AB’nin toplumsal, kurumsal, ekonomik evrimi ve Türkiye!


 Türkiye’yi Avrupa dışında bırakılmasını isteyenlerin, AB’nin istikrarsız ve güvensiz bir Orta Doğu ile komşu olma korku dolu tezleri  son gelişmelerle ters tepiyor. Olaylar,Türkiye’yi dışlamanın bir çare olmadığını gösteriyor. Radikalizmi tetikleyen çözümsüz sorunların  Türkiye kadar Avrupa Birliğini de etkilediğini kanıtlıyor. Peki ne yapmak gerekiyor?       Copyright: No commercial use. Credit 'The European Union'

Türkiye’yi Avrupa dışında bırakılmasını isteyenlerin, AB’nin istikrarsız ve güvensiz bir Orta Doğu ile komşu olma korku dolu tezleri son gelişmelerle ters tepiyor. Olaylar,Türkiye’yi dışlamanın bir çare olmadığını gösteriyor. Radikalizmi tetikleyen çözümsüz sorunların Türkiye kadar Avrupa Birliğini de etkilediğini kanıtlıyor. Peki ne yapmak gerekiyor?
Copyright: No commercial use. Credit ‘The European Union’

Ankara and Brussels agree deal to send refugees back to Turkey from Europe

***

tusiad

AB üyelik hedefi her siyasa alanını yatay kesen bir önceliktir. AB ile müzakerelerin açılmasından bu yana 11 yıl geçti ve bunca sürede sadece 15 başlık açılabildi. Son dönem AB’nin resmi açıklamalarında ve üye ülke liderlerin söylemlerinde ise Türkiye’ye atıflar, gümrük birliğinin derinleştirilmesi, mülteci sorununda işbirliği, vize-geri kabul süreçleri ve ekonomi ve enerji diyaloğu gibi konulara odaklanıyor. Bu alanlardan hiç birinde AB üyelik sürecinin olumlu enerjisi, olmadan ilerlemek mümkün değil.

Türkiye bugün esas itibariyle Avrupa tek pazarının bir parçasıdır. Ticaret, yatırım, turizm, teknoloji, sosyal programlar, imalat sanayi, hizmet sektörü, tüketici hakları ve günlük yaşam standartlarımız açısından Avrupa Birliği öncelikli referanstır. Uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin bir demokrasi, dijital ekonomi ve sosyal kalkınma ülkesi olarak geleceği AB üyeliğine işaret etmektedir. AB’nin dışında kalmak gibi bir seçenek Türkiye açısından geçersizdir.

Türkiye’nin AB üyelik süreci aynı zamanda bir transatlantik aidiyet konusudur. Çoğulcu bir demokrasi, dinamik ve düzenlenmiş bir piyasa ekonomisi, öngörülebilir bir hukuk sistemi, sosyal ilerleme ve yüksek yaşam standartlarıdır söz konusu olan. Bu bağlamda, AB üyeliği bir dış politika konusu veya teknik uyum alanı olarak asla algılanmamalı. Türkiye tüm politika alanlarında dönüşüm yaşıyor. Zaman zaman olumsuz evrelerden geçse de hedef AB süreci olmaya devam ediyor. Bu yüzden AB reformlarını sadece teknik boyuta indirgeyen bir yaklaşımla, sadece mülteci akımlarını önlemeyi hedefleyen bir işbirliği perspektifiyle ya da Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesi yoluyla sadece tek pazara katılıma dayalı bir ekonomik ortaklık anlayışıyla yetinemeyiz.

AB sürecinin dünyanın diğer bölgeleriyle ilişkilerimiz için gördüğü olumlu işlevi de unutmamamız gerekir. Türkiye AB üyeliği yolunda ilerledikçe AB dışındaki dünyayla ekonomik ilişkilerinin gelişmesini ve güçlenmesini sağlayabildi. Rusya, Orta Doğu ve diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerimiz Avrupa bağlamı içinde de büyük önem kazandı. Türkiye, bölgesiyle ekonomik bağlarını güçlendirdiği ölçüde, AB ile ilişkilerinde daha güçlü bir hale gelebilmiş; AB sürecinde ilerledikçe, dünyanın yükselmekte olan ülkeleri açısından ekonomik cazibe ve demokratik referans kaynağı olmuştur.

Türkiye’nin AB üyelik perspektifinin de güçlü olduğu dönemde iç siyasetimiz ve dış politikamız da Avrupa’nın değerleri ve uluslararası rekabet gücü ile iyi bir sinerji içindeydi. Üyelik perspektifinin aşındığı son yıllarda ise kazan-kazan denklemi yerine kaybet-kaybet denklemi oluştu. Bunun bedelini Türk, Fransız ve tüm diğer Avrupa halkları ödüyor. Türkiye’nin AB’den dışlanması politikasını tetikleyen Avrupa ülkelerinin bazı siyasetçileri bu nedenle halklarına karşı sorumludur.

Bizim açımızdan en önemli mesaj Türkiye-AB ilişkilerinin, konu temelli işbirlikleri üzerinden değil, üyelik müzakereleri ekseninde yürümesi gereğidir. Bunu dikkate almayan ve AB’ye olan desteği iyice azaltacak alternatif bir ilişki modeline adı işbirliği, stratejik veya imtiyazlı ortaklık ya da diyalog, ne olursa olsun olumlu bakılması mümkün değildir. Biz bu tür yaklaşımları “uygunsuz öneri” olarak tanımlıyoruz. Sanayi devrimi 4.0, dijital ekonomi, iklim değişikliği, sınırlar ötesi güvenlik sorunları gibi konuların şekillendirdiği bugünü anlayamayan siyasetçiler sadece AB-Türkiye ilişkilerine tahrip etmiyorlar. Aynı zamanda kendi ülkelerindeki köklü sosyal ve siyasi dönüşümü de kaçırıyorlar. Zamana yenik düşüyorlar.

Özellikle mülteci sorununda yaşananlar bu görüşümüzü doğrular nitelikte oldu. Son dönemde hangi Avrupalı heyetle görüştüysek onlar mülteci sorununu öne çıkarttıkça, biz Türkiye’nin AB üyelik sürecini öne çıkartarak ilişkilerde eksen kaymasını önlemeye çalıştık.
Mülteci sorunu ne sadece AB’nin ne de sadece Türkiye’nin başa çıkabilecekleri, bütünüyle küresel olan ve ancak kaynak ülkelerdeki insanları göçe iten savaş, baskı ve yoksulluk gibi etkenlerin ortadan kalkması ile çözülebilecek bir sorundur. Bu gerçekleşmedikçe ve sorunun kaynağı yerine sonuçlarıyla mücadele edildikçe insanların siyasal mülteciye ya da ekonomik göçmene dönüşümü artarak sürecektir. Eski siyasal zihniyetle, eski sistem için de bu yeni sorun çözülemez. Avrupa sürekli yeni göç ve diğer istikrarsızlık dalgalarına maruz kalır. Hepimiz kaybederiz.

Gerek Euro, gerekse Schengen krizlerinin ortak yönleri bulunuyor. Euro’yu mali birlik yönünde güçlendirecek ekonomi politikaları
üye ülkeler nezdinde yeterli destek bulamıyor ve farklı yönde popülist tepkilerle karşılaşıyor. Aynı şekilde Schengen sorununun da etik, adil ve kapsayıcı çözümünün toplumsal desteği zayıfken, getirilen öneriler de Avrupa değerlerini tahrip ediyor. Daha birleştirici politikalar, daha fazla ayrışmacı tepkilerle karşılaşıyor.

Avrupa’nın bugün birçok yapısal sorunu var. Avrupa aynı zamanda bu sorunları aşabilecek tarihsel, siyasal, sosyal, kültürel ve kurumsal birikime de sahip.

Diğer yandan Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanların en önemli tezlerinden biri AB’nin istikrarsız ve güvensiz bir Orta Doğu ile komşu olma riskiydi. Son yıllarda görüldü ki Türkiye’nin AB’nin dışında bırakılması bu korkuya bir çare değil. Orta Doğu’da yaşanan ve radikalizmi tetikleyen çözümsüz sorunlar nasıl bizi etkiliyorsa AB’yi de aynı şekilde etkiliyor. Mülteci krizinin ötesinde bu etkiyi Charlie Hebdo ve Paris saldırıları, diğer yanda da Ankara, Suruç, Sultanahmet katliamları ve benzeri acı olaylarda gördük.

AB’nin sorunları ve geleceği üzerine Türkiye’ninkiler kadar kafa yormamızın temel nedeni geleceğimizi ortak görmemizden ileri geliyor. AB ile sadece çıkarlarımız değil, başa çıkmaya çalıştığımız sorunlar da ortaktır. Bunlarla mücadele edebilmenin en iyi yolu ise AB’nin içinde demokratik, laik bir hukuk devleti olan, ortak değerlere sahip bir Türkiye’dir.

AB’nin Türkiye’yi dışarıda bırakmasının maliyeti iki taraf için de yüksek oldu. Türkiye’de reform süreci ve transatlantik aidiyet zayıflarken, AB küresel sorunlara etkin müdahale kapasitesi ve çevresine yönelik dönüştürücü yumuşak gücünden kaybetti. Türkiyesiz bir AB’nin bu bölgeye yönelik ortak bir dış politika geliştirmesi ve uygulaması çok zor. Bunlardan daha önemlisi karşılıklı güven erozyona uğradı. Bu yüzden de mülteci sorununun çözümü için yürütülen son görüşmeler etik yönü olmayan insan ve para pazarlıkları gibi algılanıyor. Bu güvenin yeniden tesisi önümüzdeki dönem ilişkilerimiz açısından belirleyici bir etken olacak.

Türkiye açısından yapılması gereken, AB’nin kriz sonrası yapılanmasına katkıda bulunmak üzere çalışmalarını sıklaştırması ve Kıbrıs sorununda çözüm sürecini desteklemektir. [Konuşmanın tamamı]

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: