Yaşam üzerine…


…bitmez, tükenmez sorular, sorular, sorular!..

Salt kendimiz için doğru olarak kabul ettiklerimiz, başkaları için ne kadar doğru? Doğumumuzla birlikte yaşamayı üstlendiğimiz yaşam salt bize mi ait? İçinde bulunduğumuz çevre ve hatta evrende tek başımıza, başkalarıyla hiçbir ilişkimiz olmadan yaşayabilir miyiz? Beklentilerimize göre biçimlendirmeye çalıştığımız yaşamımız içinde başkalarının dışlanması yalnızlık ve mutsuzluk değil mi? Peki o başkalarının kendi yaşamsal beklentileri; Umutları, sevgileri, kederleri, yıkılmışlıkları, özlemleri, usanmışlıkları ve bizimle ilişkilerinde kırgınlıkları ol(a)maz mı? Onların da kendilerine göre kendi yaşamsal değerlerinin olabileceğini nasıl yok sayabiliriz? İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre, çevremizdeki öteki yaşamların içinde de bir yerimiz olmalı, değil mi? “Düşman” bellediklerimizin, yaşamlarının neresinde yer alıyoruz? Çevremizdekiler bizim yaşamımızın neresindeler? p_3054_o
Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri
iki ayak üstüne,
kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri
bir lobut boyu
ve taşı yonttuğumuzdan beri
yıkan da, yaratan da biziz
yıkan da yaratan da biziz
bu güzelim,
bu yaşanası dünyada.. Nazım Hikmet Ran

© Muhammet Akyıldız.

***

p_1935_o

Fotokare: M.H. Umar /Lanzarote Kumruları – Kanarya Adaları

akin_onen

© Akın Önen

Yaşam tüm canlılar için, doğumla ölüm arasındaki süreç. Bu sürecin başı ve sonu hiçbir canlı için kesin değil. İnsan dışındaki canlılar, doğanın kendilerine tanıdığı süre ve ortamda ürüyor ve bir başkasına yem olarak ya da kendi kendine ölüyor. Yaşam alanları, süreleri sınırlı. İnsanlar için ise daha farklı. Yaradılıştan başlayarak;

Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri
iki ayak üstüne,
kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri
bir lobut boyu
ve taşı yonttuğumuzdan beri
yıkan da, yaratan da biziz
yıkan da yaratan da biziz
bu güzelim,
bu yaşanası dünyada..
diyor Nâzım Hikmet.

İnsan yaşamı yaşanışlarına bağlı olarak kimi uzun, kimi kısa. Kimi içerikli, dolu dolu; kimi bomboş, güdümlü. Kimi düşünsel gelişim içinde, kimi anlamsız düşlerle avunur. Kısa ya da uzun, yaşamın tanımı içeriğine de bağlı kuşkusuz. Birçok insan kısa ve ama dolu dolu yaşamış bu dünyada. İlkeleri, övünçleri, onurları ve yıkılmaz dostlukları olmuş ve yaşadıklarına mutlu olmuşlar. Birçok dünya büyüğü, ilim adamı, hemen içimizden, bizden biri, Mustafa Kemal Atatürk; yaşamını insanca dolduran, o kısa yaşam çizgisi içine; bir eşsiz kurtuluş kalkışması katan, bir ulus kuran; insanlara birliktelik, yurtseverlik ve çağdaşlık aşılayan, zorluklarla dolu bir yaşamı omuzlamış. Böylesi doluluktan da öte eşsiz bir yaşamdır ancak. Süre olarak uzun yaşayıp da hiçbir işe yaramadan ömrünün tükenmesini bekleyenleri, sınırsız bir doyumsuzluk çekenleri ve çileli bir yaşam içre yaşayanları da unutmamak gerek. Kimileri de ilkesiz, amaçsız ve bitmez tükenmez beklentiler içinde yaşarlar, onların mutlu ve başarılı oldukları hiç görülmemiştir. Demek ki, yaşam süresi ve içeriği içsel, kişisel ve düşünsel değerlendirmeyle biçimleniyor.

Bir başka anlatımla; beklentilerine ulaşamayanlar için yaşam kısa. Çünkü ulaşılamayan, ulaşılamayacak bir hedefe kilitlenmiştir kişi. Bu yüzden de beklentiler gerçekleşmemiştir. Peki bu tür bireysel beklentiler ne kadar gerçekçi, ne kadar yaşamsaldır? Salt kendimiz için doğru olarak kabul ettiklerimiz, başkaları için ne kadar doğru olabilir? Ne kadar beklenendir? Ne kadar önceliklidir? Öte yandan doğumumuzla birlikte yaşamayı üstlendiğimiz yaşam salt bize mi ait? İçinde bulunduğumuz çevre ve hatta evrende tek başımıza, başkalarıyla hiçbir ilişkimiz olmadan yaşayabilir miyiz? Beklentilerimize göre biçimlendirmeye çalıştığımız yaşamımız içinde başkalarının olmaması, yalnızlık ve mutsuzluk değil mi? Peki o başkalarının kendi yaşamsal beklentileri yok mu? Umutları, sevgileri, kederleri, yıkılmışlıkları, özlemleri, usanmışlıkları ve bizimle ilişkilerinde kırgınlıkları olamaz mı? Onların da kendilerine göre kendi yaşamsal değerlerinin olabileceğini nasıl yok sayabiliriz? İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre, çevremizdeki öteki yaşamların içinde de bir yerimiz olmalı, değil mi? Ailemizden başlayarak tüm yakınlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın, hatta düşman bellediklerimizin, yaşamlarının neresinde yer alıyoruz? Çevremizdekiler bizim yaşamımızın neresindeler? Yaşamlarını bize biçilen yaşamla birleştirirlerken, ikili ya da çoklu yaşam içinde hangi yaşamsal rolleri paylaşıyoruz? Bu roller onlara biçtiklerimizle uyuşuyor mu? Bunlar yaşamımızı biçimlendiren sorular olmalı sanırım.

Şimdi bir an kendimize dönüp bakalım. Siz çevrenizdekilere göre mi yoksa kişisel beklentileriniz doğrultusunda mı yaşamınızı biçimlendirmeye çalışıyorsunuz? Kendiniz için kurguladığınız yaşam, başkaları için ne kadar geçerli ve uyumlu, onlara ne kazandırıyor, yoksa kendilerinden bir şeyler mi yitiriyorlar? İlişki içinde olduğunuz kişilerin kendi yaşamlarından ve sizin dostluğunuzdan ya da sizinle ilişkisinden beklentileri olamaz mı? Onların yaşama bakış açıları sizinki ile ne kadar bağdaşıyor? Siz onlardan hangi beklenti içindesiniz, onlar sizden hangi beklenti içindeler, hiç tarttınız mı ve bu tür bir dostluk gerçek dostluk mu?

Tartışılmaz bir gerçek var; hiç birimiz bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Yakın ya da uzak; dost ya da düşman; sırdaş ya da geveze, bencil ya da toplumsal, arkadaş ya da rakip! Onlarca belki yüzlerce salt tanış olduğumuz, belki de sırdaşlığına erdiğimiz, ötesinde düşünsel boyutta birlikteliklerimiz var. Bu birlikteliklerin içindekiler sizinle ilgili, sizin için ne düşünüyorlar? Kendi düşünceleri doğrultusunda sizden beklentileri ne? Yoksa sizi tüm yanlışlarınızla ve bireyselliğinizle birlikte mi benimsiyorlar? Yani sizinle kayıtsız-koşulsuz bir bağlantı içindeler mi? Peki bu dostluk, nasıl bir dostluk? Karşılıklı gelişime dayanmayan körü körüne birliktelikler size, onlara, ötenizdeki çevrenize, ne kazandırır, ne kadar yaşar?

Bir Musevi atasözü “mert düşman, kötü huylu bir dosttan daha iyidir.” diyor. Bu sözler deneyimler sonucu söylendiğine göre; dostun da kötü huylusu, kötüsü de oluyor demek ki. Acı söyleyen dostlar olduğu kadar, dost kazığından yakınanları da unutmamak gerek! Kısacası yaşam çevrenizde, şöyle ya da böyle ilişkide olduğumuz insanlar var. Bu insanların da, bir şekilde başlayan ve kendilerine göre biçimlendirmeye çalıştıkları; beklentileri, bileşenleri ve ayrışanları olması doğal!..

Bir düşünür şöyle tanımlıyor dostluğu: “ Bizi yüzümüze karşı eleştiren, ama herkesin içinde savunan; başarılarımıza sevinen, başarısızlıklarımıza üzülen; bizi üzgün görünce öteki dostlara haber verip bizimle ilgilenmelerini sağlayan; bizi dikkatle izleyen ama sahiplenmeyen kişiler gerçek dosttur. Yaşamda en büyük zenginlik de böyle dostlara sahip olmaktır.”

Salt ilgi midir dostlukları perçinleyen? Düşünsel birliktelikler bu kalıbın neresinde? Bir düşünce ve ilke doğrultusunda doğan bütünleşmelerin yeri nerede bu tanımda? Yıllarınızı verdiğiniz düşünsel birlikteliğinizi, anılarla ve denenmişliklerle perçinlediğiniz dostluklarınızı bir kalemde çizip geçebilir misiniz? Bu durum dostluklarınızı ve sizin geleceğinizi, hedeflerinizi, beklentilerinizi nasıl etkiler? Dostlarınız, dost bildikleriniz ya da sizi dost bilenler, dostluk besleyenler, bu durumdan nasıl etkilenir?

“Dost acı söyler” sözü bu soruların yanıtı olabilir mi? Yaşam boyu aradığı dostlukları bulamayıp; “dost dost diye nicesine sarıldım/ Benim sadık yarim kara topraktır.” diyerek, direncini kırıp, kendisini yaşamın akışına bırakıveren ve dünyayı iç gözüyle görmeye çalışan Âşık Veysel’e ne demeli?

Sorular. Sorular. Sorular… Yaşam boyu tükenmeyen sorular! Yanılgılar sonucu beklenmeyen yıkımlar, anlamsızca yiten yaşamlar. Dostlarımızı, dost bildiklerimizi kendi içimizde sorguladığımızda sorduğumuz ya da sormayı düşündüğümüz sorular! Dostlarımızın bizi sorgulamaya çalıştıklarında, kendilerine sordukları sorular!

Can Yücel’in bir şiirinde anlatmaya çalıştığı, iki kafa arasındaki uzaklığın ölçüsüne bağlı gelişen ya da gelişemeyen dostluklar.

En uzak mesafe:
Ne Afrika’dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler,
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe:
İki kafa arasındaki mesafedir,
Birbirini anlamayan…

Dostluklar sorusuz, sorgusuz, sorunsuz, hatta ilkesiz olmuyor sanırım.. Bu tür dostluklar bir oluştu mu; düşman çatlatıyor, yıkılmaz anıtlara dönüşüyor. İşte Prof. Dr. Yıldız Tümerdem; olumsuzluklar karşısında direnmek gerektiğini vurgulayarak, insan yaşamını ülke ve ilke sınırları içinde yorumluyor, direnmek için yol göstericilik yapmaya çalışan şiirinde:

Kendin Ol Diren
Çek dikenli teli
yaşamak istemediğin yaşamla arana.
Kapa pencereni
solumak istemediğin
pis kokulu havaya
Yum gözlerini, bakma
görmek istemediğin
umarsız insanlara.
Tıka kulaklarını/ duymak istemediğin
yalanlara dolanlara.
Kendin ol, diren
Ülken ve İlken için
yanlış yaşamlara…

Son dizeye bakıp “yanlış yaşamlarda” dostluk olmaz diyebiliriz, ama Tümerdem’in dizelerinde farklı bir çaba ve farklı birlikteliklerin nitelikleri gizli bence. Öncelikle, insanın yeri geldiğinde kendisi olup, ilkeleri uğruna direnmesi ve ilkesel, ülküsel, ülkesel birliktelik içinde olması gerekiyor. Bu tür direnişlerin, ne büyük toplumsal birlikteliklere katkıda bulunduğuna, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve onun önderliğinde tüm Anadolu’nun 19 Mayıs 1919’dan başlayarak yaşadıkları ve sonunda ortaya çıkan Cumhuriyet ve bir bayrak altında bütünleşmiş ulus en canlı örnek!

Günümüze baktığımızda, “yanlış yaşamlara” direnecek birliktelikleri kuramadığımızı görünce, geçen sürede bu birlik ve bütünlüğün ne kadar sakatlandığını da anlıyoruz. Bu noktadan hareketle, yukarıda sorgulamaya çalıştığımız dostlukların anlamını yitirdiğini de açıkça görüyoruz. Komşuluk, mahallelilik, kentlilik ilişkilerinden başlayarak, ulusal kimliğin, düşüncenin zayıfladığının en açık örneğini yaşıyoruz. Öylesine ki; günümüzde eski kentler kadar büyüklükteki sitelerde, hatta apartmanlarda, komşusunu tanımayan, bir kez bile selam vermemiş insanların varlığı, ülküler ve ilkeler doğrultusunda dirençlerin nasıl yittiğini gösteriyor. Bir parçalanmanın ve dağılmanın başlangıcı sanki. Oysa Anadolu’yu Anadolu yapan, o büyük kurtuluş kalkışmasına yönlendiren, yakın komşuluk ilişkileriydi. Köylülük birlikteliklerinin, kasaba bütünleşmeleriyle ve kentsel çoğalımlarla bir büyük ulusal kalkışmaya yönelmesiydi. İnsana “ozandan al haberi, ozanların deyişlerinden tanı Anadolu’yu ve Anadolu insanını” dedirtecek kadar; içinde yıkılmaz dostlukların, sevgilerin, tutkuların, ülkesel bağlılıkların ve karşılaşılan kötülüklerin aktarıldığı kültür zenginliklerimiz var. Bunlar Anadolu deyişlerinde, şiirlerinde, masallarında ve öykülerinde dillenir hep.

Örneğin, A. Kadir, oturmuş insanı sorgulamış bir şiirinde; kimi övmüş, yüceltilmiş, kimi de yerden yere değil yüzüne vurmuş kötü yanlarını:

İnsan kuş kanadında gelen yazı.
İnsan arı su, insan ak süt.
İnsan yemyeşil uzanan bahçe.
İnsan kum, insan çakıl taşı.
İnsan yiğit, insan dost, insan sevdalı.
İnsan kancık, insan ödlek, insan hergele.
İnsan kocaman, dağ gibi.
İnsan parmak kadar, küçücük.
İnsan alın teri, insan lokma, insan kan.
İnsan solucan, insan sülük.

İnsan kuş kanadında gelen yazı.
İnsan gül fidanında yanan konca.
İnsan umutların kapısı.

Ozan Can Yücel de, Shakespeare’dan çevirdiği 66’ncı Sone’sinde yaşamaktan vazgeçecek kadar dünyadaki kötülüklerden, olumsuzluklardan yakınıyor sevdiğine:

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’ e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Rengin BİNGÖL; “Bir Martının Dilinden İnsan Ve Yaşam” adlı yazısında “… güneşi tutsak edemezsiniz, ama güneş sizi her gün yeniden var edebilir..” diyor ve sonra martı kuşunun dilinden ekliyor: “… Bizler, düşünmekten, düşüncelerden uzak, bir uçuşun peşinden gideriz. Bütün uçuşlarımız o ilk uçuşun peşinden gelen tek bir uçuştur. Görünmez bir rota vardır ve onu izleriz. Siz insanlar ise, yüzlerce kapıdan geçebileceğiniz için zengin bir dünyanın içinde kaybolabilirsiniz bile…”

Evet gerçekten bir an gelir sığmayız dünyalara, bir an gelir yiteriz onca kalabalığın içinde. Kalabalıklar içinde yitmemizi önleyen de, dünyalara sığdırmayan da dostluklar değil mi? İnsan dostlukları değerlendirebiliyorsa insandır, bir güçtür toplum içinde, bir ırmaktır taşar, besler yanındakini, yöresindekini. O zaman insan önemli! İnsanın davranışları önemli ve insanı tanımak gerekli.

Yine Can Yücel alıyor sırayı, çünkü “İnsanlar” adlı şiirinde, insanın iç dünyasına giriyor, onu çeşitlendirirken, dostluk zinciri içinde tanımlamaya çalışıyor:

Dostlar ırmak gibidir
Kiminin suyu az, kiminin çok
Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya

Insanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,
Bulanık bir göl gibi…
Ne kadar ugrassanız görünmez dibi.
Uzaktan görünüsü çekici, aldatıcı
İçine daldıgınızda ne kadar yanıltıcı….
Ne zaman ne gelecegini bilemezsiniz;
Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!

Insanlar vardır; derin bır okyanus…
İlk anda ürkütür, korkutur sizi.
Derinliklerinde saklıdır gizi,
Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;
Yanında kendinizi içi bos sanırsınız.

İnsanlar vardır, coskun bir akarsu…
Yaklasmaya gelmez, alır surukler.
Tutunacak yer gostermez beyaz kopukler!
Ne zaman nerede bırakacagı belli olmaz;
Bu tip insanla bir omur dolmaz.

İnsanlar vardır; sakin akan bir dere…
İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.
Yanında olmak baslı basına bır mutluluk.
Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.

Insanlar vardır; çesit çesit, tip tip.
Her biri baska bir karaktere sahip.
Görmeli, incelemeli, dogruyu bulmalı.
Her seyden önemlisi insan, insan olmalı…
İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.

Bosa gitmez ne kadar güvenseniz.
Dibini görürsünüz her sey meydanda.
Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.
İçi dısı birdir cekinme ondan.
Her sözü içtendir, her davranısı candan…

Davranışları candan, sözü içten insanlardır, insana dost olan. Başkaca, dostlukların tanımı Can Yücel’in “eğer” ile bağlanan şu dizelerinde olsa gerek.

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

Ve Ataol Behramoğlu Yaşamdan öğrendiklerini aktarıyor

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol Behramoğlu’nun şiirinde belirttiği gibi, yaşamını iyileştirmek, güzelleştirmek ve dayanılır kılmak isteyen her insanın, önce olumlu düşünmeyi öğrenmesi gerekiyor sanırım. Çünkü, düşünceler inançları, inançlar davranışları, davranışlar da çevre ile etkileşimi belirliyor.

Öyleyse ; “olumlu düşünce yaşamın kalitesini ve süresini de artırıyor” diyebiliriz. “Yaşam ulaşılan sonuçlar değil, istenilene ulaşmak için yürüttüğümüz süreçtir” diyor kimi düşünürler. Bu süreçte bilinçli çaba göstermek, tutarlı olmak, çevremize güven vermek, ulaşılan sonuçlardan çok daha büyük bir mutluluk olmalı. Öyleyse, yaşamdan zevk almak için; önce kendinizi tanımak, yanlışlarımızı, sevgimizi, bilgimizi çoğaltmak ve karşılıksız paylaşmak durumundayız. O zaman yaşamdan tat alabileceğiz, insanca ilişkileri geliştirebileceğiz, çoğalacağız ve mutluluğa ulaşacağız.

Evet, kimin söylediğini/yazdığını bilmiyorum ama çok sevdiğim bir sözle bitirmek istiyorum bu söyleşiyi: “Siz yaşama gülümserseniz, o da size gülümser.” Kendinizle, insanlarla ve tüm canlılarla nice dostluklara!

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: