Karadeniz çırpınıyor mu, duruluyor mu!


karadeniz

Güncel jeopolitik, enerji akımı, Montrö, Rusya ve Türkiye!

OLYMPUS DIGITAL CAMERA ©Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Şu an itibarıyla, süreç; Rusya ile Türkiye’yi Karadeniz’de biri birine itmiş; bu itiş de, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne güç vermiş, etkinliğini beslemiş ve adeta ömrünü uzatmıştır. Ancak Karadeniz’in değişen koşullarında, Türkiye’nin öne çıkan konumu ve bu bağlamda (bir kısmına yukarıda değinilen)Türkiye için söz konusu olabilecek yeni riskler/tehditler dikkate alındığında, Ankara’nın Rusya ile aynı paydayı paylaşıyor olma ile yetinmesinin doğru olmayacağına işaret etmektedir.

***

DÜNDEN BUGÜNE KARADENİZ
(GÜNCEL JEOPOLİTİĞİ, ENERJİ, MONTRÖ, RUSYA VE SORUNLAR)

I. Karadeniz, doğu-batı istikametinde maksimum uzunluğu 1.200 km. ve kuzey-güney istikametinde maksimum genişliği 600 km. olan bir coğrafyadır. Karadeniz, yürürlükteki BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 122. maddesindeki, iki veya daha çok devlet tarafından çevrili ve diğer bir denize ya da okyanusa dar bir geçit ile bağlı bulunan deniz şeklinde tanımlanan “yarı kapalı deniz” tanımına uyar; yani uluslararası hukuka göre, bir “yarı kapalı deniz” dir. Karadeniz, kuzeyde Kerç Boğazı üzerinden Azak Denizi ile birleşir ve bu deniz dâhil yüzey büyüklüğü 459 bin km²’dir.

Karadeniz, Hazar Denizi’ne dökülen Volga nehri ile Azak Denizi’ne dökülen Don nehri arasındaki mevcut kanal vasıtasıyla, Azak Denizi üzerinden Hazar Denizi’ne bağlıdır. Söz konusu nehirler, Rusya’nın ülkesine dâhildir. Yine Karadeniz, Karadeniz’e dökülen Tuna nehrinin, Almanya’nın ülkesindeki Main nehri üzerinden, Kuzey Denizi’ne dökülen Ren nehri ile birleşmesi sonucu Kuzey Denizi’ne bağlanır. Main nehri, Tuna nehri ile Ren nehrini birleştirmek suretiyle, bu erişimi sağlar. Karadeniz, ayrıca; İstanbul Boğazı üzerinden Marmara Denizi’ne; buradan Çanakkale Boğazı ile Ege Denizi’ne ve Akdeniz’e; buradan da, Cebelitarık Boğazı ile Atlas Okyanusu’na, Süveyş Kanalı-Kızıl Deniz-Babülmendep Boğazı ile de Aden Körfezi’ne, Umman Denizi’ne ve Hint Okyanusu’na açılır. Bunlar, Karadeniz’in oldukça geniş bir suyolu ağının önemli bir parçası olduğuna işaret eder.

Sovyetlerin 1991’de dağılmasına kadar olan dönemde, Karadeniz’e kıyısı olan ülke sayısı dört idi. Bu ülkeler, Sovyetler Birliği, Türkiye, Bulgaristan ve Romanya idi. O yıllarda, bu dört ülkeden üçü Doğu Blokuna dâhil olduğu için; (i) Karadeniz’e kıyısı olan tek Batılı ülke Türkiye idi, (ii)Türkiye kıyıları hariç Karadeniz’in kalan kıyılarının tamamı Doğu Bloku ülkelerine aitti ve (iii)Sovyetler Birliği Karadeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülke konumunda idi. Sovyetlerin dağılmasından sonra;(i) Gürcistan ve Ukrayna bağımsızlıklarına kavuştuğu için Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin sayısı altıya çıkmış ve (ii)Türkiye, Karadeniz’in güneyindeki kıyıları ile, bu denizde en uzun kıyı şeridine sahip ülke konumuna gelmiştir.

Karadeniz’in en çok bilinen/önde gelen limanları Poti ve Batum (Gürcistan), Novorossisk ve Sivastopol (Rusya), Odessa
(Ukrayna), Varna ve Burgaz (Bulgaristan)’dır.

II. Karadeniz’in jeopolitiği hemen her dönemde önemli olmuştur.

a. Karadeniz, Osmanlı İmparatorluğunun bir iç denizi görünümünde olduğu 15. ve 16. yüzyıllarda, İstanbul’un ileriden savunulması için önemli görülmüştür. Daha yakın dönemlerde Osmanlı İmparatorluğunun imzaladığı kapitülasyonlarda; (i)Boğazların gündeme gelmesini önlemek ve (ii)Rusya ile karşı karşıya gelmemek düşüncesi ile, biraz da izlenen denge politikasının bir gereği olarak, Karadeniz’in dışarıda tutulmasına özen gösterilmiştir.

b. 19. yüzyılda, İngiliz İmparatorluk yolunun(Anadolu, Orta Doğu ve Hindistan güzergahının) açık tutulması bağlamında Karadeniz önem arz etmiş ve bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu (Rusya karşısında) İngiltere’den destek almıştır.

c. 20. yüzyılda, Sovyet yayılmacılığının önlenmesi stratejisi bağlamında Karadeniz öne çıkmış ve bu bağlamda Türkiye Batı’dan destek almıştır.

d. 1991 yılında Sovyetlerin dağılması, Karadeniz’de bir güç boşluğuna; bu boşluk da, neden olduğu belirsizlik ile birlikte, bir endişeye yol açmıştır. Yakın zamana kadar, Karadeniz’de bu boşluğu doldurmaya yönelik iki yaklaşım öne çıkmıştır. Bunlardan birincisi, Avrupa-Atlantik yaklaşımıdır. Bu yaklaşım ABD’yi öne çıkaran, NATO’nun Karadeniz’e dâhil olmasını öngören, Karadeniz’e küresel ölçekte işlev ve statü yükleyen bir yaklaşımdır. İkinci yaklaşım ise, Brüksel-Moskova eksininde kendisini gösteren Avrasya yaklaşımıdır. Bu yaklaşım da, Karadeniz’e yerel/bölgesel bir işlev ve statü yükleyen bir yaklaşımdır. Hızları ve arkalarındaki heyecan, bölgesel ve küresel konjonktüre bağlı olan bu iki yaklaşım, Karadeniz’de beliren güç boşluğunu doldurmaya ilişkin güncel güç mücadelesine işaret eder. Ancak son dönemde Karadeniz’deki bu mücadelede Çin de kendisini göstermeye başlamıştır. Bunda Çin’in özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile gelişen ilişkilerinin ağırlıklı bir yeri olduğu düşünülmektedir. 2014 yılı itibarıyla, bu bölge ile Çin arasındaki dış ticaret hacminin 60 milyar dolara çıktığı ve Çin’in bu bölgedeki yatırımlarının toplam değerinin 5 milyar dolara ulaştığı kabul edilmektedir. Ukrayna’da, Polonya’da, Romanya’da ve Türkiye’de Çin’in yatırımları olduğu bilinmektedir. Bu tablo, Karadeniz’in giderek daha çok Çin’i ilgilendirmeye ve dolayısıyla Karadeniz’deki güç boşluğunun doldurulmasında Çin’in de kendisini göstermeye başladığı anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, Çin’i Avrupa’ya bağlayan demiryolu hatlarının Karadeniz’in güneyinden ve kuzeyinden geçtiğini ve bu hatların Çin’in dış ticaretinde önemli bir yerinin bulunduğunu da görmek gerekir. Eğer aralarında Macaristan, Letonya ve Çek Cumhuriyeti gibi Orta Avrupa ülkelerinin, ekonomilerini durgunluktan kurtarmak için, ülkelerine Çinli yatırımcıları çekmeye çalıştıkları ve bu amaçla, göçmen, mülk satışı, gümrük, vatandaşlık ve yatırım mevzuatlarını gözden geçirdikleri dikkate alınırsa, Çin’in bölgeye ilişkin dış ticaretinin artacağını ve dolayısıyla Karadeniz’in Çin’in ilgi alanına daha çok gireceğini söylemek mümkündür. Bu durum, Sovyetlerin dağılmasından sonraki dönemde, başlangıçta Rusya, ABD ve AB ile ilişkilendirilmiş, bunlar arasında güç mücadelesine konu olduğu görülen Karadeniz’de artık Çin’in de yer aldığı ve söz konusu mücadelenin “üç aktörlü” olmaktan çıkıp “dört aktörlü”bir görünüm kazandığına işaret etmektedir.

e. Karadeniz, hem Avrupa ile Asya kıtaları arasında, hem de Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Avrupa bölgeleri arasında, karşılıklı geçiş güzergahının bir parçasıdır.

f. Karadeniz, hem Doğu-Batı, hem de Kuzey-Güney ilişkileri ve dengeleri bağlamında önem arz eden bir coğrafyadır. Bu önem, (i)güvenlik ve istikrar açısından olduğu kadar, (ii)demokratikleşme, (iii)iyi yönetişim ve (iv)ekonomik kalkınma açılardan da anlamlıdır. Eğer (i)Afganistan-Pakistan bağlantılı terörizmin ve uyuşturucunun Karadeniz ve Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ve ABD’ye gittiği, (ii)) Orta Doğu kökenli terörizmin ve aşırıcılığın Karadeniz üzerinden Kafkasya’da kendisini gösterdiği, (iii)Batıda ve Rusya’da (özellikle Batıda) politik, ekonomik, barış, istikrar ve güvenlik sorunlarına yol açan yasadışı göçte Karadeniz’in önemli bir güzergâh olduğu, (iv)Karadeniz’in içerdiği/kontrol ettiği tanker trafiği ve boru hatları üzerinden enerjide tedarikçiler ile alıcıları buluşturduğu dikkate alınırsa, bu önem daha iyi anlaşılmış olacaktır. Karadeniz’in enerji kaynakları, enerji ulaşımı ve enerji ulaşımının güvenliği açılardan arz ettiği önem özellikle dikkat çekicidir. Karadeniz’in, kuzeydeki ve batıdaki demokratik siyasal kültür ve kurumlar ile ekonomik modellerin, küresel barış ve istikrar adına doğuya ihraç edilmesi çabalarında önemli bir güzergâh olduğunu da yine bu bağlamda hatırlamak uygun olacaktır.

g. Karadeniz’i jeopolitika açısından değerli kılan bir başka faktör de Kırım’dır. Kırım, Azak Denizi’ne girişi-çıkışı ve kuzeyden bir bütün olarak Karadeniz’i kontrol eden konumu ile her zaman önemli olmuştur. Yakın döneme bakıldığında, Karadeniz Donanmasının bağlanma limanı, bakım-onarım yeri ve lojistik desteğinin sağlanma yeri olması nedeniyle, Kırım’ın Moskova için her zaman önemli olduğu görülür. Sovyetlerin dağılma sürecinde, Ukrayna’nın bağımsızlığını elde etmesi ve Kırım’ın Ukrayna’da kalması ciddi sorun olmuş; sorun, Kırım’daki deniz üssünün Rusya tarafından kullanılmasına imkân veren “kira sözleşmesi” ile çözülmüştü. Ukrayna’nın bağımsızlıktan sonra NATO’ya ve AB’ye yönelmesi, diğer etkenlere ilave olarak, Karadeniz’in NATO’nun ve AB’nin kullanımına açılma ihtimalinin belirmesi, Moskova nezdinde, hem Kırım’ın değerini artırmış, hem de bir endişeye yol açmıştır. Nitekim 2014 yılına doğru Ukrayna ile AB arasında yakınlaşmayı öngören gelişmelerin yaşanması, hemen Kırım’a yansımış ve Şubat-Mart 2014’de Kırım’da ciddi protestolara ve çatışmaya yol açmıştır. Bu süreç içinde, Kırım Rusya’ya katılma kararı almış, bugünkü Ukrayna krizi çıkmış ve Batı (NATO dahil) Rusya’yı karşısına alıp yaptırım uygulamaya başlamıştır. Merkezinde Kırım’ın yer aldığı Ukrayna krizi, hem Kırım’ın, hem de Karadeniz’in güncel önemine ve buradaki mücadeleye (rekabete) işaret eden önemli bir gelişmedir.

h. Karadeniz, coğrafi konumu ve bağlı su yolları üzerinden; (i)doğudan Avrupa’nın, (ii) güneyden Rusya’nın, (iii)batıdan Kafkasya’nın, Hazar Bölgesinin ve Orta Asya’nın ve (iv)kuzeyden de Anadolu’nun (Türkiye’nin) içlerine nüfuz (müdahale) etme imkanı verir. Bu imkân da, sadece askeri açıdan değil, politik ve ekonomik açılardan da görülmesi gereken bir imkândır.

i. Yukarıda sıralanan hususların hepsinin bir bütün olarak anlamı; Karadeniz’i kontrol eden aktörün, Karadeniz’in sunduğu avantajlardan yararlanma imkanına kavuşacağı ve bu imkanın da, o aktöre güç katacağı ve rakipleri karşısında ciddi üstünlük sağlamasına aracılık edeceğidir.

III. Karadeniz, enerji bağlamında özellikle önem arz eden bir coğrafyadır. Enerji bağlamındaki önemi, çok genel olarak, dört husustan ileri gelir. (i) Dünyanın önemli enerji merkezlerine Karadeniz üzerinden ulaşılır. (ii) Karadeniz, mevcut ve muhtemel çok sayıda petrol ve doğal gaz boru hattını içerir ya da bunları kontrol imkânı verir. (iii)
Karadeniz, yoğun bir tanker trafiğini içerir. (iv)
Karadeniz, hidrojen yakıtı (hidrojen sülfür) yönünden oldukça zengindir.

Enerjinin, salt ekonomik bir konu olmaması; güvenlik ve politika ile yakından bağlantılı bir konu olması, Karadeniz’in önemini ayrıca artırmaktadır.

Türk Boğazları üzerinden enerji piyasasına sevk edilen ham petrol miktarının yılda 140 milyon tonun üzerinde olması, Karadeniz’deki tanker trafiğinin büyüklüğüne işaret eder.

Bugün itibarıyla Karadeniz ile bir şekilde bağlantılı, bir kısmı mevcut, bir kısmı proje, bir kısmı da düşünce aşamasında olan çok sayıda boru hattı vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

a. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC)Hattı.

b. Mavi Akım Projesi.

c. Güney Akım Projesi (Türk Akımı).

d. Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) Projesi.

e. Burgaz – (Bulgaristan)Dedeağaç (Yunanistan)Boru Hattı.

f. Odessa-Brodi(Ukrayna’nın bu iki şehri üzerinden Polonya’ya) Boru Hattı.

g. Karadeniz’i Ege Denizi’ne bağlayan (Türk Boğazlarındaki tanker trafiğini azaltmayı öngören)İğneada-Saroz Körfezi Boru Hattı Projesi.

h. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan Samsun-Ceyhan Boru Hattı.

i. Bakü (Azerbaycan)-Supsa (Gürcistan) Boru Hattı.

j. Bakü-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı.

k. Bakü (Azerbaycan)-Grozni (Çeçenistan)-Novorossisk (Rusya) Boru Hattı.

Mevcut ve muhtemel bu hatlar, Karadeniz’in enerji bağlamında önemine işaret eder. Bu önemi de, hem Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler, hem enerji satıcısı ülkeler, hem de enerji alıcısı ülkeler açısından görmek gerekir.

Hidrojen yakıtı, petrol ve doğal gaz gibi, birincil enerji kaynaklarından değildir; hidrojen sülfürün elektroliz yoluyla ayrışmasından elde edilen ikincil bir enerji türüdür. Söz konusu ayrışma için birincil enerji kaynakları kullanılır. Karadeniz’deki kirlenme, 150 metre derinlikten başlayarak deniz yatağına doğru artan bir hidrojen sülfür yoğunlaşmasına neden olmuştur. Karadeniz’in, 4.857 milyar ton hidrojen sülfür ihtiva ettiği tahmin edilmektedir. Hidrojen yakıtının (hidrojen sülfürün), yapay gübre üretiminde, bitkisel yağ üretiminde, petrokimya endüstrisinde ve roket yakıtında kullanıldığı bilinmektedir. Hatta Rusya’nın, daha uzun ve sessiz çalışma imkanı sunduğu ve dolayısıyla sonara yakalanma ihtimalini azalttığı için hidrojen yakıtı ile çalışan denizaltılar üzerinden çalıştığı, bu alanda 2012 yılında “B-90, Sarov” tipi denizaltılar ile test yaptığı bilinmektedir. Bu belirtilenler, Karadeniz’in hidrojen yakıtı potansiyelinin önemine işaret eder. Eğer Arktik Okyanusu’nda ve Doğu Akdeniz’de yeni petrol ve doğal gaz rezervleri keşfedilmemiş ve kaya gazı ile kaya petrolü devreye girmemiş olsaydı, herhalde hidrojen yakıtı üzerinden bugün Karadeniz daha çok konuşulur olurdu.

IV. Karadeniz’in yarı kapalı deniz özelliğini kazanmasının arkasında Türk Boğazları, yani İstanbul ve Çanakkale Boğazları vardır. Karadeniz’in Osmanlı İmparatorluğunun bir “iç denizi”olduğu günlerde fazla gündeme gelmeyen Boğazlar konusu, Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerine girmesi ile birlikte, hem İstanbul nezdinde, hem de Avrupa ülkeleri ile Rusya arasındaki rekabette öne çıkmaya ve anlaşmalara konu olmaya başlamıştır. Bu bağlamda ortaya çıkmış uluslararası düzenlemelere bakıldığında, özetle aşağıdaki düzenlemelerden söz edilebilir.

a. 08 Temmuz 1833 tarihli Hünkar İskelesi Anlaşması. Mısır konusunda Osmanlı İmparatorluğuna destek veren Rusya ile yapılan bu anlaşmanın gizli bir maddeyi içerdiği ve bu maddede, Rusya’nın Avrupa ülkeleri ile savaşa girdiği bir durumda, Osmanlı İmparatorluğunun Boğazları Avrupa ülkelerine kapatacağının öngörüldüğü ileri sürülmüştür.

b. 13 Temmuz 1841 tarihli Londra Boğazlar Sözleşmesi. Gelişmelerin Rusların Boğazlardan girip Akdeniz’e inmesi ve Akdeniz’de İngiltere lehine olan dengeleri bozması ihtimalini öne çıkarması üzerine; özellikle İngiltere’nin girişimleriyle, İngiltere, Fransa, Prusya, Avusturya, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanmış bir düzenlemedir. Sözleşmede, Boğazların barış zamanında savaş gemilerine kapalı olacağı imzacılar tarafından taahhüt edilmiş; ayrıca, Osmanlı İmparatorluğunun, eğer savaşan ise, istediği gibi hareket edeceği hükme bağlanmıştır.

. 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşması. Rusya’nın, Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere ve Fransa karşısında yenildiği Kırım Savaşı sonunda imzalanan anlaşmada; 13 Temmuz 1841 tarihli Londra Boğazlar Sözleşmesi’nde kabul edilmiş olan, barış zamanında Boğazların savaş gemilerine kapalı olması esasının sürdürülmesi öngörülmüştür.

d. 17 Ocak-13 Haziran 1871 tarihleri arasında Londra’da yapılan Konferans sonunda kabul edilen Londra Boğazlar Sözleşmesi. Bu sözleşme ile, Osmanlı İmparatorluğuna barış zamanında Boğazları savaş gemilerine kapatma yetkisi veren 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşması’nın bu hükmü kaldırılmış; Osmanlı İmparatorluğunun, barış zamanında, isterse, kendi güvenliği için, dost ve müttefik ülkelerin savaş gemilerine Boğazları açabileceği öngörülmüştür.

e. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesi.Lozan Barış Antlaşması ile aynı tarihte imzalanan bu sözleşme ile; (i)Boğazların barış zamanında ticaret gemilerine açık olması; (ii)Boğazların barış zamanında savaş gemilerine ve uçaklara bazı sınırlamalar ile açık olması; (iii)savaş zamanında ise, (a)Türkiye taraf değilse, tarafsızlığının geçişi engellemeyeceği, (b)Türkiye taraf ise, tarafsız devletlerin ticaret gemilerine -düşmana yardım götürmemek kaydıyla- geçiş serbestliği tanıyacağı, (c)Türkiye taraf ise, savaştığı devletin gemileri konusunda Türkiye’nin istediği gibi davranabileceği;(iv) Boğazlar bölgesinin askerden arındırılacağı; (v) Sözleşmeye uyulmasının, başkanı Türk olan bir uluslararası komisyon tarafından denetleneceği öngörülmüştür.

f. 20 Temmuz 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, (i)Karadeniz’in güvenliğini, (ii)Türkiye’nin güvenliğini, (iii)Geçiş serbestliğini ve (iv)Karadeniz-Akdeniz dengesini çıkış noktası alan, bu esaslar üzerine kurulu bir sözleşmedir. Sözleşmede, ticaret gemileri ile savaş gemilerinin geçişi; savaş tehlikesi tehdidi, barış zamanı, savaş zamanı durumları ile Karadeniz’e kıyıdaş olan ve olmayan ülkelere göre ayrıntılı olarak düzenlenmiş; bu düzenlemede, savaş zamanında, Türkiye’nin savaşan olup olmadığına göre farklı hükümler öngörülmüştür. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, genelde geçiş serbestliği ilkesini çıkış noktası almakla beraber, geçişler konusunda, her durumda, Türkiye’ye önemli yetkiler vermiştir. Belki Türkiye açısından Sözleşme’nin en önemli yanı, Sözleşmeye ek Protokol ile, Türkiye’nin Boğazlar bölgesini yeniden askerileştirebileceğinin öngörülmesidir ki; bu düzenleme, hem Boğazlar bölgesinin Türkiye’nin egemenliğine bırakıldığına (ülkesine dahil olduğuna) anlamına gelmiş, hem de Boğazlar bölgesinin daha önce de Türkiye’ye ait olduğuna işaret etmek suretiyle Türkiye’nin egemenliğini pekiştirmiştir.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, halen yürürlüktedir ve Boğazlardan geçiş ile Karadeniz konusunda uygulanmaktadır. Ve hem Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler, hem de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkeler, Sözleşmeye uymaktadırlar.

V. Karadeniz, Soğuk Savaş yıllarında, iki kutuplu yapının sunduğu dengenin ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin öngördüğü hukuksal güvencenin etkisinde ciddi bir soruna konu olmamıştır. 1945 yılında, Sovyetlerin, Boğazlar bölgesinin birlikte savunulması isteği Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni hedef almışsa da, Moskova’nın bu girişiminden o günkü koşullarda bir sonuç çıkmamıştır. Sovyetlerin dağılmasına kadar geçen süre içerisinde, Varyag isimli geminin Boğazlardan geçişi söz konusu olduğunda yaşananlar hariç, Montrö Boğazlar Sözleşmesi pek fazla gündeme gelmemiştir.

Sovyetler döneminde, 1985 yılında uçak gemisi olarak kızağa konulan, 1988’de denize indirilen, Ukrayna’nın bağımsızlığını kazanmasından sonra % 67 oranında tamamlanmış iken 1993 yılında bu ülkeye bırakılan Varyag, 1998 yılında Çinli bir turizm şirketine satılmış; ancak turizm amaçlı olarak alınan bu gemi, 2011 yılında Çin Donamasına dahil olmuş ve 2012 yılında da Çin’in ilk uçak gemisi olarak yerini almıştır.

Varyag’ın inşasına başlandığı ve satışının söz konusu olduğu o yıllarda, Montrö Boğazlar Sözleşmesi uçak gemilerinin Boğazlardan geçişini yasakladığı için, inşa edilen/satılan geminin Boğazlardan geçişi tartışma konusu olmuş ve bu tartışma bağlamında; (i)Montrö’ye göre, Varyag’ın uçak gemisi olarak Boğazlardan geçemeyeceği, (ii)Varyag’ın, uçak gemisi özelliğini kazanmadan (henüz tamamlanmamış iken) Boğazlardan geçirilmesi gerektiği ve (iii)Montrö’nün uçak gemilerinin geçişine izin vermemesinin, Karadeniz’de uçak gemisine hiç izin verilmeyeceği anlamına geldiği görüşleri öne çıkmış ve kabul görmüştür. Bu gelişme, özellikle iki açıdan önemlidir. Birincisi, o yıllarda Türkiye tarafından öne çıkarılan bu görüşlerin, Batılı ülkeler ile yapılan istişare neticesinde ortaya çıkmış olduğudur. Bu, belirtilen görüşlerin, bugün de Batıyı bağlayacağı anlamına alınabileceğidir. İkincisi de, Montrö’nün uçak gemilerinin geçişini yasaklayan hükmüne rağmen, Varyag’ı Karadeniz kıyısındaki Güney Nikolayev Tersanesinde kızağa koymasının Moskova’nın Montrö’yü değiştirmek istediğine işaret ettiğidir. Sonuçta Varyag, yukarıda değinilen görüşler çerçevesinde Türk Boğazlarından geçirilerek Çin’e gitmiştir.

Sovyetlerin dağılması, doğal olarak, Karadeniz’deki statükoyu (dengeleri) etkilemiştir. Gerek bağımsız kıyıdaş devletler olarak Ukrayna’nın ve Gürcistan’ın ortaya çıkması, gerek bu iki yeni bağımsız aktör ile eski Doğu Bloku üyesi ülkeler Romanya’nın ve Bulgaristan’ın yeniden Moskova’nın nüfuz alanına girme endişesinin etkisinde bunu önlemek için “dış çıpa”arayışına yönelmeleri, gerekse bu ülkelerin söz konusu arayışlarının NATO ve AB nezdinde karşılık bulması, özellikle Rusya’yı ciddi endişeye sevk etmiştir. Ukrayna’da, Gürcistan’da, Romanya’da ve Bulgaristan’da yeniden Moskova’nın nüfuz alanına dahil olma endişesinin ortaya çıkmasının arkasında, dağılma sonrasında Moskova’nın; (i)eski Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku coğrafyasını kendisinin nüfuz alanı olarak görmesi, (ii)Batının bu coğrafyalara yönelmesini kendisi için tehdit olarak algılayacağını açıklaması ve (iii)bu coğrafyalarda yaşayan/mevcut Rus vatandaşlarını ve varlığını korumaya hakkının olduğunu ileri sürmesi yer alır. Onun içindir ki, söz konusu ülkeler, Moskova karşısında Batı nezdinde destek arayışına yönelmişler; bu bağlamda, NATO ve AB üyeliğini hedeflemişler; NATO ve AB üyeliğine, (i)geriye gidişi önleyecek bir çıpa ve (ii)Moskova’dan gelebilecek baskılara kaşı çıkmada bir güvence işlevini yüklemişlerdir.

Bulgaristan Mart 1999’da, Romanya ise Mart 2004’de NATO’ya üye olmuşlar; daha sonra, her iki ülke, 2007 yılında AB’ye üye olmuşlardır. (i)Önce Sovyetlerin dağılması, (ii)arkasından Karadeniz’e kıyıdaş Bulgaristan’ın ve Romanya’nın hem NATO’ya hem de AB’ye üye olmaları, (iii)Bulgaristan’ın NATO Antlaşması kapsamında ABD ile ikili anlaşmalar yapması, (iv)NATO’nun ve AB’nin doğuya doğru genişlemeyi kurumsallaştıran özel politikalar izlemesi, -Batının (ABD’nin)NATO ve AB üzerinden Karadeniz’e girme ihtimalini öne çıkardığı için- Rusya’da endişeye yol açmış ve tepkisine yol açmıştır. Rusya, ABD’nin Karadeniz’de askeri varlık bulundurmasının, Güney Kafkasya üzerinden Kuzey Kafkasya’ya, buradan da Hazar Bölgesine ve Orta Asya’ya uzanacak bir ABD nüfuz alanına yol açacağı endişesi içinde olmuştur. Bu endişenin arkasında ise; Karadeniz’de ortaya çıkacak ABD nüfuzunun, (i) Rusya’nın Kafkasya’daki konumunu kaybetmesine, (ii)Federasyon bünyesindeki Kafkas Cumhuriyetlerinin (ve özerk yönetimlerin)
Moskova’dan kopma sürecine girmesine, (iii)bu sürecin Rusya’nın Uzakdoğu/Sibirya topraklarını kaybetmesine ve (iv)sonuçta Rusya’nın yeni bir dağılmayı yaşamasına neden olabileceği düşüncesi vardır.

Yukarıda belirtilen hususlardan hareketle, Rusya’nın Karadeniz’e ilişkin yaklaşımı konusunda aşağıdaki hususları belirtmek mümkündür.

a. Karadeniz, politik, ekonomik ve güvenlik (askeri) açılardan Rusya için çok önemlidir. Hatta Rusya’nın ülkesel bütünlüğünü koruması ve sürdürmesi bağlamında Karadeniz’in kritik önemi haiz bir coğrafya olduğu belirtilebilir.

b. Rusya, Karadeniz coğrafyasındaki Rus izlerini, varlığını ve Moskova’yı çağrıştıran diğer şeyleri muhafaza etmeyi öngören politik bir yaklaşım içindedir. Bu yaklaşımı, Rusya’ya, hem ileriden savunma imkanı vermekte, hem de ekonomik ve politik avantajlar sağlamaktadır.

c. Rusya, Karadeniz’deki mevcut statünün değişmesine karşıdır; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne dayalı hukuksal statünün sürdürülmesinden yanadır. ABD’nin Karadeniz’deki varlığını, kendi varlığına yönelik ciddi bir tehdit olarak algılamaktadır. Eğer Çin, Karadeniz’de kendisini gösterir ve bu gösterme Rusya’yı (ve ABD’yi) rahatsız eder ise, ancak bu takdirde söz konusu algının değişebileceği ve Rusya’nın Karadeniz’de ABD varlığına olumlu bakabileceği düşünülmektedir.

d. Karadeniz, Rusya’nın enerji kaynaklarını pazara ulaştırması (değerlendirmesi) açısından son derece önemlidir. Eğer Rus ekonomisinin enerji gelirine dayalı olduğu; Rus savunma ve güvenliğinin enerji üzerinden elde edilen gelir ile beslendiği; enerjinin Rus diplomasisine avantaj sağladığı ve güç verdiği dikkate alınırsa, Karadeniz’in enerji üzerinden Rusya için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

e. Karadeniz coğrafyasındaki nüfuzu, Rusya’ya Karadeniz’i kullanan bölge dışı ülkeler üzerinde etkili olma avantajı sağlamaktadır.

Ukrayna (ve Kırım) krizine bakarken, Ukrayna’nın tarihsel, toplumsal ve siyasal açılardan Rusya için ne anlama geldiği kadar, buna ilave olarak, Rusya’nın Karadeniz’de beliren ve yukarıda değinilen riski/tehdidi göğüslemek için Ukrayna’ya (ve Kırım’a) olan ihtiyacını ve Karadeniz’in Rusya için önemini de dikkate almak gerekir.

Karadeniz’deki bu değişim, 1945’teki girişiminden sonra, Varyag’ı Karadeniz kıyısındaki tersanede kızağa koymak suretiyle bir anlamda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirme niyetini bir kere daha açığa vurmuş olan Rusya’nın yaklaşım değişikliğine gitmesine ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne sahip çıkmasına neden olmuştur. Ukrayna krizinde, bir taraftan Batının askeri anlamda Karadeniz üzerinden Rusya’yı hedef alma ihtimalinin, diğer taraftan da krizin Transdinyester bölgesine ve Kafkasya’ya yansıma ihtimalinin belirmesi, Rusya’nın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne adeta sarılmasına neden olmuştur. (Bununla beraber, Kırım’ın Rusya’ya katılmasının Moskova’nın Karadeniz ile ilgili endişelerini hafifletmiş olacağını; koşulların beraberinde getireceği yakınlaşmaların bu hafiflemeyi ayrıca besleyeceğini; bunların, Moskova’nın Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusundaki önceki yaklaşımlarını gündeme taşıyabileceğini de -bir ihtimal olarak- dışlamamak gerekir.)

Karadeniz’e ilişkin 1991 sonrasındaki bu süreç, Türkiye için de endişe kaynağı olmuştur. Bu endişenin arkasında, (i)özellikle Romanya’nın ve Bulgaristan’ın NATO üyeliği, (ii)bu ülkelerin NATO Antlaşması kapsamında ABD ile yapacakları anlaşmalar ve (iii)ilk iki hususun Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin aşınmasına ve tartışmaya açılmasına neden olabileceği düşüncesi yer alır. Bu süreçte Rusya’nın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne ilişkin yaklaşımındaki değişme, Türkiye’nin bu endişesinin azalmasına hizmet etmiştir. Şu an itibarıyla, süreç; Rusya ile Türkiye’yi Karadeniz’de biri birine itmiş; bu itiş de, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne güç vermiş, etkinliğini beslemiş ve adeta ömrünü uzatmıştır.

Ancak Karadeniz’in değişen koşullarında, Türkiye’nin öne çıkan konumu ve bu bağlamda (bir kısmına yukarıda değinilen)Türkiye için söz konusu olabilecek yeni riskler/tehditler dikkate alındığında, Ankara’nın Rusya ile aynı paydayı paylaşıyor olma ile yetinmesinin doğru olmayacağına işaret etmektedir.

*

ascmer

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: