Nereye gidiyoruz?


Seç, beğen, tarafını belirle, geleceğini sağlama al!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Suriye krizinin öne çıktığı, Arap Baharının gölgede kaldığı ve Arap halklarının demokrasi özlemlerinin adeta unutulduğu günümüzde, Esad Yönetiminin değişmesi amacından uzaklaşmış, münhasıran, bölge Kürtleri ile de bağlantılı olarak bir bölünme sürecine dönüşmüştür. ser_ittifakiSuriye krizindeki bu değişim, bir taraftan Esad iktidarının ömrünün uzamasını gündeme getirmiş, diğer taraftan da Suriye’nin bölünme sürecinin sadece bu ülke ile sınırlı kalmayacağına işaret etmeye başlamıştır. Lübnan’ın yansıra, Irak’ın, hatta Türkiye’nin de bu sürece dâhil olma ihtimali belirmiştir. Böylece hem Arap Baharı hem de Suriye Krizi çıkış amaçlarını geride bırakmış ve de mecra değişikliğine girmiş, denilebilir. Peki, görünen veya gösterilmemeye çalışılan tablolar geleceğe yönelik hangi işâretleri göndermektedirler?

***

SURİYE’NİN BÖLÜNMESİ, LÜBNAN, IRAK VE İRAN

Hatırlanacağı üzere, Arap Baharı, Orta Doğu’daki Arap halklarının demokrasi ve özgürlük taleplerini karşılamayı ve onların yönetime katılmasının önünü açmayı öngören bir hareket olarak 2010 yılında ortaya çıkmış, 2011 yılı Mart ayında da Suriye’ye yansımıştı.

Beş-altı yıl öncesi ile karşılaştırıldığında, gelinen nokta, bugün bölgede Suriye krizinin öne çıktığı, Arap Baharının gölgede kaldığı ve Arap halklarının demokrasi özlemlerinin adeta unutulduğudur. Suriye krizi de, yaklaşık 45 yıldır devam eden (1971-2000 “baba” Hafız Esad, 2000-günümüz “oğul” Beşar Esad) Esad Yönetiminin değişmesi amacından uzaklaşmış, münhasıran, bölge Kürtleri ile de bağlantılı olarak bir bölünme sürecine dönüşmüştür. Suriye krizindeki bu değişim, bir taraftan Esad iktidarının ömrünün uzamasını gündeme getirmiş, diğer taraftan da Suriye’nin bölünme sürecinin sadece bu ülke ile sınırlı kalmayacağına işaret etmeye başlamıştır. Lübnan’ın yansıra, Irak’ın, hatta Türkiye’nin de bu sürece dâhil olma ihtimali belirmiştir. Bu belirtilenler, iç içe geçmiş olarak, hem Arap Baharında, hem de Suriye krizinde, çıkış amaçlarından uzaklaşıldığına ve mecra değişikliğine işaret etmektedir.

Suriye’nin bölünme sürecine girmesinin Lübnan ile ilgili boyutuna, Asya Çalışmaları Merkezi (ASCMER)’nin web sayfasında yayınlanan, 26 Şubat 2016 tarihli ve “Suriye Krizi: Ateşkes ve Lübnan Çağrışımları”
başlıklı yazıda değinildiği için burada ayrıca Lübnan’a değinilmeyecektir. Bu çalışmada, münhasıran, Irak’ın da, farklı/ayrı mülahazalar ile söz konusu sürece dâhil olabileceği ve bu bağlamda İran üzerinde durulmuştur. Böyle olmasına rağmen çalışmanın başlığında Lübnan’a da yer verilmiş olması, Suriye krizindeki mecra değişikliğinin bu ülke ile sınırlı kalmayacağına, bölgeye sirayet etme potansiyelini içerdiğine dikkat çekmek, buna vurgu yapmak içindir. Belki önceki yazıya bir katkı olarak, Lübnan’ın Suriye’nin bölünme sürecine dâhil olma ihtimali, Riyad’ın Tahran’ı Lübnan ile de meşgul ederek cepheyi İran’ın aleyhine olarak genişletmeyi düşünmüş olabileceği belirtilebilir.

Arap Baharındaki ve Suriye krizindeki söz konusu mecra değişiklikleri ile; Batının Orta Doğu’ya ilişkin tarihsel emelleri yeniden gün yüzüne çıkmış, üstelik 100 yıl aradan sonra, kalınan yerden başlanarak Orta Doğu’ya ilişkin emellerini gerçekleştirmeye Batının “şimdilik” biraz daha yaklaşmış olduğu bir tablo belirmiştir. Mevcut gelişmelere bağlı olarak, Orta Doğu’da, sınırların değişmesi ve buna bağlı olarak da bölgede Batının (ABD ve Avrupa) ve Rusya’nın kontrolünde küçük aktörlerin ortaya çıkması ihtimallerinin her gün biraz daha kendisini belli ettiğini söylemek mümkündür. Gelinen nokta ve bunun yol açtığı çağrışımlar (ihtimaller), doğal olarak, Arap Baharının ve Suriye krizinin, gerçekte bir “paravan” olarak kullanıldığı algısına da yol açmaktadır.

Politika ve tarih, bu bağlamda iki hususu daha akla getirmektedir. Bunlardan birincisi, ABD karşısında yeni bir kutup olarak algılanmasına rağmen Çin’in bu süreç içerisinde hiç “hesaba” katılmamasıdır. İkincisi de, ismi geçmese de, Ermenistan’ın bu sürece dâhil olma ihtimalinin bulunmasıdır. Bugün konuşulmayan bu iki hususun, önümüzdeki dönemde ve gelişmelerin seyrine bağlı olarak, söz konusu süreç içerisinde kendisini göstereceği değerlendirilmektedir.

Suriye’nin içine girdiği varsayılan bölünme sürecine Irak açısından bakarken ilk akla gelen husus Kürtler olmaktadır. (i) Kürtler, söz konusu mecra değişikliğine bağlı olarak Suriye’nin parçalanmasının konuşulması ile birlikte öne çıkan bir konu olmuştur. Kürtlerin Orta Doğu’daki “güncel durumu”na bakıldığında, özetle şunları söylemek mümkündür: Kürtler, Irak’ta siyasal ve hukuksal açıdan ciddi mesafe almışlardır. (ii) Suriye Kürtleri, ülkedeki kaos ortamından istifade ile, fiilen kontrol ettikleri yerlerde kantonal örgütlenmeye gitmişlerdir. (iii) Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına çıkan bir “Kürt Koridoru” konuşulmaya başlanmıştır. (iv) Erbil (Irak’ın kuzeyi), bölge Kürtlerinin “patronluğu” rolüne soyunarak Suriye’de Kürtleri dikkate alan “federal Suriye” çağrısında bulunmuştur. (v) Kürtlerin de yaşadığı Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda, isyan/ayaklanma olarak da alınabilecek, ayrılıkçı Kürtler ile Türk güvenlik güçleri arasında “düşük yoğunlukta” bir çatışma ortamı “yeniden” doğmuştur. Bu gelişmeler ile birlikte, Kürt hareketi; Orta Doğu’da şimdilik sadece üç ülkenin (Irak’ın, Suriye’nin ve Türkiye’nin) geleceğini -ülke ve ulu bütünlüğünü- tehdit eden bir boyut kazanmıştır. Ancak bölgesel (üst) Kürt örgütlenmesi hatırlandığında, yarın, hem Erbil’in Türkiye’deki ve İran’daki Kürtler için de “federal” bir rejime geçilmesini isteyeceğinden, hem de diğer üç ülkeye göre adı bugün fazla geçmeyen İran’ın adının da Kürt hareketi ile birlikte daha çok anılacağından şüphe duyulmamaktadır.

(i)İran’daki rejimin niteliği, (ii)Tahran’ın güçlenmesi, (iii)İran’ın “bölgesel” bir güç olarak öne çıkmaya başlaması ve (iv)ABD’nin “gerçekte” 1979’dan beri İran’da İslamcılara (İslami rejim yanlılarına) “yol vermiş” olmasından çıkarılabilecek “örtülü” Tahran-Washington dayanışması, bugün bölgede İran Kürtlerini ve Kürt hareketi bağlamında İran’ı fazla öne çıkarmamaktadır. Söz konusu dayanışmanın varlığını sorgulayan olabilir. Ancak ABD’nin; 1979’un koşullarında İran komünistlerine yol vermektense Humeyni’ye yol verdiği, arkasından İran-Irak savaşı ile içeride Humeyni rejiminin taban bulup güçlenmesine imkân verdiği, Afganistan’da İran’ı hedef alan Taliban’ı hedef aldığı, İran-Irak savaşını başlatan Saddam’ı iktidardan uzaklaştırdığı ve Bağdat’ta Şii bir yönetime yol verdiği, İsrail’i karşısına alma pahasına İran ile yakınlaştığı, İran’ın nükleer programına meşruluk kazandırdığı ve İran’a uygulanan ambargonun kaldırılmasına ön-ayak olduğu hatırlanırsa, hem “örtülü” Tahran-Washington dayanışmasının varlığı daha iyi anlaşılacaktır, hem de bu dayanışmanın sorgulanması anlamlı olmaktan çıkacaktır. Bugün itibarıyla, bölgesel Kürt hareketi bağlamında İran’ın fazla gündeme gelmemesi, belki bu dayanışma ile ilişkilendirilebilir diye düşünülmektedir. ABD’nin Kürt hareketine olan ilgisinin geçmişi ve yıllardır sürdürdüğü bölgede “Kürt Kartı”na sahip olma politikası bilinmektedir. Söz konusu dayanışmanın; bir taraftan Kürt hareketi konusunda Tahran’ın Washington’a muhalefet etmesini önlediğini, diğer taraftan da ABD’ye İran’dan gelebilecek tepkileri asgaride tutma ya da kontrol etme imkânı verdiğini söylemek mümkündür. Ancak söz konusu dayanışmanın, Tahran’ın bölgedeki Kürt hareketine ilişkin mevcut duruşunu sürdürmeye yetip yetmeyeceği tartışmaya açıktır.

Ancak Irak’a bakarken, hem sadece Kürt hareketini, hem de İran’ı sadece Kürt hareketi bağlamında görmemek gerekir. Hatırlanacağı üzere, 1991’deki Körfez Savaşı sonrasında, ABD merkezli çok uluslu gücün denetiminde, Irak’ta, biri kuzeyde, diğeri güneyde iki “uçuşa yasak bölge (no-fly zone)” oluşturulmuştu. Kuveyt’ten çıkarılan Saddam Yönetiminin, İran ile yaptığı savaşta, Irak Kürtlerinin ve Irak Şiilerinin Tahran ile birlikte hareket etmiş olmasının etkisinde, bunun intikamını almak için, kuzeyde Irak Kürtlerinin, güneyde de Irak Şiilerinin üzerine gidebileceği endişesi ortaya çıkmıştı. Bu endişe nedeniyle, kuzeyde Irak Kürtlerini, güneyde de Irak Şiilerini Saddam’dan korumak için, uçuşa yasak bölge uygulamasına gidilmiş, bu bağlamda Bağdat güçlerinin 36. paralelin kuzeyine çıkmaları ve 32. paralelin güneyine inmeleri yasaklanmıştı. Bugün yaşananlar, adeta ABD’nin bundan yaklaşık 24-25 yıl önce gerçekleştirdiği, Irak’ın bu suretle fiilen üç parçaya bölünmesi anlamına gelen tablonun bir parçası ve devamı niteliğindedir; aradaki en belirgin fark, bugün bölünme görüntüsünün çok daha ileri bir noktaya gelmiş gözükmesidir. Bu belirtilenler, bir taraftan Suriye’nin bölünme sürecine Irak’ın dâhil olma ihtimalinin güçlü olduğuna, diğer taraftan da bu çalışmanın konusu itibarıyla Tahran’ın Irak’a olan ilgisinin sadece Irak’ın kuzeyi ile sınırlı olmadığına, Irak’ın güneyinin de Tahran’ın ilgi/çıkar alanına dâhil olduğuna işaret etmektedir. Irak’ın güneyine İran açısından bakarken, öncelikle, Irak’ın yaklaşık 37 milyon olan güncel nüfusunun % 60’ından fazlasının Şii olduğunu görmek gerekir. Eğer Irak’ın kuzeyinde müstakil bir Kürt devleti ortaya çıkarsa, bu, Irak’ın güneyindeki Şii nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgenin de Irak’tan kopmasını gündeme taşıyabilecektir. (i)Yakın geçmişte ABD merkezli çok uluslu gücün bu bölgeyi koruma altına almış olması ve Bağdat güçlerinin 32. paralelin güneyine inmesini yasaklaması, (ii)buradaki Şii nüfus yoğunluğu, (iii)mevcut Bağdat Yönetiminin Şii karakteri ve (iv) İran’ın yükselen gücü, bunların hepsi, Irak’ın güneyinin Bağdat’tan kopma ihtimalini beslemektedir. Mevcut Irak Yönetiminde “yüksek makamların”, Kürtler, Şiiler ve Araplar/Sünniler arasında paylaştırılmış olması, bu ihtimali beslediği değerlendirilen bir başka husustur. Söz konusu paylaşım, sadece kuzeydeki Kürtlerin değil, güneydeki Şiilerin Bağdat’tan kopuşu bağlamında da anlamlıdır. Ve kuvvetle muhtemel perde gerisinde, Kürtlerin Bağdat’tan kopuşu, Şiilerin Bağdat’tan kopuşu ile birlikte mütalaa edilip pazarlık konusu yapılacaktır. İran’ın Kürt hareketi konusunda fazla öne çıkmayan ve Türkiye’yi zora sokan duruşunun arkasında bu son hususun da yer aldığını varsaymak uygun olacaktır. (i) Irak’ın güney bölgesinin petrol açısından zengin olduğu, (ii) Basra Körfezi’ne açıldığı ve (iii)Bağdat’ın Basra Körfezi’ne açılışının Irak ile İran arasında hep gerginlik ve sıcak çatışma nedeni olduğu dikkate alınırsa; İran’ın, Irak’ın bu bölgesinde Tahran’a müzahir müstakil bir “Şii” devletinin ortaya çıkmasından yana olacağı değerlendirilmektedir. Çünkü bu, İran’ın Basra Körfezi’ndeki mevcut konumunu politik, ekonomik ve askeri/güvenlik açılarından daha da güçlendirecektir. (i)Suudi Arabistan’ın enerji ihracatının çoğunu doğusundaki Basra Körfezi üzerinden yapması, (ii)petrol açısından zengin doğu bölgesinin (Dammam ve civarının) Suudi Arabistan’ın Şii nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yerler olması, (iii) diğer küçük Körfez ülkelerindeki Şii nüfus ve (iv)Tahran-Riyad rekabeti göz önüne alınırsa, Irak’ın güneyindeki Şiilerin Bağdat’tan koparak müstakil bir devlet kurmalarının Tahran’a nasıl bir güç/avantaj sağlayacağı daha iyi anlaşılacaktır. Bu noktada, Irak’ın güneyinde ortaya çıkabilecek müstakil bir Şii Devletinin, Suudi Arabistan ile İran’ı komşu yapacağını da görmek gerekir. Hal böyle olunca, Tahran’ın; hem Irak’ın kuzeydeki Kürtlere ilişkin duruşunun Irak’ın güneyindeki Şiiler ile bağlantılı olacağını söylemek, hem de Irak Kürtlerine ilişkin duruşu ile Irak Şiilerinin önünü açmak isteyeceğini varsaymak yanlış olmayacaktır.

İran, kuvvetle muhtemelen, Irak Kürtlerinin Bağdat’tan kopup müstakil bir devlete kavuşmasının İran Kürtlerine olabilecek yansımaları ile, Irak’ın güneyindeki Şiilerin Bağdat’tan kopup müstakil bir devlete kavuşmalarının İran’a olabilecek yansımalarını, fayda ve mahzurları ile, ayrı ayrı değerlendirmiş ve bunların bir karşılaştırmasını da yapmıştır.

Yukarıda belirtilen tablo, Ankara’nın ve Tahran’ın, Suriye krizi ve bu bağlamda Irak Kürtleri konularında “şimdilik” farklı pozisyonlara sahip olduklarına, aynı paydayı paylaşmadıklarına işaret etmektedir. İran; Irak’ın kuzeyine (Kürtlere) bakarken, Irak’ın güneyine (Şiilere) de bakmakta ve muhtemelen, kuzeye ilişkin olarak atacağı adımların güneyde kendisine ne getirip ne götüreceği hesabı içinde olmaktadır. Türkiye’nin, İran’a benzer, böyle bir durumu yoktur ve Irak Şiileri, Ankara’nın “uzağında” bir konudur. Bu koşullarda, Tahran’ın Kürt hareketine ilişkin güncel duruşu, Türkiye’yi zarar verici bir mahiyet de arz etmektedir. Çünkü Tahran’ın Irak Şiilerini dikkate alarak Kürt hareketine mesafeli (biraz da sessiz) bir görüntü vermesi, hem Ankara’yı muhtemel bir destekten yoksun bırakmakta, hem de Ankara karşısında Kürtleri cesaretlendirmektedir. Burada, Washington-Tahran “örtülü” dayanışması da hatırlanabilir.

Ankara, esasen, (i)Suriye krizinde bölünmenin gündeme gelmesinden, (ii) bu bağlamda bölge Kürtlerinin öne çıkmasından ve (iii) bu öne çıkışın Türkiye’ye yönelik tehdide dönüşmesinden sonra İran’ı hatırlamış gözükmektedir Ankara’nın bir süredir izlediği dış politikada mezhepsel kimliği (Sünni İslam kimliğini) öne çıkarması ya da söylem ve uygulamaları ile böyle bir algıya yol açması, hem doğrudan, hem de dolaylı olarak, Tahran ile olan ilişkilerine olumsuz yansımıştır. Ankara-Riyad, Ankara-Doha, Ankara-Erbil ilişkilerinden Tahran’ın duyduğu rahatsızlığı söylemeye gerek yoktur. Herhalde Tahran’ı en çok rahatsız eden husus, Ankara’nın özellikle Suudi Arabistan’a ileri derece angaje olmuş bir görüntü vermesidir. Nedeni de Ankara’nın “yol arkadaşlığı” yaptığı Riyad’ın tek “derdinin” İran olmasıdır. Ankara’nın, Sünni İslam Dünyasının liderliği konusunda Riyad’tan rol çalması ya da ileri derecede Riyad’ın himayesi altına girmesi, bunların her ikisi de, Tahran açısından olumlu karşılanmayacak hususlar olarak gözükmektedir.

Ankara’nın Riyad ile yol arkadaşlığı, sadece Ankara-Tahran ilişkilerine zarar vermemiştir. Bu yol arkadaşlığının konjonktürel olabileceği, Riyad’ın Ankara’yı artık “yük” olarak görebileceği ya da Ankara’ya artık ihtiyaç duymayabileceği, Riyad’ın Ankara’yı yolda bırakabileceği ve bu durumlarda Ankara’nın o tarihe kadar Riyad ile yaptığı yol arkadaşlığının faturasını tek başına ödemek zorunda kalabileceği görülemediği için, Ankara, itibar da kaybetmiştir. Riyad’ın son bir yıldır nükleer konularda Moskova ile yakın çalıştığı ve taraflar arasında bu konuda bir anlaşmanın imzalanmış olduğu, Riyad’ın Tel Aviv ve Moskova ile olan ilişkilerinin güncel durumu, dolaylı olarak, “yol arkadaşlığı” ile ilişkilendirilen zarara ve kayba işaret eder. Bu belirtilenler, bir yönüyle Türkiye’yi yalnızlaştıran ve Türkiye’nin caydırıcılığını azaltan hususlardır, diğer yönüyle de Türkiye’nin bölgedeki Kürt hareketinden algıladığı ülke ve ulus bütünlüğüne yönelik tehdide ciddiyet kazandırmaktadır. Bu da, Türkiye’nin söz konusu bölünme sürecine dahil olma potansiyelini öne çıkarmaktadır.

Ankara’nın Erbil ile olan ilişkileri ve muhtemel “Kürt koridoruna” ilişkin yaklaşımı, İran’ı yakından etkileyen diğer hususlardır. Irak’ın kuzeyinde Musul yakınlarındaki Başika kampında bulunan Türk askeri varlığının gerçekte hangi amaca yönelik olduğu tam olarak bilinmemektedir. Fakat önceki yazılarda da ifade edildiği üzere, Başika’daki Türk askeri varlığının; Türkiye’nin muhtemel Kürt Koridorundan algıladığı tehdit, bu tehdidi Erbil üzerinden kontrol etme düşüncesi ve bu bağlamda Erbil merkezli ve Irak’ın kuzeyi ile sınırlı müstakil bir Kürt devletinin hayata geçmesine destek verilmesi ile ilişkilendirilebileceği düşünülebilir. Ancak bir de, belirtilen mülahazaların ve bu mülahazaların ürünü sayılabilecek Başika’daki Türk askeri varlığının İran tarafından nasıl algılanabileceğine bakma gerekir. İran’ın Ankara-Erbil ilişkilerini “Sünni ittifak” olarak algıladığı ve Talabani, KYP ve Goran Hareketi üzerinden dolaylı olarak Irak Kürt Özel Yönetimine nüfuz etmeye çalıştığı hatırlanırsa, Irak Kürtlerinin Barzani yönetiminde ve Ankara’nın desteği ile Bağdat’tan kopması, Tahran’ı rahatsız edecektir. Bu noktada, Irak’ın kuzeyi Irak’ın güneyi ile birlikte mütalaa edilir ve kuzeyin Bağdat’tan kopmasının Irak’ın güneyinin de Bağdat’tan kopmasının önünü açacağı düşünülür ise, Ankara’nın desteğinde Erbil’in Bağdat’tan kopmasının İran’ın işine gelebileceği de ifade edilebilir. Erbil’in belirtildiği şekilde Bağdat’tan kopuşunu İran için sorun yapan husus, kopuşun zamanlamasının ve Türkiye’nin müdahil oluşunun, kuvvetle muhtemel, Tahran’ın öncelikleri ile bağdaşmaması ve orta vadede Kürt hareketi üzerindeki nüfuzunu kaybetme potansiyelini içermesidir. Eğer Tahran’ın Irak’ın kuzeyine ilişkin duruşu “üç aşamalı” bir plan dâhilinde görülürse; ilk olarak kendisinin de “bir şekilde” etkin olacağı bir süreç sonunda Irak Kürtlerinin Bağdat’tan kopmasını isteyebileceği, ikinci olarak bu kopuşu Irak Şiilerinin Bağdat’tan kopuş için bir “emsal” ya da gerekçe olarak kullanabileceği, üçüncü olarak da Irak’ın güneyinin Bağdat’tan kopmasından sonra Tahran’ın yeniden Irak’ın kuzeyine dönüp Kürtler üzerindeki nüfuzunu pekiştirmeye yönelebileceği akla gelmektedir. Tahran için, bugün itibarıyla sorun olan husus, Erbil, Ankara ve bu ikilinin kendisinde çağrıştırdığı “Sünni ittifak” algısıdır. Tahran’ın, Irak’ın güneyindeki Irak Şiilerini bir hal yoluna koyarken, bölgedeki Kürt hareketi üzerindeki nüfuzunu kaybetme endişesini taşıdığı değerlendirilmektedir ki;İran açısından bakıldığında, bu endişe, önemsenmesi gereken ciddi bir endişe olarak görülmektedir. Tahran Irak’ın güneyine eğilmiş iken Kürt hareketinin Ankara’nın ve Riyad’ın kontrolüne girmesi, orta vadede ve “mezhepsel” bir görüntü ile, İran’ın ülke ve ulus bütünlüğünü hedef alan bir tehdide dönüşebilir. Rusya ile Suudi Arabistan arasındaki güncel yakınlaşma işaretlerinin bu ihtimali besleyici bir potansiyeli içerdiği düşünülmektedir.

Bu noktada, eğer (i) Irak’ın kuzeyindeki (Başika’daki) Türk askeri varlığı, (ii)geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’ın Irak’a (ve Kuveyt’e) komşu kuzeydoğu bölgesinde icra edilen geniş katılımlı Riyad’ın patronajındaki askeri tatbikat ile, (iii) Ankara, Riyad ve Erbil arasındaki “Sünni ittifak” birlikte dikkate alınırsa; Tahran’ın, mevcut tabloda, Irak’ın kuzeyine ve güneyine ilişkin muhtemel senaryolarını hayata geçirmesinin oldukça güç olacağını ifade etmek mümkündür. Tıpkı bölge Kürtleri arasında olduğu gibi bölge Şiileri arasında da rekabet olmasının ve son dönemde kendisini belli eden Suudi Arabistan-İsrail-Rusya yakınlaşmasının belirtilen güçlüğü ayrıca beslediği düşünülmektedir.

Sonuç olarak; görünen, (i)Suriye krizinin kontrol edilebilir bir kriz olmaktan çıktığı ve bu durumun, bir taraftan dengelerde hızlı değişimlere yol açtığı, diğer taraftan da isabetli değerlendirmelerde ve öngörülerde bulunulmasını zorlaştırdığı, (ii) Suriye’nin bölünmesinin sadece bu ülke ile sınırlı kalmayabileceği, (iii) Lübnan’ın ve Irak’ın da söz konusu bölünme sürecinin konusu olabileceği, (iv) bölgeden Suudi Arabistan-İsrail-Rusya yakınlaşmasının işaretlerinin alındığı ve bu işaretlerin seyrine bağlı olarak, hem Türkiye’nin de söz konusu bölünme sürecine dâhil olabileceği, hem bölgedeki muhtemel yeni sınırların Batının istediği gibi olmayabileceği, hem de bölgede Washington-Ankara-Tahran şeklinde “alternatif” bir yakınlaşmanın ortaya çıkabileceğidir.

Ayrıca eğer (i)Tel Aviv’in Kürt hareketi ile olan ilişkisi, (ii)Tel Aviv-Riyad ilişkileri, (iii)bu ikilinin Tahran’a bakışlarının örtüştüğü, (iv)Tel Aviv-Washington ilişkileri ve (v) Washington-Riyad ilişkileri dikkate alınırsa; bunlara bağlı olarak da şunlar ifade edilebilir: (i)Ankara, Tahran ve Washington arasındaki yakınlaşma ihtimali zayıf görülmemektedir. (ii)Erbil, Ankara’nın etki alanından uzaklaşabilir. (iii)Kürt hareketi, daha karmaşık bir hal alarak “hız” kesebilir. (iv) İlk bakışta bölgedeki mevcut tablo ile bir çelişki gibi görünse de, bölgedeki çatışma eşiği yükselecek ve bu, bölgedeki çatışma riskini aşağıya çekecektir.
08 Mart 2016

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: