Özyönetim, Özerklik, Bağımsızlık…


Kısacası «Kendi Kaderini Tayin Hakkı» İç ve Dış mevzuata göre mümkün mü?

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

self-determination1

Kürt kökenli Türk vatandaşlarının self-determinasyon hakkına sarılmaları, konjonktüre, arkasında yer alacak güce ve siyasal faktörlere bağlı. Ancak self-determinasyon hakkının sömürge yönetimlerine karşı kullanılması dışındaki uygulama şansı zayıf. > Bununla beraber; (i) Türkiye’nin yönetsel yapısı içinde yer almalarından, (ii) özellikle belediyeler üzerinden kendi kendilerini yönetme imkanına kavuşmuş olmalarından, (iii) parlamentoda yer alabilmelerinden, (iv) önlenemeyen KCK yapılanmasından, (v) dil ve kültür konusundaki son dönem kazanımlarından hareketle; belki “fiili” bir “iç self-determinasyon” – özyönetimden söz edilebilir. Fakat bu noktada bir anlayış birliğine varmaları ihtimalinin güç olacağını gözardı etmemek gerekiyor. Peki, Kuzey Kıbrıs Türkler; Suriye ve Irak Kürtleri açısından uluslararası hukuk ne diyor?

***

SELF DETERMİNASYON: KIBRIS’IN VE IRAK’IN KUZEYİ İLE TÜRKİYE’NİN GÜNEYDOĞUSU
16 Aralık 2016

I. Self-determinasyon veya kendi kaderini tayin hakkı, çok genel olarak, kendisini diğerlerinden farklı ve ayrı olarak kabul eden toplulukların, içinde yer alacakları hükümet biçimini ve devleti belirleyebilmeleri hakkı anlamına alınmaktadır. BM Şartı’nın 1/2. maddesi ile 55. maddesinde, bu hakka değinilmiş, yollama yapılmıştır. Keza “İkiz Sözleşmeler” olarak bilinen (i) BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile (ii) BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 1. maddelerinde de, halkların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olduğu öngörülmüştür. Self-determinasyon hakkı azınlık hakları ile ilişkilendirilmek suretiyle, self-determinasyon hakkına “Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşmesi” çerçevesinde de yaklaşılmaktadır.

Metinleri 1966 yılında ortaya çıkan ve 1976 yılında yürürlüğe giren İkiz Sözleşmelerin 1. maddelerinde “self-determinasyon” hakkına yer verilmiştir. Ancak her iki sözleşmenin dayandırıldığı “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ile “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi”nde “self-determinasyon” hakkına değinilmemiş olması, doktrinde bazı tereddütlere neden olmuştur. Fakat bu tereddüdün, sömürge olmaktan kurtulan ve bağımsızlıklarına kavuşan devletlerin BM’de üye olarak yerlerini almaya başladıkları sürecin denk düştüğü tarih dikkate alınmak suretiyle aşılabileceği düşünülmektedir. Eğer “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin BM Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarihli ve 217 (111) sayılı kararı ile kabul edildiği, keza “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi”nin de 04 Kasım 1950 tarihinde imzalandığı ve 03 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girdiği ve o yıllarda, sömürge yönetimi altında olan ülkelerin henüz bağımsızlıklarına kavuşmamış ve dolayısıyla BM’de üye olarak yerlerini almamış oldukları dikkate alınır ise; hem “self-determinasyon” hakkının niçin anılan düzenlemelerde yer almamış (geçmemiş) olduğu, hem de bu yer almayışın hukuksal açıdan bir eksiklik anlamına gelmeyeceği anlaşılacaktır diye değerlendirilmektedir.

BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 28. maddesi, BM gözetiminde, “İnsan Hakları Komitesi”nin kurulmasını öngörür ve bu Komite; kendi kaderini tayin hakkının, bulundukları devletin toprak bütünlüğüne ve siyasal birliğine zarar verecek şekilde kullanılamayacağı yorumunda bulunmuştur. Yine bu Komite; uluslararası hukukun, bu durumdaki halklara, tek taraflı olarak, bir devletten ayrılma hakkını vermediğine de vurgu yapmıştır. Komite, yorumunda bu vurguyu yaparken, 1992 yılında, dönemin BM Genel sekreteri tarafından hazırlanan ve BM Güvenlik Konseyi tarafından yol gösterici bir belge olarak kabul edilen “Barış İçin Ajanda” başlıklı düzenlemeye yollamada bulunmuştur. Bu düzenlemede; devletlerin parçalanmasının uluslararası barışa ve güvenliğe zarar vermenin yanında, insan haklarına zarar verme riskini taşıdığı da belirtilmiştir. Ve Komite, son olarak, kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasında ilgili tarafların anlaşarak sorunu çözmelerini hatırlatmıştır. Ancak Komite’nin bu yaklaşımı, self-determinasyon hakkının, sömürge yönetimlerinden kurtulma dışındaki uygulamalarının önünü açmamıştır. Nedeni de, kendi kaderini tayin hakkı ile egemenlik hakkı arasında ikilemdir; bu haklardan birinin kullanılması, diğerinin kullanılma imkanını ortadan kaldırmakta, kullanılmasının önünü tıkamaktadır. Yine bu sözleşmenin 27. maddesinde yer alan ve; etnik, dinsel veya dilsel azıklıkların bulunduğu bir devlette, bu azınlığa mensup kişilerin, grubun diğer üyeleri ile birlikte kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme veya kendi dillerini kullanma haklarından yoksun bırakılamayacaklarını öngören düzenleme de, sözü edilen ikilemi (ya da uyuşmazlığı) ayrıca beslemektedir.

Self-determinasyon hakkı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında BM Şartı’nda yer aldıktan sonra, sömürge yönetimi altında olan ülkelerin bağımsızlıklarını kazanma sürecinde önemli bir yol oynamıştır. Bu hak, iki kutuplu Soğuk Savaş döneminde ( 1991’e kadar olan dönemde), fazla öne çıkmamıştır. Bunun iki nedeninden söz edilebilir. Birincisi, iki kutuplu dönemin koşulları ve doğasındaki denge; ikincisi de, uluslararası yargı yerlerinin o tarihe kadar vermiş oldukları kararlar nedeniyle, bu hakkın sadece sömürgecilikten kurtulmak için kullanılabileceği algısının ortaya çıkmış olmasıdır.

1993 yılında Viyana’da toplanan “İnsan Hakları Dünya Konferansı”nın Sonuç Bildirgesi’nde, “hiçbir ayrım yapmadan, tüm toplumu temsil eden demokratik yönetimlere sahip devletlerde, self-determinasyon ilkesinden yararlanılamayacağı” öngörülmüştür. Bu ifade, 1991’e kadar olan dönemde ortaya çıkmış, uluslararası yargı yerlerinin kararlarına dayalı, bu kararlardaki bakışı yansıtan bir ifadedir. Oysa Sovyetler Birliği dağılıp iki kutuplu dönem ve Soğuk Savaş sonra erince, ülkelerin ufalanması ve ayrılıkçı hareketler baş göstermiş ve bu durum, self-determinasyon ilkesinin sadece sömürge yönetimlerinden kurtulmak için kullanılabileceği yolundaki bakış açısını değişime zorlamıştır. Esasen eğer 1975 Helsinki Nihai Senedi’ne bakılır ise, daha Soğuk Savaş devam ederken, self-determinasyon hakkının, sömürge yönetiminden kurtulma dışında da uygulanabileceğine yer verilmiş olduğuna bakarak, bu zorlamanın daha o tarihte “uç” vermiş olduğunu söylemek mümkündür. Ancak konjonktürün de etkisinde, Helsinki Nihai Senedi’nin aynı zamanda ülkesel bütünlüğe ve mevcut sınırların korunmasına yaptığı güçlü vurgu nedeniyle, bu husus o yıllarda fazla öne çıkmamıştır. Fakat 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayan süreç içinde etnik, dinsel, dilsel ve diğer farklılıklar öne çıkınca, self-determinasyon hakkı da yeniden çekici bulunmaya başlanmıştır.

Bu noktada Yugoslavya’nın ve Sovyetler Birliği’nin dağılması ile self-determinasyon hakkı arasında bağ kurularak, bu iki ülkenin dağılmasını, self-determinasyon hakkının sömürge yönetimlerinden kurtulma dışındaki kullanımına örnek olarak alan yaklaşımların bulunduğunu da belirtmek gerekir. Ancak bu iki dağılmayı, self-determinasyon hakkının “yeni” kullanımlarına örnek olarak almaktan çok, federal sistemin çökmesi nedeniyle, federal sisteme vücut veren federe unsurların “olağan” ayrılması şeklinde görmek daha uygun olacaktır diye düşünülmektedir. Elbette ki bu iki dağılmada kendilerini diğerlerinden ayrı ve farklı görme vardır. Hatta federal yapı içindeki federe unsurlar da, bu ayrılığın ve farklılığın somut birer işareti olarak alınabilir. Vurgulanmak istenen husus, söz konusu iki dağılmanın ve ortaya çıkan yeni bağımsız devletlerin, self-determinasyon hakkının “dayatılmasının” ürünü olmadıklarıdır. İleride ayrıca değinilecek olan “iç self-determinasyon” ve “dış self-determinasyon” ayrımından yol çıkılarak, dağılan iki federasyon içindeki federe unsurların “iç self-determinasyon” olarak alınabilecek bir statüye zaten sahip olduklarını ve federal yapı çökünce bu “iç self-determinasyon”un doğal olarak “dış self-determinasyon”a (yani bağımsızlığa) dönüştüğünü görmek gerekir. Yugoslavya’nın ve Sovyetler Birliği’nin dağılmalarının self-determinasyon hakkını öne çıkarmamasının ya da self-determinasyon hakkının çekiciliğini artırmamasının arkasında bunların yer aldığını söylemek mümkündür.

Self-determinasyon bağlamında bakıldığında, 1991 sonrası dönemin; (i) kendisini diğerlerinden ayrı ve farklı gören insanların, yaşadıkları ülkelerden-topraklardan koparak ayrılmayı içeren çabalara konu olduğu, (ii) self-determinasyon hakkının bu çabalar bağlamında yeniden gündeme geldiği ve (iii) ülkesinde bunların yaşandığı devletlerin bundan ciddi rahatsızlık duydukları bir dönem olduğu görülür. Başka bir ifade ile; self-determinasyon hakkı, 1991 sonrası dönemde;

a. ayrılıkçılığı ve şiddeti besleyen,

b. barışı, istikrarı ve güvenliği tehdit eden,

c. ve bunları (yukarıdakileri) tahrik eden,

bir olgu olarak görülmüştür. Bu yönü ile, self-determinasyon hakkı, BM Şartı’nın öngördüğü, (i) kuvvet kullanma yasağı ile, (ii) toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığa saygı prensipleri ile örtüşmemektedir.

Bu noktada, (i) kendilerini diğerlerinden ayrı ve farklı gören insanların diledikleri yönetim biçimi ile yönetilmelerinin “iç self- determinasyon” kavramı ile açıklandığını; (ii) bu insanların, bağımsız bir devlet kurmalarının ya da diledikleri devlete bağlı olarak yaşamayı seçmelerinin ise, “dış self-determinasyon” anlamına geldiğini; (iii) “iç self-determinasyon” ile “dış self-determinasyon”un, biri birlerini tamamlayan (biri diğerinin devamı olan) olgular olduğunu görmekte gerekir. Daha açık bir ifade ile; “iç self-determinasyon”, “dış self-determinasyon” a geçiş öncesi aşamadır. Eğer “iç self-determinasyon” yolu açılmış ise; bu, ileride “dış self-determinasyon” yolunun da açılacağı anlamına gelecektir.

Daha önce de ifade edildiği üzere, bugün için, self-determinasyon hakkının sömürge yönetimlerinden kurtulma dışında da kullanılabileceği düşünülmekle birlikte, bu kullanımın ne şekilde olacağına açıklık getirecek sıklıkta bir uygulamadan söz etmek güçtür. Self-determinasyon hakkının sömürge yönetimlerinden kurtulma dışındaki kullanımlarının fazla sık olmamasının arkasında çeşitli etkenlerden söz edilebilir. Çok genel olarak, bunlar;

a. gücün uluslararası ilişkilerde devam eden işlevi,

b. her olayın kendine özgü koşullarının bulunması,

c. uluslararası hukukta/doktrinde azınlık ve halk kavramlarının genel kabul görmüş bir tanımına henüz ulaşılamamış olunması,

d. genelde azınlık hakları “bireysel haklar” olarak ve self-determinasyon hakkı da “grup/topluluk/halk hakkı” olarak görülmesine rağmen, azınlık haklarının self-determinasyon hakkı ile ilişkilendirilmesi ve aradaki farklılık nedeniyle bu ilişkilendirmenin soruna/tereddüde yol açmasıdır.

Günümüzde, kendilerini diğerlerinden farklı ve ayrı olarak görenlerin himayesi, uluslararası hukukun bir parçası olarak görülmektedir. Ancak bu; ne devletlerin bu bağlamdaki hakları tanımakla (vermekle) yükümlü oldukları, ne de doğrudan bu hakların iddia edilebileceği (ileri sürülebileceği) anlamına gelmektedir. Uluslararası hukuk, devletleri, sadece, kendilerini diğerlerinden farklı ve ayrı görenleri bir şekilde korumakla yükümlü kılmaktadır. Bir anlamda, konu hakkında, devlete, inisiyatif/takdir yetkisi tanınmıştır. Ancak bu, hiç şüphesiz ve hiçbir zaman, devlete tanınan inisiyatifin/takdir yetkisinin, sınırsız ya da keyfi olacağı anlamına gelmeyecektir.

Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, bugün itibarıyla ve doktrine göre, self-determinasyon hakkından söz edilebilmesinin bazı hususlara bağlı olduğunu ileri sürmek mümkündür. Buna göre, çok genel olarak, self-determinasyon hakkından söz edilebilmesi için;

a. kendilerini diğerlerinden ayrı ve farklı gören insanların kültürel, dinsel ve dilsel değerlerinin zarara uğrama ve/veya yok edilme ile karşı karşıya bulunmaları,

b. bu insanların, yaşadıkları ülkedeki devletin yasama, yürütme ve yargı sisteminden dışlanmaları,

c. bu insanların yaşadıkları yerlerin, onların ananevi (geleneksel) olarak yaşadıkları yerler olması ve bu yerlerde başka ulusal grupların olmaması,

. bu insanların yaşadıkları ülkedeki çoğunluğun, o insanlar ile bir arada/birlikte yaşama iradesine sahip olmadıklarını dışa vurması,

gerekmektedir. Ayrıca doktrinde, gerek “iç” gerekse “dış” self-determinasyon hakkının çok genel tutulmuş olduğunu ve bunların detaylandırılmasının devletlerin uygulamalarına bırakılmış olduğunu da bu vesileyle belirtmek uygun olacaktır.

II. Türkiye; yukarıda değinilen “İkiz Sözleşmeleri” 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamış; bunlardan, BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ’ni 17 Haziran 2003 tarihli ve 4868 sayılı kanun ile, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ’ni de yine ayı tarihli ve 4867 sayılı kanun ile onaylamıştır. Ancak BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne ek protokoller Türkiye tarafından onaylanmamıştır. Üstelik Türkiye, BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ni, üç “beyan” ve bir “çekince” ile onaylamıştır. Bunlardan “1. Beyan” ve “Çekince” oldukça önemlidir. Türkiye, “1. Beyanı”nda, Sözleşmeden doğan yükümlülüklerini BM Şartı’nın 1. ve 2. maddeleri çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini belirtmiştir. BM Şartı’nın söz konusu maddelerinde, hem kendi kaderini tayin hakkı vardır, hem de toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığa saygı ilkesi vardır. BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi kendi kaderini tayın hakkını 1. maddesinde öngördüğü ve Türkiye bunu öngören Sözleşmeyi onaylamış olduğu için, Türkiye’nin bu beyanının, daha çok BM Şartı’nın 2. maddesindeki toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığa saygı ilkesi ile ilgili olduğunu kabul etmek uygun olacaktır. Türkiye, “Çekince” ile de; BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile Eklerinin hükümlerine ve usullerine göre uygulama hakkını saklı tutacağını kayda geçirmiştir. Bu kayıt ile; Anayasa’da Türklüğün vatandaşlık bağı ile tanımlandığına; Lozan’da ve ekleri ile de, Türkiye’nin sadece Müslüman olmayanları (gayrimüslimleri) azınlık kabul ettiğine (yani dinsel azınlığın varlığına) dikkat çekilmiştir. Bu son husus bağlamında, Lozan Barış Antlaşması’nın özellikle 42/3. maddesinde geçen ve Türkiye’nin kiliselere (Hıristiyanlara=Ortodoks, Katolik, Protestan) ve havralara (sinagoglara=Yahudilere) koruma sağlayacağını öngören düzenleme öne çıkarılmış ve bu düzenleme üzerinden Türkiye’de sadece Müslüman olmayanların azınlık kabul edildiğine işaret edilmiştir. [ayrıntı]

Türkiye, yukarıda değinilen “Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşmesi” ne ise, taraf değildir. 01 Şubat 1995 tarihinde kabul edilmiş bu sözleşmede, “azınlık” kavramının tanımına yer verilmemiş; ancak, sözleşmenin hazırlık çalışmaları sırasında, bu kavramın “toprakları üzerinde yaşadığı devletin uyruğu olan, ancak başka din, dil veya etnik özelliği bulunan insanlar”ı kapsadığı üzerinde durulmuştur. Bu Sözleşmede, sözleşme ile tanınan hakların kullanımı iki koşula bağlamıştır. Bunlar, (i) devletlerin ulusal egemenliklerine ve toprak bütünlüklerine saygı gösterileceği ve (ii) hukukun üstünlüğünün esas alınacağıdır. Yani Sözleşmede belirtilen hakların, belirtilen bu iki esas çerçevesinde kullanılacağı öngörülmüştür. Daha açık bir ifade ile, azınlıkların topluluk olarak görülmesinden ve self-determinasyon hakkından söz edilmesinin devletlerin parçalanmasına yol açabileceğinden hareketle; azınlık haklarının kullanımı, ulusal egemenliğe ve ülke bütünlüğüne saygı ilkeleriyle sınırlandırılmıştır.

III. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, acaba Kıbrıs Adası’nın kuzeyinde yaşayan Türkler ile ilgili olarak neler söylenebilir?

Gerek 1975 yılında ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD), gerekse 1983 yılında ilan edilen ve halen hayatta bulunan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), self-determinasyon hakkının kullanılması bağlamında, anlamlı olan adımlardır. Nitekim hem KTFD ile KKTC’nin ilanları sırasında yapılan açıklamalarda, hem de BM nezdinde yapılan çeşitli girişimlerde (Örneğin KKTC Yönetiminin, 11 Ekim 1989 tarihinde BM Genel Sekreterine tevdi ettiği, Rumlarla yürütülecek görüşmelerin esasları hakkındaki belgede) self-determinasyon hakkına sıkça yollama yapılmıştır.

a. Self-determinasyon hakkının özüne ve doktrindeki ele alınışına ilişkin olarak başlangıçta belirtilen hususlar, Kıbrıs Türklerine dair aşağıdaki hususlar ile birlikte dikkate alındığında, Kıbrıs Türklerinin self-determinasyon hakkı bağlamındaki durumu daha iyi anlaşılacaktır.

b. Kıbrıs Türkleri, kendilerini, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sahibi rolünü oynayan Kıbrıslı Rumlardan ayrı ve farklı görmektedirler.

c. Kıbrıs Türkleri, 1963 yılında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasama, yürütme ve yargı sisteminden zorla dışlanmıştır. Annan Belgesi’ne “hayır” demeleri, bu dışlanışın daha yakın, ciddi bir başka kanıtıdır. Bunlar, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs Türkleri ile bir arada yaşama iradesine sahip olmadıklarını, Türkler ile birlikte (bir arada) yaşamak istemediklerine işaret eder, bunun dışa vurumu demektir. Kıbrıs Türkleri, KTFD’nin ilanı ile ve Annan Belgesi’ne “evet” demek suretiyle, bir arada (birlikte) yaşama iradelerini gayet açık bir şekilde dışa vurmalarına rağmen, Rumlar bunun tam aksini yapmışlardır.

d. Kıbrıs Türkleri, bırakınız kültürel, dinsel ve dilsel değerlerinin zarara uğraması ile karşı karşıya kalmayı, daha da ilerisi, Ada’da etnik bir temizliğe maruz kalmıştır, silinmek (yok edilmek) istenmiştir.

e. Kıbrıs Türkleri, bugün Kıbrıslı Rumların sahiplendiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağıdır. İngiliz sömürge yönetiminden kurtulma sonrasında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üzerine bina edildiği “1960 sisteminde”, Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs Rumları ile eşit haklara sahip ve kurucu ortak olarak yer almıştır. 1960 Anayasası ve Anayasanın dayandırıldığı Kuruluş ve Garanti Anlaşmaları ile İttifak Anlaşması, söz konusu kurucu ortaklığın ve paylaşımın hukuksal (resmi) belgeleridir.

f. Ada’nın güneyindeki Rum Yönetimi, Kıbrıs Türklerini temsil etmemektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni “fiilen” sahiplenmiş Rum Yönetimi, Kıbrıs Türkleri tarafından seçilmemiş, iş başına getirilmemiş, Rum Yönetiminin belirlendiği seçimlere Kıbrıs Türkleri dâhil edilmemiştir. O itibarla Ada’nın güneyindeki Rum Yönetimi (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-GKRY), Kıbrıs Türklerini temsil etmemekte; temsil etmediği için de, tasarrufları Kıbrıs Türklerini bağlamamaktadır. Nitekim dönemin BM Genel Sekreteri Sithu U Thant’ın 1965 yılında BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Kıbrıs ile ilgili raporunda, Rumların zorla ele geçirdiği ve sadece Rumlardan oluşan Kıbrıs Hükümeti kararlarının Türklerin denetimindeki bölgelerde geçerli olmadığı ileri sürmüştür. Aynı şekilde, (i) BM Genel Kurulu’nun 3212 sayılı ve 01 Kasım 1974 tarihli kararında Ada’da iki toplumun varlığından söz edilmiş; (ii) keza, Türkiye’nin “Kıbrıs Barış Harekâtı” sonrasında ortaya çıkan, 1974 Cenevre Anlaşması ile 1975 Viyana Anlaşması’nda, Rumların güneyde Türklerin kuzeyde olarak Ada’da iki ayrı toplumun varlığına işaret edilmiştir.

g. Gerek Kıbrıs’ın 1571’den sonraki tarihi, gerekse Kıbrıs Türklerinin bugün Ada’nın kuzeyinde homojen bir nüfusa sahip olarak ayrı yaşamaları; Kıbrıs Türklerinin tarihsel olarak kendilerine ait topraklar üzerinde yaşadıklarına işaret eder. Yani Kıbrıs Türklerinin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onların ananevi topraklarıdır.
Kıbrıs’a ilişkin olarak yukarıda sıralanan hususlar, Kıbrıs Türklerinin durumunun self-determinasyon hakkı ile örtüştüğüne işaret etmektedir. Hatta bir adım daha ileri gidilerek; (i) 1975’teki KTFD’nin “iç self-determinasyon”, (ii) 1983’teki KKTC’nin de “ dış self-determinasyon” olarak tanımlanabileceği de değerlendirilmektedir. Ayrıca önce KTFD’nin sonra KKTC’nin ilan edilmesinden hareketle, Kıbrıs Türklerinin, self-determinasyon hakkından istifade etme konusunda ciddiyetle çalıştıkları ve zamana yayılmış bir stratejiyi uygulamaya koymuş oldukları da akla gelmektedir.

Ancak bu algıya ya da uyuma rağmen, KTFD ve KKTC için, self-determinasyon hakkının fazla öne çıkarılmamış ya da çıkmamış olması dikkat çekicidir. Bunun nedenini de, self-determinasyon hakkının (sömürge yönetimlerine karşı kullanılması dışındaki) uygulamalarından duyulan ve başlangıçta işaret edilen endişe olarak açıklamak mümkündür. Ülkeler, self-determinasyon hakkının; (i) ayrılıkçılığı besleyeceği, (ii) ufalanmaya yol açacağı, (iii) şiddeti tahrik edeceği ve (iv) barışı, istikrarı ve güvenliği tehdit edeceği endişesine sahip oldukları için; bu endişenin etkisinde, KTFD’nin ve KKTC’nin kuruluşuna (ilanına) fazla tepki gelmesin diye, self-determinasyon hakkına fazla vurgu yapılmasından kaçınılmış olunabileceği ifade edilebilir.

Başlangıçta yapılan açıklamalar ışığında, acaba Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtler ile ilgili olarak neler ileri sürülebilir, nasıl bir değerlendirme yapılabilir?

Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlerin hedefleri konusunda ciddi bir işaret olması bakımından, 2004 yılı Aralık ayında yaşanan bir gelişme oldukça önemlidir. O tarihlerde, medyada yer alan haberlerde, Irak’ın kuzeyinde, İngiltere’de ve ABD’de yaşayan Kürtlerin temsilcilerinden oluşan küçük bir Kürt grubunun BM’ye müracaat ederek, Irak’ın kuzeyinde referandum talep ettiği yer almıştır. Bu grup, 1.7 milyonun üzerinde imzayı içeren bir dilekçeyi, Irak’ta Ocak 2005’te yapılacak seçimlere ilişkin olarak görev yapan BM Seçim Destek Birimi Başkanı Carina Pirelli’ye vermek istemiş ancak, Pirelli dilekçeyi kabul etmemiştir. BM Seçim Destek Birimi Başkanı, Irak’ın Geçici Yönetimi’nin izni olmadığı için dilekçeyi kabul etmediğini açıklamış; dilekçe, Irak Geçici Yönetimine verilmiş ancak, buradan herhangi bir itiraz veya işlem haberi çıkmamıştır. Dilekçede, o tarihlerde Irak’ın kuzeyinde, uluslararası koruma altında yaşayan Kürtlerin; (i) “Güney Kürdistan”da fiilen bağımsız yaşadıkları, (ii) artık Arap egemenliğindeki Irak’ın kontrolüne girmek istemedikleri ve (iii) BM’nin Irak’ın kuzeyine Özel bir temsilci atamasını istedikleri, yer almıştır.

Irak Kürtleri, 30 Ocak 2005’te yapılacak seçimi bir fırsat görüp, seçim sırasında Irak’ın kuzeyinde yaşayan seçmenlere, “Irak içinde kalmak mı, yoksa bağımsız Kürt devleti içinde yaşamak mı istersiniz?” sorusunun sorulmasını da istemişlerdir. Yani bir referandum talep etmişler ve referandumun sonucunu da -muhtemelen- bir plebisit olarak takdim etme hazırlığı içinde olmuşlardır. Ancak bu talepleri de reddedilmiş; Kürtler, bunun üzerine hiç değilse gerçek nüfusları ortaya çıksın diye bütün Kürtleri oy kullanmaya çağırmışlardır.

Bu gelişmeler, self-determinasyon hakkına dair doktrinde ortaya çıkan yukarıdaki görüşler ile birlikte dikkate alındığında, Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlerin;

a. Kendilerini Irak’ın genelinden ayrı ve farklı görmeleri,

b. Coğrafya olarak Irak’ın kuzeyinde yaşadıklarının bilinmesi,

c. 21 Mart 1925 tarihli Irak Kraliyet Anayasasında, Irak’ın kurucu unsurlarından biri olarak gösterilmeleri ve bu durumun 1958 Anayasasında da geçmesi,

d.d. 1970’li yılların ilk yarısında sınırlı bir özerkliki yaşamış olmaları,

e.e. Başlangıçtaki adı “Çekiç Güç” olan, sonradan adı “Kuzeyden Keşif Gücü” olarak değiştirilen çok uluslu gücün koruması altında, 1991- 2003 yılları arasında, (toplam 12 yıl) Bağdat’tan fiilen kopmuş olarak yaşamaları,

nedenleriyle, self-determinasyon açısından konumları güçlü gözükmektedir. 2005 yılında kabul edilen mevcut Irak Anayasası, bu durumu ayrıca beslemektedir. Çünkü Irak Anayasasının;

a. 1. maddesinde, Irak’ın federal bir demokrasi olduğu,

b. 4. maddesinde, ülkenin bütününde Arapça’nın yanında Kürtçenin ikinci resmi dil olacağı,

c. 63. maddesinde, Federal Meclis’in bölgelerden veya bir bölgeye dâhil olmayan vilayetlerden gelen temsilcilerden oluşacağı,

d. 113. maddesinde, Irak Cumhuriyeti’ndeki federal sistemin, başkent, bölgeler, bir bölgeye bağlı olmayan vilayetler ve yerel yönetimlerden oluşacağı,

e. 114. maddede de, Anayasa’nın yürürlüğe girmesinden sonra, Kürdistan Bölgesinin federal bir bölge olarak kabul edileceği,

öngörülmüştür ve bunlar, self-determinasyon hakkı bağlamında Irak Kürtlerinin elini kuvvetlendiren hükümlerdir. Ancak 2005 tarihli mevcut Anayasada, Kürtlerin self-determinasyon hakkından yararlanmasının önünü tıkayan hükümler (düzenlemeler) de vardır. Anayasanın;

a. 63. maddesinde yer alan ve Bölgelerin Federal Meclise temsilci vermesini, Federal Meclis’te temsil edilmesini,

b. 109. maddesinde yer alan ve Irak’ın petrol ve doğal gaz zenginliğinin çeşitli bölgelerde ve vilayetlerde yaşayan bütün Irak halkının malı olduğunu,

c. 110. maddesinde yer alan ve petrolden/doğal gazdan elde edilecek gelirin nüfusun bütünlüğüne göre taksim edileceğini,

öngören düzenlemeler, Irak’ta Kürtlerin dışlanmamış olduğuna işaret eden, dolayısıyla self-determinasyon hakkı bağlamında Irak Kürtlerinin elini zayıflatan hükümlerdir. (i) Irak’ın genel devlet yapısında Kürtlerin yer alması, devletin önemli makamlarının Kürtler, Araplar ve Şiiler arasında paylaştırılmış olması ile; (ii) Irak halkının Kürtlerin ayrılmasına karşı olması ve Kürtleri dışlamaması, self-determinasyon hakkı bağlamında Irak Kürtlerinin elini zayıflatan diğer hususlardır. Irak Kürtlerinin self-determinasyon bağlamındaki konumları açısından, (i) Irak’ın kuzeyindeki petrolün ve doğal gazın Bağdat’tan bağımsız olarak Kürt Özel Bölgesinin tasarrufuna konu olması ile, (ii) Bağdat’ın Merkezi İdareden Kürt Özel Bölgesine aktarılması gereken ödenekleri kesmek suretiyle buna gösterdiği tepki ve bu ödeneklerin pazarlıkla açılması oldukça anlamlıdır. Çok genel olarak, bunlardan birincisinin self-determinasyon hakkı bağlamında Irak Kürtlerinin elini kuvvetlendirirken, ikincisinin zayıflattığını söylemek mümkündür. Keza Bağdat’ın, ülkenin kuzeyinde yeni bir savunma yapılanmasına gideceğini açıklaması da, yine Irak Kürtlerinin self-determinasyon hakkına dayanmalarını zayıflatan bir gelişme olarak görülebilir. Hemen bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki Kürt Özel Yönetimi ile ekonomik alanda geliştirdiği yakın ilişkiler; self-determinasyon hakkı bağlamında Irak Kürtlerinin elini kuvvetlendirmiş, Irak Kürtleri karşısında Bağdat’ın elini zayıflatmış ve dolayısıyla Ankara-Bağdat ilişkilerini -görünenin ilerisinde- olumsuz olarak etkilemiştir. Bu değerlendirmenin, Musul/Başika’daki Türk askeri varlığının takviye edilmesi (edilmek istenmesi) ile ilgili gelişmeler için de anlamlı olduğunu söylemek mümkündür.

Bu noktada hatırlanması gereken bir başka konu da, 21 Mart 2005 tarihli Kraliyet Anayasasının 16. maddesinde, sadece Arapların ve Kürtlerin değil, Irak Türklerinin (Türkmenlerin) de Irak’ın kurucu unsuru olarak geçtiğidir. Bu, (i) Irak’ın kuzeyinde sadece Kürtlerin yaşamadığı ve (ii) Irak Türklerinin de self-determinasyon hakkına sahip olduğu anlamına gelmektedir. Irak Türklerinin self-determinasyon haklarını kullanmalarının ne şekilde olacağı onların kendi takdirlerine bağlı olmakla beraber, başlangıçta yapılan açıklamalar ışığında bunun (i) bağımsızlık, (ii) Bağdat’a bağlı özerk yapı, (iii) Kürtler içinde (Erbil’e bağlı) özerk yapı veya (iv) Türkiye’ye bağlanma şeklinde kendisini gösterebileceği değerlendirilmektedir.

Irak’taki mevcut tablo, Irak Kürtlerinin esasen “iç self-determinasyon” hakkını elde etmiş olduklarına işaret etmektedir. Eğer “self-determinasyon” hakkının kullanılmasının bütünlük arz eden bir süreç olduğu hatırlanır ya da kabul edilir ise, Irak Kürtlerinin “dış self-determinasyon”a yönelmelerinin kaçınılmaz olduğu görülecektir.

IV. Başlangıçta yapılan açıklamalar ışığında, acaba Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan Kürtler ile ilgili olarak neler belirtilebilir?

Irak’ta Kürtlerinin geldiği nokta, Türkiye açısından önemlidir. Önemli olmasının nedenleri; (i) Türkiye’de toplam nüfusun %15-16’sı civarında bir Kürt nüfusun bulunması; (ii) Irak Kürtlerinin kendilerini “Güney Kürdistan” olarak nitelemelerinin “Büyük Kürdistan”ı ve bu bağlamda Türkiye’nin güneydoğusunun da “Kuzey Kürdistan”ı çağrıştırıyor olması; (iii) Bu çağrışımların, Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü parçalamaya/bölmeye yönelik bir tehdide yol açmasıdır. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyi ile yakınlaşması ve destek vermesi, belirtilen tehdide hareketlilik kazandırmaktadır.

Self-determinasyon hakkına Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesi dikkate alınarak, Türkiye açısından bakıldığında;

a. 2004 yılında açıklanan Başbakanlık İnsan Hakları Raporu’nda, “Türk” kavramının münhasıran etnik bir kavram olarak alındığı hatırlanacak olsa da; bunun, hukuksal, yönetsel ve sosyolojik açıdan doğru bir kullanım olmadığında bir tereddüt bulunmamaktadır. Çünkü yürürlükteki Anayasanın 66. maddesinde, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk sayılacağı öngörülmüştür. Bu husus 403 sayılı, vatandaşlık ile ilgili kanunda da, aynı şekilde geçmiştir. Bu hukuksal veriler, Türk vatandaşlığı kavramının etnik bir kavram olarak alınmasına manidir. Eğer vatandaşlık etnik bir kavram olarak alınmış ise, kamuda görev alabilmek ya da en küçük bir makama bile gelebilmek için Türk vatandaş olma şartının arandığı dikkate alınarak, göreve gelenlerin hepsinin etnik olarak Türk olduğunu kabul etmek gerekecektir. Oysa durum böyle değildir, etnik olarak Türk olmayanlar da kamuda görev alabilmektedir. Bu da, hem etnik, dilsel veya dinsel bir ayrım gözetilmediğine, hem de vatandaşlığın etnik bir kavram olarak görülmediğine işaret eder. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene”, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk halkı denir” ve “ Türk demek, Türkçe demek” sözleri, etnik kökeni çıkış noktası almayan ve dolayısıyla ayrımcılığı dışlayan sözler olduğu kadar, Türkiye’de vatandaşlığa nasıl bakıldığına da işaret eder. Türkiye’de vatandaşlık konusu, sosyolojik ve hukuksal bir temel üzerine oturtulmuştur. Yani Türkiye’de, Kürtlere ayrımcılık yapılmamaktadır ve bu yöndeki iddialar, gerçeği yansıtmayan “maksatlı” iddialardır. Kürt kökenli Türk vatandaşları, hem diğer vatandaşlardan ayrı tutulmamışlardır, hem de vatandaşlık hakkından her vatandaş gibi sonuna kadar yararlanmaktadırlar.

b. Kıbrıs’tan ve Irak’tan farklı olarak, Türkiye’de Kürtler, temel hukuksal düzenlemelerde kurucu unsurlardan biri olarak hiçbir zaman yer almamışlardır. Bu noktada, Türkiye’nin Kürt kökenli insanlarından Milli Mücadelede cepheye koşanlar olduğu gibi, Milli Mücadeleyi başarısız kılmak için doğuda ve batıda çıkan isyanlarda yer alanlar da olmuştur. Bu durum Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonraki yıllarda da değişmemiştir. Türkiye’deki Kürtler; Musul sorunun yaşandığı bir sırada ortaya çıkan Şeyh Sait isyanında da, Hatay sorunun yaşandığı bir sırada ortaya çıkan Dersim İsyanında da, Ankara karşısında yer almışlardır. O itibarla, Türkiye’deki Kürtler için, Kıbrıs’taki ve Irak’taki gibi, bir kurucu unsurluktan söz etmek mümkün değildir. Kürtler; kurucu unsur olmak bir yana, daha çok, önce kurulacak bir devleti engelleme, sonra da kurulu devleti sabote etme eylemlerindeki işlevleri ile öne çıkmışlardır.

c. Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşları, Kürt oldukları için, genel sistemden dışlanmamışlardır. Devlet dediğimiz çarkın içinde, her alanda, en üst noktalara kadar gelmişlerdir. Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık, yüksek yargıçlık, milletvekilliği, valilik, Türkiye’de her dönemde Kürt kökenli vatandaşların hiçbir zorlukla karşılaşmadan kolayca gelebildikleri makamlar olmuştur.

d. Belli çevrelerde ve maksatlı olarak “Kuzey Kürdistan” olarak nitelense de, Türkiye’nin Güneydoğusu, münhasıran Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı bir bölge değildir. Bölge genelinde ileri sürüldüğü gibi Kürt kökenli Türk vatandaşları ezici bir çoğunluğa sahip değildir. Türkiye’de nüfus sayımlarında vatandaşlara etnik kökenleri sorulmadığı için, Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki Kürt nüfusu konusunda güvenilir sayılabilecek tek resmi bilgi, seçimlerde Kürt yanlısı olarak bilinen partilere ya da bağımsız adaylara verilen oylar olmaktadır. Buradan hareketle Güneydoğu Anadolu Bölgesi için şu tespitlerde bulunmak mümkündür.

(1). Bu bölgede 9 il yer almaktadır. Bu iller, yanlarında belirtilen sayıda milletvekili çıkarmaktadırlar: 1. Batman-4, 2. Mardin-6, 3. Diyarbakır-11, 4. Şanlıurfa-12, 5. Gaziantep-12, 6. Kilis-2, 7. Adıyaman-5, 8. Siirt-3 ve 9. Şırnak-4’tür. Bölge illerinin çıkardığı milletvekillerinin toplam sayısı 59’dur.

a. (a) 12 Haziran 2011 tarihindeki seçimde, bu bölgeden, seçime bağımsız olarak katılan ve Kürt kökenli olarak bilinen 17 milletvekili çıkmış; 59 milletvekilliğinden 17’sini (% 28.8’ni) Kürtler kazanmıştır. 01 Kasım 2015 tarihinde yapılan seçimde ise, yurt içinde ve dışında Kürt yanlısı olarak bilinen Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu bölgeden 27 milletvekili çıkarmıştır. Yani 59 milletvekilliğinden 27’sini (% 45.8’ni) kazanmıştır.

b. 12 Haziran 2011 tarihindeki seçimde, Güneydoğu Anadolu Bölgesine dâhil illerin kayıtlı seçmenlerinin toplamı 4.186.415’tir ve bu seçimde bölge illerinde bağımsız olarak seçime katılan ve Kürt kökenli olarak bilinen adayların aldığı toplam oy, 1.152.816’dır. Bu rakamlar, bölge genelinde, Kürtlerin, kayıtlı seçmenlerinin toplamının % 27,5’i oranında bir çoğunluğa sahip olduğuna işaret eder. 01 Kasım 2015 tarihinde yapılan seçimde ise, Güneydoğu Anadolu Bölgesine dâhil illerin kayıtlı seçmenlerinin toplamı 4.703.512 olmuştur ve bu seçimde bölge illerinde HDP’nin aldığı toplam oy, 1.647.788’dir. Bu son rakamlar da, bölge genelinde, Kürtlerin kayıtlı seçmenlerinin toplamının % 35’i oranında bir çoğunluğa sahip olduğuna işaret eder.

c. Bu noktada, 01 Kasım 2015 tarihindeki seçimde, HDP’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesine dahil illerin kayıtlı seçmenlerin toplamının % 35’nin oyunu almasına rağmen, bu bölgeye ayrılmış toplam milletvekilliklerinin % 45.8’ni alması şeklindeki, seçim mevzuatından kaynaklanan ve Kürt yanlısı HDP’nin işine gelen tabloyu da görmek gerekir.

d. 01 Kasım 2015 tarihinde HDP’nin Türkiye genelinde aldığı toplam oy, 5.148.085’tir. HDP’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesine dâhil dokuz ilde aldığı oyların toplamı ise, 1.647.788’dir. Yani HDP’nin bu seçimde aldığı oyların sadece % 32’si, Güneydoğu Anadolu Bölgesinden gelmiştir. Bu noktada, dikkate alınması ya da hatırlanması gereken başka hususlar da vardır. İstanbul’un üç seçim bölgesinde HDP’nin aldığı oyların toplamı 902.365’tir. Bu rakam, HDP’nin ülke genelinde aldığı oyların % 17.%’ne ve İstanbul’un toplam kayıtlı seçmeninin (10.312.538) % 8,6’na tekabül eder. Adana’da, HDP, il genelindeki 1.483.448 kayıtlı seçmenden 146.909’nun oyunu almıştır ve bu rakam, kayıtlı seçmenlerin % 9,9’na tekabül eder. Mersin’de, HDP, il genelindeki 1.217.964 kayıtlı seçmenden 156.421’nin oyunu almıştır ve rakam, kayıtlı seçmenlerin % 12.85’ne tekabül eder.

e. Güneydoğu Anadolu Bölgesine dâhil olmamakla beraber, Türkiye’deki Kürt hareketi bağlamında adı sıkça geçen Doğu Anadolu Bölgesine dâhil Hakkari’ye ve Ağrı’ya bakıldığında; Hakkari’de, 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan seçimde kayıtlı seçmen sayısının 134.633 olduğu, bu ilden milletvekili seçilen bağımsız adayların aldığı toplam oy miktarın 94.660 olduğu ve bu rakamların, Hakkari’de Kürt kökenli adaylara oy vermemiş 39.973 seçmenin (seçmenlerin % 29,7’sinin) bulunduğu anlamına gelir. Bu ilde, 01 Kasım 2015 tarihinde yapılan seçimde ise; kayıtlı seçmen sayısının 157.297 olduğu, bu ile ayrılmış üç milletvekilliğini de kazanan HDP’nin aldığı toplum oyun 114.143 olduğu ve bu rakamlardan, son seçimde Hakkâri’de HDP’ye oy vermemiş 43.154 seçmenin (seçmenlerin % 27,4’nün) bulunduğu çıkarılır. Ağrı’da ise, 01 Kasım 2015 tarihinde yapılan seçimde, kayıtlı seçmen sayısının 289.274 olduğu, bu ile ayrılmış dört milletvekilliğinden üçünü kazanmış olan HDP’nin aldığı toplam oyun 145.535 olduğu ve bu rakamlardan, Ağrı’da HDP’ye oy vermemiş 143.739 seçmenin (seçmenlerin % 49,7’sinin) bulunduğu anlaşılır.

f. Adları Kürtler ile birlikte anılan söz konusu bölge/iller ile ilgili olarak, hem PKK terör örgütünün kent yapılanmasının yerel seçmen üzerinde oluşturduğu baskıyı, hem de buralarda yerel yönetimlerin kontrolünün genelde Kürtlerde olmasının yol açtığı baskıyı ve beklentiyi de göz ardı etmemek gerekir.

(2). Bu durumda, yukarıda paragraflar halinde sıralanan hususlardan hareketle şunları söylemek mümkündür: (a) Adı Kürt kökenli Türk vatandaşları ile birlikte anılan Güneydoğu Anadolu Bölgesi, sadece bu vatandaşların yaşadığı bir bölge değildir. Hem bu bölge Kürt kökenli vatandaşların ezici bir çoğunluğa sahip olduğu bir bölge değildir, hem de bu bölgede Kürt ya da Kürt yanlısı olmayan ciddi bir nüfus bulunmaktadır. (b) Türkiye için, sadece Kürt kökenli vatandaşlarının yaşadığı bir bölgeden/ilden söz etmek mümkün değildir. (c) Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşları, belli bölgelerde/yerlerde yoğunlaşmaktan çok, ülke geneline yayılmış bulunmaktadır. Bu da, bir taraftan demografik yapı içindeki kaynaşmaya, diğer taraftan da self-determinasyon hakkına sarılınmasının taraflar için söz konusu olabilecek (potansiyel) risklere/tehditlere, işaret eder.

Sonuç olarak, yukarıda belirtilen hususlardan hareketle, hem Türkiye’nin güneydoğusu için, hem de konunun geneline ilişkin olarak;

a. Kürt kökenli Türk vatandaşlarının self-determinasyon ilkesi bağlamında güçlü bir konuma sahip olmadıklarını ya da Türkiye’deki mevcut koşulların, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının self-determinasyon hakkına sarılmalarını haklı göstermekten uzak olduğunu,

b. Irak’ta Kürtlerin, Kıbrıs’ta Türklerin maruz kaldığı acıların ve dışlanmaların Türkiye’de yaşanmadığını; Kürtlerin kültürel, dinsel ya da dilsel değerlerinin Türkiye’de zarara uğrama ve/veya yok edilme tehdidi ile karşı karşıya bulunmadığı, bilakis, Kürt dilinin kullanımını ve kültürlerinin yaşatılmasını kolaylaştıran adımlar atıldığını, dinsel açıdan bir sıkıntılarını olmadığını; Türkiye’de, başka ulusal grupların yaşamadığı, ananevi (geleneksel) olarak Kürtlerin yaşadıkları yerler olarak kabul edilen bölgeler/yerler bulunmadığını; Türkiye’nin Kürt kökenli olmayan nüfusunun, Kürtler ile bir arada (birlikte) yaşamama yönünde bir iradeye sahip olmadığını;

c. Esasen Kürt kökenli Türk vatandaşlarının, self-determinasyon hakkına sarılma konusunda bir anlayış birliğine varmalarının güç olacağını,

d. Bununla beraber; (i) Türkiye’nin yönetsel yapısı içinde yer almalarından, (ii) özellikle belediyeler üzerinden kendi kendilerini yönetme imkanına kavuşmuş olmalarından, (iii) parlamentoda yer alabilmelerinden, (iv) önlenemeyen KCK yapılanmasından, ve (v) dil ve kültür konusundaki son dönem kazanımlarından hareketle; Türkiye’nin Kürt kökenli Türk vatandaşları için, belki “fiili” bir “iç self-determinasyon”dan söz edilebileceğini,

e. Bu fiili “iç self-determinasyon”un, hem fiili durumun hukukileştirilmesini, hem de “dış self-determinasyon”u içten içe zorlayacağını; esasen bu tür bir zorlamanın, “özerklik”, “ülke tek Başbakan ile yönetilemiyor, iki Başbakana ihtiyaç var” gibi söylemler üzerinden zaman zaman dışa vurulduğunu;

f. Ancak self-determinasyon hakkının sömürge yönetimlerine karşı kullanılması dışındaki uygulama zayıf olduğu ve henüz netlik kazanmamış bulunduğu için, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının self-determinasyon hakkına sarılmalarının konjonktüre, arkasında yer alacak güce ve siyasal faktörlere bağlı olacağını; bu bağlamda, Irak’ın kuzeyindeki Kürt Özel Yönetiminin “dış self-determinasyon”a yönelmesinin Türkiye’de paralel gelişmeleri tetikleyeceğini; keza Suriye’deki krizin Suriye Kürtleri ile ilgili olarak kayabileceği mecranın, önce Irak’ta, sonra da Türkiye’de self-determinasyon bağlamında bir etkiye yol açabileceğini; Ancak self-determinasyon hakkının sömürge yönetimlerine karşı kullanılması dışındaki uygulama zayıf

g. fakat sömürge yönetimlerinden kurtulma dışında self-determinasyon hakkına başvurulmasına ilişkin söz konusu muhtemel gelişmelerin, sadece Türkiye, Suriye ve Irak ile sınırlı olarak görülemeyeceğini; bu gelişmelerin, ayrılıkçı hareketlerin mevcut ve/veya potansiyel olduğu, Dünyanın diğer birçok ülkesinde de (Kanada’da, İngiltere’de, Fransa’da, İspanya’da, Belçika’da, ABD’de, Çin’de, Filipinler’de, Rusya’da -özellikle Kafkasya’da- Gürcistan’da, Ermenistan’da, Moldova’da, ) kendisini gösterebileceğini, bu ülkelerde benzeri gelişmeleri tetikleyebileceğini; muhtemel bu “domino etkisi”nin, self-determinasyon hakkının sömürge yönetimlerinden kurtulma dışındaki uygulamalarına “yol” verilmesini engelleyeceğini, ifade etmek mümkündür. 16 Aralık 2015.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: