Avrupa: «Akıl ve Mantık!»


Siyasette hiçbir şey tesadüfi değildir!

numerik_insa

2000’li yılların başı ve geride bırakmaya hazırlandığımız 2015…Ne değişti? Durum belki kötüydü, ama şimdi vahimleşti. Her yerde korku, kan, gözyaşı, savaş.Nümerik insan insanlığı yok etti. Üretim ve tüketim toplumunda elektronik cihazlara gömüyoruz yalnızlığımızı. Biliyoruz sanıyoruz ama dünyadan haberimiz yok…Bu koşullarda, yasaları eşit uygulayın yeter. Bırakın da insan gibi yaşasın tüm insanlar! Elimiz kolumuz olduğu kadar, gönlümüz ve beynimiz de var… Sadece işgücü olarak değil insan olarak algılanmayı bekliyor ve istiyoruz. Ne eksik, ne fazla…

***

AVRUPA BİRLİĞİ’NDE YEREL MANTIKLAR ORTAK AKLA HİZMET EDİYOR MU?

yakup_yurt

©Yakup Yurt. – 20 Aralık 2015; Belçika Federal Hükûmet İçişleri Bakanı Patrick Dewael (VLD) 2005’te Danimarka’ya bir inceleme gezisine gimişti ve bu ülkenin göç politikasının özelliklerini yerel yetkililerden dinlemişti. Halbuki Danimarka’nın göç konusundaki yasaları büyük ölçüde bu ülkenin aşırı sağının etkisi ile yürürlüğe sokulmuş olma özelliğine sahip.

Avrupa Birliği makamları göç akımlarını nasıl denetleyebiliriz sorusuna yanıt ararken, Belçika bu alanda düşük profil (dikkat çekmeme politikası) sergilemeye devam ediyor. Bolluk ülkesi gibi algılanma sonucu binlerce insanın yasadışı yollardan Belçika’ya gelmesinden endişe ediliyor.

İyi de, Belçika’nın bir göç politikası var mı?
I.Verhofstadt Hükûmeti tarafından 1999 yılında kararlaştırılan af yasası uygulaması sonucu yaklaşık 37500 kişi “kaçak” konumundan kurtulmuştu. Güvenlik veya sahtecilik gerekçesiyle 700 dosya daha savcılıklarda çözüm bekliyor.

Siyasi sığınmacı adayları arasında 3 veya 4 yıldır kesin karar çıkmasını bekleyenler bulunuyor. 15 Aralık 1980 tarihli yasaya istinaden Yabancılar Ofisi alınacak kararda tek yetkili kılındı. Bu husus Hükûmet programına gizli bir kloz (şerh) olarak girdi. 16000 kişiyi ilgilendiren 12000 dosyanın incelemesi devam ediyor ve belki de idareye geniş bir manevra alanı bırakan o meşhur “istisnai koşullar” kriteri dikkâte alınarak af kapsamına alınabilirler.

Peki sayın bakan Dewael’in Danimarka gezisini bu kapsamda nasıl yorumlamak gerekir? Bilindiği gibi, başta aile birleşimi olmak üzere, Danimarka göç konusunda, Avrupa’nın en kısıtlayıcı uygulamalarına sahip ülkelerinden birisi olma özelliğine sahip. Siyasette hiçbir şey tesadüfi olmadığına göre, sayın bakanımız kendisini bekleyen birkaç pürüzlü dosyaya yaklaşmasına güç katacak bir ilham kaynağı aramaya gitmiş olabilir mi? Zira yaz aylarına kadar Belçika hukuk sistemini Avrupa Komisyonu’nun üç yönergesinin belirlediği asgari koşullara uyarlamak zorunda:

1. Bunlardan birincisi çatışma veya şiddet olaylarında arada kalarak mağdur olmuş kişilerin “ek korunmasına” ilişkin. Bu kavram yoruma oldukça açık.

2. İkinci yönerge aile birleşimiyle ilgili. Uluslararası kabul gören özel yaşam ve aile yaşamı hakkı bilhassa ‘anlaşmalı evlilikler’ nedeniyle ortaya çıkan göç baskısı yüzünden tam anlamıyla uygulanamıyor. Belçika’nın bu konudaki oldukça özgürlükçü rejimi devam edecek mi, yoksa yeni göç ve uyum koşullarına mı bağlanacak?

3. Üçüncüsü ise siyasal sığınmacıların karşılanmasıyla ilgili.

Belçika uluslararası alandaki yükümlülüklerini fazla göze batmadan yerine getiriyor, fakat yaptıklarının bilinmesi ise pek hoşuna gitmiyor. 1990’lı yıllarda insan kaçakçılarının CPAS-OCMW adındaki Belçika sosyal yardım sandıklarının adreslerini dünyaya yaydıkları unutulmuyor. Bilindiği gibi 2000 yılında 42000 kişi siyasal sığınma başvurusunda bulundu. Parasal yardımının kaldırılması ile birlikte bu sayı 2004 yılında birden 15357 ye düştü. 11785 kişi ise uzaklaştırıldı, sınır kapılarından çevrildi veya gönüllü olarak döndü.

2003 Aralık ayında Belçika’nın günlük Le Soir ve De Standaard gazetelerinde yayınlanan makalesinde sayın bakan Dewael “kota sistemi içeren kontrollü göç” politikasına yeniden geçilmesini savunmaktaydı. Flaman işverenler uzun zamandan beri kapıların emek(çi) göçüne tekrar açılmasını talep ediyorlar. Valon işverenler ise nitelikli işgücünün kıtlığından yakınıyorlar. Bu konuda tartışma henüz açılmış değil, zira Başbakan Yardımcısı bayan Laurette Onkelinx (PS) işsizliğin yüksek oranda olduğu bir ülkede çalışma olanağının öncelikle ülkedeki işsizlere tanınması gerektiğini, ve bu kişileri yapacakları işlere hazırlayan mesleki eğitim kurslarına bir an önce başlanmasını savunuyor.

Avrupa ülkeleri bu tartışmanın içinden çıkamıyorlar. Fransa seçici bir göç politikasından yana, fakat siyasal sığınmacıların ve kaçakların ülkeyi istilasından çekiniyor. Halen 1 milyon kaçak barındıran İspanya tarihinin altıncı kitlesel affına hazırlanıyor : işverenlerinin sosyal ve mali yasalara uyması ve bunu en az bir yıl sürdürmesi halinde 800000 kişi geçici oturum hakkına kavuşabilecek. Yunanistan ve İtalya ise daha çok tarım işçilerine gerek duyuyorlar ve geçmişte bu nedenle yüksek sayıda kaçak işçiye hak tanıdılar. İngiltere ise siyasal sığınma hakkını beş yıl sonunda tekrar inceleme yapma, sığınmacının geldiği ülkenin siyasal durumunu yeniden değerlendirme koşullarına bağlı olarak tanıyor ve ekonomik sığınmacılar arasından da kendisine uygun olanları seçiyor. En nitelikli olanlar beş yıl sonra süresiz oturma belgesi alırken, diğerleri geçici oturma belgesi ile kalmaya devam ediyorlar. Danimarka ve Hollanda aile birleşimi hakkına çok katı kısıtlamalar koyuyor ve yeni gelenlere uyum koşulları dayatıyor. Almanya ise, eski SSCB ülkeleri vatandaşlarına kontrolsüz verilen binlerce vize skandalı içinde kıvranırken bu arada İspanya’yı Avrupa Birliği kapılarını açarak dürüst davranmamakla suçlamaya devam ediyor.

Evet Avrupa! Ama hangi Avrupa?

Hür Brüksel Üniversitesi (ULB) Avrupa Etüdleri Enstitüsü profesörü ve Odysseus Akademik Projesi koordinatörü bay Philippe de Bruycker’e göre “1997 [ Amsterdam Anlaşması]’ndan beri göç ve sığınma konuları ortak bir politika oluşturmaktalar. Fakat Avrupa Komisyonu (bürokratlar) ile Bakanlar Konseyi (hükümetler) arasında farklılıklar bulunuyor. Aile birleşimi konusundaki yönergenin üye ülkelere öylesine büyük manevra alanı bırakması sonucu ortak politika anlamını yitiriyor…” Geçen Ocak ayında yayınlanan Yeşil Kitap’ında, [Population ageing in Europe: facts, implications and policies] + [ Population structure and ageing – stats ] Avrupa Komisyonu nüfusun yaşlanması sorununa karşı koyabilmek amacıyla kontrollü ve ortak bir ekonomik göç politikası geliştirilmesi önerisinde bulunuyor. Fakat ülkelerin demografik (nüfusbilimsel) ve ekonomik gereksinimleri birbirinden farklı olduğu için kimse bunu dinlemek istemiyor.

Öyle olması da çok doğal bence! Birlik olmayan yerde dirlik olur mu hiç? 25 = 1 olabilir mi? Yaşam çelişkilerden arındırılabilir mi? Evrensellik yerelliği inkâr etme anlamına mı gelir? Ülkelerin ekonomik çıkarları açısından uyumun (entegrasyon) hangi boyutu sine qua non, yani olmazsa olmaz, bir koşuldur? İstenilen yasal sisteme uyum mudur, yoksa kültürel asimilisayon mu? Örneğin benim 38 yıldır sürekli olarak içinde yaşadığım bu ülkeye uyumluluk veya uyumsuzluğumun derecesini kim veya kimler hangi kriterlere göre ölçme hakkına sahiptirler?

Şimdi 2015 yılı sonundayız. Ve şu soruyu soruyorum kendime! O günden bu güne ne değişti? Bana sorarsanız durum kötüydü, şimdi vahimleşti. Her yerde korku, kan, gözyaşı, savaş. Teknolojik devrim sayesinde canlı izleniyor ölümler, huzur kalmadı kimsede. Avrupa Birliği çok dramatik bir şekilde terörle tanıştı. Zor durumların siyasetçisi şansölye Merkel Türk muhataplarına 8 milyar Avro önerdi. Ne karşılığında ve de ekonomik kriz döneminde? Suriyeli iltica adaylarını kendi topraklarında tutması karşılığında… Brüksel sokaklarında tam donanımlı askerler dolaşıyor şimdilerde. Yeminli tecüman olarak Brüksel Adliyesine girebilmek havalimanı güvenliğinden daha meşakkatli… Türkiye’de insanlar ya sabır çekiyor amma velakin nümerik insan insanlığı yok etti. Üretim ve tüketim toplumunda elektronik cihazlara gömüyoruz yalnızlığımızı. Biliyoruz sanıyoruz ama dünyadan haberimiz yok…

Bırakın canım. Güldürmeyin insanı… Yasaları eşit uygulayın yeter. Bırakın da insan gibi yaşasın tüm insanlar! Elimiz kolumuz olduğu kadar, gönlümüz ve beynimiz de var… Sadece işgücü olarak değil insan olarak algılanmayı bekliyor ve istiyoruz. Ne eksik, ne fazla. Mevlâna’yı, Yunus’u, Anadolu hümanizmasını, Atatürkçülüğü inceleyin, araştırın; bakın ne güzellikler çıkacak karşınıza insanlığa dair! 20.12.2015

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: