«Seçkinler»in ihaneti!


Bir asır öncesinin tekrarı ve yarım bırakılanı tamamlama (mı?)!

hedeflenen_turkiye&ortadogu_haritasi

Dün manda isteyenler olduğu gibi, bugün de egemenliği Brüksel’e, NATO’ya veya yeni bir padişaha devretmek isteyenler ortada cirit atıyor. Ordusu, ABD ve NATO emrinde, âdeta sandık bekçiliği yapıyor, seçim öncesi verilen talimatlar sonrasında kaldırılmadığı için kahramanlık gösterisi yapıyor, Petrol şirketlerinin muhafızı konumunda; İktidarı dış ve iç politikayı ağzına yüzüne bulaştırıyor, içine etmediği yer bırakmıyor, kurtuluşu yeniden AB ve NATO taraflarında arıyor; vatandaşın evini bile kendi olanakları ile ısıtmaktan aciz, vanaların başında olanların ağzına bakıyor, Türk üst kimliğini özenle korumaya çalışmaktan öteye gidemeyen milletin bir bölümüne karşılık diğerleri ‘başımızda yabancılar olsa çok iyi olur!’ diye düşünüyor; Kürtlerin kopma beklentisi içinde olanları, aportta bekliyor… Türkiye’nin bugün adeta mahkum edildiği bu kısırdöngü peki ne zaman ve nasıl kırılacak, kırılabilecek mi?

(Nusret Özgül)

***

UÇAKLAR DÜŞERKEN, CAMİLER YAKILIRKEN !

ozcan_pehlivanoglu

Özcan Pehlivanoğlu – – Türkiye’de uçaklar düşürülüyor, camiler yakılıyor, müttefik gemiler bizi düşmandan korumaya geliyor, topraklarımız haritalarda başka ülkelerin sınırları içinde gösteriliyor, içimizdeki hainler Esad’ın yanına savaşmaya gidiyor, şehitler bir bir toprağa düşüyor ve bizler sanki hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyoruz.

Halbuki biz bunları yaklaşık yüz sene önce görmüştük ve bana aynı şeyleri tekrar görüyoruz gibi geliyor. Gelin ve o günlere bir kulak verelim!

Büyük Atatürk 19 Mayıs 1919 gününü anlatırken, sanki bugünü yıllar öncesinden görmüş gibidir. Dün manda isteyenler olduğu gibi, bugün de egemenliği Brüksel’e, NATO’ya veya yeni bir padişaha devretmek isteyenler ortada cirit atıyor. Adeta mahkum edildiğimiz bu kısırdöngü ne zaman kırılacak diye sorarsınız, Atatürk’ün “seçkin ihaneti”ni ve de vatanseverliğin gereklerini vurgulayan aşağıdaki değerlendirmesini okuyunuz:

ata

“(…) Kurtuluş yolu ararken; İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi. Özellikle seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyorlardı.

(…) Birincisi: İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek.

İkincisi:Amerika’nın güdümünü istemek.

Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bütün olarak bir devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.

Üçüncü karar;bölgesel kurtuluş yolları ile ilgilidir.

Mesela: Bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı görüşünde, ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına olup bitti gözüyle bakarak kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar.

(…)Bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütünü bütününe parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son olarak bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktaydı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi kavramı kalmamış birtakım anlamsız sözlerdi.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?

O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Türk Milletinin egemenliğine dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul’dan yola çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar olmuştur.

Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi: Temel ilke, Türk Milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşaması dır. Bu ancak tam bağımsız olmak la sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıkta yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşakdurumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.

Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.

Oysa Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet, esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.

Öyleyse, YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!

Sizce Atatürk haksız mıydı ve bunları size hatırlatan bu vatandaş haksız mı?
Artık cevapları siz verin…

*

ozcan_pehlivanoglu1

email

twitter

rubasam

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: