Bölünecek bir Suriye sonrası senaryoları…


…ve Türkiye’nin içindeki coğrafyanın yeniden şekillendirilmesi olasılığı!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Ateşkesin süreklilik kazanması ve siyasal çözüm sürecine geçilmesi ihtimali zayıf. Çünkü; Suriye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü koruması, eski günlerine dönmesi güç. Bağlar kopmuş, bastırılmış istekler gün yüzüne çıkmış, mevcut kin ve nefretler güçlenmiş, yeni kin ve nefretler doğmuş, ciddi güven bunalımı ortaya çıkmış, bir arada yaşama isteği ve umudu kaybolmuştur. divided_mid_east Bu tabloda; Suriye’nin parçalanmasına ilişkin görüşün uygulamaya aktarılması, Suriye Kürtlerinin kontrol edecekleri bir coğrafyaya kavuşmaları anlamına gelecek ve bu durumda kuvvetle muhtemel ki Hatay’ı gündeme getirecek. Ayrıca; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi kapsayan “Kürt üst yönetim” yapılanması Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesini hedef alan ayrılıkçı çabalara hız ve güç kazandırabilecek. Türkiye, oynanan senaryolarda rol itibarıyla sürekli seviye kaybettiği bir süreci yaşamaktadır. Bu süreç, Türkiye’nin geçmişi ve mevcut gücü ile örtüşmediği gibi, Türkiye’nin geleceği için ümit de vermemektedir.

***

SURİYE KRİZİ: ATEŞKES VE LÜBNAN ÇAĞRIŞIMLARI

Suriye krizinde ateşkes kararı alınmasına ve uygulama henüz başlamamasına rağmen, konuya ilişkin açıklamalar şimdiden ateşkese uyulmayacağı kanaatinin ağır bastığına işaret etmektedir. BM Sözcüsü Stephane Dujarrie’nin Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun başkanlığını birlikte yürüten ABD ile Rusya’nın ateşkesten sorumlu olacaklarını açıkladığı ABD ile Rusya’nın ateşkese ilişkin beklentilerinin örtüşmediği görülmekte ve öncelikle bunun söz konusu kanaati beslediği düşünülmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Kerry, ateşkesin işe yaramaması ve siyasal çözüm yolunda ilerleme sağlanamaması halinde, “B Planı” nın devreye gireceğini ve bu planın da, Suriye’nin bölünmesi olacağını çok net olarak ifade etti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise, ABD’den gelen bu açıklamaya tepki göstererek, ateşkese ve barışçıl (siyasal) çözüme alternatif olarak dillendirilen önerilerin kabul edilemez olduğunu açıkladı. Ateşkese nezaret edecek ABD ile Rusya’dan gelen bu açıklamalar, taraflar arasındaki görüş ayrılığına işaret etmek suretiyle, doğal olarak, ateşkese uyulmayacağı ve dolayısıyla ateşkese dayalı (bağlı) siyasal çözüm sürecinin işlemeyeceği beklentisine yol açmaktadır.

Söz konusu kanaate ve beklentiye yol açan bir başka husus da, ateşkesin kapsamı ile ilgilidir. Suriye’nin Moskova Büyükelçisi Riyad Haddad; ateşkesin IŞİD’ı ve El Nusra’yı kapsamayacağını, ateşkesin uygulanmaya konulmasından sonra da bunlarla mücadelenin süreceğini açıklamıştır. Ankara’dan da, en yetkili ağızlardan; Türkiye için ateşkesin bağlayıcı olmayacağı, Türkiye’ye yönelik tehditler ile mücadeleye devam edileceği ve Suriye’deki Kürtlerin ateşkesin kapsamı dışında sayılacağı açıklamaları gelmiştir. Türkiye’nin bu açıklaması sonrasında, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov’dan, Suriye’de Kürtlerin ateşkesin kapsamı dışında tutulmasının anlaşılır olmadığı, “saçmalık” olduğu açıklaması gelmiştir. Bu açıklamalar sonrasında Putin’e atfen verilen açıklamada ise, ateşkesin teröristler için geçerli olmayacağı hususu yer almıştır. Bu açıklamalar, ateşkesin kapsamı konusunda ciddi/derin görüş ayrılıkları olduğu anlamına gelmektedir. Suriye’de kimin terörist olduğu ya da sayılacağı konusunda taraflar arasında bir mutabakatın olmaması, ülkelerden birinin terörist dediğine diğerinin sahip çıkması ya da “müttefikim” demesi, ateşkesin kapsamı konusundaki görüş ayrılığını ayrıca ve daha çok öne çıkarmaktadır. Ankara ile Washington’un PYD konusunda farklı görüşlere sahip olduğu açıktır. Keza Türkiye’nin müzahir olduğu unsurların Rusya’nın hava saldırılarına konu olduğu da bilinmektedir. Kapsama alanına ilişkin bu farklı yaklaşımlar, ateşkesin işlemesini ve buna yüklenen işlevin hayata geçirilmesini zora sokacaktır.

Ateşkesi zora sokacağı düşünülen bir diğer konu da, ateşkesin süresi ile ilgilidir. Bünyesinde Suriyeli muhalif 100’e yakın silahlı örgütün yer aldığı ileri sürülen Suudi Arabistan kontrolündeki Yüksek Müzakere Komitesi’nden, ateşkese iki hafta süre ile uyulacağı açıklaması gelmiştir. Ateşkese sadece iki hafta uyulması, her şeyden önce, bu uymanın zoraki olduğuna işaret eder. Ayrıca, bu Komite Riyad’ın kontrolünde olduğu için, gerçekte, Suudi Arabistan’ın ateşkese ilişkin yaklaşımını açığa vurur. Ve ateşkese sadece iki hafta uyulacağı yönündeki açıklama ile; Şam Yönetiminin ve kuvvetle muhtemel arkasında Esad’a destek veren diğer aktörlerin yer aldığı Suriye’de seçime gidilmesi kararına, bunların yüklediği işlevi boşa çıkarma amacının güdülmüş olabileceği de akla gelmektedir.

Yukarıda belirtilen yaklaşım farklılığı ile ateşkesin kapsamı ve süresi konusundaki hususlar, Suriye’de savaşan örgüt sayısı, bunların hepsi birlikte, ateşkes konusunda iyimser bir beklenti içinde olunmasını engellemektedir. Ancak iyimser olmayan beklenti sadece ateşkes ile sınırlı değildir. Çünkü ateşkese, siyasal çözüm sürecinin işletilmesine imkân verme işlevi de yüklenmiştir; dolayısıyla, iyimser olmayan beklenti bu sürece de yansıyacaktır. Esad’dan gelen seçim açıklaması ile, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dan gelen (yukarıda değinilen) açıklama, ateşkese dayalı (bağlı) siyasal çözüm sürecine işaret eder ve ateşkesin işlememesi, doğal olarak, bu süreci de işlemez kılacaktır. Bu noktada, ayrıca, bu belirtilenlerden, Şam’ın ve Moskova’nın, özellikle ateşkese dayalı (bağlı) siyasal çözüm sürecine odaklanmış olduklarını çıkarmak da mümkündür. Ateşkesin başlamasının hemen öncesindeki kısa sürede Rus hava saldırılarının yoğunlaşması, bu odaklanmanın bir başka işareti olarak görülebilir. Rusya, ateşkese ve sonrasına odaklandığı için, ateşkes uygulamaya girmeden ne yapabilirse yapmaya çalışmış gözükmektedir. Ancak yukarıda değinilen ve Rusya’dan gelen önceki diğer açıklamalar ile fazla örtüşmediği düşünülen Putin’e atfen verilen açıklamanın; daha önce diğer aktörlerden gelmiş açıklamaların etkisinde, bu odaklanmanın boşa çıkacağının anlaşıldığı ve buna bağlı olarak bir “tepki” ve bir “meydan okuma” olduğu düşünülmektedir.

Bu gelişmeler, özellikle ABD Dışişleri Bakanı tarafından ifade edilen “B Planı” nı, yani bir süredir konuşulmakta olan Suriye’nin “fiili kontrol” durumuna göre parçalara ayrılması görüşünü akla getirmektedir. Önceki yazılarda da işlendiği üzere; Suriye’de, kim nereyi kontrol ediyorsa, o yerin kontrolünün ona bırakılmasını öngören, bir görüşü ortaya atılmıştı. Ateşkesin işlemesini ve ateşe dayalı siyasal çözüm sürecinin hayata geçmesini zora sokan bir başka etken de, bu görüştür. Çünkü gerçekçi olarak Suriye’ye bakıldığında; beş yıla yakın bir süredir yaşananlar nedeniyle, Suriye’de geri dönüşün önünün tıkalı olduğu görülmektedir. Yaşanan onca acıdan, ızdıraptan, zulümden, vahşetten, maddi ve manevi kayıplardan sonra Suriye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü koruması, eski günlerine dönmesi güçtür. Bağlar kopmuş, bastırılmış istekler gün yüzüne çıkmış, mevcut kin ve nefretler güçlenmiş, yeni kin ve nefretler doğmuş, yeni kin ve nefret tohumları ekilmiş, düşmanlıklar artmış, ciddi güven bunalımı ortaya çıkmış, bir arada yaşama isteği ve umudu kaybolmuştur. Onun içindir ki, ateşkes ile birlikte bu tabloyu tersine çevirecek siyasal çözüm sürecinin işlemesinin, hem başarılı olma ihtimalinin zayıf olduğu, hem de bu zayıf ihtimal nedeniyle ateşkesin gereksiz olduğu düşünülecektir. Ateşkese ilişkin olarak başlangıçta belirtilen açıklamaların arkasındaki etkenlerden birinin de bu düşünce olduğu değerlendirilmektedir. Eskiye dönüşün yolu tıkalıdır; bu da, ateşkesin ve bağlı siyasal çözüm sürecinin boşuna bir çaba olacağı algısına yol açmakta ve “fiili kontrol” durumuna göre bölünmenin cazibesini artırmaktadır. Bu takdirde de yapılacak şey, bugünü ve görünür geleceği dikkate almak suretiyle kontrol edilecek bölgeyi artırmaktır, yani ateşkese uymamaktır. Ya da ateşkesin kapsamının, kontrol edilmek istenen coğrafya dikkate alınarak, dar tutulmasıdır.

Bütün bu belirtilenler, uygulamaya konulmasının ateşkese uyulmama, dolayısıyla ateşkese dayalı siyasal çözüm sürecinin hayata geçmeme ihtimalinin güçlü olduğu değerlendirmesine neden olmaktadır. Bu, “ne yapalım, denedik, olmadı” türü söylemler üzerinden, “fiili kontrol” durumuna göre Suriye’nin bölünmesi görüşünün uygulamaya konulmasının, hem gerekçesi olabilecek, hem de bu görüşe meşruiyet kazandırmak için kullanılabilecektir. Ancak, söz konusu görüşün bu suretle uygulamaya konulmasında, bu kez de, daha çok yeri ve/veya jeopolitik-stratejik açıdan önem arz eden yerleri kontrol etmeyi öngören bir “paylaşım” mücadelesi yaşanacak, bu kez de böyle bir ortaya çıkacaktır. Buna “Suriye’ye el atmış iken, tekrar tekrar bu bölgeye dönmemek” için, bitişik coğrafyalardaki mevcut ve muhtemel sorunlara da el atılmak istenebileceği düşüncesinin yol açabileceği sorunları ya da bu düşüncenin mevcut sorunun yayılmasına neden olabileceğini de eklemek gerekir. Bu bağlamda hemen akla gelenler ülkeler Irak, Türkiye, Lübnan ve İsrail olmaktadır.

Bugün Irak, ABD’nin daha önce çekilmekle beraber, askeri varlığını giderek artırdığı bir ülkedir. IŞİD ile mücadele; ABD’nin, Irak’taki askeri varlığını çekilme sonrasında artırmasına aracılık etmekle kalmamış, Peşmergeyi IŞİD ile mücadele üzerinden güçlendirmesine ve Bağdat’ın “karşısına” çıkarmasına da hizmet etmiştir. Bölge genelinde gelinen noktada, gerek Türkiye’nin “Kürt Koridoru”na ilişkin net ve sert duruşu, gerekse Irak Kürtleri ile Suriye Kürtleri arasındaki “anlaşmazlık” nedeniyle, Suriye’nin “fiili kontrol” durumuna göre bölünmesi görüşünün uygulamaya konulması, Irak’ın kuzeyinin Bağdat’tan kopabileceği yeni bir sürece yol açabilecektir. Erbil Yönetimi, Bağdat’tan kopmaya çok yakındır ve Suriye Kürtlerinin izlediği siyaset, Irak Kürtlerinin lehine olan mevcut konjonktürü değerlendirmelerini zora sokma potansiyelini içermektedir. Çünkü Erbil Yönetiminin Suriye Kürtleri ile birlikte hareket etmesi demek, önce onları “kendi” düzeyine çıkarması (bunun için emek, kaynak ve en önemlisi zaman harcaması), sonra da onlarla birlikte yeniden birçok aktörü karşısına alacağı yeni bir mücadeleye girişmesi demektir. Bu zordur ve Erbil Yönetiminin yakaladığı fırsatı değerlendirememesi anlamına gelecektir. Erbil’in Bağdat’tan kopmaya çok yakın olmasına ilave olarak, eğer Bağdat’tan koparsa; bunun, Erbil’in Kürt hareketindeki “önderlik” pozisyonunu öne çıkaracağını ve tartışma konusu olmaktan uzaklaştıracağını da görmek gerekir. Yukarıdaki mülahazalar ışığında, eğer Suriye’de ateşkese uyulmaz ve “fiili kontrol” durumuna göre bölünme gündeme gelir ise, bunun Irak’a da yansıyabileceği ve Irak’ın kuzeyinin Bağdat’tan kopabileceği düşünülmektedir. Bu noktada, Şii egemen Bağdat Yönetimi ve Bağdat-Tahran yakın ilişkileri, Erbil’in Bağdat’tan kopmasının önündeki önemli engellerden ikisi olarak görülebilir. Ancak bunu görenlerin, bir taraftan Şii egemen olmasına rağmen Bağdat Yönetiminde “post” sahibi olan Kürtleri ve Erbil’in güç olarak geldiği ile, Erbil-Washington ve Erbil-Ankara ilişkilerini de görmesi icap eder. Bağdat Yönetiminde “post” sahibi Kürtlerin duruşları, bunların sahip oldukları yetkiler ne kadar anlamlı olabilir? ABD’nin son dönemde Irak’ta artan askeri varlığı bu bağlamda anlamlı bulunabilir mi? Ankara, Erbil için İran’ı karşısına alır mı? Son dönemde İran ile daha da yakınlaşan Rusya’nın tavrı ne olur?

Türkiye açısından bakıldığında öncelikle görülmesi gereken husus; Suriye’nin bölünmesine (parçalanmasına) ilişkin görüşün uygulamaya aktarılmasının, (arada kopukluklar olsa da) Suriye Kürtlerinin kontrol edecekleri bir coğrafyaya kavuşmaları anlamına gelecek olması ile ilgilidir. Ve bu, iki açıdan Türkiye için çok önemlidir. Bunlardan birincisi, Suriye Kürtlerinin kontrol edecekleri bir coğrafyaya kavuşmalarının, önce Azez-Cerablus hattını, sonra da kuvvetle muhtemel Hatay’ı gündeme getirecek olmasıdır. İkincisi de, dört ülkeyi (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kapsayan “Kürt üst yönetim” yapılanması nedeniyle, Suriye Kürtlerinin geleceği bu noktanın, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesini konu edinen/edinecek ayrılıkçı çabalara hız ve güç verebileceğidir. Türkiye’nin Azez-Cerablus hattına, ateşkese ve dolayısıyla ateşkese dayalı Suriye ile ilgili siyasal çözüm sürecine ilişkin net ve katı yaklaşımının arkasında bu mülahazaların olduğu değerlendirilmektedir. Başbakan Ahmet Davutoğlu’dan gelen, Şam’ın Suriye’nin tamamında kontrolü elinde tutamamasının arkasında Türkiye’nin olduğu yolundaki -adeta itiraf niteliğinde, uluslararası hukuk ve diplomasi ile bağdaşmayan- açıklamaya rağmen; yukarıdaki mülahazalar, gerçekte/pratikte Türkiye’nin Suriye’nin bütünlüğünden yana olduğuna işaret etmektedir. Mevcut durumda görülen Ankara-Erbil ilişkileri ile Erbil’in Suriye Kürtleri ile olan yaklaşımı, “şimdilik” Türkiye’yi kısmen rahatlatmaktadır. Ancak Türkiye’nin bu durumu sürdürme gücünü kaybetmesi, başına çok büyük gaileler açabilecektir. Ayrıca, aşağıda ifade edileceği üzere, Lübnan’ın Suriye krizine dahil olma ihtimali de, Türkiye’yi yakından etkileyebilecek bir durumdur ve Türkiye’nin bu ihtimal üzerinde çalışmaya ihtiyacı olduğu düşünülmektedir. Bunlar, Türkiye’nin Suriye krizine ilişkin duruşunun çok kritik bir süreçten geçtiğine işaret etmektedir.

Lübnan açısından bakıldığında ise; Suriye krizine ilişkin ateşkes ile eş zamanlı sayılabilecek ciddi gelişmelerin olduğu görülmektedir. Önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’nden, arkasından Suudi Arabistan’dan, Bahreyn’den, Katar’dan ve Kuveyt’ten, vatandaşlarına Lübnan’a gitmeyin çağrısının geldiği görülmüştür. Lübnan, bir taraftan yaşadığı iç savaşlar ile, diğer taraftan da her açıdan cazip coğrafi konumu ile, bilinen/tanınan bir ülkedir. Lübnan’ın karadan iki komşusu vardır. Bunlar, Suriye ve İsrail’dir. Şam-Tahran yakın ilişkisi, Lübnan Hizbullah’ı, Lübnan’daki Şam nüfuzu ve Lübnan’ın Şam’ın hemen batısında kalan (Suriye’nin güney bölgesinin Doğu Akdeniz’e açılmasının önünde adeta bir engel gibi duran) konumunun, hep birlikte ve çok konuşulmasa da, Lübnan’ın kolayca Suriye krizinin içine çekilebileceği değerlendirmesine neden olmaktadır. Lübnan Hizbullah’ının siyasal açıdan ülkenin yönetimini elinde tutan bir konumda bulunması; üstelik, işgal yıllarında Suriye’ye karşı savaşmış, Katolik, Michel Aoun’un kurduğu “Özgür Yurtsever Hareketi” isimli partinin Hizbullah ile birlikte Lübnan Yönetiminde yer alması ve bunların her ikisinin de Esad Yönetimine destek vermesi, Arap ülkelerinden gelen Lübnan ile ilgili açıklamalar ile birlikte mütalaa edildiğinde, önümüzdeki dönemde Lübnan’ın da Suriye krizine dahil olabileceği ihtimali akla gelmektedir. Eğer Suriye’nin bölünmesini öngören görüşün uygulamaya konulacağı ve bu vesileyle bölgedeki sınırların da gözden geçirilmek istenebileceği varsayılır ise, Lübnan’ın da böyle bir sürece dahil edilme ihtimali zayıf görülmemektedir. Bölünecek coğrafyanın büyütülmesinin “paylaşımda” sağlayacağı avantajın ya da kolaylığın bu ihtimali ayrıca beslediği/beslediği değerlendirilmektedir. Bu noktada şu hususlar akla gelmektedir: Lübnan’ın Şam’ın batısında yer alan coğrafi konumu, muhtemel bölünme senaryolarında Şam Yönetimine (Esad’a) bırakılacağı konuşulan parça, Rusya’nın Esad’a verdiği destek ve Lübnan’ın hemen kuzeyindeki Suriye kıyılarında yer alan Tartus’ta Rusya’nın sahip olduğu kalıcı deniz üssü. Akla gelen bu hususlara bağlı çağrışım ise, Şam Yönetimine (Esad’a) bırakılacak parçanın Lübnan üzerinden büyütülmesinin düşünülmüş olabileceğidir. Şam’ı (Esad’ı) gözeten böyle bir düşünce, hiç şüphesiz Rusya ile de ilişkilendirilebilecektir. Hatta böyle bir düşüncenin Moskova mahreçli olduğu bile düşünülebilir. İran’ın bu düşünceye nasıl yaklaşabileceği önemlidir. Acaba Lübnan’ın Suriye ile adeta kuşatılmış konumu ve Rusya’nın Suriye konusundaki duruşu, İran’ı bunu kabullenmeye ve destek vermeye itebilir mi? İran (ve Şam ile Moskova), İsrail ile karşı karşıya gelmek ister mi? Ya da İran, bu yolla İsrail’e komşu olmak ister mi? Eğer Arap ülkelerinden gelen Lübnan’a gitmeyin uyarısının Riyad’ın Suriye krizine (İran’a) ilişkin duruşunun giderek daha çok netleştiği ve katılaştığı anlamına geldiği varsayılır ise; İran, Lübnan üzerinden Riyad karşısındaki cephenin genişlemesini ister mi?

Suriye krizinin yukarıdaki mülahazalar çerçevesinde Lübnan’a sirayet ettiği bir tabloda İsrail’in bu gelişmelerin dışında kalması, oldukça uzak bir ihtimal olarak görülmektedir. Mevcut haritaya bakıldığında, İsrail’in, kuzeyde Lübnan, kuzeydoğuda da Suriye üzerinden tehdit ve baskı altında olduğu görülür. Suriye’nin Golan Tepeleri, İsrail tarafından, önce 1967’deki Arap-İsrail savaşında işgal edilmiş, 1981’de de ilhak edilmiştir. Golan Tepeleri, bugüne kadar taraflar arasında hep sorun olmuş ve Orta Doğu Barış Süreci’nin bir bütün olarak hayata geçmesini engellemiştir. İran kontrolündeki Hizbullah, Lübnan’da ülkeyi yönetme noktasına gelmiştir ve Lübnan’ın güneyi İsrail’e yönelik Hizbullah saldırılarına ev sahipliği yapmaktadır. İsrail, bir dönem, Lübnan’ın güneyini kontrolü altında tutmuştur. Lübnan’ın güneyi halen İsrail’e saldırılar için kullanılmaktadır. Bu belirtilenler nedeniyle, Suriye’deki bölünme sürecine Lübnan’ın dâhil olmasının İsrail’in harekete geçmesine yol açabileceği değerlendirmesine yol açmaktadır. Ancak İsrail’in harekete geçişinin bir ikilemi içerme potansiyelini ihtiva ettiğini de ifade etmek gerekir. Bu ikilem de, acaba İsrail, Lübnan’ın güneyini ülkesine dahil etme için İran ile “komşu” olmayı kabul edilebilir bulur mu sorusunda kendisini göstermektedir. Ancak İsrail’in harekete geçişini, sadece kuzeye yönelme (ilhak) olarak görmemek gerekir; Lübnan’ın da dahil olacağı Suriye’nin muhtemel bölünme sürecinde İsrail’in kendisine müzahir olarak göreceği bir komşuya sahip olmayı öngören siyasal bir çaba içine girebileceğini de beklemek gerekir. Burada da, söz konusu bölünme sürecinin İsrail-Filistin ilişkilerini nasıl etkileyebileceği konusunda çalışma gereği kendisini belli etmektedir.

Suriye’nin bölünmesi görüşünün uygulamaya konulması ve buna Lübnan’ın dahil edilmesi, hiç şüphesiz Rusya’yı da yakından ilgilendirecek ve etkileyecektir. Bu gelişmeler, Rusya’nın Baltıklara ilişkin duruşu, NATO ile yaşadığı gerginlik, Ukrayna ve Kırım konusunda içinde bulunduğu durum, Türkiye ilişkilerinin geldiği nokta ile birlikte değerlendirildiğinde, Moskova’nın eş zamanlı olarak birçok “cephede” sıkıntı içinde olduğunu ve düşük petrol fiyatları (ve Batı ambargosu) nedeniyle ekonomisinin içine düştüğü durumun bu sıkıntısını ayrıca artırdığını söylemek mümkündür. Belki de Rusya için asıl (en büyük) konu, Putin’in Orta Doğu’ya ilişkin duruşunun, Rusya’nın Uzakdoğu toprakları ve Arktik Okyanusu kıyıları için ne gibi potansiyel riskleri beraberinde getirebileceği ile ilgili olacaktır.

Son olarak; Suriye krizinin Lübnan’ı da içerecek bir mecraya kayması, hiç şüphesiz Tahran’ı durup düşünmeye itecektir. Bu durup düşünme noktası, İran ile Türkiye arasında yeni bir dönemin başlangıcı olma potansiyelini içermektedir. Eğer bu mecra kayışı hayata geçer ise, Ankara, durup bunu düşünmelidir. Ve Türkiye, Suudi Arabistan’ın “tek” derdinin İran olduğunu her adımda hatırlamak durumundadır. Ve “Ankara’dakiler”, Riyad’ın Sünni İslam Dünyasının patronluğu konusunda kendilerinden “rol çalınmasına” hiç de iyi bakmayacaklarını peşinen varsaymalıdırlar. Türkiye, oynanan senaryolarda rol itibarıyla sürekli seviye kaybettiği bir süreci yaşamaktadır. Bu süreç, Türkiye’nin geçmişi ve mevcut gücü ile örtüşmediği gibi, Türkiye’nin geleceği için ümit de vermemektedir.

Ve yazarken bir ülkenin bölünmesi/parçalanması konusunda yazmanın verdiği vicdani üzüntüyü yaşadığımı da belirtmeliyim…
26 Şubat 2016

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: