleri teknoloji ve sosyal alışkanlıklarıyla uyum sağlamışlardır. Ancak Yakındoğu’nun belirli bir bölgesinde bu dönüşüm dünyanın diğer yerlerinden farklı olmuş ve daha sonra tüm dünyayı etkileyecek olan yeni yaşam biçimini ortaya çıkarmıştır.” [M.Özdoğan, “Neolitik Dönem: Günümüz Uygarlığının Temel Taşları”, 12.000 Yıl Önce “Uygarlığın Anadolu’dan Avrupa’ya Yolculuğunun Başlangıcı” Neolitik Dönem]

İşte bu uzun süreç içinde insanoğlunun yerleşik yaşama geçişi, mutfak kültüründe de yansımasını bulmuştur. Ateşin kullanılması, kontrol altına alınması ve üretilebilmesi ile başlayan yemek pişirme, belki de ilk olarak etlerin pişirilmesi için kullanılmıştır. Ancak, daha sonraki dönemlerde işin içine bitkilerde girmiş olabilir. Bu bitkilerin içinde de ilk olarak pişirilenlerin tahıllar olması yüksek bir olasılıktır.

Tahılların nasıl pişirildiği konusundaki önerilere geçmeden önce bir tahıl tanesinin, özellikle de tarımı ilk yapılan tahıllardan biri olan buğdayın yapısını incelemekte yarar vardır. Başağından ayrılmış bir buğday tanesi kısaca kabuk, embriyon ve endosperm olmak üzere üç temel bölümden oluşur. Buğday tanesinin en büyük bölümünü endosperm yani un katmanı oluşturur. Endosperm karbonhidrat olarak hemen hemen yalnız nişasta içerir, bunun yanı sıra %10-12 arası protein bulunur ve bu proteinin tamamına yakınını Gliadin ve Glutenin adlı proteinler meydana getirir ki, glutenin ekmekçilik açısından önemlidir ve ekmek yapımı için gerekli miktarda glutenin ise tahıllardan sadece buğdayda bulunur. Buğday unu ıslatılınca, Gliadin ve Glutenin birleşerek Gluten denilen maddeyi oluştururlar. Gluten ekmeğin, bisküvi, kek ve diğer unlu ürünlerin çatısını oluşturur. Gluten, yapışkan özelliğinden dolayı ekmeğin mayalanması sırasında oluşan karbondioksiti tutarak ekmeğin kabarmasını ve gözenekli olmasını sağlar. [M.Montanari, The Culture of Food]

İşte, ekmek yapmaya ya da unun bir şekilde yenebilecek hale gelmesini sağlayan bu maddelere ulaşmak için en dışta bulunan sert kabuğun ve kepeğin uzaklaştırılması gerekir. Bu işlem yabani tahıl türlerinde protein miktarının fazla olması nedeniyle daha da zordur. Bu zorluğu yenmenin en kolay yolu ise başakları hafifçe kavurarak, tohumları çevreleyen dış kabuğun ufalanıp dağılmasını sağlamaktır. Kavurma sırasında nişastasında biyokimyasal bir dönüşüm yaşayan buğday tanesi, dibekler ya da sürtme taşlarıyla, öğütme taşları üzerinde kabaca dövüldüğünde un haline getirilmiş olabilir. Bu kavurma işlemi ise çanak çömlek kullanımının bilinmediği dönemlerde ısıtılmış taşlar üzerinde, daha sonraki dönemlerde ise olasılıkla ocaklarda yapılmış olmalıdır. Elbette bu şekilde elde edilen ilk unun, un olarak tüketilmesi yine güç olduğundan suyla karıştırılıp hamur haline getirilerek pişirilmiş olmalıdır. Ancak ilk yapılan unlu ürünlerin olasılıkla günümüz mayalı ekmeğine benzemediği de unutulmamalıdır. Fırının daha uygulamaya sokulmadığı dönemlerde yapılan ekmeklerin bugünkü pide ya da lavaş dediğimiz unlu ürünlere benzediğini ve ekmek kabı denilebilecek kapların içine konulan hamurun ocaktaki sıcak küller arasına yerleştirilerek ekmek yapılabileceğini ve bu yöntemin Ortaçağa kadar devam ettiği saptamasını yapmak olasıdır. Hatta günümüz Anadolu köylerinde ya da göçebe topluluklar arasında bu yöntemin halen kullanıldığı etnoarkeolojik çalışmalarla da kanıtlanmıştır.

Bu açıklamalardan sonra, tahılın, özellikle de buğdayın ve bu tahıldan yapılan ekmeğin uygarlık açısından önemi üzerinde durabiliriz. Güneydoğu Anadolu, özellikle de Urfa yakınlarındaki Karacadağ, insan beslenmesi için temel unsuru oluşturan ekmeğin hammaddesi yabani buğdayın anavatanıdır. [K.Schmidt, “Göbekli Tepe” 12.000 Yıl Önce “Uygarlığın Anadolu’dan Avrupa’ya Yolculuğunun Başlangıcı” Neolitik Dönem] Urfa yakınlarında 1995 yılından beri devam eden kazılarıyla günümüz Yakındoğu arkeolojisine son derece önemli bilgiler katan Göbekli Tepe bu konuda doyurucu sonuçlara ulaşılmasını sağlamıştır. Günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen bu kazı yeri aslında insanların nasıl tarıma ve yerleşik yaşama geçtiklerinin anlaşılmasını sağlamaktadır. Göbeklitepe bu tarihlerde halen avcı ve toplayıcıların dünyasına ait bir yer olmakla birlikte; Neolitik Devrim’i gerçekleştirmek ve bilinçli üretim yoluyla besin sağlamada temel değişiklikleri getirecek çiftçiliğe dayalı bir yaşam tarzını keşfetmek üzere olan avcı bir kültürün çok etkileyici kapanış evresini temsil etmektedir. Avcılık ve toplayıcılıktan ilk üretimciliğe geçiş evresinin sonucu gerçekten bir devrim niteliğinde olmuş ve insanoğlu dünya üzerindeki yaklaşık 3,5 milyon yıllık yaşam serüveninin yine yaklaşık olarak sadece son 15.000 yılında bugünkü uygarlık düzeyine ulaşmış, bir diğer deyişle çiftçiliğin yanı sıra metalurjideki gelişmeleri sağlamış, konut mimarisini değiştirmiş, yazıyı bulmuş, kentleşme sürecini başlatmış ve bugüne ulaşmıştır.

Ekmeğin ya da ekmeğin hammaddesi tahılların bu süreçteki yerini daha iyi anlamak için Mezopotamya uygarlıklarına bakmak gereklidir. Yazıyı ilk kullanan uygarlıktan yani Sümerlerden kalan belgeler içinde önemli bir yer tutan mitoslarda buğdayla ilgili bazı bilgiler bizim için yol gösterici olacaktır. Bu mitoslardan Dumuzi ile Enkimdu konusu itibarıyla ilgi çekicidir ve daha sonraki Kain (Kabil) ile Habil mitosunun da kaynağı olarak görülmektedir. Bu mitos, tarımcı ve çoban yaşam biçimleri arasındaki çok eski bir rekabetle ilgilidir. Mitosda tanrıça İnanna, ya da diğer adıyla İştar koca seçmek üzeredir ve koca adayları, çoban-tanrı Dumuzi (Tammuz daha sonra Habil) ile çiftçi-tanrı (daha sonra Kabil) Enkimdu’dur. Enkimdu yarıştan çekilmesi için Dumuzi’yi ikna etmek üzere ona çeşitli armağanlar vereceğini söyler ve bu armağanlar içinde buğday da vardır. [S.H.Hook, Ortadoğu Mitolojisi] Mezopotamya mitosları arasında özel bir yeri olan Babil mitoslarından Adapa Mitosu’nda ise Adapa’ya ölümsüzlük verilmesi düşüncesiyle, kendisine “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” sunulduğu yazılıdır. Zamansal açıdan yolculuğa devam edip aynı coğrafyadaki diğer uygarlıkları incelemeye çalışırsak, öncelikle Hitit yazılı belgelerinde, daha sonra da özellikle Akdeniz’e kıyısı olan uygarlıklarda ekmeğin son derece önemli olduğu saptaması yapılabilir.

Geç Hitit Beylikleri döneminden kalan ünlü İvriz kabartmasında Fırtına Tanrısı Tarhunt’un bereketlilik simgesi olarak elinde bir demet buğday ve bir salkım üzüm tutması boşuna değildir. Daha sonraki dönemlerde, Bereket Tanrıçası olan Demeter’in de elinde buğday başaklı betimlemelerinin olması bu kanıyı doğrulayan bir diğer kanıttır. Ayrıca, Hititçe metinlerde 180’e yakın ekmek, pasta, börek ve unlu ürünün adı geçmektedir. [A.Ünal, Etiler ve Hititler] Ancak bunların adları daha çok şekillerine, niteliklerine, içine katılan malzemelere ve tadına göre verilmiştir. Örneğin; ince ekmek (yufka), kalın ekmek (somun), küçük ekmek, balık şeklinde ekmek, ay şeklinde ekmek (croissant), kulak, diş, üzüm salkımı, koyun, insan figürü, kayık veya tekerlek şeklinde ekmek ile ısırmalık ekmek, sıcak ekmek, hasat ekmeği, tatlı ekmek (pasta), ballı ekmek, yağlı ekmek, acı ekmek, ıslak ekmek, buğday, çavdar, arpa ekmeği, susamlı, bezelyeli ve biralı ekmek, masa ekmeği, mayalı (ekşi) ekmek, mayasız ekmek, narlı ekmek, hıyarlı ekmek, bayat ve taze ekmek, beyaz ekmek, asker ekmeği (tayın), kurban ekmeği, ekmek pudingi gibi ekmek çeşitleri sayılabilir.

Buğday ekmeği, neredeyse Akdeniz’in gerçek beslenme sembolü olarak, şarap, zeytinyağı, yeşil sebzeler, biraz et ve özellikle peynirin de eklenmesiyle Akdeniz türü denilen beslenme rejiminin bir göstergesi olmuştur bin yıllar boyunca. Hatta bir adım ileri giderek, Hesiodos’un İşler ve Günler’inde sözü edilen ekmek yemeyen halkları ya da diğer söylenişi ile Tunç Soyu’ndan sonra gelenleri düşünecek olursak, ekmeğin Yunanlı ve Romalı yazarlarca bir uygarlık sembolü olarak alınmasının nedenlerini de kavrayabiliriz. Çünkü, Hesiodos bu eserinde kendi atalarından bir önce yaşayan bu soyun tunçtan silahlar ve evler yapıp, toprağı tunçla kazdıklarını, taş yürekli ve saldırgan karakterlerini temsil edecek şekilde ekmek yemediklerini söyler. [Hesiodos, “İşler ve Günler”, Hesiodos Eseri ve Kaynakları] Aslında burada anlatılmak istenen Yunan uygarlığından önce varolan Tunç Çağ halklarıdır. Ya da Maisels’ın sözcükleri ile söyleyecek olursak; “…Bunların tümü, Ege’nin Tunç Çağı’nın çökme döneminin hakça bir betimlemesi olup, bu çöküş Hesiodos’un ‘ekmek yemeyen’ dediği Tunç Soyu’na karşı yerlerinden edilmiş Deniz Halkları’nın çıkışını anlatır.” [C.K.Maisels, Uygarlığın Doğuşu]

Ayrıca Odysseia’da, Lotusyiyenlerin ülkesine ayak bastıklarında Odysseus’un arkadaşlarına “ekmek yiyen hangi insanların toprağına ayak basmışız?” sorusu da barbar olmayan, yani kendinden olan, yani uygar olanın aranışını simgelemektedir. [Homeros/Odysseia, IX/89-90.; Heredotos Tarihi]
Bunun yanı sıra, Antik Yunan’da buğday ekmeğinin daha pahalı oluşu onun herkes tarafından yenilememesine neden olmakta ve bu haliyle beyaz ekmeğin bir statü sembolü olarak düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü, onu en azından hizmetkarlar sınıfının yiyemediği kayıtlardan bilinmektedir. [H.Deighton, Eski Roma Yaşantısında Bir Gün] Beyaz ekmek ve buğdayın Ortaçağda kentli beslenme rejiminin ve yaşam biçiminin bir statü sembolü olarak görülmesi de aynı olguyu doğrulayan bir başka kanıttır.

Ekmeğin, dolayısıyla buğdayın bu derece önemli olması bu bitkinin yokluğunda ortaya çıkacak kıtlık korkusunu da yaratmıştır. Ortaçağda birçok tarihçiye ve öykücüye konu olan kıtlık için bulunan çözüm ise buğdayın yerini tutacak diğer tahıllar olmuştur. Ancak zaman zaman arpa, yulaf, çavdar gibi tahılların yerine, Antik Yunan’a Diadokhos döneminde geldiği ve buradan Avrupa’ya yayıldığı düşünülen kestane kullanılmıştır. Bu nedenle Antik Yunan’da kestaneler yalnızca kavrulmaz, bunlardan öğütülerek un da yapılırdı. [E.Friedel, Antik Yunan’ın Kültür Tarihi] Besin değeri tahılınkine eşit olan kestaneye Avrupa’da zaman zaman ekmek ağacı denmesi de bu nedenledir.

Burada bir parantez açıp ekmeksizliğin özellikle II.Dünya savaşı sırasında Türkiye’de ekmeğin karneye bağlanışının o kuşak üzerindeki etkilerine değinmeden geçmek olmaz. Bu yazdıklarım, belki araya girdiği için anakronik gibi görünecek ama hangimiz büyükannesi ya da büyükbabasından ya da yaşı uygunsa anne ya da babasından o günlerin öykülerini dinlememiş, o günlerin ekmeksizliğinin bugüne yansımalarını yaşamamıştır? Hele, 1974 Kıbrıs çıkartması ya da 1990’lı yılların başında ortaya çıkan Körfez Krizi sırasında ekmek ve makarna stoklamak, marketlerin raflarını savaş ve kıtlık korkusuyla boşaltmak gibi davranışlar, aslında hep o günlerin yansımaları değil midir? Ya da yakın zamana kadar bayramların birinci gününde ekmek çıkmaması veya 12 Eylül günü ekmeksiz kalma korkusu yaşandığını yaşı yetenler anımsayacaktır. Çok sevgili dostlarım Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri ABD’dan Prof.Dr.Can Cimilli ile arkeolog Şükrü Tül bu korkuya bir de bilimsel isim yakıştırmışlar; Misopsonofobi (ekmeksizlik korkusu). Ayrıca yine Şükrü Tül’ün kendi ailesi ile ilgili anlattığı anektod bu korkunun şahikasıdır. Şükrü dostumun büyükannesi, arife günü İsveç’te yaşayan torununa telefon edip, “aman evladım yarın ekmek çıkmaz bugünden al!…” diye uyarıda bulunuyormuş.

Parantezi kapatıp konuya dönecek olursak, Roma dünyasında da ekmeğin ve tahıla dayalı beslenmenin çok önemli olduğu saptamasını yapmak olasıdır. Örneğin Celsus, ekmeği en besleyici gıdalar sınıfına sokmuştur. Roma’da varolan birçok ekmek çeşidi arasında askerlerin yediği lezzetli ve vitaminlerden özellikle de B1 vitamini bakımından zengin panis militaris (asker ekmeği ya da tayını) bu dönemden kalan kayıtlarda geçmektedir. [R.Jackson, Roma İmparatorluğu’nda Doktorlar ve Hastalıklar]

Bunun yanı sıra, bir Akdeniz ortamında büyüyüp gelişen Hıristiyanlığın da Akdeniz uygarlığının maddi ve ideolojik temelini oluşturan ekmeği, şarabı ve zeytinyağını kutsal sayarak bu coğrafyada kök saldığı unutulmamalıdır. Hıristiyan inancında Ekmek İsa’nın eti, şarap da kanı olarak kabul edilmekte ve İsa’nın Meryem’in rahmine aynen bir buğday tanesi gibi ekildiği, orada mayalandığı, acılarla yoğrulduğu, bir fırın olarak kabul edilebilecek mezarında piştiği ve Kutsal Ev Sahibi’nin kilisesinde olgunlaştığı metaforu Hıristiyanlıkta yer almaktadır. Hıristiyanlıkta ekmeğin kutsallığı kiliselere yapılan mozaiklerde de kendini göstermiştir. Örneğin, İstanbul’da bugün Kariye Camii olarak adlandırılan Chora Kilisesi’nde yer alan bir mozaikte ekmeklerin çoğalması mucizesi betimlenmiştir. XIV. yüzyıldan kalan bu mozaikte İsa, kendini izleyen kalabalığın yiyecek bir şey bulamadığını görüp, eldeki beş tane ekmeği alır ve göğe doğru yükselterek kutsar. Daha sonra bölüp öğrencilerine halka dağıtmalarını söyler ve herkes doyuncaya kadar yediği halde artakalan ekmeklerle on iki sepet dolar. [B.Cömert, Mitoloji ve İkonografi]

Ekmeğin uygarlıkla bağlantısına kısaca değindikten sonra yukarıda söz edilen ilk tahıl kullanımının bugünküne benzemediği olgusuyla bu yazıyı noktalayalım. Güneydoğu Anadolu’da Çayönü, Nevali Çori ve Hallan Çemi gibi yerler ile yaklaşık olarak MÖ. 11000-9300 yılları arasında yaşayan ve bugünkü Filistin’in Akdeniz kıyıları (Nahal Oren, Hayonim vb.), Ürdün Yaylası ve Rift Vadisi etekleriyle (Ayn Mallaha), Kuzey Suriye’deki Tell Mureybet gibi kazı yerlerinde [P.Dolukhanov, Eski Ortadoğu’da Çevre ve Etnik Yapı] + [M.N.Cohen, The Food Crisis in Prehistory] , yanık, yabani iki sıralı arpa ve yabanıl kızıl buğday tohumları, meşe palamudu, mercimek, nohut, bezelye gibi yabanıl yemeklik bitkilerle birlikte, öğütme taşları, ocaklar ve yiyecek depolama kuyuları da bulunmuştur. [M.Roaf, Mezopotamya ve Eski Yakındoğu] Arkeolojik literatürde Natuf Kültürü olarak geçen bu kültüre ait yerleşimlerde ortaya çıkarılan kavrulmuş tahıl örnekleri ve Tell Mureybet’te bulunan tahıl kavurma yerleri (Tell Mureybet II.Evre) kavurma işleminin kanıtlarıyken; Natuf iskeletlerindeki aşınmış dişlerin, öğütme taşlarının bitkisel yiyecekler hazırlanmasında yaygın kullanımı sonucu yemeklerde kalan kum taneciklerinden kaynaklandığı öne sürülmüştür. Hitit iskeletleri üzerinde yapılan bu türden bir incelemenin de aynı sonucu vermiş olması ise, bu tip öğütmenin çok uzun bir süre ve değişik bölgelerde kullanıldığını göstermektedir. Aynı şekilde bu öğütme sorununun Roma dünyasında da varolduğunu Horasius’dan öğreniyoruz. Horasius, Canosa’daki ekmeğin lapidosus olduğundan şikayet ederken, öğütüldükten sonra ‘kaya sertliğinde’ değilse de ‘kum taşı ile dolu’ olduğunu söylemektedir.

Natuf iskeletleri üzerinde yapılan bir diğer çalışmanın ortaya koyduğu sonuç ise, kemiklerdeki Stronsiyum/Kalsiyum oranındaki değişimin, etobur hayvanlardan çok otoburlara yakın olmasıdır. Bu sonuç, Natuf insanlarının beslenmesinde bitkisel kaynaklı besin maddelerinin daha hakim olduğunu göstermiştir.

İnsanoğlunun beslenme biçimindeki değişikliğin toplumsal yapıda ve düşünce kalıplarında da değişiklik yaratmasının kanıtını oluşturduğunu söyleyebileceğimiz tahıl kavurma yöntemi, tahılların filizlenmeden uzun süre saklanabilmesini yani depolamayı da sağlamış olabilir. Ancak, bu konuda elde kesin kanıtlar yoktur ve depolanan tahılın ne kadar süre dayandığı bilinememektedir. Buna karşın kavrulan ürünün filizlenme yeteneğinin kaybolduğu ve daha uzun süre dayanabileceği de göz önünde bulundurulduğunda depolamada yararlı bir uygulama olabileceği düşünülebilir. Kazı yerlerinde ele geçen depolama alanları bunun en iyi göstergesidir. Depolanabilen tahıllar ise bir servet birikimi (artı ürün) olarak kabul edilebileceğinden ve değişim değerleri de olduğundan, ileride ortaya çıkacak olan toplumsal konumun servete dayandığı bir toplumsal gelişimi de teşvik etmiş olabilir.

Ancak aynı şeyi hayvansal ürünler için söylemek pek olası değildir. Kesimi yapılmış ve artık çiğ et haline gelmiş bir büyük veya küçükbaş hayvanın ya da bu hayvanlardan elde edilen süt vb. ürünlerin depolanması o dönemin koşullarında tahıllara göre daha zor olmuş olmalıdır. Belki eti tuzlayarak saklamak, kurutmak ya da tütsülemek bir çözüm olarak uygulanmış olsa bile bu tür uygulamalarda ortaya çıkan fire ve süre sorunu hayvanı canlı olarak beslemeden daha pahalıya gelebileceği için buradaki artı ürün olasılıkla canlı hayvan sayısıyla orantılı olmalıdır. Yine de, başlangıçta toplulukların ya da ailenin daha sonraları ise kabilenin, tapınağın veya kralın servet birikimine giden yolda özellikle tahıl depolamanın yeri ve önemi hayvan sayısına veya hayvansal ürünlere göre daha fazladır. [Ateşin Kültür Tarihi]

Ekmeğin uygarlık yolunda insanoğlunu nasıl etkilediğinin anlaşılması amacıyla yazdığım bu yazıyı ekmeksiz kalmamanız dileğiyle bitirmek istiyorum.

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: