Gazetecilik ve « Casusluk…»


Gazetecilik ve « Terör saiki…»

Basın mesleği ile iştigâl edenlerin çalışma koşulları eskiden de meşakkatli idi, – teknoloji cabası – ama günümüzdeki kadar «vahşice ve zorbaca» değildi. Gazeteci eskiden de diğer meslektaşlarını caydırma «aracı» olarak kullanılır ( ! ) ve öldürülürdü, ama sinsice; günümüzdeki gibi herkesin gözünün içine baka baka hedef gösterilerek değil. Gazetecilik mesleğini hakkıyla yapanın ömrü ortalama 40 idi, bugünün koşullarında 70 yaşındakiler 100 yaş hesapları yapar şekilde yaşamaya başladılar.press1 «Yandaşlık, muhaliflik» hiç merak edilmesin eskiden de mevcuttu, ama ahlâk, terbiye, oyunun kurallarını zorlamaksızın. Şimdilerde tek söz sahipleri «iktidar yanlısı patronlar» ile «siyasî erk» sahiplerinin yanısıra, «erk»eklerini satan savcılar, yargıçlar… Düşünce, ifade, basın özgürlükleri kavramlarının boşalan –boşaltılan ve çekirdeği alınıp, ayaklar altında ezilen – kavramlarını dolduranlar da yine bu kesim. Din adına, ahlâk adına, ülke güvenliği adına, ulusal çıkarlar adına, saymakla bitmez ki, uygun gördüklerinin hepsinin adına… Değişir mi? ‘Berlin’de Yargıçlar’ var kavramı geldi dayandı şimdilere ve ‘Londra’da Lord of Justice’lar diyeceğimiz bir sınıra dayandı! Analizdeki – uzmanı yazıyor – satırları, satır aralarını, ingilizce bilenlerinizin ekleme yaptığım bağlantılardaki metinleri iyice okuyup, irdelemeleri ve de savunmalarında, direnişlerinde, umutsuz bile gözükse dinmez mücadelelerinde kullanmaları umuduyla –

Nusret Özgül

***

MİRANDA KARARI’NIN ARDINDAN: BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE TERÖR YENİDEN TANIMLANIYOR

Ahmet_Ceran

©Ahmet Ceran – Birleşik Krallık’ta Temyiz Mahkemesi’nin 19 Ocak 2016 tarihinde aldığı, uzun süredir beklenen bir kararın ardından Ada’da ve kıta Avrupa’sında gözler Birleşik Krallık Terörle Mücadele Kanunu’na döndü. Avrupa’da basın ve ifade özgürlüğü ile AİHM içtihat sisteminin geleceği açısından da dikkatle takip edilen David Miranda Davası’nın davacısı Miranda, 2013 yılında Londra Heathrow Havaalanında, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’na ilişkin verileri ifşa ettiği öne sürülen Edward Snowden ’a ilişkin 58 bin kadar “çok gizli” dosyayı elektronik ve şifreli halde bulundurduğu için Terörle Mücadele Kanunu kapsamında gözaltına alınmıştı. Miranda’yı gözaltına alan kolluk birimleri, Snowden’ın ifşa ettiği verilere ilişkin gazetecinin üzerinde bulunan, şifrelenmiş bir takım içeriği alıkoymuştu. Miranda, alıkoyulan içeriğe ilişkin olarak, bu belgeleri gazetecilik mesleğinin bir parçası olarak kullanacağını öne sürmüştü.

Miranda, kendisine karşı gerçekleştirilen gözaltı uygulamasının kanunlarda öngörülmediğini ve hukuka aykırı olduğunu öne sürdü ve bunun, AİHS’nin ifade özgürlüğüne ilişkin onuncu maddesine aykırı olduğu iddiasında bulundu. Öte yandan alıkoyulan bilgilerin gazetecilik mesleği ile bağlantılı amaçlar doğrultusunda kullanılmasının öngörüldüğünü, dolayısıyla basın özgürlüğünün de olumsuz etkilendiğini öne sürdü. Davaya ilişkin olarak 19 Ocak 2016 tarihinde verilen kararda Temyiz Mahkemesi, hâlihazırda Birleşik Krallık’ta geçerli Terörle Mücadele Kanunu gereği, bir bilgi veya belgenin terör saiki ile yayımlanmasının da terörle bağlantılı kabul edilebileceğini vurguladı. Kararda, bu belge ve bilgilerin, Birleşik Krallık yetkili makamları tarafından kabul edilen terör tanımına giren sebeplerle yayımlayabilme ihtimalinden dolayı, havaalanında görevli kolluk birimlerinin Kanun’un yedinci maddesine dayanarak güç kullanımının meşru gerekçelerle gerçekleştiği belirtildi.

Fakat Temyiz Mahkemesi, ifade ve basın özgürlüğü ile ilgili, Terörle Mücadele Kanunu’na ilişkin çok daha kökten, beklenmedik ve Birleşik Krallık’taki basın özgürlüğü savunucuları ile sivil toplum temsilcileri tarafından çok olumlu karşılanan bir takım değerlendirmelerde bulundu. Miranda Kararı kapsamında, Mahkeme Başkanı Hakim John Dyson, Birleşik Krallık Terörle Mücadele Kanunu ’nun yedinci maddesinin AİHS’ye uygun olmadığına hükmetti. İlgili hükmün çok geniş kapsamlı olduğunu ve kolluk birimlerine geniş bir takdir yetkisi tanıdığını belirten Mahkeme, Kanun’un gazetecilere sessiz kalma hakkı ve müdafi talep etme hakkı tanımamasını olumsuz buldu. Kararda ifade edildiği üzere gazeteciler ile kaynakları arasında bir gizlilik ortamı oluşmadığı takdirde, gazetecilerin kamu yararına olabilecek bir takım bilgileri sağlamaktan kaçınabileceğini öne sürdü. Öte yandan, kararda öne çıkan bir diğer önemli konu, terörün tanımı meselesi. Kararda, Birleşik Krallık Hükümeti yetkili makamları tarafından terörün tanımının fazlasıyla geniş kapsamlı kullanıldığına işaret edildi. Dolayısıyla Mahkeme, Birleşik Krallık Parlamentosu’nu ve yetkili makamları, Terörle Mücadele Kanunu’nu, ifade ve basın özgürlüğünü daha da dikkate alacak şekilde gözden geçirmeye, terörün daha dar ve tartışmaya kapalı bir tanımını ortaya koymaya ve hangi hallerde basın mensuplarının terörle mücadele kapsamında gözaltına alınabileceği ve mesleklerine ilişkin dokümanlara el koyulabileceğinin etkin denetimini sağlamaya çağırdı.

Davanın sonuçlanmasının ardından Birleşik Krallık merkezli the Guardian gazetesi tarafından paylaşılan verilere göre, 2009-2010 yıllarında Birleşik Krallık Terörle Mücadele Kanunu’nun yedinci hükmü gerekçe gösterilerek, çoğu Müslüman olmak üzere 86 bin kişi, Birleşik Krallık havaalanlarında gözaltına alındı. Aynı yıllarda 2 bin 600 kişi, sessiz kalma hakkını kullanamadan sorguya alındı. 2014 yılında bu sayılarda azalma gerçekleşmiş olsa dahi, 2015 yılının Eylül ayına kadar, 2014 yılının aynı döneminden bu yana 29 bin kişi yedinci hüküm kapsamında Birleşik Krallık kolluk birimleri tarafından durduruldu. Belirtilmelidir ki, 2015 yılına gelindiğinde, Birleşik Krallık yetkili makamları, kolluk kuvvetlerinin gazetecilik ile bağlantılı dokümanları alıkoymalarını sınırlandıran hukuki düzenlemeler gerçekleştirilmiş durumda. Buna rağmen Birleşik Krallık merkezli ifade özgürlüğü savunucuları, yedinci maddeyi hedef almaya ısrarla devam ediyor. Miranda’nın avukatı Kate Goold, davaya ilişkin yaptığı açıklamada, bu prensip kararla, gazetecilerin yanlışlıkla terörle mücadele kapsamına sokulmasının önüne geçildiğini ifade etti. Goold, kamu yararı güden gazetecilik faaliyetlerinin kanunlarla bastırılmaması gerektiğinin altını çizdi ve Birleşik Krallık Parlamentosu’nu, gazetecilik faaliyetlerinde kullanılan bilgi ve belgeleri ivedi şekilde koruma altına almaya çağırdı.

Avrupa Komisyonu’nun 2015 Türkiye İlerleme Raporu’nda, Komisyon’un Türkiye’de yargı ve temel haklara ilişkin değerlendirmelerine bakıldığında, en yoğun şekilde eleştirilen alanın ifade ve basın özgürlüğü olduğu görülüyor. Son yıllarda Türk yetkili makamlar ve AB kurumları arasındaki her ikili temasta ve AB liderlerinin Türkiye’ye ilişkin yaptığı her değerlendirmede, eleştiri oklarının çevrildiği alanın başında Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğü geliyor. Benzer tartışmalara Avrupa’nın en güçlü üç ekonomisinden birinde rastlamak dikkat çekici gelse de bu durumu şaşkınlıkla karşılamamak gerekiyor.

Özellikle bilgi teknolojilerinin ve sosyal medyanın hızla gelişimiyle birlikte, hem gazetecilerin haber üretimi hem de okuyucunun habere ulaşım yöntemleri, tarihin herhangi bir dönemiyle karşılaştırılamayacak bir biçimde kökten değişim gösterdi. Hal böyle olunca, Türkiye veya Birleşik Krallık’ın ötesinde, bütün Avrupa’nın, bilgi sunma serbestliği, bilgiye erişim hakkı ve basın özgürlüğü gibi kavramların içini yeniden doldurması, temel bir gereksinim haline gelmeye başladı. Bununla eş zamanlı olarak, benzer teknolojik ve sosyolojik dönüşümlerin sonucu olarak silahlı çatışma konseptlerinde, terörle mücadele araç ve yöntemlerinde de köklü değişimler gerçekleşiyor. Hâkim John Dyson başkanlığındaki mahkemenin, terör kavramının tanımını gözden geçirme çağrısı tam olarak bu dönüşümün sonucu. Geçmiş içtihada bakıldığında, AİHM’in ifade özgürlüğüne geniş bir alan sağlamaya meyilli olduğu, en temel haklardan kabul ettiği görülüyor. Kavramların yeniden tanımlanmaya başladığı bu dönemde, ifade özgürlüğü gibi bir takım temel değerlere, güvenlik gerekçesi ile kısıtlanma getirilirken, keyfiyetten ve geniş yorumlardan kaçınılması, güvenlik ve özgürlük arasındaki dengenin her durumda gözetilmesi büyük önem taşıyor. Nihayetinde, göçmen krizinde bütün Avrupa’nın ve bölge ülkelerinin karşı karşıya kaldığı üzere, temel haklara ve diyaloğa dayanmayan güvenlik odaklı çözüm denemeleri her defasında geri tepiyor.

*

İKV Uzmanı Ahmet Ceran’ın Yerelce’de yayımlanmış diğer analizleri:

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: