Türkiye’nin Yeni «Komşu»ları!


Geleceğini karartacak bir Devlet ve bir Güvenlik Örgütü…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Bu yeni komşu ve örgüt nedeniyle,Türkiye’nin eş zamanlı olarak kuzeyden, güneyden ve doğudan hedef ülke haline gelmesi ve baskı altına alınması söz konusu. Ankara’nın, böylesine bir çok güçlü ittifak karşısında çıkabilecek sorunların üstesinden tek başına gelebilme şansı da hemen hemen yok gibi…karanlik_tablo Üstelik bu yeni durum karşısında, Ankara’nın «dostlar cephesi»nde bile daha fazla yalnızlığa itilmesi de söz konusu. Ayrıca, zaten zorlanan ekonomisi daha da kötüleşebilecek. İşte bu yüzden, kendi «özgücü» ile yetinmesi mümkün olamayacağı, sonunu getirme olasılığı yok denecek kadar az görünen işler(macera)den uzak durmak; sadece ülke bütünlüğü ve ekonomisinin değil, her alanda ciddi yaralar almadan, ‘zararın neresinden dönülürse kârdır’ anlayışı ile, askerî çözümler yerine, uygun diplomatik çıkış yolları üretme arayışında olmak zorunda.

***

RUSYA: TÜRKİYE’NİN SURİYE ÜZERİNDEN YENİ KOMŞUSU

Türkiye, Suriye üzerinden, güneyinden de İran’a komşu olduktan sonra, şimdi de, aynı usulle Rusya ile komşu olacak gözükmektedir. IŞİD saflarında savaşan Rusya vatandaşları üzerinden algıladığı tehdidi gerekçe göstererek, Şam Yönetiminin yaptığı davete istinaden, 2015 yılı Eylül ayı sonlarından itibaren Suriye’de hava operasyonlarına başlayan Rusya; izlediği siyasetle, Suriye’de kalıcı olacağı mesajını vermektedir. Moskova, esasen Suriye’de sahip olduğu askeri imkân ve kolaylıklara ilave olarak, bu ülkedeki askeri varlığını daha güçlendirmektedir. Lübnan’ın hemen kuzeyinde yer alan Suriye kıyılarındaki Tartus Limanında sahip olduğu kalıcı deniz üssünden sonra, daha kuzeyde, Türkiye’nin güney sınırlarına yakın Lazkiye’de bir hava üssü kurma çabası içine girmiştir. Suriye’deki Rus kara gücü içinde, hava operasyonlarının gerektirdiği ve hava savunma sisteminin içerdiği “yer” unsurlarına ilave olarak, küçük çaplı topçu birliklerinin ve özel kuvvetler unsurlarının bulunduğu bilinmektedir. Bunlara, Rusya’nın; Doğu Akdeniz’deki donanmasını takviye etmesini, denizde mobil ve karada sabit hava savunma sistemlerini kurmasını ve bunları işler hale getirmesini, Hazar Denizi’ndeki askeri imkân ve yeteneklerini Suriye’ye tevcih etmesini ve Kafkasya’da artan askeri hareketliliğini de eklemek gerekir.

Doğrudan ve/veya dolaylı olarak Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını güçlendiren bu gelişmeler, başlangıçta da ifade edildiği üzere, Moskova tarafından IŞİD ile mücadeleye dayandırılmıştır. Moskova, IŞİD sorununu (tıpkı Afganistan sorunu gibi), ileride Rusya’yı hedef alabilecek bir tehdit olarak görmüş; IŞİD’ı önce Rusya’daki barış ve istikrar ortamını, sonra da Rusya’nın ülke ve ulus bütünlüğünü hedef alabilecek bir tehdit olarak algılamıştır. Bu algılama ile ve bu algısını uluslararası kamuoyu ile paylaşarak Suriye’deki çatışmalara doğrudan müdahil olmuştur. Ancak aradan geçen beş aya yakın süre içerisinde gelinen nokta, Rusya’nın, IŞİD tehdidinden çok, Türkiye’nin Hatay ve Kilis illerine yakın (komşu) bölgelerdeki Şam Yönetimine muhalif unsurları hedef aldığı olmuştur. Moskova’nın verdiği hava desteği sayesinde, Şam Yönetimine mensup kara unsurları, belirtilen yönde ilerlemeye başlamıştır. İran’ın da, Şam-Moskova ikilisine destek verdiği bu operasyonlar, bir taraftan muhaliflerin Doğu Akdeniz’e ilerleyişinin önünü kesmiş, diğer taraftan da muhaliflerin kontrolündeki yerlerin yavaş yavaş Şam Yönetiminin kontrolüne geçmesine yol açmıştır. Suriye’deki çatışmanın bu mecraya kayması, doğal olarak, Rusya’nın müdahil oluşununmünhasıran IŞİD ile bağlantılı olmadığı algısına yol açmıştır.

Bu algıyı besleyen ve işbu çalışmanın kaleme alınmasına neden olan son gelişme ise, Suriye’nin Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne [KGAÖ] üye olabileceğinin gündeme taşınmasıdır. [i] Geçtiğimiz Perşembe günü Moskova’da Rusya’nın Şam Büyükelçisi ile KGAÖ Genel Sekreteri arasında geçekleşen görüşmenin sonunda yapılan açıklamada, eğer Şam yönetimi KGAÖ’ne üyelik talebinde bulunursa bu talebin değerlendirmeye alınacağı ifade edilmiştir. Bu gelişme, IŞİD ile mücadele şeklinde başlayan Rusya’nın Suriye’deki varlığının gerçekte hangi yönde ilerlediğine işaret etmesi açısından Türkiye için son derece önemlidir. Çünkü Suriye’nin KGAÖ ile ilişkilendirilmesi, Türkiye’nin NATO ile ilişkilendirilmesini çağrıştırmaktadır. Hatırlanacağı üzere Türkiye, İkinci Dünya Savaşının son yılında, Haziran 1945’te, Boğazlar ve bazı sınır/toprak düzenlemeleri konularında Sovyet istekleri ile karşılaşmış, aynı yöndeki talepler 1946 yılında da gelmiş ve bu durum, 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya katılması ile sonuçlanmış, Türkiye Doğu-Batı kamplaşmasında cephe ülkesi haline gelmiştir. NATO Antlaşması’nın müşterek savunmaya ilişkin 5. maddesinin, Sovyetler karşısında Türkiye’nin savunma ve güvenlik ihtiyacının karşılanmasına aracılık edeceği düşünülmüştür. Nitekim maliyeti ağır da olsa, NATO, bu aracılık işlevini, 1952-1991 arasında şöyle veya böyle yerine getirmiştir. Bugün gelinen noktada, KGAÖ, bunları çağrıştırmaktadır. KGAÖ; Mayıs 1992’de Özbekistan/Taşkent’te yapılan zirvede bir araya gelen Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Ermenistan Devlet Başkanları tarafından imzalanan Kolektif Güvenlik Anlaşması’na dayanır; bu anlaşmaya dayalı olarak, Ekim 2002’de yine Özbekistan/Taşkent’te kurulmuştur. KGAÖ’nün kurucuları, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan’dır. Bu altı ülke, bu suretle, kendi aralarında bir askeri ittifak oluşturmuşlardır. Bu ittifak da, tıpkı NATO İttifakı gibi, üye ülkelerden birine yapılacak bir saldırının üye ülkelerin tamamına yapılmış bir saldırı sayılacağını, yani müşterek savunma mekanizmasını öngörür. KGAÖ, çalkantılı bir oluşum süreci geçirmiştir. Başlangıçta ya da daha sonra anlaşmayı imzalayan ya da bu ittifaka katılan Azerbaycan, Gürcistan ve Özbekistan halen KGAÖ üyesi değillerdir. Nasıl NATO ABD’nin patronajı altında ise, KGAÖ de Rusya’nın patronajı altınadır. Tıpkı NATO gibi, barış gücü ve acil müdahale gücü oluşturulmasını öngörür, Rusya’nın KGAÖ planları uyarınca üye ülkelerde askeri varlık bulundurmasına imkân verir. Buradan çıkarılacak sonuç, Suriye’nin muhtemel KGAÖ üyeliğinin; “yeni” Soğuk Savaş iddialarına gerçeklik kazandıracağı, Türkiye’nin yeniden cephe ülkesi olacağı ve Rusya’nın -diğer KGAÖ üyesi ülkeler ile destekli olarak- Suriye’deki askeri varlığının daha da ileri seviyede olacağıdır.

Suriye’nin KGAÖ’ne dahil olması; Rus uçağının düşürülmesi ile bozulan Ankara-Moskova ilişkileri ve bugüne kadar düzelmemiş Ankara-Erivan ilişkileri ile birlikte mütalaa edildiğinde, Türkiye’nin, eş zamanlı olarak kuzeyden, güneyden ve doğudan hedef/baskı altına alınabileceği bir durumu ortaya çıkaracaktır ki, Türkiye, böyle bir durumun altından kalkmakta ciddi şekilde zorlanacaktır. Ayrıca Rus uçağının düşürülmesi sonrasındaki duruşları hatırlandığında, Suriye’nin KGAÖ’ne dâhil olması sonrasında, KGAÖ üyesi Kazakistan’ın ve Kırgızistan’ın Türkiye ile olan ilişkilerinde daha belirgin bir gerileme olacağından da şüphe duyulmamaktadır. Yani Suriye’nin KGAÖ’ne üyeliği, Türkiye karşısındaki cepheyi genişletmekle kalmayacak, Türkiye’yi muhtemel desteklerden de yoksun bırakabilecektir.

Ancak Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının bu mecraya kayması, sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir konu değildir. Rusya’nın Suriye krizine müdahil olma üzerinden bu ülkedeki askeri varlığını artırması, sadece Türkiye’ye yönelik olarak görülebilecek bir husus olmanın çok ilerisindedir, bölgesel ve küresel dengeleri Rusya lehine değiştirme potansiyelini içermektedir. Çünkü sahip olduğu imkân ve yetenekleri sayesinde, Rusya’nın; Suriye’deki askeri varlığı üzerinden, sadece Orta ve Doğu Akdeniz’i değil, Karadeniz’i, Ege Denizi’ni, Süveyş Kanalı’nı ( Kızıldeniz’i), Arap Yarımadası’nı, doğudan Afrika’ya girişi-çıkışı, Basra Körfezi’ni ve Umman Denizi üzerinden doğudan Hint Okyanusu’na girişi-çıkışı kontrol edebileceği çıkarılabilmektedir. Rusya, enerji satıcısı bir ülkedir, ekonomisi münhasıran enerjiye dayalıdır ve enerji Rus Diplomasisine güç veren önemli bir unsurdur. Bu, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının, enerji ve enerji-politik bağlamında da anlamlı olduğuna işaret eder. Çünkü Rusya, Suriye’deki askeri varlığı üzerinden, Orta Doğu da dâhil kontrol edebildiği bölgedeki enerji ihracatını ve ithalatını ( enerji ihracatçısı ve ithalatçısı ülkeleri) kontrol etme avantajını ciddi şekilde güçlendirmiş olacaktır. Bu açıdan bakılınca hemen öne çıkan ihracatçı ülkeler, İran, Suudi Arabistan ve ABD, ithalatçı ülke olarak de Çin kendisini göstermektedir. Evet, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının artması Türkiye’yi etkiler ama, Türkiye ile birlikte kaçınılmaz olarak bu ülkeleri de etkileyecektir.

Rusya’nın enerjide bir şekilde kontrolü ele geçirmesi, acaba Çin’e nasıl yansır? Moskova, enerji fiyatları üzerinden, Çin ekonomisine nüfuz etme imkânına kavuşur mu? Kaya petrolünün-gazının yüksek üretim maliyeti dikkate alındığında, ABD, enerjide geldiği noktayı koruyabilir mi? Bugün Suudi Arabistan merkezli olarak petrol fiyatlarının aşağı çekildiği ( aşağıda tutulduğu) hatırlandığında, Rusya’nın askeri gücü ile benzeri bir politikayı sürdürmesi acaba Tahran’ı ve Riyad’ı nasıl etkiler? Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını hem pekiştirmesinin hem de kalıcı hale getirmesinin yol açtığı bu ve benzeri sorular, hiç şüphesiz “çeşitli” ve “karşı” adımlara yol açacaktır. Bunların neler olabileceği belki ileride görülebilecektir.

Geçtiğimiz Ocak (2016) ayının 29’nda Cenevre’de gerçekleşen Suriye konusundaki toplantıda, “ateşkes” kararının alınamaması; bunun yerine, “düşmanlıkların durdurulması” gibi, rasyonel ve gerçekçi gelmeyen, uluslararası hukukta ve politikada fazla yeri olmayan bir kararın alınması, aslında Suriye’de durumun vahametine ve Rusya’nın Rusya’daki askeri varlığını daha güçlendireceğine işaret eder. Daha düne kadar ABD’nin Şam’daki Büyükelçisi olarak görev yapan Robert Ford geçtiğimiz aylarda (Ekim 2015’de) Al Jazeera ile yapılan mülakatta “PYD’nin PKK olmadığı söylemi bir safsata” demesine [ii] ve bir “müttefik” ve “stratejik ortak” olarak Türkiye en yetkili ağızlardan PKK ile YPG arasında bir fark olmadığını ve her ikisinin de terör örgütü olduğunu belirtmesine rağmen, ABD’nin Suriye’de “ısrarla” izlediği siyaset, Suriye’de Rusya’nın işini kolaylaştırmaktadır. Sadece Türkiye destekten yoksun kalmamakta, ABD izlediği bu siyasetle, hem Suriye’de güç boşluğuna yol açmakta, hem de bu boşluğun Suriye’de Rusya tarafından doldurulmasına imkan ve fırsat vermektedir. ABD, bunu yaparken, Uluslararası Af Örgütü’nden gelen, Rusya’nın Suriye’de sivil ölümlerine neden olduğu raporunu [iii] da dikkate almamaktadır. İster istemez insanın aklına, ABD neyin peşinde, Rusya-ABD örtülü işbirliği mi, eğer öyle ise işbirliğinin hedefinde kim/kimler var, soruları gelmektedir. Bu noktada, ilginç bir husus daha kendisini belli ediyor. O da, ABD’nin 1979’dan bu yana uygulana gelen ambargoyu kaldırmak suretiyle önünü açtığı İran ile, Suriye’de “adeta” önünü açtığı Rusya arasındaki yakınlaşmadır. Yine aynı soru: Moskova ile karşı karşıya olan ve Tahran’ın kendisinden uzaklaştığı Washington, acaba Suriye’de neyin peşinde olabilir?

Yakınlaşıyor gözükseler ve Suriye’de aynı safta mücadele etseler de, gerçekçi bakış açısı ile yaklaşıldığında, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının artmasının Tahran’ın işine gelmeyeceğini söylemek mümkündür. Çünkü Rusya’nın Suriye’de ve Hazar Denizi’nde artan askeri varlığı, hem Tahran üzerindeki baskıyı artıracaktır, hem de Tahran’ın Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e “açılma” imkân ve fırsatını elinden alacak, en azından zora sokacaktır. Oysa Tahran’ın Doğu Akdeniz’e açılması, İran için özellikle ve son derece önemli bulunmaktadır. Nedeni de, ekonomik, politik ve güvenlik açılarından İran’a sağlayacağı avantajlardır. Rusya, Tahran’ın izlediği rejimini ihraç ve Dünya Müslümanlarının hamiliği rolünün de farkında olarak, nükleer güç sahibi İran’ın Doğu Akdeniz’e açılarak söz konusu avantajlara kavuşmasını (en iyimser ifade ile) kendisinin çıkarlarına uygun görmeyecek ve istemeyecektir.

Bu tabloda, Suudi Arabistan, Katar, Azerbaycan ve diğerleri, özetle Türk ve İslam Dünyaları, acaba Türkiye’nin derdine çare olurlar mı, eğer olurlarsa ne kadar çare olabilirler?

Ankara, ancak özgücü ile ayakta durabilir, başını dik tutabilir. Onun içindir ki, özgücünün yetmeyeceği, sonunu getirmeyeceği işlerden uzak durmalı; itibarı ciddi yara almadan, “zararın neresindendönersen kazançtır” anlayışı ile, uygun diplomatik çözüm yolları üretmenin peşinde olmalıdır.

Çin’in ve Japonya’nın son ekonomik göstergeleri (esasen devam eden) küresel ekonomik krizin kendisini daha çok belli edeceğine işaret ederken, Türkiye, ekonomisinin beslemekte zorlanacağı askeri çözümlerden uzak durmalıdır.
16 Şubat 2016,

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: