İsrail’in artan «çekiciliği» ve gücü…


ABD’den rol çalma ve Arap destekli «bölgesel güç» olma sürecinin başlangıcı (mı?)!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Küresel ve bölgesel politikalardaki hızlı (yoğun) değişim, Orta Doğu’ya ilişkin gelişmelere anlam yüklemesi yapılmasını, gelişmelerin yorumlanmasını zorlaştırmaktadır.orta_dogu Bugün Orta Doğu’da gelinen nokta, 30 yıl öncesinin koşullarını geride bırakmıştır. Batı’nın, duyduğu rahatsızlığı bugün Filistin Devleti’ne verdiği desteği, “kontrol/ikna edilemez” İsrail’e tepki işareti olarak görmek mümkündür. Batı gerilerken, İsrail geçmişe kıyasla çok daha güçlenmiştir. Bölgede Washington’un bıraktığı boşluk, Tel Aviv tarafından doldurulmaktadır. Ayrıca; “ABD’nin Kürt Kartı” yerine, “İsrail’in Kürt Kartı”ndan söz etmek te mümkün. Orta Doğu’nun görünür geleceğinde yaşanacaklar yine de ABD ile ilgili olmaya devam edecek gözüküyor. Peki ya Türkiye?

***

İRAN VE İSRAİL:
ORTA DOĞU’NUN BÖLGESEL GÜÇLERİ
13 Ocak 2016

Küresel ve bölgesel politikalardaki hızlı (yoğun) değişim, Orta Doğu’ya ilişkin gelişmelere anlam yüklemesi yapılmasını, gelişmelerin yorumlanmasını zorlaştırmaktadır. Aktörlerin istihbarat imkan ve yetenekleri ile, istihbarata karşı koyma konusundaki imkan ve yetenekleri uyumlu bir gelişim içinde değildir. Birincisindeki gelişme ve güçlenme, aynı oranda ikincisinde görülmemektedir. Ancak istihbarata karşı koymadaki zayıflık, biraz da hasım ( rakip) aktörlerin sayısı ve/veya gücü ile ilgilidir. Bu durum ve alışılmış yorum/düşünce kalıplarını muhafaza etme, bir yönüyle olaylara ve gelişmelere isabetli anlam yüklemesi yapılmasını engellemekte, diğer yönüyle de gizliliğin korunmasını güçleştirmekte ve devletin gizli kalması gereken faaliyetleri üzerindeki “örtüyü” şeffaflaştırmaktadır. Koşullardaki değişim, uluslararası ilişkilerin değişmez gerçeğidir. Söz konusu güçlüğün aşılması, bu gerçeğin bilincinde olunma ve gereğinin yapılma derecesine bağlıdır.

Bugün Orta Doğu’da gelinen noktayı Camp David süreci ile açıklanmaya çalışan yaklaşımlar ile karşılaşılmaktadır. Olabilir, bugün Orta Doğu’da yaşananlar, 1973 yılındaki Arap-İsrail savaşı sonrasında gündeme gelen Mısır-İsrail barış süreci ile ilişkilendirilebilir. Bugünkü Suudi Arabistan-İsrail yakınlaşması ile, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki yakınlaşma işaretleri, Camp David sürecindeki Mısır-İsrail yakınlaşmasına benzetilebilir. Hatta Mısır’da Mursi’nin yerini Sisi’nin alması da, bu benzetme kapsamında mütalaa edilebilir. Ancak, saygı duyulmakla beraber, böyle bir yaklaşımın küresel ve bölgesel koşullardaki değişimi fazla dikkate almadığı kanaati mevcuttur. Dünya, 1970’li yılların ikinci yarısındaki Dünya değildir. ABD ile İsrail, hala 1970’li yılların ABD’si ve İsrail’i değildir. “Küçük Amerika” olma heveslisi Tahran gitmiş, İslam’ın “siyasalaşmış” ve “militanlaşmış” bir görüntü ile algılanmasında ciddi pay sahibi olan başka bir İran gelmiş ve bu İran, bugün “bölgesel güç” olma yolundadır. Bu belirtilenler ve belirtilebilecek daha birçok husus nedeniyle, güncel Orta Doğu bağlamında, Camp David sürecindeki ABD’den söz edilmesinde isabet görülmemektedir. 1970’li yılların ikinci yarısında Mısır ile İsrail’i aynı masada bir araya getiren ve tarafları bir anlaşma imzalamaya “ikna” eden ABD, bugün yoktur. Belki bu noktada, 1991’de Madrit’te başlayan, daha sonra Oslo’da devam eden, İlkeler Anlaşması ile Eriha Anlaşmasını doğuran Orta Doğu Barış Süreci hatırlanabilir. ABD’nin, Filistin ile İsrail’i aynı masada bir araya getirdiği ve tarafları bir anlaşma imzalamaya “ikna ettiği” ileri sürülebilir. Ancak, bunlar geride kalmıştır. Aradan 20 yıl geçmiş ve bu süre içerisinde koşullar hızlı bir şekilde değişmiştir. Söz konusu süreç ve anlaşmalar, Mayıs 1999’da müstakil bir Filistin Devletinin kurulmasını ve bunun için de İsrail işgali altındaki toprakların kademeli bir şekilde ( bir takvim dâhilinde) Filistin Yönetimine devrini öngördüğü için, belki “ikna” edici bir ABD’den hala söz edilebilir. Ancak bugün 13 Ocak 2016 ve hala müstakil bir Filistin Devleti ortaya çıkmamıştır. 1991’de yerleşimci sayısı 150-160 bin ve bunun kademeli bir şekilde azaltılması öngörülmüş iken, bu sayı günümüzde yaklaşık 600 bine çıkmıştır. Yani İsrail Filistin’e toprak terk etmediği gibi, terk etmesi gereken topraklarda yeni yerleşim yerleri açmak ( ve açmaya devam etmek) suretiyle böyle bir şeye niyeti olmadığını da açıkça ortaya koymaktadır. Yani ortada, başlattığı sürecin arkasında duramamış ve tam tersi yönde bir süreci önleyememiş, dolayısıyla artık Camp David sürecindeki gibi “ikna “edici olamayan bir ABD vardır.

İsrail’in Orta Doğu’da izlediği bu politika, artık Batı’da rahatsızlık doğurmaktadır. Birkaç yıl önce Filistin’in BM’deki statüsünün “üye olmayan devlet statüsü”ne çıkarılması, BM Genel Merkezi önündeki bayrak direklerinin arasına Filistin bayrağını taşıyan bir direğin dâhil edilmesi, Avrupa ülkelerinden gelen Filistin’i tanıma adımları ve Filistin’in İsrail’in aleyhinde olarakUluslararası Ceza Mahkemesi’ne gitmesine sessiz kalınması, Batıdaki İsrail rahatsızlığının tezahürü olarak görülebilecek gelişmelerdir. Batının İsrail konusundaki rahatsızlığını Filistin’e bu şekilde yol vermek suretiyle dışa vurduğu bu gelişmeler, gerçekte artık “kontrol/ikna edilemez” İsrail’e işaret eder. Eğer çok genel olarak uluslararası ilişkilerde güç muhatabının bir şeyi yapmasını ya da yapmamasını sağlama olarak alınırsa; İsrail’in artık “kontrol/ikna edilemez” olması, bir yönüyle güç olarak ABD’nin (ve Batının) gerilediği, diğer yönüyle de İsrail’in düne göre çok güçlenmiş olduğu anlamına gelir. Böyle bir tabloda, ABD’nin (ve Batının), hala 1970’li yılların ikinci yarısındaki ABD ve Batı olduğu ya da Orta Doğu’da yaşanan gelişmelerin, Camp David sürecinde olduğu gibi hala ABD merkezli (ABD’nin patronajında) olduğu kabul edilebilir mi?

İsrail, Orta Doğu Barış Sürecinde, ABD’ye rağmen, adeta bu süreci tersine çeviren adımları atmaktadır. Washington-İsrail ilişkileri, bir değişimi yaşamaktadır. İsrail üzerindeki ABD nüfuzu azalmış gözükmektedir. İsrail, bir taraftan ABD’nin Orta Doğu’da izlediği politikanın neden olduğu ABD karşıtlığının kendisine yansıyacağının, diğer taraftan da ABD’nin küresel politikadaki konumunun zayıfladığının farkında olan bir politika takip etmektedir. Tel Aviv’in Pekin, Yeni Delhi ve Moskova ile (özellikle ilk ikisi ile) olan güncel ilişkileri dikkat çekicidir. Keza İslamabad-Tel Aviv ilişkileri de bu kapsamda mütalaa edilebilir. İsrail, Orta Doğu’da ABD’den rol çalmaya başlamış ve ABD’ye tam tersi yönde yansıyacak bir şekilde inisiyatif almaya başlamıştır. İran’ın (nükleer gücü ile) bölgesel bir güç olarak kendisini göstermeye başlaması, İsrail’i rahatsız ettiği kadar, İsrail’in işine de gelmiştir. İran’ın yükselişi, “bölgesel güç” olma sürecine girmesi ve bunun bölgesel dengeleri İran lehine değiştirecek olması, İran ile mezhepsel “uyuşmazlık” içinde olan ve nüfusunun çoğunluğu Sünni olan bölge ülkelerinin gözünde nükleer güç sahibi İsrail’in çekiciliğini artırmıştır. Nüfusu küçük de olsa, ülkesi küçük ve “derinlikten” yoksun olsa da, 1948’den beri devam eden çatışma ortamı genel bir yorgunluğa ve yılgınlığa yol açmış olsa da, Orta Doğu’nun bugün içinde bulunduğu durum, İsrail’in de, tıpkı İran gibi, bölgesel bir güç olarak kendisini göstermeye başlamasına neden olmuş gözükmektedir.

İsrail’in uluslararası politikada öne çıkan güçlü ülkeler ile olan güncel ilişkileri ve Orta Doğu’daki bölünmüşlük/parçalanmışlık, Tel Aviv’in Washington’a olan ihtiyacını aşağıya çekmiş; Tel Aviv- Washington ilişkilerinin kamuoyuna yansıyan durumundan da çıkarılabileceği üzere, Orta Doğu’da ABD’nin yol açtığı boşluk İsrail tarafından doldurulmaya başlanmıştır. Güncel uluslararası ilişkilerini tayin, müstakil ve egemen bir devlet olmanın doğal bir gereğidir ve hiç şüphesiz İsrail’in kendi inhisarında olan bir husustur. Orta Doğu’nun içinde bulunduğu kaotik durum ise, “yerleşik” düşünce kalıplarının bir sonucu olarak hala ABD ile ilişkilendirilip ABD’nin devam eden İsrail’in güvenliğini sağlama misyonu ile açıklanabilir. Yani önce BOP, arkasından da Arap Baharı ve Suriye krizi ile Orta Doğu’nun bugün içine düştüğü (ve İsrail üzerindeki baskıyı azaltan) durum, ABD’nin İsrail ile ilgili olarak sorumluluğunun gereği olan gelişmeler olarak yorumlanabilir. Ancak Orta Doğu’daki mevcut tabloya bu şekilde yaklaşılması, İsrail’in küçümsenmesi anlamına gelir ki; bu, olaylara yapılan anlam yüklemesinin isabetli olmadığı değerlendirmesine yol açar. Çünkü geriye dönülüp son 10 yılda Orta Doğu’da yaşanan BOP, Arap Baharı ve Suriye krizi şöyle bir değerlendirildiğinde, İsrail’in Orta Doğu’daki mevcut tablonun arkasında yer alan asıl aktör olduğu akla gelmektedir. P5+1 ülkelerinin İran ile anlaşmasına İsrail’den gelen tepki ve ABD-İran yakınlaşması çıkış noktası ya da zemin olarak alındığında, Tel Aviv-Riyad arasında baş gösteren yakınlaşma (bu yakınlaşmaya Riyad’ın etkisine açık Körfez ülkeleri de dahildir), Tel Aviv ile Kahire arasındaki yakınlık, Ankara-Tel Aviv ilişkilerinde görülen yumuşama, Ankara-Kahire ilişkilerinde algılanan yumuşama sinyalleri, İran karşısında beliren “Sünni Cephe” ve bu Sünni Cephe içerisinde mütalaa edilebilecek ülkelerin (Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın ve Pakistan’ın) ABD ile olan ilişkilerindeki soğuma ya da gerileme, bu değerlendirmeyi besleyen hususlardır.

Ayrıca Orta Doğu’ya bakarken, artık eskisi gibi enerjiyi fazla öne çıkarmamak, enerjiyi merkeze koyan bir değerlendirme içinde olmamak da gerekir. Mevcut koşullarda, bunun, çok doğru ve çok gerçekçi bir yaklaşım olmayacağı düşünülmektedir. 30-40 yıl önceki enerji merkezli öngörüler, aradan geçen süre içerisinde cereyan eden gelişmeler nedeniyle, bugün fazla anlamlı gelmemektedir. Kaya gazı ve kaya petrolü, ABD’yi enerji piyasasında satıcı rolü ile öne çıkarmıştır. Arktik Okyanusunun deniz tabanın altında çok ciddi petrol ve doğal gaz yatakları keşfedilmiştir. Avrupa’nın enerji tüketimi, artmaktan çok, yatay bir seyir izlemeye başlamıştır. Devam eden küresel “yoksulluk” nedeniyle, enerji tüketiminde ciddi bir artış yaşanmamıştır. Beklentilerin aksine, petrol fiyatlarındaki “anormal” düşüş, şu ana kadar sıradan ekonomi haberlerinin konusu olmanın ötesine geçmemiştir.

Çin, öne çıkmış ve ABD karşısında yeni kutup olarak algılanmaya başlamıştır. ABD’yi iyi incelemiş ve “taklit eden” bir Çin vardır. ABD’nin “koşullu kredileri”ni Çin de uygulamaktadır. Pekin Yönetiminin, münhasıran stratejinin “zaman” faktörü üzerine oturtulmuş bir dış politika yaklaşımı sergilediği düşünülmektedir. Eğer Orta Doğu’da yaşananları İsrail ile ilişkilendiren yukarıdaki mütalaa hatırlanırsa, ABD’nin Orta Doğu’da meşgul edilmesi, Asya’nın doğusunda (ve ABD karşısında) Çin’in işine gelecektir ki, bu da özellikle Pekin-Tel Aviv “örtülü” ilişkilerinin düzeyine ve Washington-Tel Aviv ilişkilerinin durumuna işaret eder.

Orta Doğu’ya ilişkin bu tabloda ya da gelinen noktada, artık “ABD’nin Kürt Kartı”ndan söz etmek yerine, “İsrail’in Kürt Kartı”ndan söz etmek daha uygun olacaktır. Burada da, İsrail’e rağmen İran ile yakınlaşan ABD’yi, İran’ın bölgedeki Kürt hareketi üzerindeki nüfuzunu (kontrol etme çabasını), İran karşısında İsrail’e müzahir bir yaklaşım sergileyen Suudi Arabistan’ı, Suudi Arabistan-Türkiye yakınlaşmasını ve tabi ki İsrail ile olan ilişkilerinde yumuşama sinyalleri veren Türkiye’nin PKK terör örgütü ile kentlerde girdiği çatışma ortamını hatırlamak uygun olacaktır. Kürtler, İsrail’e, İran ve Türkiye’nin yanı sıra (Orta Doğu ile sınırlı olarak) Arap ve İslam Dünyaları ile oynama imkanı vermektedir ya da verecektir. Burada da yine, İsrail’in, Kürtler üzerindeki nüfuzu ile paralel bir ilişkilendirme içerisinde, Orta Doğu’da ABD’den rol çalmaya başladığı bir sürecin yaşanmakta olduğunu söylemek mümkündür.

Gelişmeler, Orta Doğu’da, sadece İran’ın değil, İsrail’in de “bölgesel güç” olma yolunda ilerlediğine işaret etmektedir. Bu işaret, Tahran ile Riyad arasında artan gerginliğe rağmen, Orta Doğu’da “sıcak” bir çatışma riskinin zayıf olduğu değerlendirmesine de yol açmaktadır. Orta Doğu’nun görünür geleceğinde yaşanacaklar, yukarıda işaret edilen bağlamda, ABD ile ilgili olmaya devam edecek gibi gözükmektedir. Bu bağlamda akla gelen bazı sorular şunlardır: Acaba ABD, İsrail’in etki alanından çıkmasına nasıl bakıyordur? İran’ın ABD’nin yakınlaşma çabalarına fazla karşılık vermediği ve ABD ile rekabet içinde olan Çin’in Sünni İslam Dünyası ve İsrail ile yakınlaşma görüntüsü verdiği mevcut tablonun, Washington-Tel Aviv ilişkilerini etkileme potansiyeli ve yönü nedir? ABD’nin bugüne kadar yakın ilişki içinde olduğu bölge ülkeleri hakkında sahip olduğu (edindiği) bilgiler, acaba bölgede ABD’ye nasıl bir avantaj sağlar? ABD, bu avantajını, Tahran’ın yakınlaşma konusundaki gönülsüzlüğünü aşmada kullanabilir mi? Bu ve benzeri soruların cevabı, Orta Doğu’nun görünür geleceğinin, niçin ABD ile ilgili olacağına açıklık getirecektir. Yaşayacağız ve hep birlikte göreceğiz.

***

CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ’I ANMA MESAJI

akinci_denktash

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı, ebediyete intikal edişinin dördüncü yılında rahmetle, şükranla ve özlemle anıyorum.

Denktaş, hayatını Kıbrıs Türk Halkına adamıştır. [KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın anma töreni konuşması] Sahip olduğu mücadele adamı, mücahit, hukukçu, diplomat, devlet adamı ve lider kimlikleri, Kıbrıs Türk Halkının yok olmanın eşiğinden müstakil ve egemen bir devlete kavuşmasında ifadesini bulmuştur.

Kıbrıs Türk Halkı için verdiği mücadele, Türk Milletinin Büyüklüğünü ve Türk’ün ne demek olduğunu günümüze taşımıştır. Mücadele ile geçmiş yaşamı, yetişen Türk Gençliğinin güç ve ilham kaynağıdır.

Büyük Türk Milleti, varlığını Türk varlığına adamış lider Rauf Denktaş’ı asla unutmayacaktır.

Bir kere daha ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk
14 Ocak 2016, Ankara

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: