Bir “Günah Keçisi” (mi?)


Yoksa sadece, “yanılmışlar”dan en şanssızı olan biri (mi?)

basin2

‘Gerek korkunç, gerekse verimli nitelikteki köklü değişim dönemlerinde çöken akşamlar, yükselmekte olanların sabahlarıyla örtüşür. Minervanın baykuşunun uçuşlarına başladığı şafaklar, işte bu şafaklardır.’ Bertolt Brecht“Ulusal basın”denmesi beni daima rahatsız etmiştir. İstanbul’da yayınlananlar “ulusal” da İstanbul dışındakiler ulus karşıtı mı? Tamam, eski Bâbıâli, şimdiki, ticaret erbabının eline geçmiş “Plaza basını” ülke çapında yaygın dağıtım olanaklarından yararlanıyor ve her yere girip okunabiliyorlar ama içlerinde ülkeye zehir saçan “satılmışlar”, en azından kime hizmet ettiği bilinmeyenler az mı? Ülkemiz bugün bir yeni kurtuluş savaşı vermektedir ve dünkü “yanılmışlar” birkaç kişiyle sınırlı iken günümüzde kimlere “taraf”oldukları çok iyi bilinenler yalnız bir tek gazetede bile yetmiş köşeyazarını (!) bulmaktadır…

***

sureyya_kole

Süreyya Köle “Ali KEMAL belki de bir günah keçisi” adlı kitabı çok konuşuldu, çok tartışıldı. Kimi yazar dostları böyle bir çalışma yapmasına hiçbir anlam veremez, hatta doğru bulmazken; kimi dostları ise bu konunun gündeme getirilmesi ve bugünün koşullarında, tekrar değerlendirilmesi noktasında Orhan Karaveli ile fikir birliği içinde oldular; kendisini desteklediler. Tabu sayılabilecek bir konuya el atıyordu Orhan Karaveli bu çalışmasıyla. Bugüne kadar “hain” olarak anılmış bir gazeteci üzerine yazacaktı ve bu, bıçak sırtı bir durum demekti. Belki de bir başka ifade ile iki ucu “güllü” değnek. Toplumun kamplara bölündüğü ve toplumla işi olan insanların bu bölünmüşlük üzerinden iş yürüttüğü bugünde, her iki tarafa da yaranamamayı, her iki taraftan da dışlanmayı göze alma cesaretini göstermekten öte ne olabilirdi ki Orhan Karaveli’ninki? Kendisine soralım istedik; merak ettiklerimizi ilk ağızdan öğrenelim…

Süreyya KÖLE:

Sayın Karaveli, bu söyleşideki öncelikli amacımız, ALİ KEMAL “belki de bir günah keçisi…” adlı son çalışmanızdan yola çıkarak Türkiye’deki son siyasal gelişmelere ışık tutmak, bu süreçte Türk basınının üstlendiği rolü bir kez daha gözden geçirmek olacaktır. Ancak, hazır size soru yöneltme şansını yakalamışken kabul ederseniz, ilk sorum şahsınıza yönelik olacaktır. Benzetme yerindeyse “Fena halde Ankaralı” olduğunuzu biliyoruz. Hoş, hâlâ vazgeçmediyseniz elbette. Bize havasını solumaktan gurur duyduğunuz, Atatürklü Ankara günlerinizden söz eder misiniz lütfen? İnanıyorum bu konuda bizimle paylaşacaklarınız insanımızın yüreğine su gibi serpilecek, yüreklerde yanan -keder kaynaklı- ateş bir nebze olsun sönebilecektir böylelikle. Sahi, nasıldı o günler?

orhan_karaveli

Orhan KARAVELİ:

Evet, yanılmadınız! Dün olduğu gibi bugün de “fena halde” Ankaralıyım. Nasıl olmayabilirim ki; ben çok eski ve köklü bir Ankara ailesine mensubum. Efsane bir kişilik olan “Seymenbaşı Halil Efe” dedem; Kurtuluş Savaşımız boyunca Mustafa Kemal’in güvenip hizmetinden ayırmadığı gencecik bir “kuvvacı” ise benim babamdı. Milli mücadelemize ilk katılanlardan Burdur mebusu Mehmet Akif (Ersoy) Bey İstiklâl Marşımızın sözlerini öbür dedem Hacı Tevfik Hoca’nın konuğu olarak Ankara’da yazmış ve dünyada ilk kez henüz on beşinde bir kız olan anneme okumuştu: “Beğendin mi güzel kızım?” diyerek. Atatürk’ü ilk kez “Onuncu Yıl Söylevi”ni verirken gördüm ve bu görkemli görüntü zihnimden hiç silinmedi. Dört yaşımı bile doldurmamıştım o tarihte… Hemen her gün otomobiliyle evimizin yakınından geçer ve biz çocuklara eliyle selam verirdi gülümseyerek. Bir keresinde arabasının önüne atlayarak bizimle konuşmaya mecbur etmiştim Koca Gazi’yi. Atatürk’le komşu gibiydik. Aynı göğün altında ve aynı zeminin üstünde O’nunla aynı havayı teneffüs ediyor olmanın anlamını yaşamayanlar bilemez. Evden okula giderken annem: “Sakın yere bir şey atma… Ellerini cebine sokma… Atatürk görürse ayıplar, mahcup olursun…”diye uyarırdı. O’nu son olarak 1937 yılının 1 Mayıs günü gördüm. Yatılı olarak Galatasaray Lisesi’nin ilk kısmına gönderilmeden önce bir yıl devam ettiğim “Samanpazarı” semtindeki “İstiklâl İlkokulu” öğrencileri, pikniğe gitmiştik öğretmenlerimizle; “Söğütözü” denilen çayırlık yere. Meğer Atatürk de oradaymış. Küçük bir kulübesi vardı cılız bir dere kenarında. Yapayalnız gelirmiş oraya kafasını dinlemek için canım Atatürk. Bizleri yanına çağırdı. Hepimizle tek tek ilgilendi. Ben kucağına bile çıktım. İnce uzun parmaklarını saçlarımda gezdirmesini unutamıyorum: “Kestane rengi saçların var…” demişti. Şimdi, gördüğünüz gibi bembeyaz oldular ama dökülmediler. Kimi arkadaşlarım: “Sen Atatürk’e dua et, Atatürk dokunmamış olsaydı bizler gibi çoktan kelleşmiştin!..”diye takılıyorlar. İşte böyle bir çocukluk geçirdiğim için hâlâ “fena halde” Ankaralıyım… Benim için Ankara demek Atatürk demektir. O tarihlerde Ankara küçük bir kentti henüz. Nüfusu azdı ama insanları gurur ve güvenle doluydu. Bir de bugünlere bakın. Cumhuriyet’in onurlu, geleceğe inançla ve güvenle bakan insanlarını ne hallere düşürdüler. Çoğu zaman, “Keşke uzun yaşamayıp da bugünleri hiç görmeseydim” diye düşünüyorum. Her şeylerini O’na borçlu olanlar; O’nun bizler için yarattığı özgürlük ve bağımsızlık ortamında yetişen içten pazarlıklı nankörler O’na ve devrimlerine ihanet ettiler. Etmeyi de sürdürüyorlar.

Süreyya KÖLE:

ALİ KEMAL “belki de bir günah keçisi”…Elbette kitabın adı, bir anda insanda şu peşin hükmü oluşturmakta “Anlaşıldı, işbirlikçi gazeteci Ali Kemal’i aklamak için kaleme alınmış bir yapıt. İyi de böylesi bir çalışma ulusalcı kimliği ile tanınan Orhan Karaveli’nin kaleminden nasıl dökülür? İlhan Selçuk böylesi bir çalışmaya (hem de arka kapaktan) nasıl referans olur?” Sonra okuyunca anlıyorsunuz ki… Evet, okuduklarında insanların ne ile karşılaşmasını istediniz? Ezber bozduğunuz açık, ya gerisi? Size göre kimdi Ali Kemal ve nerede hata yaptı?

p_3040_o

Orhan KARAVELİ :

Ali Kemal’i yazmaktan amacım elbette bu talihsiz gazeteciyi temize çıkarmak değildi. İstanbul ve Anadolu’daki birçok benzerleri gibi o da yanılmış ve Kurtuluş Savaşımıza karşı çıkmıştı. Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında kullandığı sözcükler affedilir gibi değildir. Beni rahatsız eden ise; yargısız infazla güpegündüz ve sokak ortasında parçalatılmış olmasıdır. Benzerleri kaçıp kurtulurken veya affedilip aramıza dönerken neden yalnızca o yaşamıştır Ankara Hükümeti’ni de rahatsız eden bir kaderi? “Hain”olarak bir tek o kaldı akıllarda. İstanbul ve Anadolu basınındaki benzerleri unutulup gittiler. “Filozof” Rıza Tevfik , Refik Halit (Karay), Refi; Cevat (Ulunay)ların… Adana, İzmir, Balıkesir’deki kimi gazeteci ve yazarların Mustafa Kemal ve arkadaşları aleyhindeki
yazıları ile Ali Kemal’e bile rahmet okuttuklarını kitabımdan öğrenenler hayretlerini gizlemiyorlar. Bir de şunu vurgulamaya çalıştım: Bunlar 1919’un, 20’lerin umutsuz koşullarında gencecik bir “Paşa”nın mucizeler yaratıp yurdu düşmandan temizleyeceğine inanmadıkları için belki de bir ölçüde mazur görülebilirlerdi. Peki ya bugünküler? Satılmış gazete sütunlarından, televizyon ekranlarından Cumhuriyetimize kin kusarak ülkemizi bölüp parçalamaya, ordumuzu gözden ve güçten düşürmeye çalışan iç düşmanlarımıza, “aydınlarımıza” (!), siyasetçi esnafına ne diyeceğiz? İlhan Selçuk’un da belirttiği gibi “… Ali Kemal bugün gözlerini açsa, bizleri görse şaşıp kalmaz mıydı?..”

Süreyya KÖLE:

Ali Kemal’in entelektüel birikimini ve –ölçüsü kaçmış da olsa- batıya dönük yüzünü görünce; “Mustafa Kemal’le bir araya gelebilseler birbirlerinden çok etkilenirlerdi kuşkusuz ve Ali Kemal bu kadar Atatürk karşıtı olmazdı belki de“düşüncesinden kendinizi uzaklaştıramıyorsunuz. Elbette çalışmanızda Ali Kemal kimliğini öylesine derinlemesine gözler önüne seriyorsunuz ki, Ali Kemal’in vatanseverliğinden neredeyse kuşkusu kalmıyor okurun. Öyleyse sorun neydi? Ali Kemal’i linç edilmeye kadar götüren süreci nasıl değerlendirirsiniz? Kurtuluş Savaşı boyunca Ali Kemal’in göremediği –belki de görmek istemediği -, atladığı şey neydi size göre?

Orhan KARAVELİ:

“Aydın” olmak ve ülke gerçeklerini görebilmek için iyi bir öğrenim görmüş olmanın, yabancı dil bilmenin ve dünyayı gezip görmenin yeterli olmadığına Ali Kemal “olayı” da tanıklık etmektedir. Ne diyor kendisi: “… ömrümün büyük kısmı yurt dışında geçti. Türk Milletindeki mücadele azmini görememişim…” Mustafa Kemal işte, halkındaki bu mücadele azmini bildiği için başarılı oldu. Günümüze gelirsek… Milletimizin benliğine işlenmiş olan bağımsızlık ve özgürlük aşkını göremeyenler, onu, demokrasiden aldıkları gücü kötüye kullanarak yeniden modası çoktan geçmiş bir “biat kültürünü” benimsemeye zorluyorlar. Altmış yıldır yaşananlardan, yaşadıklarımızdan hiç ders almadıkları belli oluyor.

Süreyya KÖLE:

Bilinen, Mustafa Kemal, Ali Kemal’in Nurettin Paşa tertibi ile linç edilmesine müthiş bozulmuş, Nurettin Paşayı görevinden uzaklaştırmıştır. Nurettin Paşa olayı aslında Mustafa Kemal’in kimlere rağmen Mustafa Kemal kalabildiği noktasında çarpıcı bir örnektir? Mustafa Kemal’in çevresini kuşatmış “dava arkadaşı” kisveli “sorun yaratıcılar” için ne dersiniz? Bu kimliklerle kıyasladığınızda Ali Kemal –bir yanıyla- açıkça muhalif olmakla çoğundan çok daha dürüst davranmış olmuyor mu? Evet, Mustafa Kemal’e sıkıntı üstüne sıkıntı yaratanlardan söz edelim mi biraz da… Belki bu noktada Mustafa Kemal’e düzenlenmek istenen suikast girişimine de değinebiliriz, ne dersiniz?

Orhan KARAVELİ:

İngiltere Başbakanı Loyd George Parlamento’da uğradığı başarısızlığı mazur göstermeye çalışırken “… ne yapayım ki karşımıza yüzyılın yetiştirdiği dâhi çıktı…” demişti Mustafa Kemal’i kastederek. Oysa Mustafa Kemal yalnızca yirminci yüzyılın değil, geçmiş bütün çağların yetiştirdiği en büyük dâhidir. Geriye dönüp tarihe bir göz attığımızda O’nun bir benzerine kesinlikle rastlamıyoruz. O, yalnızca büyük bir asker ve stratejist değil aynı zamanda büyük bir diplomat, devrimci ve devlet adamı idi. Bir ulusu yok olmaktan ve bir ülkeyi tarih sahnesinden silinmekten kurtaran bir başka örnek var mı? Bütün bunlara ek olarak doğaya tutkun bir hümanistti de Mustafa Kemal ve Tanrının Türk Ulusu’na armağanı idi. İstiklâl Savaşımız sırasında O’nun yanında yer alan asker ve sivil yurtseverlerin başlangıçtaki hizmeti elbette unutulmaz; ama onların en önemli kesimi O’nu yalnızca bir “kurtarıcı” olarak görmek yanlışına düştüler ve ülke düşmandan temizlendikten sonra “eskiye dönülmesini” bekledirler. O’na “Görevin bitti. Git padişahın elini, eteğini öp!..” demeye getirdiler. O’nun, ülkesine ve ulusuna çağ atlatarak yepyeni ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti yaratma hedefini göremediler. Görmeye akılları yetmedi açıkçası. Bunu fark edince de karşısına çıkmaktan ve yolunu kesmeye çalışmaktan çekinmediler. İçlerinde bu mucize insanın yaşamına kastedenler bile oldu. Acı ama, gerçek budur. Günümüzde bile, bir zamanların devrimci (!) bir yazarının çocukları O’nunla uğraşmıyor mu? Bir Ahmet Altan açık açık “Mustafa Kemal kötü adamdı!..”demiyor mu? Ülkemiz, bölücülerin saldırısı altında değil mi?

Süreyya KÖLE:

Çalışmanızda, “Mütareke yıllarında basının üstlendiği rolü’ ele alırken en az İstanbul basını kadar yerel basına da değiniyorsunuz; hatta fazlasıyla. Bugünün Türkiyesi’nde durum nedir sizce? Yaygın basın neye hizmet ettiği noktasında bu denli deşifre olmuşken, yerel basının da tarih önünde bir sınavdan geçtiğini düşünüyor musunuz? Sahi, yerel basının birileri için bir anlamı var mı hâlâ? Yoksa, varsa da yoksa da İstanbul (ve ardından Ankara) basını mı?

Orhan KARAVELİ:

60 yıllık bir gazeteci olarak İstanbul’da yayınlanan gazetelere “ulusal basın”denmesi beni daima rahatsız etmiştir. İstanbul’da yayınlananlar “ulusal” da İstanbul dışındakiler ulus karşıtı mı? Tamam, eski Bâbıâli, şimdiki, ticaret erbabının eline geçmiş “Plaza basını” ülke çapında yaygın dağıtım olanaklarından yararlanıyor ve her yere girip okunabiliyorlar ama içlerinde ülkeye zehir saçan “satılmışlar”, en azından kime hizmet ettiği bilinmeyenler az mı? İtiraf etmeliyim ki Anadolu basınını izleme olanağım ne yazık ki yok. Oysa bu gazetelerin çoğunun ne büyük özverilerle Kurtuluş Savaşımızda kahramanca görevler üstlendiğini biliyoruz. İstanbul’daki, İzmir’deki, Balıkesir ve hatta Adana’daki satılmışlara karşı bunlar adeta “panzehir” görevi üstlenmediler mi? Halka doğru yolu göstermedi mi bu yurtsever gazeteler ve gazeteciler? Buradan giderek şunu söylemek isterim: Anadolu basını günümüzde de benzer bir görevi üstlenmeli ve kimi İstanbul gazetelerinin zehir saçan saldırıları karşısında bölge halkını uyarmaya çalışmalıdır. Çünkü ülkemiz bugün bir yeni kurtuluş savaşı vermektedir ve dünkü “yanılmışlar” yani Ali Kemal ve benzerleri birkaç kişiyle sınırlı iken günümüzde kimlere “taraf”oldukları çok iyi bilinenler yalnız bir tek gazetede bile yetmiş köşeyazarını (!) bulmaktadır.

Süreyya KÖLE:

Girişte, kitabınızdan da yola çıkarak Türkiye’deki son siyasal gelişmelere değineceğimizi söylemiştik. Ne dersiniz, Ergenekon davasıydı, Türk ordusunun yıpratılmasıydı, açılım üstüne açılımdı derken, hâlâ bir umut var mı? Yoksa gereğinden fazla bir karamsarlık mı bizimkisi? Hoş, kahvehane muhabbetlerinin malzemesi yapıla yapıla, ayağa düşürülmüş bir soru haline dönüştürülmüştür ama, bugünün koşullarında her zamankinden daha anlamlı olduğunu düşünüyorum: “Sahi, ne olacak bu memleketin hali?”

Orhan Karaveli Moskova’da Nazım Hikmet Ran ile ‘Nazım Moskova’da mutlu değildi...’ http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=5448

Orhan Karaveli Moskova’da Nazım Hikmet Ran ile
‘Nazım Moskova’da mutlu değildi…’
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=5448

Orhan KARAVELİ:

Sorunuza geçmeden bir küçük fıkra anlatayım. Bilmeyenler olabilir: Bir Amerikalı, bir Alman ve bir Fransız İstanbul’da tanışmışlar ve bir akşam birlikte Beyoğlu’ndaki ünlü Çiçek Pasajı’na gitmişler. Bir ”büyüğün”dibi görününce de sohbet “… ne olacak bu memleketin hâli?..” diye sonuçlanmış. Hayır! Bence abartmıyorsunuz. Durum gerçekten korkutucudur ve Cumhuriyet, 86 yıllık tarihinin en tehlikeli döneminden geçmektedir. Düpedüz bölünme, parçalanma ve dış güçlerin “müdahalesine”yol açabilecek bir karmaşa ile burun buruna gelmiş bulunmaktadır. Ülkeyi, “gerici hareketlerin odağı” olduğu en yüce mahkemenin kararıyla sabitleşmiş bir iktidarın yönetmesine izin verilmiştir. Bu iktidarın lideri “Halk isterse şeriat neden gelmesin yahu!..” diyebilmektedir. Üniversiteler düşmüştür. Yargı düşmüş gibidir. Ordunun etkisizleştirilip gözden düşürülmesi çabaları açıkça sürmektedir. Neredeyse 30 yıldır süren iç savaş benzeri bir çatışma sonuçlandırılamamakta ve ülkeyi yönetenler “açılım” adını verdikleri birtakım yapay senaryolarla halkı avutmaya çalışırken toplum işsizlik ve çaresizlik içinde kıvranmaktadır. İçerde ve dışarıda birilerinin ağızlarını şapırdatarak hayallerindeki “sonucu” beklediklerinden kuşku duymayan var mı? Peki, şimdi tekrar soralım: Ne olacak bu memleketin hâli? 10 Kasım 1938 tarihinden beri Atatürk devrimlerine en ufak bir katkıda bulunmayan … tam tersine , bunların birer birer yıpratılmasına, yok edilmesine göz yuman, en ufak bir tepki bile göstermeyen bizler, 71 yılın suçluları bugün yaşananları hak etmedik mi? Hepimiz ihanet ettik Sevgili Atatürk’e. İlkeleri ve devrimleri çiğnenirken sesimiz çıkmadı ve şimdi görüyoruz nihayet dibi görünmeyen karanlık bir uçuruma doğru sürüklendiğimizi. Hayır, gereğinden fazla kötümser değilsiniz. Bugünün koşulları içinde iyimser olmak kolay mı? Ancak, umutsuzluğa geçit verme hakkımız da yok. Atatürk’ün çocukları isek, Cumhuriyet’in temellerinde babalarımızın, dedelerimizin kanları varsa bu oyunları muhakkak bozacağız. Unutmayacağız ki, “Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur”. Onlar bizi, yozlaşmış beyinlerindeki karanlığa gömemeyecek ama biz onları sandıklara gömeceğiz. Çoğu gitti azı kaldı. Gelecek seçimler, Tevfik Fikret aydınlığının ve “inkılâp ruhunu”bu büyük şairden alan Atatürk’ümüzün bizlere severek, bağışlayarak bakacağı günleri getirecek.

Süreyya KÖLE:

Peki ya, basın için (Yoksa medya mı demeli?) hâlâ bir umut söz konusu mu? Şu dakikadan sonra bile kendiyle yüzleşmesi, “Ne yapıyorum ben?” sorgulaması içerisine girmesi? Yaş ve tecrübeniz itibariyle bırakın saptama yapmayı, ciddi ciddi uyarma hakkınız olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz, ne söylemek istersiniz bu noktada?

Orhan KARAVELİ:

İster medya deyin ister basın, “Globalizm” denilen ortamda medya bir ticari sektör hâline gelmiştir. Eskiden gazeteleri gazeteciler çıkarır ve “başyazı” ları da bunlar yazardı: Vatan’da Ahmed Emin Yalman, Cumhuriyet’te Yunus Nadi, sonra Nadir Nadi, Akşam’da Necmeddin Sadak, Son Posta’da Selim Ragıp Emeç, Hürriyet’te Sedat Simavi, Tasviriefkâr’da Cihad Baban veya Zeyat Ebüzziya gibi. Cumhuriyet’i ve Türk aydınlanmasının büyük ışığı Sevgili İlhan Selçuk’u saymazsanız “ulusal” denilen basında ne herhangi bir “gazetecinin gazetesi”kaldı ne de gerçek anlamda bir “başyazar”. Esas görevi toplumu eğitmek, yönlendirmek ve ileriye götürmek olan “basın”, geri bırakılmış, lümpenleştirilmiş ve “boşverci”liğe alıştırılmış topluma ayak uydurmayı seçti. Basınımızın bir bölümü, “ana gazetesi” ve ekleriyle yerli-yabancı kadın pazarlıyor adeta. Kimi TV kanalları 24 saat “vur patlasın çal oynasın!..” Türkiye nereye sürükleniyor umurlarında değil. Veya her akşam karşımızda kırk boyaya girmiş “liboşlar”… Saçı sakalı birbirine karışmış prof. taslakları… Ama bunun böyle gitmeyeceğini yakında medya patronları da görecek diye düşünüyorum.

Süreyya KÖLE:

Doğan Kitap’tan çıkan ”ALİ KEMAL “belki de bir günah keçisi adlı çalışmanızda, gazetemizin Kurtuluş Savaşı’nda üstlenmiş olduğu rolden, ulusalcı çizgisinden söz etmektesiniz. Kuşkunuz olmasın gazetemiz aynı ulusalcı çizgisini bugün de sürdürmekte Atatürkçü kimliğinden asla ödün vermemektedir. Bu noktada bir şeyler söylemek ister misiniz?

Orhan KARAVELİ:

Ali Kemal kitabımda, Yunan veya Fransız parasıyla yayınlanan ve onların olanaklarından yararlanılarak çevredeki köylere kadar ulaştırılan gazetelerin yanı sıra Yeni Adana’dan ve benzeri ulusalcı gazetelerden de söz etmek için zevkli bir görevdi. Bu bağlamda dostum ve meslektaşım merhum Ömer Sami Coşar’ı özlemle anıyorum. Ancak, Yeni Adana ’dan bahsetmiş olmanın böylesi bir içtenlik ve kadirşinaslıkla karşılanacağını düşünmemiştim. Bu da, Adana’nın yiğit evlatlarının bir özelliği olsa gerek. Yeni Adana, 92 yıldır özenle sürdürdüğü ve bundan sonra da sürdüreceği aydınlanmacı çizgisiyle sanırım ülke çapında bir rekora imza atmış olmaktadır. Çok onurlu ve Atatürk çizgisinde yürüyenlere yakışır bir rekor.

Süreyya KÖLE:

Sayın Karaveli, bize zaman ayırdığınız ve sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ediyoruz…

Orhan KARAVELİ:

Benimle bu söyleşiyi yaptığınız için ben size teşekkür ederim. Unutmayın; “Nihai” zafer bizim olacaktır. Çünkü biz doğru yoldayız; çağdaş yoldayız. Fikret’in dediği gibi: “Elbet sabah olacaktır/ Sabah olur geceler”

ORHAN KARAVELİ’NİN YAŞAM ÖYKÜSÜ

Anne ve baba tarafından eski bir Ankara ailesinin dört çocuğundan biri olarak 1930’da bu kentte doğdu. İlk, orta ve liseyi Galatasaray’da okuduktan sonra öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Londra Politeknik Okulu’nda sürdürdü. Öğrenci iken yazı, şiir ve karikatürleri çeşitli dergilerde yayınlandı. Gazeteciliğe adımını 1950’de Yeni İstanbul Gazetesi’nde attı. Türkiye’de yepyeni, ciddi ve başarılı bir girişim olan bilimsel “Seksoloji Mecmuası”nın kurucuları arasında yer aldı ve derginin yanı sıra kitap ve yıllıklarının yayınını yönetti (1949-1954). İstanbul Haftası dergisinin yazı işleri müdürlüğünü üstlendi (1953). Yakın arkadaşı Abdi İpekçi’nin (1929-1979) Milliyet’in genel yayın yönetmenliğine getirilmesiyle birlikte bu gazetede yazmaya başladı; Milliyet’in Berlin ve Londra temsilciliğini üstlendi (1955-1957). Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oktay Akbal ve Naim Tirali gibi edebiyatçı dostlarıyla birlikte ortak olduğu VATAN Gazetesi’nin yönetiminde yer aldı, dış politika sütununu yazdı (1957-1965). Dizilerini genellikle Cumhuriyet’te yayınlayan Karaveli, üyesi olduğu Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin çeşitli başarı ödüllerinden sonra ve Türk Basını’na 50 yılı aşkın süre hizmetleri nedeniyle 2004’te “Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü” ne lâyık görüldü. İngilizce, Fransızca ve Almanca bilen Orhan Karaveli “Basın Şeref Kartı” sahibi. İstanbul’da yaşıyor. Evli ve üç çocuk sahibi. Zamanını kitap yazarak ve çeşitli öğrenim kurumları ve derneklerde: radyo ve tv kanallarında konuşmalar yaparak, panel ve tartışmalara katılarak değerlendiriyor. Kendi ifadesi ile: “Daima Atatürkçü çizgide ve hiç durmadan, duraksamadan ve yorulmadan…”

ORHAN KARAVELİ’NİN YAYINLANMIŞ KİTAPLARI

Orhan Karaveli: “Ülkemizde özellikle yetişmiş insanların emekli olmaya hakları yoktur. Çünkü topluma karşı borçludurlar…” diyor ve ilerlemiş yaşına meydan okurcasına, özellikle son yıllarda peş peşe yayınlanan ve hepsi de “çok satan” ve ses getiren kitaplarıyla dikkat çekiyor.

Bunlar şöyle sıralanabilir: “Kişiler ve Köşeler”, Koza Yayınları, 1982. “46-99 Şiirleri”, Pergamon Yayınları, 1999. “Bir Ankara Ailesinin Öyküsü” , (1’den 6. baskı dahil) Pergamon Yayınları, 1999. 7. baskı Doğan Kitap, 2009. “Görgü Tanığı”, (1’den 3. baskı dahil) Pergamon Yayınları, 2001. “Tanıdığım Nazım Hikmet” , (1’den 5. baskı dahil) Pergamon Yayınları, 2002. 6. ve 7. Baskılar Doğan Kitap. ”Sakallı Celal”, (1’den 10. baskı dahil) Pergamon Yayınları, 2004. 11. baskı Doğan Kitap “Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği” , (1’den 6. baskı dahil) Pergamon Yayınları, 2005. 7. baskı Doğan Kitap. “Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak”, Doğan Kitap, 2008. “Ali Kemal. Belki De Bir Günah Keçisi”, 1. 2. ve 3. baskılar Doğan Kitap, 2009.

anafilya

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: