Reform…Reform…Reform…


Türkiye, elindeki fırsatları kullanabilme ortamını ne kadar bozduğunun acaba farkında mı?

reform_ne_zaman

Gerilimlerin düşmesini, doğal hayat tempomuza dönmeyi, terörün değil barışın, kaygıların değil, geleceğe güvenin hakim olduğu bir ortamı arzuluyoruz. Önümüzde hem siyasi hem ekonomik ve sosyal reformlar üzerine yoğunlaşabileceğimiz kesintisiz bir dört yıl var. Bu kaçırılmaması gereken değerli bir fırsattır. Türkiye, bu dönemi reformlara yoğunlaşarak geçirebilirse, tüm elverişsiz küresel koşullara rağmen, içinde bulunduğu ülke grubundan pozitif ayrışabilir. Siyasal bünyemizdeki yaraları sarmamız ve toplumsal barışı yeniden tesis etmek için hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile adil yargılanma konularındaki eksikliklerimizi süratle gidermemiz gerekiyor. Beklenti ve hedeflerimiz, AB uyum süreci ile doğrudan bağlantılıdır.

***

YIK-Aralik3

YIK-Aralik3_a

Zorlu bir yılın sonundayız. Siyaset gündeminin ekonomik gündemin hep önüne geçtiği, beklenilen kararların siyasi zorunluluklar nedeniyle alınamadığı bir dönemin sonuna geldiğimizi ümit ediyoruz. Aslında toplum olarak çok gerildik, çok da yorulduk. Gerilimlerin düşmesini, doğal hayat tempomuza dönmeyi, terörün değil barışın, kaygıların değil, geleceğe güvenin hakim olduğu bir ortamı arzuluyoruz. Sayın Başbakanın Hükümet Programı sunumunda belirttiği üzere, kendi sözleriyle, “ülkemizin ve siyasetin normalleşmesi hayati bir meseledir”. Bu anlayıştan hareketle artık ileriye olumlu bakmak ve küresel rekabette kaybettiğimiz ivmeyi geri kazanmak istiyoruz.

Dünyada, küresel krizden bu yana, işler bir türlü rayına girmiyor. Kuşkusuz ülkemizdeki ekonomik ve sosyal gelişmeler de küresel koşullardan etkileniyor.

Küresel ölçekte siyasi istikrarsızlık, ihtiyaç duyulan ekonomik ve sosyal reformların hayata geçirilmesini zorlaştırıyor. Reform momentumu genel olarak tüm dünyada çok yavaş… Gayet iyi biliyoruz ki her kıta, genel ve kendine özgü sorunlarla uğraşıyor.

Türkiye’nin de, içerdeki kaygılar ne olursa olsun, küresel gündemden kopmaması gerekiyor. Şartlar ne olursa olsun, bu gündemden kopmamak, yalnızca iş dünyamızın değil, siyasi liderlerimizin, düşünce kuruluşlarının, diğer toplum kesimlerinin de sorumluluğudur.

Önümüzde hem siyasi hem ekonomik ve sosyal reformlar üzerine yoğunlaşabileceğimiz kesintisiz bir dört yıl var. Bu kaçırılmaması gereken değerli bir fırsattır. Türkiye, bu dönemi reformlara yoğunlaşarak geçirebilirse, tüm elverişsiz küresel koşullara rağmen, içinde bulunduğu ülke grubundan pozitif ayrışabilir.

Üstelik de, pozitif ayrışabilmemiz için çok önemli bazı avantajlara sahibiz. Reformlara son derece pozitif yanıt veren bir iş dünyamız var. Reformlara cesaretle yanıt veren, risk alarak yatırımları gerçekleştiren kişiler, kurumlar, memnuniyetle belirtmek isterim ki, bu salonda bulunmakta… Tecrübelerimiz gösteriyor ki, reformlar Türkiye ekonomisinde süratle karşılık buluyor ve refah yaratıyor.

Siyasal bünyemizdeki yaraları sarmamız ve toplumsal barışı yeniden tesis etmek için hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile adil yargılanma konularındaki eksikliklerimizi süratle gidermemiz gerekiyor. Süratle diyorum aslında yarın demek istiyorum… Bu temel mesajları her ortamda tekrarlıyorum. Elimizde hayata geçirilmeyi bekleyen bir Yargı Reformu Stratejisi var.

Kısacası adalet sistemimizin güçlendirilmesine ihtiyaç var. Diğer yandan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin iç hukuka aktarımı yoluyla özgürlük alanlarının genişletilmesi, “ifade ve basın özgürlüğünün” bir kırmızı çizgi olarak addedilmesi, reform ihtiyacı gösteren en önemli alanlardır.

Kalkınma ve sanayi alanlarında ise yine önemli mücadele alanları bulunmakta. Düşük iç tasarruf oranlarımız, kayıt dışı ekonomi, kadının iş gücüne katılım oranı, genç işsizliği ve en önemlisi eğitimin niteliği, önümüzdeki dört yıl içinde mutlaka üstesinden gelmemiz gereken çok önemli reform alanlarıdır.

Seçimler öncesinde açıklanan 25 öncelikli dönüşüm programı bizleri çok heyecanlandırmıştı. Kalkınma başlıkları, sanayi politikası ve yatırım ortamı ile ilgili önemli eylemler bu dönüşüm programlarında işaret edilmekteydi. O dönemde bu eylemlerin önceliklendirilmesi ve etkili uygulanmasının önemine dikkat çekmiştik. [1] + [2/EN]

Hükümet Programı da iş dünyası açısından öncelikli birçok hedefi içeriyor. Şimdi, Hükümet Programından temsili bazı örnekleri birebir sizlerle paylaşmak istiyorum:

1. Katılımcı bir anlayış içinde toplumun tüm yelpazesini kucaklayacak şekilde çalışacağız.

2. Yeni dönemde temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin iç hukuka dâhil edilmesine devam edilecektir.

3. Yargı sistemimizi, başta Avrupa Birliği olmak üzere, uluslararası norm ve standartları esas alarak hazırlayıp, daha önce ilan ettiğimiz yargı reform stratejisi çerçevesinde yeniden yapılandıracağız.

4. Geçtiğimiz dönemde kamuoyuyla paylaştığımız Şeffaflık Paketi’ni süratle hayata geçireceğiz.

5. Yeni dönemde kayıt dışılığın da önemli bir nedeni olan çalışma hayatındaki katılıkları azaltarak, istihdamın gelişimine sağlıklı bir zemin oluştururken, işletmelerimizin rekabet gücünü artıracağız.

6. Mevzuatın öngörülebilir ve sarih olmasını, geriye yürümemesini sağlayacağız. Kazanılmış hakların korunmasını temin edeceğiz. Yargı sisteminin hızlı ve tutarlı bir şekilde çalışması için gerekli ortamı oluşturacağız.

7. Eğitimin özellikle nitelik yapısının geliştirilmesini sağlayacağız.

8. Merkez Bankası’nın fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisinin belirlemesi, esas olmaya devam edecektir.

9. AB’nin kamu alımları direktiflerine uygun olarak kamu ihale sistemini reforme edeceğiz.

10. Kayıt dışı ekonominin boyutunu ölçerek, kayıt dışılığın yol açtığı etkileri araştıracak ve bir envanter çalışması yapacağız.

11. İşgücü piyasalarına esneklik sağlayan çalışma biçimlerini iş ve sosyal güvenlik mevzuatına ekleyeceğiz. Söz konusu mevzuat düzenlemelerinde AB Müktesebatı ve uygulamalarını dikkate alacağız.

12. Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Tasarısı’nın yasalaştırılmasını sağlayacağız.

13. Yüksek teknolojili yatırımlara daha fazla destek vereceğiz.

14. Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı’nı hayata geçireceğiz.

15. Hedefimiz, Cumhuriyetimizin 100. yıldönümünü AB üyeliği ile taçlandırmaktır.

Esasen, siyasi reform alanlarındaki ve tüm kalkınma başlıklarındaki bu hedefler, AB uyum süreci ile doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla geçtiğimiz günlerde kaydedilen yeni AB ivmesini çok önemsiyoruz. AB sürecinin güçlenmesi reformların hayata geçirilmesini hızlandıracak, aynı zamanda da bu reformlar bizi AB tam üyelik hedefine yaklaştıracaktır.
Bu vesileyle çok hassas bir konuya değinmek isterim ki, mülteci krizinin çözümüne yönelik AB ile işbirliğini insani açıdan son derecede kıymetli görüyoruz. Ancak zaten olması gereken vize muafiyetinin, yeni fasılların müzakereye açılmasının ve genel anlamda AB üyelik sürecinin, mülteci sorunundan bağımsız olarak ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.

İş dünyası olarak artık beklentimiz, Türkiye’nin önünde bulunan fırsat ve mücadele alanlarına ilişkin reformların, etkili bir şekilde kesintisiz uygulamaya konulmasıdır.

Bu yönde atılacak en somut adım ise sizin ön almanızla oluşturulacak ve iş dünyasının da içinde yer aldığı bir “Reform Koordinasyon Kurulunun” kurulmasıdır. Böylelikle reformların etkili bir şekilde hayata geçirilebilmesi için çok önemli bir mekanizma tesis edilmiş olacaktır. TÜSİAD YÖNETİM KURULU BAŞKANI CANSEN BAŞARAN-SYMES’IN “YÜKSEK İSTİŞARE KONSEYİ” TOPLANTISI AÇILIŞ KONUŞMASI – 3 Aralık 2015 Ankara – [Konuşma/Tam metin]

***

YIK-Aralik3_b

Gerek ülkemiz gerekse dünya açısından çeşitli sıkıntılar, trajediler ve bilinmezliklerle dolu bir yılı geride bırakıyoruz. Bir yılı bitirir ve yeni bir yıla hazırlık yaparken, durum tespiti yapmak adettendir. Bugün bu ihtiyacın çok daha elzem olduğunu düşünüyorum. Çünkü sadece yeni bir yıla değil, yeni bir döneme de giriyoruz.

Önce şu tespiti yapalım: gerilimli bir siyasi tartışma ortamından sonra 1 Kasım seçimleri güçlü bir iktidar ortaya çıkardı ve siyasi gerilim artık geride kaldı. Şimdi önümüzde seçimsiz geçecek dört yıl var. Bu da, büyümenin çok hızlı, reform dinamiğinin çok yüksek olduğu 2002-2007 dönemindeki gibi yüksek bir performans şansı yaratıyor. Ancak önümüzdeki dört yıllık dönemde küresel koşullar eskisi gibi elverişli olmayacak.

Nedir bu dönemi elverişsiz yapan küresel koşullar?

İlk olarak, dünya, politik ve ekonomik gelişmelerin birbirini sıkı sıkıya etkilediği büyük bir istikrarsızlık ve belirsizlik dönemine girdi. Bu belirsizlik ve istikrarsızlığın ilk boyutu düşük büyüme.

2008 krizi bir türlü tam olarak atlatılamıyor. Şimdi yeni bir aşamaya giriliyor.
Gelişmiş ülkelerde büyümenin zayıflığı bir yana, bu kez dünya ekonomisinin lokomotifi olan gelişmekte olan ülkeler de hızla yavaşlıyor. Bu ülkelerden Rusya ve Brezilya resesyonda, Çin’de ise büyüme hızı neredeyse yarıya düşüyor. IMF, 2000-2007 döneminde ortalama %10,5 büyüyen Çin’in önümüzdeki üç yılda sadece %6.1 büyüyeceğini öngörüyor. BRICS ülkeleri arasında sadece Hindistan’ın büyümeyi artırabileceği anlaşılıyor. ABD’de para politikası değişimi uluslararası finansal piyasalarını sarsmaya ve sıkıştırmaya devam edecek.
Belli ki dünya 2002-2007 döneminde olduğu gibi cömert olmayacak.

Dünya ekonomisi kaynaklı diğer konu ise ekonomik mimarideki dönüşüm. Ekonomik politikalar 2008 krizi öncesindeki gibi olmayacak. Genel kabul gören ekonomi politikaları anlayışı değişecek, değişiyor.

İkinci boyut ise, küresel güç mücadelesi ve küresel güç dağılımındaki değişim.

Eski küresel güç dengeleri sarsılıyor. Gelişmekte olan ülkeler artan ekonomik ağırlığını siyasete tahvil etmek istiyor. Bunun sonucunda kutuplaşma ve çatışmalar sıklaşıyor. Dünya sisteminin nispeten istikrar içinde olmasını sağlayan tek kutuplu dünya, yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakıyor.

Üçüncü olarak, birçok ülkede iç siyasette de büyük değişmeler ortaya çıkıyor. On yıllardır gayet istikrarlı biçimde yürümüş olan iki partili sistemler çatırdıyor; yapılan seçimlerde eskinin merkez partileri güç kaybediyor, daha önce siyaset sahnesinde olmayan partiler ve liderler zafer kazanıyor. Radikalizm giderek artıyor. Bir yanda yabancı düşmanlığı ve islamofobi yükselirken diğer yanda DAİŞ gibi terör örgütleri insanlık dışı faaliyetlerine kolaylıkla eleman devşirebiliyorlar.

Dünya bir krizden diğerine koşuyor. Liderler olağan işlerini bırakıp tüm zamanlarını kriz yönetimine ayırmak durumunda kalıyor.

Paris saldırıları tüm dünyayı şoka uğratıyor. Dünya DAİŞ terörüyle nasıl baş edebileceğini bilemiyor. Güvenlik kaygıları ilk sıraya tırmanıyor.

Dünyada gözlemlediğimiz radikalleşme ve kesintisiz kriz ortamının gelir ve servet uçurumu ile ilişkisini de not etmemiz gerekiyor.

OECD’nin son çalışması gelir dağılımının giderek nasıl bozulduğunu gözler önüne seriyor: bugün en zengin %10’unun ortalama geliri, nüfusun en yoksul %10’unun ortalama gelirinin 10 katı civarında. Bu oran 1980’lerde 7 kat, 1990’larda 8 kat, 2000’lerde ise 9 kat idi. Adaletsizlik hayatın her alanına sirayet ediyor. Halinden, gelirinden, toplumsal konumundan memnun olmayanlar hızla radikalleşiyorlar. Önümüzdeki dönemde büyümenin düşük olması yoksulluk sorununu büyütecek.

Mülteci krizi de giderek ağırlaşıyor. Resesyon, gelir adaletsizliği, mülteci akımı, DAİŞ terörü, radikalleşme… zehirli bir kokteyl oluşturuyor.
Avrupa bu sorunları demokratik değerlere tutunarak çözmekte zorlanıyor.
Nasıl ki kriz sonrasında ekonomide başlayan düşük büyüme dönemi “yeni normal” olarak adlandırılıyorsa, benzeri bir durum siyaset için de geçerli.
Artık düşük büyüme, radikalleşme ve kesintisiz kriz durumu “yeni normal”imiz oluyor. Bu küresel duruma ülke olarak hazırlıklı olmak gerekiyor.

Türkiye bloklar arasındaki güç mücadelesinin ve çatışmaların tam ortasında yer alıyor. Suriye savaşının tüm ağırlığını hissediyoruz. Geçen hafta bir Rus jetinin düşürülmesinden sonra gerilimin yeni bir boyuta taşınmasından tedirginiz. Türkiye ve Rusya arasında yoğun ekonomik ve siyasi ilişkiler var. Elbette, tansiyonun diplomatik müzakere yoluyla çözülmesi beklentimizi koruyoruz.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki siyasi çalkantılar ve çatışmalar da ekonomimizi olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin buradaki ülkeler ile önemli ekonomik ilişkileri var. Bu ülkelerdeki sorunlar çözüldüğünde, Türkiye’nin de geçmişte yaşanmış olan gerilimleri bir tarafa bırakarak ilişkileri düzeltmesi gerekir. Suriye ve Irak toplamda 50 milyonluk büyük bir pazar. Kuzey Afrika’ya bakınca 100 milyonluk bir pazar da orada var. Sınır illerinin ekonomisi komşu ülkelerle yapılan ticaret sayesinde dönüyor. Bu ülkelerde istikrar tesis olduğunda Türkiye ve Türk girişimcileri yeniden inşa faaliyetlerinde başrolde olabilirler. Dolayısıyla yeni hükümeti bekleyen görevlerden bir tanesi de çatışma sonrası döneme hazırlık yapmak.

Bloklar arası güç mücadelesinin bir ucunda ABD ve AB arasında ekonomik ve siyasi işbirliğini artırma çabalarını görüyoruz. Bu çerçevede Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTYO) çok güçlü bir bütünleşme arayışı. TTYO, müzakerelerine müdahil olabilmemiz durumunda, Türkiye için de önemli potansiyeller olduğuna inanıyoruz. Bloklaşma ve güç mücadelesinin diğer ucunda ise Rusya, Çin ve İran dikkati çekiyor. Türkiye, coğrafi olarak bu iki blok arasında yer alsa da, NATO üyesi olması ve AB’ye tam üyelik sürecinde ilerlemekte olması nedeniyle ayrıcalıklı bir konuma sahip.

Ekonomik ve jeopolitik gelişmeler baş döndürücü bir hızda. Ancak bu durum reform ajandasına odaklanmamızı engellememeli. Yeni hükümeti bir dizi alanda zorlu bir mücadele bekliyor.

Önümüzdeki dört yıllık dönemde artan küresel risklere hazırlıklı olmak için yapmamız gerekenlerin siyasi istikrar ve kalkınma başlıkları altında toplanabileceğini düşünüyorum.


İlk önceliğimiz siyasi istikrar olmalı. 1 Kasım seçimleri parlamenter istikrarı sağladı; hem de gayet kuvvetli biçimde. Şimdi bunu toplumsal istikrara, toplumsal dinginliğe dönüştürebilmemiz gerekiyor.

Son 2-3 yılda çok yıpratıcı bir süreç yaşadık. Hem demokrasimiz yıprandı hem de ekonomimiz zarar gördü. Sert tartışmalar hepimizi yordu ve toplumumuzu kutuplaştırdı. Artık bunları geride bırakmak gerekiyor. Demokrasiyi genişletirken, ekonomiyi büyütmeli ve toplumsal barış ve adaleti tesis etmeliyiz. Bunu yapabilirsek kaybettiklerimizi telafi edebiliriz.
Bunun da yolu evrensel normlara uygun yeni bir anayasayı uzlaşma içinde hazırlayabilmekten geçiyor. Temenni ederim ki, yeni anayasada hem ekonomik gelişmemizi hem de demokratikleşmemizi ileriye taşımak için ihtiyacımız olan tüm başlıklar yer bulsun. Ancak, her başlıkta parlamentoda bir uzlaşma yakalayamasak bile, hiç değilse asgari müştereklerde yol alalım. Unutmayalım ki halkın tercihi de huzur ve istikrardan yana.

Anayasa sürecini toplumsal barışı sağlamakta çok önemli bir fırsat olarak görmeliyiz. Bu işi ciddiyetle ele alacak, birbirimizi dinleyecek, farklı alternatifleri derinlemesine tartışacak, yapılacak değişiklikleri içimize sindirecek bir süreye ihtiyacımız var. Önümüzdeki dört yıllık süreyi ihtiyacımız olan “reformların hayata geçirilmesi” ve “Yeni Anayasa” olarak iki alanda optimize etmek gerekiyor. Hükümet programından anlaşılıyor ki, 64. Hükümet yeni anayasa ile birlikte başkanlık sistemini de tartışmaya açmak istiyor. Hal böyle olunca, yeni Anayasa konusuna odaklanabilmek için, öncelikle başkanlık sistemiyle ilgili tartışmanın bir noktaya varması gerekiyor. Yani kısacası tüm bu başlıkların ele alınışı, sıralaması gibi konularda Parlamentoyu iddialı bir dönem bekliyor… Sivil Toplum olarak, iş dünyası olarak tüm başlıklarda bir arada çalışmaya hazırız.

İkinci önceliğimiz ise büyüme ve refah artışı olmalı.
Dünya bugün ekonomideki yavaşlamanın nedenleri ile ilgili hummalı bir tartışma yapıyor. Türkiye’de de benzeri bir tartışmayı yapmamız gerektiğine inanıyorum. Eğer son yıllarda karşı karşıya olduğumuz yavaşlama konjonktürel nedenlerden kaynaklanıyorsa, büyümeyi hızlandıracak makroekonomik politikalar üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Yok, eğer yavaşlamadan sorumlu olan yapısal sorunlar ise, bu yapısal sorunları tespit edip ortadan kaldırmak lazım.

Düşen büyüme hızına rağmen cari açığın hala yüksek seyrediyor olması, ihracat artışının duraklaması, yurtiçi tasarrufların milli gelire oranının %15’in altına inmesi, sanayinin GSYH içindeki payının giderek küçülmesi, düşen hammadde fiyatlarına rağmen enflasyonun %7’nin altına inmemesi, işsizlik oranının %9-10 bandında seyretmesi, yüksek gelir adaletsizliği ve borçluluktaki yükselme, benim ilk anda aklıma gelen sorunlar.


Bu göstergeler Türkiye’de yapısal reform ihtiyacına işaret ediyor. Nitekim yapısal reformlar hükümet programında da önemli bir yer tutuyor. Yönetim Kurulu başkanımız Cansen Hanım’ın hükümet programını kapsamlı bir biçimde değerlendireceğini biliyorum. Hükümet programında bu sorunların ne ölçüde karşılık bulduğu değerlendirmesini Cansen Hanım’dan dinleyeceğiz.
Umuyorum ki, seçimsiz geçecek bu dört yıl, yapısal reformların hayata geçeceği bir dönem olur. Değişimi doğru okur ve kendimizi hazırlarsak tehditleri fırsata çevirmenin mümkün olduğunu vurgulamak istiyorum. Küresel koşullar itibariyle çetin bir dönemde olmamıza rağmen, beraberlik ruhunu yeniden tesis edersek 2019’a kadar geçecek sürede kalkınma ve demokratikleşme yolunda çok ciddi mesafe alacağımıza canı yürekten inanıyorum.


TÜSİAD YÜKSEK İSTİŞARE KONSEYİ BAŞKANI TUNCAY ÖZİLHAN’IN “YÜKSEK İSTİŞARE KONSEYİ” TOPLANTISI AÇILIŞ KONUŞMASI
[Konuşma/Tam metin]

*

The Prime Minister of the Republic of Turkey Ahmet Davutoglu and the Deputy Prime Minister in charge of reforms Lutfi Elvan spoke at TUSIAD’s High Advisory Council events in Ankara, on 3 and 4 November.

In her speech at the High Advisory Council meeting, the President of the Turkish Industry and Business Association (TUSIAD) Ms. Cansen Basaran-Symes urged the newly formed Turkish government to quickly enact reforms aimed at improving democratic standards, strengthening the rule of law and building prosperity.

Excerpts from her speech at the High Advisory Council meeting in Ankara are below: “We have before us four uninterrupted years to focus on political and economic reforms. This is a valuable opportunity that should not be missed. If Turkey can implement reforms during this period, it could positively differentiate itself from similar countries, despite unfavorable global conditions.”

The President of TUSIAD Cansen Basaran-Symes reiterated Turkey’s great potential: “We have young, dynamic human capital. We have the potential for strong domestic demand. We have a sound public financing balance and a reputable banking structure. If our region achieves stability, there is great economic potential.”

Ms. Basaran-Symes said, “Low domestic savings, the informal economy, the labor force participation rate of women, youth unemployment and the quality of education are the most important areas that require reform over the next four years.”

In her speech, Basaran-Symes urgently called for political reforms: “We must tend to our political wounds and quickly reduce the deficiencies in the rule of law, the right to a fair trial and the independence and impartiality of the judiciary so that we can achieve social peace.”

Basaran-Symes underscored the importance of “expanding freedoms by transposing international agreements on fundamental rights and freedoms into the legal system,” and ensuring “that freedom of expression and of the press are seen as a red line.”

The President of TUSIAD Cansen Basaran-Symes highlighted the importance of the new momentum in the EU accession process and said, “The strengthening of the EU process will accelerate reforms and, at the same time, implementing these reforms will bring us closer to full EU membership.”

One Response

  1. Yahu,Nusret abi Bari yazının tamamını gönderde “ne öldürüyorsun,nede sağ bırakıyorsun” durumundan beni kurtar yaa….

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: